Rehberim

ATATÜRK ve TÜRK MUSIKİSİ

EĞİTİM VE KÜLTÜR REHBERİM bölümü ATATÜRK Köşesi / ATATÜRK ve TÜRK MUSIKİSİ konusu gösteriliyor Özet:ATATÜRK'ÜN MUSIKİ ANLAYIŞI "Efendiler!. Hepiniz mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz, hatta reisicumhur olabilirsiniz, fakat sanatkâr olamazsınız hayatlarını büyük bir sanata vakfeden ...


Go Back   Rehberim > EĞİTİM VE KÜLTÜR REHBERİM > ATATÜRK Köşesi

ATATÜRK ve TÜRK MUSIKİSİ

Açılış Sayfam Yap Reklam Kayıt ol Konuları Okundu Kabul Et

  Sponsorlu Bağlantılar

Cevapla

Seo Seçenekler Stil
  #1  
Okunmamış 16-02-2008, 09:34 PM
Blackberry Torch
Standart ATATÜRK ve TÜRK MUSIKİSİ

ATATÜRK'ÜN MUSIKİ ANLAYIŞI "Efendiler!. Hepiniz mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz, hatta reisicumhur olabilirsiniz, fakat sanatkâr olamazsınız hayatlarını büyük bir sanata vakfeden bu çocukları sevelim..."
Bu, ATATÜRK'ün sanata ve sanatkâra karşı büyük sevgisini gösteren sözlerinden biridir.
Büyük ATATÜRK'ün sanatı ve sanatkârı onurlandıran daha pek çok sözleri vardır.
"Sanatkâr toplum içinde, uzun çaba ve çalışmalar vermekte, alnında ışıklı sevinci ilk hisseden insandır."
"Bir millet sanatdan ve sanatkârdan yoksunsa, tam bir hayata mâlik olamaz."
Büyük ATATÜRK, milli kültürün önemli bir parçası olan sanata çok değer verilmesi gerektiğini bildiği için, sanatkârı temelli teşvik ve takdir etmiştir.
"Türk milletinin yücelmesinde, başlıca hareket unsuru olan milli kültür ve sanatın gelişmesi" ATATÜRK'ün başlıca isteğiydi.
ATATÜRK bu konudaki çeşitli konuşmalarında, hep Türk milletinin ve dolayısıyla Türk sanatının, milletin hayatındaki önemine işaret etmiş, Türk sanatının ileri hamlelerle, çağdaş uygarlık seviyesine ulaşması gerektiğini vurgulamıştır.
ATATÜRK, Türk milletinin varlığına yönelik bütün değişikliklerin milli ve medenî temellere dayanmasını istiyordu.
Sanatta ve kültürde köklü bir geçmişe sahip olan Türk milletinin lâyık olduğu seviyeye ulaşması, onun temel emeli ve ideali olmuştur.
ATATÜRK, milletin hayatında gerçekleştirilmesi gereken bütün değişikliklerin zorlama ile olmayacağını, alıştırıcı ve inandırıcı bir tutumla oluşturulması gerektiğine inandığı için, özellikle Türk musıkisinde bu sistemin uygulanmasını gerekli görmüştür.
ATATÜRK'ün emirleriyle kurulan Cumhurbaşkanlığı orkestrasının bir konserinden sonra, ATATÜRK şöyle söylemiştir:
"Halkın da musıki ihtiyacını düşünmek gerekir. Halkın musıki zevkinin gelişmesi için bu musıkiye (batı musıkisine) alışması ve bu musıkiden hoşlanması için, köklü bir musıki eğitimine ihtiyaç vardır."
Nitekim, Devlet konservatuarının temeli olan musıki muallim mektebinin (1925) büyük ATATÜRK'ün bu işareti üzerine gerçekleştirilmiştir. Musıki muallim mekteplerinin amacı sanatçıdan çok orta öğretim için öğretmen yetiştirmekti. İkinci adım, bir milli musıki ve temsil akademisinin kurulmasıydı. ATATÜRK, musıkinin sadece nazarî (didaktik) bir uğraşı olarak değil, pratik ve uygulayıcı bir sistemle geliştirilmesini vurgulamış oluyordu.
Kurulan musıki muallim mektebinin sanatkârdan çok, öğretmen yetiştirmek amacına yönelik olması, genç öğretmenler mârifetiyle, memleket sathında bir musıki eğitiminin gerçekleştirilmesini sağlamaktı. Büyük ATATÜRK: "Yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihî bir niteliğinin de, güzel sanatları sevmek ve bu sahada yükselmek olduğunu" söylerken, Türk milletinin yüksek karakterine ve çalışkanlığına, milli birlik ve parlak zekâsına bilgiye bağlılığına ve yürek bütünlüğüne güvenini belirtiyor, milletin bu niteliğini her çeşit vasıta ve tedbirlerle besleyerek geliştirilmesinin milli ülkümüz olduğunu ve bugünkü dünya içinde, tam anlamıyla medeni bir toplum içinde, yer alması gerektiğine önemle işaret etmiş oluyordu.
ATATÜRK, her konudaki düşüncelerini berrak bir akışla ifade etmiştir. ATATÜRK, elbette bir musıkici değildi, fakat derin bir musıki anlayışına ve zevk üstünlüğüne sahipti. Şu sözleri bunu anlatmaktadır:
"Bir çok defa bu musıkinin (Türk musıkisinin) tam haysiyetini bulamıyoruz. İşte bu dinlediğimiz musıki hakiki bir Türk musıkisidir ve hiç şüphesiz yüksek bir medeniyetin musıkisidir. Bu musıkiyi dünyanın anlaması lâzımdır. Onu bütün dünyaya anlatabilmek için, bizim milletçe bugünkü medeni dünyanın seviyesine yükselmemiz gerekir."
ATATÜRK, musıkimizi bütün dünyaya anlatabilmek için, milletçe medeni dünyanın seviyesine yükselmemiz gerektiğine işaret ederken, bizim için, tarihin karanlıklarında ve derinliklerinde kalmış, zengin bir musıki kültürünün gerçek değerlerini meydana çıkarmak, özellikle musıki şuuru, duygusu ve bilgisini, aynı kuvvet ve heyecanla, yeni nesillere aktarmanın gereğine işaret etmek istemişlerdir. Eski ve köklü bir geçmişe sahip millet olarak, kültürde olduğu kadar milli ve toplumsal hayatımız için de, önemli olan musıkinin, bizde alaturka- alafranga meselesi, olmakta devam etmesindeki kısır çekişmeleri de ATATÜRK; 1 Kasım 1934 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde, meclis kürsüsünden söylediği şu sözlerle ülküleştirmiştir.
"Arkadaşlar! Güzel sanatların hepsinde ulus gençliğinin ne türlü ilerletilmesini istediğinizi biliyorum. Bu yapılmaktadır. Ancak bana kalırsa bunda çabuk, en önde götürülmesi gerekli olan Türk musıkisidir. Bir ulusun yeni değişikliğine ölçü, musıkide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir. Bugün dinletilmeğe yeltenilen musıki, yüz ağartacak değerde olmaktan uzaktır, bunu açıkça bilmeliyiz. Ulusun ince duygularını düşüncelerini anlatan, yüksek deyişlerini, söyleyişlerini toplamak, onları genel musıki kurallarına göre işlemek gerekir, ancak Türk ulusal musıkisi böyle yükselebilir, evrensel musıki de yerini alabilir. Kültür işleri bakanlığının buna değerince önem vermesini, kanunun ona yardımcı olmasını dilerim."
Büyük ATATÜRK, yıllar önce söylediği bu sözleriyle, Türk musıkisi politikasının sağlam temeller üstünde geliştirilmesinde, temel ilkeyi tespit ediyor, Türk milletinin güçlü bir musıki potansiyeline sahip olduğunu bilerek, bu musıkinin layık olduğu biçimde, çağdaş medeniyet kurallarına göre geliştirilmesini istiyor, Türk gençliğine ve sanatına yeni ve ışıklı ufuklar açıyordu.
ATATÜRK, bütün memleket işlerinde olduğu gibi, kültür ve sanat varlığımızda da, dünya ölçüsünde bir yeniliğe ve başarıya ulaşmanın böyle mümkün olabileceğini, musıkide milli olabilmenin dayandığı temel unsurlardan biri olan folklor değerlerinden faydalanmanın önemini de belirtmiş oluyordu. Nitekim bir başka zaman da şöyle söylemiştir:" Bizim musıkimiz Anadolu halkından işlenebilir."

ATATÜRK, bu sözleriyle de, memleketin Milli Kültür hazinesi olan halk musıkisini araştırılarak, ilmî esaslar ve metodlarla kültür canlılıklarıyla ortaya konulmasını vurgulamış oluyordu.
ATATÜRK Türk musıkisine alaturka damgasını vuranlardan değildi, hele Arap, Fars ve Bizans musıkilerinden etkilenmiş olduğu görüşünü asla tasvip etmemiştir.
Alaturka, her ne kadar, Türk'e mahsus, Türkvâri gibi bir anlama geliyorsa da, bunu tezyif yollu kullanmayı âdet edinenler vardır. Başı bozukluk, gerilik, uyuşukluk gibi anlamlarda kullanılmak istenmektedir. Gerçekde Türk musıkisinin, bu anlayışla vasıflandırılması son derece âmiyâne bir yakıştırmadır.
ATATÜRK'e ait olduğu söylenen bazı sözler, yanlış aktarılmış, ya da naklederler, işlerine geldiği gibi yorumlamışlardır. Bunlardan biri şudur: "Esas müzik batı müziğidir, ulusumuz için de bu müziği normal görmeliyiz."
Türk musıkisini sevmeyenler, daha doğrusu bilmeyenler, musıkimizi temelli hor görmüşlerdir. Onlara göre, alaturka musıki; Bizans, Arap ve Fars musıkilerinin etkisinde kalmıştır. Tek sesli olması dolayısıyla de iptidâidir. Daha da ileri giderek: "Kozmopolit ve egzotik, melankolik bir havası vardır, onun için bu musıkiyi kaldırıp atmalı, batı müziğini almalıdır."
ATATÜRK'e mal edilen bu sözler, nakledenlerin yorumladıkları şekilde ise, aynı konularda belgeleşmiş sözleri de vardır ki, tam bir çelişki meydana geliyor demektir. ATATÜRK, gibi bir insan, böyle bir çelişkiye düşmezdi. Şu halde bu sözler, ya noksan, ya da yanlış aksettirilmiş ya da ATATÜRK bunları başka maksatla söylemiştir.
Bâzı müfrit muhafazakârlar da ATATÜRK'ün batı musıkisini sevmediğini, dinlemekten hoşlanmadığını ileri sürmüşlerdir. Her ikisi de doğru değildir. ATATÜRK, hiçbir zaman Türk musıkisini tezyif yollu, yerme ve kötülemede bulunmamış, tersine; "Yüksek bir medeniyetin musıkisi olduğunu." söylemiştir.
ATATÜRK: "Bir ulusal eğitim programından söz ederken, yabancı düşüncelerden, doğudan ve batıdan gelebilen bütün etkilerden arınmış, ulusal birliğimize, gelenek ve tarihimize uygun bir kültür kasdediyorum, herhangi bir yabancı kültür, şimdiye kadar takibedilen yabancı kültürlerin bozucu sonuçlarını tekrar ettirebilir. Kültür, ortamla uyumlu olmalıdır. Bu ortam ulusun öz benliğidir." diyor. (Temmuz 1924)
Böyle söyleyen ATATÜRK, doğrudan doğruya: "Bizim için esas müzik batı müziğidir, bu müziği ulusumuz için normal görmeliyiz." sözünü yorumlayan biçimde söylenmiş olabilir mi?
ATATÜRK, Türk musıkisinin en iyi şartlarla korunmasını ve geliştirilmesini istiyor, batı musıkisini de seviyor ve hoşlanarak dinliyordu.
Halkı çoksesli musıkiye alıştırmada eğitici bir yol tutulmasını, batıya yönelik çalışmalarda, çağdaş milletler seviyesine ulaşma safhalarında, musıki ürünlerinin önemli yeri olduğunu takdir ederek, milli bütünlüğümüzü belirten, kültür değerlerimizi ve geleneklerimizi göz önünde tutarak, milli ve evrensel literatürden de faydalanarak, Türk musıkisinin kudretini batı dünyasına tanıtmak ve göstermek gerektiğine inanıyordu. Bu, Türk duygusunu ve milli heyecanını batı ölçüleri ve tekniği içinde işleyerek, bütün dünyaya tanıtmak demektir.
Sponsorlu Bağlantılar
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Okunmamış 16-02-2008, 09:35 PM
Blackberry Torch
Standart Cevap: ATATÜRK ve TÜRK MUSIKİSİ

ÇOKSESLİ MUSIKİ MESELESİ Çoksesli Türk musıkisinin halkımıza etkisini sağlayabilmekte ilk ağızda, kendimize ait olan eserlerin seçilmesi ve bu musıkiyi halka sevdirecek ve anlatacak bir düzeye girmesi bahis konusu idi. Burada Türk bestecilerine düşen vazifeler vardır. ATATÜRK, Türk musıkisinin ileri seviyeye ulaşmasında, batıda musıki tahsili yapmış genç sanatçılara güveniyordu. Çareler hakkında, çeşitli kutuplardan pek çok şeyler dinlemiş olacaktır. Bu maksatla genç bestecilerimizi zaman zaman davet ederek, bu konudaki düşüncelerini almış, bunları kendi kafasında değerlendirmiştir. Öyle sanıyorum ki, ilk ağızda halk musıkisi kaynaklarından esinlenerek, özellikle çalgılarının geliştirilmesi, çağdaş kurallara göre çoksesli işleme ve seslendirmede, küçük ve kısa parçalarla orkestrasyonlarının yapılmasını önermiş olacaklardır. ATATÜRK'ün bu konudaki sözlerinden bu anlaşılmaktadır.
Önemli olan halkı çoksesli musıkiye alıştırmaktı. Bizde öteden beri: "Halk böyle istiyor" diye düşük seviyeli eserler vermek eğilimi vardır. Şu bir gerçektir ki, ne bol verilirse, halk onu benimsemeye mecbur tutuluyor demektir. Oysa ki, bu tutum halkın düşük seviyeli eserler istemesine yardım etmek demektir. Sanatkâr halkın zevk seviyesini yükseltmek, üstün tutmakla yükümlü olan ve hiçbir zaman düşük seviyeli eserler yapmak durumunda olmayan, bir bakıma eğitime önderlik yapacak kişiliğe sahip olacaktır. Bu bakımdandır ki, özellikle musıki eserleri yüksek bir zevk sansüründen geçirilmelidir. Burada halkın zevk standardını belirlemek, sanat anlayışını ve zevkini geliştirmek ve yükseltmek, gerçek sanatkâra düşen önemli bir vazifedir.
Türk zevk ve anlayışına uygun bir düzenle çok sesliliğe giden yolun ufkunda ışıklaşan ATATÜRK ilkeleri doğrultusunda, sâlim bir anlayışa varmak gerekir.
ATATÜRK: "Yeni değişikliğe ölçü olabilecek çalışmalar..." diye işaret ettiği yolda ne yazık ki gereği şekilde ciddi çalışmalar yapılmamıştır.
ATATÜRK, batıya yönelik bir anlayışın Türk musıkisi orijinini kendi öz yapısındaki kültürden ve milli değerlerinden alan yeni bir çığıra ulaşmada, yeni çalışmalara ihtiyacımız olduğunu, her vesileyle işaret etmişlerdir.
Kendi edebiyatını ve musıkisini yapan bir millet, eserlerinde, kendi duygularını, kendi heyecanını, kendi nağmelerini terennüm etmelidir. Etmez ve kendi imkânlarını kullanmazsa, dışardan, şurdan burdan getireceği ve alacağı malzeme ile toplumu ardından sürükleyemez. Şu bir gerçektir ki, bir milletin ayakta kalabilmesi, çağdaş seviyeye ulaşabilmesi, dünya milletleri arasında önemli yer tutabilmesi, ancak milli kültürüne bağlılığı ve sahip çıkmasıyla mümkündür.
Sanatkâr, halkın yaratıcı kaynağından, folklorundan aldığı tem'leri, medenî dünyanın gelişmesine ve gidişine uygun bir düzen ve hava içinde teknik imkânlardan da yararlanarak, sanatının inceliğini ortaya koyandır. Elbette ki, çoksesli musıki dünyasına, hatta elektronik müzik akımına ayak uydurmak zorunluğu vardır. Yenileşme kaynakları arasında folklordan yararlanmak da vardır. Batı dünyasının modern sanat üstünlüğüne ulaşmış memleketler, halk kaynaklarından nasıl yararlandıklarını, tuttukları yolda milli çığırların doğmasını ve gelişmesini sağlayacak temel unsurları ve ilkeleri, nasıl büyük bir dikkat ve titizlikle uyguladıklarını musıki tarihlerinde uzun uzun yazmaktadırlar."
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Okunmamış 16-02-2008, 09:35 PM
Blackberry Torch
Standart Cevap: ATATÜRK ve TÜRK MUSIKİSİ

ATATÜRK'ÜN HUZURUNDA Zaferden sonra, ATATÜRK'ün İstanbul'a ilk gelişleriydi. 1927 Temmuz ayına rastlamaktadır.
Zamanın ünlü yazarlarından Ahmet Rasim Bey, Tanburacı Osman pehlivanla beni, bir akşam Dolmabahçe Sarayı'na götürmüştü. Anadolu'dan İstanbul'a tahsile gelmiş 17- 18 yaşlarında bir gençtim. Ahmet Rasim Bey, beni Kadıköy şark musıkisi cemiyetinden tanıyordu. Bağlama çaldığımı da bildiği için ATATÜRK'e beni de dinletmek istemiş.
O sırada (1927) halk musıkisi diye meydanda bir şey yoktu. Köylerde kapalı bir folklor hayatı vardı.
Memleketimizde henüz yeni kurulmuş, İstanbul büyük postanesinin üst katında yayınlar yapan radyoda, ağırlığını klâsik Türk musıkisi fasılları teşkil eden programlar arasında, Halk musıkisi olarak, bir Tanb. Osman pehlivan, bir de ben vardım.
O zaman yeni bir hareket sayılan bu yayınları ATATÜRK dinlemiş, ya da dinleyenlerden duymuş olacak ki, daha önce tanıdığı Osman pehlivanla beni de dinlemek istemiş olacaktı.
O akşam böyle seçkin bir toplantıya ilk kez girmiş olmanın hele ATATÜRK gibi gönlümüzde yüceliğini hissettiğimiz büyük bir insanın huzurunda bulunmanın aşırı heyecanı içinde, salona girdiğimde, uzun yemek masasının baştarafında oturan ATATÜRK'ü yüreğim çarparak selamladım. Başını hafifçe eğerek salamımızı aldı.
Ahmet Rasim Bey'i gayet nazik bir gülümsemeyle:
- Şöyle buyrun, Ahmet Rasim beyefendi, diye yanına çağırdı.
Bizi, büyük yemek masasının karşısına gelen yerde, küçük bir masaya oturttular.
Bir Anadolu çocuğu için, ilk anda bana garip görünen, beyaz ceketli, papyon gravatlı, siyah pantolonlu, gayet şık garsonlardan biri yanımıza gelerek: Ne içeceğimizi, sordu. Osman pehlivan, rakı istedi. Biraz sonra, küçük bir sürahi rakı, küçük tabaklar içinde çeşitli mezelerle sofrayı donattı, bardaklara rakı koyarak gitti.
Ben içki içmediğim için, kadehe el sürmedim. Osman pehlivan, bardaktaki rakıyı bir hamlede içti. Boğazına son derece düşkün bir adam olan pehlivan, küçük tabaklardaki mezeleri de sildi süpürdü.
Kaçamak bakışlarla ATATÜRK'e bakıyordum. Son derece hareketli mimiklerle konuşuyordu. Ne konuştuğunu, aradaki mesafe dolayısıyla pek duymuyordum.
Bir ara gözü bize ilişti, yerinden kalktı, bize doğru geldi, ayağa kalkarak tâzimle selamladık.
Osman pehlivanı evvelce tanıdığı için, Rumeli şivesiyle:
- A be pehlivan ağa, tamburayı sıpırtıriyermisin ba? diye takıldı. Osman pehlivan, aynı şive ile cevap verdi:
- Arada kâzi (sırada) sıpırtıriyerim be paşam.
ATATÜRK, sofradaki boş tabakaları görünce, durumu anlamış, garsona işaret ederek, sofrayı yeniden donatmasını istemişti.
Ahmet Rasim Bey, beni takdim etti:
- Efendim, Anadolu sazı çalışıyor, istidatlı bir genç.
ATATÜRK, hafif bir gülücükle elini uzattı. Saygı ile elini öptüm, eli sıcak ve yumuşaktı. Biraz ötede bir koltuğa oturdu. Tanb. Osman pehlivanın çalıp okuduğu birkaç Rumeli Türküsünden sonra, Ahmet Rasim beyin bir işaretiyle bir zeybek havası çaldım. ATATÜRK, aynı havayı bir kere daha çalmamı istedi. Tekrar çaldım, bitirdikten sonra, ayağa kalktı, yanımıza geldi. Bana hitap ederek.
- Güzel çalıyorsun, dedi. Bu sazı nerede öğrendin?
- Safranbolu'da öğrendim efendim.
- Sen oralı mısın?
- Evet efendim.
- İstanbul'a niçin geldin?
- Tahsil için geldim efendim.
- Ne tahsil edeceksin?
- Dişçi okuluna girdim. Türkiyat enstitüsüne (Türkoloji) ve konservatuara da devam ediyorum efendim.
- O iyi işte, sanatı bilgi ile techiz etmekte fayda vardır. Heyecanım, yavaş yavaş geçiriyordu. ATATÜRK:
- Bununla (sazla) bir taksim yapabilir misin? diye sordu.
- Bir bozlak ayağı yapayım efendim, dedim.
- O ne demek?
- Bir uzunhava çeşididir efendim.
- Uzunhava dediğin, gazel gibi bir şey mi?
- Bazı farklar vardır efendim.
- Ne gibi?
Artık iyice açılmıştım. Bu büyük insanın, etrafına ferahlık veren yumuşak bir havası vardı. Belli ki, beni imtihan ediyordu. Sâfiyâne cevaplar verişim, hoşuna gitmiş olacak ki, hafif bir gülükle beni dinliyordu.
- Gazelin kendine has üslûbu ve icra tarzı olduğuna, matla, denilen bir girişten başlayarak, zemin, meyan, karar gibi, şekle ait safhaları bulunduğunu, taban seslerden başlayarak çıkıcı bir seyirle, Türk musıkisinin sesle yapılan birtaksim niteliği taşıdığını, uzunhavaların ise, böyle bir şekle tâbi olmadığını, her bölgeye mahsus, değişik ağızlar halinde, genellikle doruk seslerden başlayarak taban seslere inen, serbest ölçülü bir ırlama tarzı olduğunu, hiç kekelemeden anlatmaya çalıştım.
ATATÜRK:
- Irlama ne demek? diye sordu.
- Bozlak tarzı uzunhavaların yaygın olduğu, yaylacı Türk toplulukları arasında, genellikle türkü çağırmaya ırlama denildiğini söyledim.
- Haydi öyleyse dinleyelim, dediler.
ATATÜRK'ün konu ile ilgilenmesi, hele saz çalışımı beğenmesi, içime bir ferahlık vermiş, cesaretimi artırmıştı. Bir bozlak ayağı yaparak, bir oyun havasına bağladım.
Bitirdikten sonra, sazı kendisine vermemi istedi, aldı, tellerine bir iki dokundu ve hiç unutamadığım şu sözleri söyledi:
"Genç arkadaşıma teşekkür ederim, bize Anadolu'nun güzel havasını getirdi. Beyler, bu bir Türk sazıdır. Bu küçük sazın bağrında bir milletin kültürü dile geliyor. Bir milletin kültür ve sanat hareketlerini ve seviyesini, milli geleneklerine bağlı kalarak, medeni dünyanın kendisine ayak uydurmaya mecbur olduğumuzu unutmamalıyız, bunu bu vesileyle ile de söylemekten memnunum. Bu küçük sazın bağrından kopan nağmeleri, bu istikamette geliştirmeye ve değerlendirmeye kıymet ve ehemmiyet verilmelidir."
Ancak sonradan not edebildiğim kadarıyla, ATATÜRK'ün bu sözlerini, ileri Türk musıkisinin oluşturulmasında halk musıkisi kaynaklarından yararlanmanın gerektiğine bir işaret olarak yorumlamış, bu büyük insanın, askerlik dehası ve büyük devlet adamlığı vasıfları yanında, Milli Kültür ve Sanatla ilgili görüş ufkunun ne derece geniş olduğuna ve zevk üstünlüğüne hayran olmuştum.
ATATÜRK'ÜN İKİNCİ KEZ HUZURUNDA ATATÜRK'le bir kere de, Ankara'da yıllar sonra, Çankaya köşkünde bir akşam merhum Mesut Cemil beyin refakatinde, huzurlarında bulunmak şerefini kazanmıştık.
O sırada, günün önemli meselesi olan Hatay üzerinde konuşmalar yapılıyordu.
Merhum kemençe sanatkârı Kemal Niyazi Seyhun'la, uzun masanın en sonunda, yanyana oturuyorduk.
ATATÜRK, sofrada bulunanlara sualler soruyor, cevaplar alıyordu. Birara Kemal Niyazi Bey, kulağıma eğilerek, pek anlayamadığım bir şeyler söyledi.
ATATÜRK bunu görmüş olacak ki, biraz sonra, parmağıyla işaret ederek Kemal Niyazi beye:
- Siz ne dersiniz beyefendi? diye sordu.
Kemal Niyazi bey (rahmetli) daha önce de ATATÜRK'ün huzurlarında bulunmuş olmanın verdiği alışkanlık ve birkaç kadeh de parlattığı içkinin verdiği cesaretle ayağa kalktı. Ben bana da soruverir diye kafamda bir şeyler hazırlamanın heyecanı içinde, ne dediğini şimdi hatırlayamadığım bir şeyler söyledi. Uygun şeyler söylemiş olacak ki, ATATÜRK:
- Gördünüz mü beyler dedi, her Türk böyle düşünür ve bana sormadan geçti.
Biraz sonra bana hitap ederek:
- Çocuk, dedi, bize bir bozlak ayağı yapar mısın?
Büyük ATATÜRK, yıllar önce Dolmabahçe Sarayı'nda huzurlarında çaldığım uzunhavayı hatırlatıyor, o engin hafızasının da kudretini gösteriyordu.
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Okunmamış 16-02-2008, 09:36 PM
Blackberry Torch
Standart Cevap: ATATÜRK ve TÜRK MUSIKİSİ

SITKI BEY ADINDA BİR ZATIN ATATÜRK'E MEKTUBU ATATÜRK'ün yakınlarından M. Rasim Özgen şu hatırasını anlatmıştır.
"ATATÜRK, Adanalı Sıtkı bey adında bir sanatkârdan ve Vasfiye hanım adındaki eşinden dinlediği bir Yemen Türküsü için şunları söylemiştir: "O Türküler beni o kadar sarmıştı ki, bir gece de İsmet İnönü'ye dinlettim. Hüngür hüngür ağladı."
O gece ATATÜRK, sabaha kadar Sıtkı beyin udundan, tanburundan ve eşinin sesinden dinlediği şarkı ve türkülerin, Ankara ve İstanbul radyolarından da memlekete dinletilmesini istemiş.
- Sıtkı beyefendi, gidiniz, İstanbul ve Ankara radyolarında, birer konser veriniz, demiştir.
O sırada ATATÜRK'ün yanlış anlaşılan bir sözü üzerine yasaklanan Türk musıkisi de yeniden canlanıvermiştir.
Bu arada büyük ATATÜRK'ün sanata ve sanatkâra verdiği değeri ve gösterdiği sevgiyi anlatan şöyle bir olay anlatmıştır.
"Bu Adanalı Sıtkı bey, daha ATATÜRK'le tanışmadan önce İstanbul'a geliyor. Kendisi İstiklal Savaşında baytar mektebini bitirdikten sonra askere alınmış, savaştan sonra, baytar yüzbaşılığından ayrılarak, öğretmenliği ve yazarlığı meslek edinmiş. Bir ses sanatkârı olan eşi Vasfiye hanımın tesiri ve teşvikiyle musıkide ihtisas sahibi olmuş bir zat. Türk musıkisi üzerine bestelediği şarkılarını, bir plâk şirketine götürüyor. Plâkçı Türk musıkisinin yasaklandığını, radyolardan kaldırıldığını söylüyor. Ve bu eserleri alamayacağını bildiriyor. Bu durumdan aşırı üzüntüye kapılan Sıtkı bey, geçirdiği bir buhran ânında, tutuyor ATATÜRK'e kurşun kalemle ve âdi bir defter yaprağına, sitem dolu ağır bir mektup yazıyor. Bu mektubunda, eski sanat ustalarının fikirlerinden ve bestelerinden örnekler göstererek, Türk musıkisini savunmakla beraber, yasaklanmasını ağır bir dille eleştiriyor.
Aradan birkaç gün geçmiş, polis karakolu vasıtasıyla, Sıtkı bey Dolmabahçe Sarayı'ndan çağrıldığını öğreniyor.
Düşünülecek olursa, kurşun kalemle, âdi bir defter kağıdına yazılan sitem dolu bir mektup, bunu yazan bir sanatkâr. ATATÜRK'ün o engin müsamahasına ve sanatkâr sevgisine bakınız ki, bu sanatkârı huzurunda kabul ediyor, üstelik iltifatlarda bulunuyor.
ATATÜRK'ün yapmak istediği reformlar arasında, hiç şüphe yok ki, Türk musıkisi de vardı. Bu reformun amacı, batı özenticiliğiyle değil, milli kültür değerlerimizi, batı doğrultusunda, milli haysiyetine ve değerlerine toz kondurmadan geliştirmek ve gerçek sanat seviyesine ulaştırmaktı.
ATATÜRK, bazılarının dediği ve zannettiği gibi, sadece Rumeli Türkülerini seviyor değildi. Rumeli Türküleri onun gençlik hatıralarıydı, elbette sevecekti, ancak ATATÜRK Türk musıkisinin gerçek değer taşıyan eserlerini dinlemeği seviyordu, hatta zaman zaman kendisi de şarkılar Türküleri söylüyordu.
ATATÜRK'ün kendisine mahsus, Türk musıkisinin üslûp ve ifâde zenginliğine uygun bir okuyuş tarzı vardı. Özellikle şarkı ve türkülerin yakılmalarını etkileyen olayları ve duygu zenginliğini canlandıracak bir âhenk ve belâgatle okur ve böyle okunmasını isterdi.
TÜRK MUSIKİSİNİN YASAKLANMASI ATATÜRK, Sarayburnu'nda dinlediği kötü bir musıki ekibinin etkisiyle söylediği: "Bu musıki bizim heyecanımızı ifade etmekten uzaktır." Sözü, yanlış anlaşılarak, Türk musıkisi radyolardan kaldırılmıştır.
Bu konuda sayın Vasfi Rıza Zobu şunları anlatmıştır:
"Asırlardan beri, nesilden nesile gelip, İstanbul'da en üstün şeklini alan Türk musıkisini kökünden inkâr yarışına gidilmiş, bu gürültünün patladığı gündenberi ATATÜRK, sofralarından Türk musıkisi kaldırılmıştı. Ne kendi söylüyor, ne de başkasına okuması için teklifte bulunuyordu. Aradan ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum, bir gün zamanın İstanbul valisi Muhittin Üstündağ'dan bir haber geldi: "Bu akşamki trenle Ankara'ya hareket etsin, köşkden çağrılıyor, diye. Ertesi sabah Ankara'da idim. İndiğim otelden geldiğimi köşke bildirdim. Akşama doğruydu, bir delikanlı otele gelip: "Buyurun sizi çiftlik köşküne götürmek için emir aldım" dedi.
Köşke geldiğimiz zaman, kendilerini (ATATÜRK'ü) ayakta, etrafında devlet erkânında bazıları ve birkaç generalle ehemmiyetli bir bahis üzerinde konuşur buldum. Elini öpüp: (sefa geldin) iltifatlarını aldım.
Akşam oldu, yemek zamanı geldi. Sofra başında saatler bir hayli ilerliyordu. Kendileri hiç neşeli görünmüyordu. Ekseriye bu sofrada bulunmamız, rahmetli Hâzım ile olurdu. O olsa da, olmasa da ATATÜRK ikimizle de şakalaşmayı severdi. Fakat bu gece böyle bir şey yapmaya hiç niyetli görünmüyordu.
Gece yarısını bir hayli geçtik. Beklenmedik bir anda, onun sesinden ismimi işitdim, toparlandım "Buyurun efendim", dedim.
- Hatırlarsanız, bir piyesin başlangıcında, daha perde açılmadan, bir şarkı söylerdiniz, neydi o piyesin adı?
- Hatırladım efendim, Molyer'den küçük Kemal'in adapte ettiği Mürâi komedisi.
- Güzel bir eserdi o.
- Evet efendim, muvaffak bir adaptasyondu.
- Hayır piyes için söylemiyorum. Vâka o da güzeldi ama, ben o bestenin güzelliğini söylemek istiyorum.
Ne yalan söyleyeyim, ürktüm. İlk defa bir suale cevap vermekte mütereddit kaldım. Türk musıkisinin aleyhinde olmasıyla zihnim o kadar dolmuştu ki, güzelliğini tasdik ederek:
"Evet" desem, ya ağzımı arıyorsa? Hayır desem, güzelliğini inkâr etsem, o zaman da dalkavukçu bir yalan olduğunu anlamamasına imkân yok.
- Hatırlayamadınız mı?
- Hatırladım efendim, Dellâlzâde İsmail Efendi'nin ısfahan... cümleyi tamamlayamadım.
- Hayır, bestesini soruyorum, hatırınızda değil mi, okuyamaz mısınız?
- Hatırında, okurum efendim.
Yalnız bana değil, şaşkınlık sofrada bulunanların hepsine birden gelmişti. Yaradana sığınıp, yerimde şöyle bir derlenip toparlandım, olanca aktörlüğümü takınıp, edâsıyla, ahengiyle: "Aaah o güzel gözlerine hayran olayım" mısrası ile başlayan yörük semaiyi okumaya koyuldum ve kan-ter içinde bitirdim.
ATATÜRK'te hiçbir hareket görülmediğinden, herkes sanki suç işlemiş gibi önüne bakıyor, ne diyeceğini bekliyordu.
Bir müddet sonra:
- Ne yazık ki, benim sözlerimi yanlış anladılar, şu okunan ne güzel bir eser, ben zevkle dinledim, sizler de öyle. Ama bir Avrupalıya bu eseri, böyle okuyup da bir zevk vermeğe imkân var mı? Ben demek istedim ki bizim seve seve dinlediğimiz Türk bestelerini, onlara da dinletmek çaresi bulunsun, onların tekniği, onların ilmi ile, onların sazları, onların orkestraları ile, çâresi her ne ise. Biz de Türk musıkisini milletlerarası bir sanat haline getirelim Türk'ün nağmelerini kaldırıp atalım, sadece garp milletlerinin hazırdan musıkisini alıp kendimize maledelim, yalnız onları dinleyelim demedim, yanlış anladılar sözümü, ortalığı öyle bir velveleye verdiler ki, ben de bir daha lâfını edemez oldum.
Türk musıkinin yasaklandığı ve radyolardan kaldırıldığı sırada, bir gece, Dolmabahçe Sarayı'nda, Yunus Nadi bey, ATATÜRK'e ricada bulunur.
- Paşam, alaturka şarkılardan, Türkülerden bizi mahrum etmesinler, zevkimize, duygularımıza müdâhale edildiğinden inciniyoruz, demiş.
ATATÜRK, şöyle cevap vermiştir:
- Ben de hoşlanıyorum, fakat inkılap yapan bir nesil, mahrumiyet ve fedâkârlıklara katlanmak mecburiyetindedir. Ancak milli kültürümüze kıymet verilmelidir.
ATATÜRK'ün bu sözü de, Türk musıkisinin topyekün yasaklanması, radyolardan kaldırılması demek olmadığını açıkça göstermektedir.
Daha önce de belirttiğim gibi ATATÜRK batıya yönelik, milli ve ileri bir Türk musıkisi özlemini çekiyordu. O gece çiftlik köşkünde sayın Vasfi Rıza Zobu'ya okutarak gidermesi bunu açıkça göstermektedir.
Bir gün şöyle söyler:
- Nedir bu radyonun hâli? Hep ağlayan, inleyen şarkılar. Kaldırın şunları, bu milletin neşe ve sevinç hakkıdır.
ATATÜRK bunda, yerden göğe kadar haklıydı. Sabah sabah bir şarkıda tam onsekiz kere ah ve of çekilirse, bunu dinleyen kimse, yeni bir güne ve işine taze bir güç ve canlılıkla gidebilir mi?
Bir akşam da ATATÜRK cumhurbaşkanlığı saz heyetinden, sevdiği türkülerden "Manastırın ortasında var bir havuz" türküsünü istiyor.
Çocukluk ve gençlik arkadaşı Nuri Conker:
- İmam verir talkını, kendi yutar salkımı. Sen radyodan alaturkayı kaldırdın, kendin de çaldırma bakalım, diyor.
ATATÜRK'ün verdiği cevap şudur:
- Şimdi biz burada rakı içiyoruz diye, devletin her köyde meyhane açması câiz mi? biz fena yetiştirilme ve ihmaller neticesi buna alışmışız, kendimizi kurtarmayabiliriz, fakat gelecek nesillere, kendi fena itiyadlarımızı (alışkanlıklarımızı) aşılamaya hakkımız yok. Nasıl, farzıma hal halk alışmıştır diye esrar tekkeleri açamazsak, devlet radyolarında da ağlayan inleyen nağmeler yayamayız.
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Okunmamış 16-02-2008, 09:37 PM
Blackberry Torch
Standart Cevap: ATATÜRK ve TÜRK MUSIKİSİ

ATATÜRK VE ÇOCUK ÇOBAN ATATÜRK, Antalya'ya gidiyordu. O sırada İtalyan diktatörü Musolini abuk sabuk nutuklarında, Türkiye'yi de hedef tutuyordu.
Yolda mola verildiği bir sırada, uzaktan bir Türkü sesi ATATÜRK'ün ilgisini çekmişti. Etrafı aradılar, Türküyü bir çoban söylüyordu. Çobanı getirmeleri için emir verdi, getirdiler. Çocuk yaşını henüz geçmiş bir genç çoban. ATATÜRK:
- Türküyü sen mi söylüyorsun? diye sordu. Çoban:
- Evet, deyince:
- Sesin çok güzel, okuman da fena değil. Burada da söyle de dinleyelim.
Genç çoban nazlanmadan, yadırgamadan başladı: (Demirciler demir döğer tunç olur...) Türkü bitmişti. ATATÜRK ellerini çırptı ve alkışladı ve yüksek sesle:
- Biis... biis, diye bağırdı.
Genç çoban bundan hiçbir şey anlamamıştı. ATATÜRK izah etti:
- Biis demek, beğendik, bir daha söyle, tekrar et demektir.
Çoban Türküyü tekrarladı. O zaman ATATÜRK, cebinden bir elli lira çıkardı çobana verdi. Çoban paraya baktı ve memnun bir tavırla:

- Biis... biis diye bağırdı.
ATATÜRK, bu zeki hareket ve cevap karşısında o kadar memnun oldu ki, bir elli liralık daha çıkarıp verdi ve yanındakilere:
- İmkân olsaydı da, Musolini şu sahneyi görseydi ve cevabı işitseydi, hangi millete nutuk söylediğini anlardı.
ATATÜRK VE KASTANİYET FASLI ATATÜRK'ün sofrası, bütün memleket meselelerinin görüşüldüğü bir toplantıydı. Sabahın ilk saatlerine kadar süren bu fikrî çalışmaların yerini bazen de saz, söz ve eğlence saatleri alırdı. Dolmabahçe Sarayı'nda böyle bir dinlenme günleriydi. Memleketin en seçme hanende ve sazendeleri meclistedir. ATATÜRK'ün ve sofra arkadaşlarının sevdiği, seçilmiş parçalar çalınmaktadır.
Bir ara ATATÜRK:
- Şimdi bir kastaniyet çalan olsa da dinlesek, der.
Sazendeler birbirlerine bakışır, sofradakilerden biri:
- Paşam der, tanıdıklarımdan biri fevkalâde kastaniyet çalmaktadır, emir buyurursanız getirtelim.
ATATÜRK:
- Kim bu zat? diye sorar.
- Eski ve merhum valilerden Asaf paşanın oğlu Şerif Sürmeli adında bir arkadaş efendim.
- Vakit gecikti, rahatsız etmiş olmalıyım.
- Hayır paşam, ehl-i zevktir, geç yatar.
Şerif beyin evinin adresi verilir. Bir motosikletli polis hemen yola çıkarılır...
Olayın gerisini Şerif bey şöyle anlatmıştır:
Şiddetli bir zil sesiyle yataktan fırladım. Kapı acı acı çalınıyordu. Refikam da yataktan fırlamıştı. Saate baktım, gece yarısını geçiyordu.
Refikam aşağıya inip kapıyı açtı. Kalın bir erkek sesi, beni soruyordu. Merakla kapıya indim, resmî bir polis:
- Benimle beraber buyurun, dedi. Şimdi sizi saraydan istiyorlar.
- Ne yapacaklar?
- Bilmiyorum, öyle emir aldım.
- Peki müsâde ediniz de giyinip geleyim.
- Acele çağırdılar, bir saniye bekleyecek vaktimiz yoktur.
- Böyle pijama ilemi geleyim.
- Elbisenizi üstüne giyiniz.
Dediğini yaptım ve motosikletin hasırına kuruldum. Refikamın endişeli bakışları arasında, rüzgâr gibi uzaklaştık.
Heyecandan titriyordum. Saraya girdiğim zaman, beni aile dostlarımızdan X bey karşıladı. Pijamalı ve perişan hâlimi görünce:
- Bu ne hal? Diye bir hayret sayhası fırlatmaktan kendini alamadı. Hâdiseyi anlattım. Gülerek:
- Heyecanlanacak bir şey yok dedi, ATATÜRK'e kastan yetini methettim haydi, kastanyetini de al gel.
Mesele anlaşılmıştı, ama sinirlerimin de zenbereği boşalmıştı. Saraya döndüğüm zaman, heyecanımı hâlâ teskin edememiştim. Dostuma:
- Aman dedim, rakı. Bu ruhî halle ATA'nın karşısına çıkamam.
ATA'nın hususi rakısından üstüste birkaç duble yuvarladıktan sonra, huzura girdim, takdim edildim. Karşısında yer gösterdiler.
Kastanyetin birinci faslı, heyecanımı tamamen bastıramadığım için beni tatmin etmemişti. İkinci faslında kastanyet parmaklarımın arasında bülbül gibi şakıyordu. Nağmeden nağmeye atlayarak, tahta parçalarından en sihirli sesleri çıkarmaya çalışıyordum. ATA'nın ilgisi dakikadan dakikaya artıyor, memnuniyet ifadesi, gök mavisi gözlerinden taa ruhuma kadar doluyordu.
Çaldığım parça bitince, beni taltif ettiler:
- Teşekkür ederim, memnun oldum.
Sofra arkadaşlarından, şimdi adını hatırlayamadığım bir zat, ATATÜRK'e
- Gördüğüm ve dinlediğim bütün İstanbul artistlerinin hepsinden daha, kuvvetli, daha üstün buldum, dedi.
ATA'nın verdiği cevap, kelime kelime kulaklarımdadır:
- Türk olmak, üstün olmak için kâfidir...
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Okunmamış 16-02-2008, 09:41 PM
Blackberry Torch
Standart Cevap: ATATÜRK ve TÜRK MUSIKİSİ

MES'UT CEMİL BEY ANLATIYOR
(SİGORTA DERGİSİ, ATATÜRK'TEN HATIRALAR S. 39)
"Zaferden sonra, İstanbul'a ilk gelişlerinde tanışmak mazhariyetine erdiğim ATATÜRK'ün son günlerine kadar, devamlı olarak yanında ve hizmetinde bulundum. Üç defa beraber seyahat ettik. Takdir edersiniz ki, böyle her bakımdan eşsiz bir şahsiyetin, her zaman yakınında ve huzurunda bulunmak kolay değildir. İnsan mütemâdiyen sakın bir hata etmeyeyim, yanlış bir harekette bulunmayayım diye heyecan, tereddüt ve endişe içindedir. Öyle iken, daima iltifatına mazhar oldum. Her zaman mübârek ellerini öpmek fırsatını buldum. Gariptir, her çağırıldığım zaman, bazen isteksiz olarak yanına giderdim. Gençtim ve herhangi bir tasavvurum olurdu. ATATÜRK: "Gelsin" diye emredince, canım sıkılırdı. Fakat gidip, kapıdan içeri girip, onunla karşılaştığım anda, ondan gelen ve havayı dolduran bir garip ışık, bir acâip kuvvet beni sarardı.
Birdenbire yeniden âşık olurdum. Ne yazık ki, o zamanla yaşadığım hatıralar ve intibâların değerini lâyıkiyle bilmediğim için, boş bulunmuşum, yoksa, her görüştüğüm ertesi gününde notlar alırdım, zamanla bir çok detaylarını kaybetmezdim. Size bir tanesini nakledeyim."
ÜRDÜN KRALINA VERİLEN MUSIKİ ZİYAFETİ "Rahmetli Ürdün Emîri Abdullah Haz. Türkiye'ye ilk gelişinde, ATATÜRK'ün misafiri olmuştu. Bir gün, İstanbul valisi rahmetli Muhiddin Üstündağ, Emîrin Türk musıkisi dinlemek istediğini, kendisine musıkimizden münâsıp eserler dinletmemiz için ATATÜRK'ün emir verdiğini söyledi ve beni bu işe memur etti. Başlıca arkadaşlarım, Münir Nurettin Selçuk, merhum üstadımız Remânî Reşat Erer, Refik Fersan ve Fahire Fersan, Vecihe Daryal, Cevdet Kozanoğlu ve birkaç genç arkadaş, Filorya köşküne gittik.
Emir Haz. Ürdüne dönmek üzere resmî ziyâretlerini bitirmiş ve birkaç gün daha hususi olarak memleketimizde istirahat etmek ve gezmek üzere ATATÜRK'e vedâ etmişti.
Bir öğle vakti, yemeğe otururken, biz de musıki faslına başladık.
Birinci dakikanın içinde, rahmetli Emîrin çehresindeki mâna değişti, elinden çatalı bıraktı, bir işaretle bizi susturdu ve etrafındakilere, fasih bir Türkçe ile:
- Efendiler, dedi, böyle bir musıkiyi dinlerken, yemek yenilmez. Önce dinleyelim, yemeğimize sonra devam ederiz.
Emîr'in bu asîl hareketinden hepimiz, tahmin edeceğiniz gibi çok mütehassis olduk, ancak yemeğe mâni olmamak maksadiyle faslı kısalttık. Emîr'in yanaklarından, kır sakalına doğru süzülen gözyaşları her zaman hayâlimdedir.
ÜRDÜN KRALI'NA VERİLEN MUSIKİYİ ATATÜRK DİNLEMEK İSTİYOR - Aradan beş altı ay geçti. Yine vali rahmetli Üstündağ, bu defa biraz telâşlı olarak:
- Yahu.. Ürdün Emiri'ne musıki faslı yapmışsınız, ne yaptınız Allahaşkına? diye sordu.
- Vallahi fena bir şey yapmadık efendim, diye cevap verdim.
- Hayır, fena bir şey değil, çok iyi bir şey yapmışsınız, işte onun için de ATATÜRK aynı heyeti ve aynı eserleri bizzat dinlemek istiyor, dedi.
Eksik gedik, hemen o akşam toplanıp Dolmabahçe Sarayı'na gittik. ATATÜRK dedi ki:
- Ürdün Emîri'nden her zaman mektup alıyorum, her mektubunda ısrarla sizden dinlediği musıkiden bahisle bana teşekkür ediyor. Ben de size teşekkür ederim. Ama merak ettim, ne yaptınız ki, kendisinde bu kadar kuvvetli bir intibâ bıraktı. Aynı programı ben de dinlemek isterim.
ATATÜRK'ÜN SÖZLERİ O akşamki meclis, her vakitkinden farklı bir hava içinde başladı. ATATÜRK hiç konuşmadan, dikkatle dinliyordu.
Programı bitirdiğimiz zaman;
- Şimdi anlıyorum, biz çok defa bu musıkini tam haysiyetini bulamıyoruz. İşte bu dinlediğimiz musıki hakiki Türk musıkisidir. Hiç şüphesiz yüksek bir medeniyetin musıkisidir. Bu musıkiyi bütün dünyanın anlaması lâzımdır. Fakat onu bütün dünyaya anlatabilmek için, bizim milletçe bu günkü medenî dünyanın seviyesine yükselmemiz gerekir.
ATATÜRK'ün bu sözlerini huzurda bulunan bütün arkadaşlarım ve bütün davetliler duydular. (Mesut Cemil bey bu hatırasını sonraları yazmıştır. Daha önce bir sohbet sırasında da bize anlattığını hatırlıyorum.)"
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Okunmamış 16-02-2008, 09:42 PM
Blackberry Torch
Standart Cevap: ATATÜRK ve TÜRK MUSIKİSİ

CUMHURBAŞKANLIĞI FASIL HEYETİNİN NEYZENLERİNDEN BURHANETTİN ÖKTE (merhum) ANLATIYOR Not: Merhum Burhanettin Ökte ile yakın dostluğumuz vardı. ATATÜRK'ün fasıl heyetinde bulunduğu sürece tespit ettiği bazı hatıralarını kendisinden dinlemişimdir. Musıki mecmuasındaki yazılarından da faydalanarak, bu ilginç hatıraları biraraya toplayarak, onun aziz hatırasını burada da saygı ile anıyorum.
Bir akşam İş Bankası Umum Müdürü Celâl Beyin (Celâl Bayar) evindeyiz. Celâl beyin kayınbiraderi muhtar bey'in düğünü var. Samimi bir hava içinde neşeli parçalar çalıyoruz.
Vakit gece yarısına yaklaştı. Bir aralık: Paşa geliyor!.. dediler.
Hakikaten ATATÜRK, yanında misafirlerle teşrif ettiler. Meclisin neşesi bir kat daha artmıştı. Herkes büyük bir sevinç içinde. Fasıl takımı mütemadiyen çalıyor, şarkılar, türküler birbirini takip ediyor. bu sırada Ali Rifak bey merhumun "Daüssıla adlı eserini çalıyoruz. Süleyman Nazif beyin Malta esâreti sırasında yazdığı bu şâhâne şiirin, güfte ve bestesiyle ATA çok ilgilendiler. Bizim musıki eserlerimiz içinde, bu gibi vakalardan bahseden eserlerin çok as olduğuna işaret buyurdukları sırada, paşanın misafirleri arasında bir hanımefendi, bir eserden bahsetti. Yanılmıyorsam merhum Kaptan Zade Ali Rıza beyin bir eseriydi. ATATÜRK, hanımefendiden bu eseri dinlemek arzusunu gösterdiler ve bana hidabederek:
- Sen de hanımefendiye refakat et, emrini verdiler.
Hanımefendi, bilmediğim, duymadığım bu esere kendi sesinin tonundan başladı. Hiç bilinmemiş bir eserin ney gibi çor bir sazla refakatinin ne demek olduğunu erbâb-ı musıki takdir ederler. Tabii yapabildiğim şey, eserin pek malum nağmelerine, mümkün mertebe iştirakten ibaret kaldı. Bu hak ATATÜRK'ün çok canını sıkmış olacak ki, beni adam akıllı azarladılar. Çok mahcup olmuştum. Hanımefendi de beni zor durumda bıraktığı için üzülmüştü.
Başka eserler çaldık...
ATATÜRK'ÜN BABACANLIĞI Bu olay üzerinden hayli zaman geçmişti. Fakat benim yüzümün üzgün ifâdesi değişmemiş olacak ki, ATA bir ara beni yanına çağırdı, üstüste kendi eliyle iki kadeh şampanya ikram ettikten sonra:
- Senin kalbini kırdım, fakat gönlüm isterdi ki, benim sanatkârlarım her eseri bilsinler ve her sanatkâra refakat edecek kadar kıymetli olsunlar, dedi.
ATA'nın bu babacan jesti bütün kederimi bir anda dağıttı, sevinçle ve büyük bir saygı ile ellerine sarılıp, tekrar tekrar öptüm.
ATA: "Bu işte yine sen kârlı çıktın, diye iltifatta bulundular.
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Okunmamış 16-02-2008, 09:43 PM
Blackberry Torch
Standart Cevap: ATATÜRK ve TÜRK MUSIKİSİ

ATATÜRK'ÜN BİR ŞAM HATIRASI Vakit sabaha yaklaşıyor, ATA şöyle bir vak'a anlattılar:
Kendileri Şam'da genç bir kurmay, gece geç vakitlere kadar eğleniyorlar, fakat zamanında vazifelerinin başında bulunuyorlar. Kendisini çekemeyenlerden biri, onu Müşîre şikayet eder. Müşîr, yakından tanıdığı ve vazifesine bağlılığını bildiği Mustafa Kemal hakkında yapılan bu ihbar üzerine, ihbârı yapan zatı da yanına alarak, tam iş saatinin başladığı sırada, çalışma odasına gelir. O, M. kemal biraz önce vazifesi başına gelmiş ve işine büyük bir dikkat ve itina ile başlamış. Pek mühim bir askerî harekâtın plânlarını hazırlamakla meşgul.
Müşîr, yanındaki muhbire dönerek:
- Keşke zatıaliniz de böyle çalışıp muvaffakiyet gösterseniz de değil geceleri, hatta bazı günler bile eğlenseniz, diyor.
Bu olay bana babam Dr. Ali Yaver Ataman'ın bize anlattığı bir olayı hatırlattı. Tıbbiyeden yeni çıkmış, Şam'a tayin edilmiş. Bir gün gazinoda arkadaşlarıyla içip dertleşiyorlar, bu arada, yüksek sesle padişahın aleyhinde de atıp tutuyorlar. Bu sırada, Kolağası (eskinin yüzbaşı ile binbaşı arası bir rütbe) rütbesinde genç bir kurmay, bulundukları masaya doğru gelir. bunlar da hemen aynı rütbede:
- Eyvah diyorlar, bir hafiye... Suspus oluyorlar. Genç kurmay yanlarına yaklaşıyor:
- Ne konuşuyordunuz arkadaşlar, neden sustunuz.
- Bir şey konuşmuyorduk, dertleşiyorduk.
- Yok yok birşeyler konuşuyordunuz. Padişahımızın aleyhine konuşuyordunuz değil mi?
- Genç doktorlar birbirlerine bakışıyorlar. Genç kurmay bir kahkaha atıyor:
- Korkmayın... Korkmayın diyon, benden de fazlasıyla
Genç kurmay kolağasını, masalarına davet ediyorlar. Bu genç kurmayın adı Mustafa Kemal'dir.
Aradan uzun yıllar geçmiştir. ATATÜRK şapka inkılabının ilk uğrak yeri olan Kastamonu'ya gelmiştir. Karşılayanlar arasında Safranbolu fırka reisi Dr. Ali Yaver bey de vardır.
Büyük önder nutkunu söyler, fırka binasında, istirahat sırasında gözü babama takılır.
- Sizi bir yerden tanır gibiyim beyefendi. Ve cevap beklemeden:
- Galiba Şam'da karşılaşmıştık... ATATÜRK'ün hafıza kudretini gösteren ilginç bir örnektir.
Ankara'da hummalı bir hazırlık var. Evkaf Oteli (Ankara Palas) hazırlanıyor. Riyâseticumhur musıki heyetine frak, smokin dikiliyor. Dost ve kardeş Afgan milletinin kralı ve kraliçesi Ankara'yı ziyaret edecekler.
Bizim fasıl takımına Afgan milli marşının notasını dağıttılar, icâbında milli marşları biz de çalacağız. Afganlıların hüseyni makamında fakat bizim musıki kaidelerine uymayan bir milli marşları var.
Tren geldi. Önce kral ve takiben kraliçe, nedimesinin refakatinde trenden indiler. Büyük ATATÜRK misafirlerini karşıladı. Bütün Ankara halkı istasyonu doldurmuş, alkış... alkış... alkış...
Kral, büyük bir hörmetle eğildi ve ATA'nın elini öptü. Kraliçeyi ve maiyet erkânını tanıttı.
Kralın maiyetini teşkil eden zevatın isimlerinin başında birer Şîr kelimesi var. Şîr Ahmet Han, Şîr Mehmet Han gibi. Fakat içlerinde Aslan'a benzeyen bulunmadığı gibi, çoğu da zayıf naif delikanlılar. (Şîr, Farsça Aslan demektir).
Misafirlerin Ankara'ya geldikleri günün gecesi, Ankara palasta büyük bir ziyâfet var. Bu ziyâfete biz de fasıl heyeti olarak iştirak ediyoruz.
Tayin edilen saatte otele gittik. Gayet büyük bir sofra kurulmuş, protokola dahil bütün zevatın yerleri hazırlanmış, davetliler birer birer geliyorlar.
Bize tenbih ettiler. ATATÜRK salonun kapısından girince, İstiklâl marşımızı, kral gelince de Afgan Milli marşını çalacağız.
Vakit yaklaşıyor. Bu sırada ATA ile Kral beraber gelecekler diye bir söylenti çıktı. Eyvah... dedik, iki marşı aynı zamanda çalmaya imkân olmadığından, hangisini daha önce çalacağız? Şaşırdık, tanıdık birkaç zata sorduk, kimseden doğru bir cevap alamadık. Bereket versin, bu sırada protokol umum müdürü rahmetli Saffet Ziya bey geldi, tereddüdümüzü giderdi.
Biraz sonra ATA'mız yanlarında İnönü olduğu halde teşrif ettiler. İstiklâl marşımız çalındı, ardından da kral ve kraliçe salona girdiler.
Kral, arkasında askerî üniforma giymiş. Kraliçe şâhâne beyaz bir tuvalet başında bir taç ve üzerinde çok kıymetli mücevherler var. Hele tac'ın tam ortasında gayet büyük bir pırlanta, sağa sola döndükçe projektör gibi parlıyor.
Ziyafet samimi bir hava içinde devam ediyor. Nutuklar söylendi, kadehler boşaldı. Dikkat ettim, kral sadece ayran içti ve pek az yemek yedi.
Cumhurbaşkanlığı orkestrası, zaman zaman güzel eserler çalıyor. Biz sıramızı bekliyoruz. Bize ayrılan sofrada yemek yemekle meşgulüz. Sofrada salamda var. Rahmetli Hafız Mehmet bu selamlardan bir parça yemiş. Arkadaşlarımızdan muzipliğiyle tanınmış ses sanatkârı Abdülhâlik, Hafız'ın salam yediğini görünce, kulağına eğilerek. Bu yediğin domuz sucuğu idi, deyince, Hafız Mehmet'in telâş ve heyecanı bize günlerce lâtife mevzuu olmuştu.
AFGAN KRALİÇESİ VE ATATÜRK'ÜN BİR JESTİ Ziyafetin ortalarına doğru biz de çalmaya başladık. Bir iki eserden sonra, ATA, Kral ve Kraliçe yanımıza geldiler. Meğerse kraliçe kanun çalarmış. Bizim heyetin kanûnîsi Vedat'ın maharetle çaldığı kanunu hayranlıkla dinledi ve takdirlerini söylerken, gayet uzun olduğu için elinde tuttuğu tuvaletinin eteği elinden kaydı ve yerde büyük bir ipek yığını topladı. Bu hâli Kral herhalde hoş görmemiş olacak ki, çizmesinin ucuyla Kraliçenin ayağına yavaşça dokundu. Bu sırada ATATÜRK, büyük bir nezâketle yere eğildi ve Kraliçenin yere düşen eteğini aldı, kendilerine verdi. O zaman Kraliçenin bir yandan ATA'ya bir yandan da Krala bakışlarındaki mânayı seneler geçti unutamam.
ATATÜRK'ÜN İSTANBUL SEYAHATİ "Her yaz Çankaya Köşkü'nde, bir İstanbul seyahati kulaktan kulağa söylenir, fakat birkaç gün sonra da seyahat ya İzmir'e ya da Konya'ya istikâmet değiştirirdi. Bizim de İstanbul rüyalarımız bir serap olarak uçup giderdi.
O senenin (1927) yazında, bu İstanbul seyahati söylentisi yine çıktı. Birkaç gün sonra da heyete hazırlık emri geldi. Muhâfız alayından da bir tabur hazırlanıyor. Buna rağmen biz yine tereddüt içindeyiz. Çünkü trenin Eskişehir'den istikâmet değiştirmesi mümkün.
En nihayet İstanbul yolundayız. Uzun zamandır hasretini çektiğimiz İstanbul'a bilhassa denize kavuşacağız.
Trende herkesin yüzü gülüyor...
Prendik'ten sonra, güzel köşkler arasından geçiyoruz.
ATATÜRK'ün geleceği duyulmuş, bütün köşklerden alkışlar yükseliyor. Biz de sevinçten uçuyoruz. Bazı arkadaşlar ufak çapta bir bando kurdular, marşlar çalıyorlar.
İstanbul, hasretini çektiği büyük kurtarıcısını büyük bir sevinçle karşılıyor.
ATA'yı Derince'den getiren Ertuğrul yatı, Kız Kulesi'ne döndü, Sarayburnu, Üsküdar Fındıklı, Beşiktaş sahilini dolduran yüzbinlerce İstanbullu: Yaşa!! Varol!! bağırışları ile sevinçlerini gösteriyorlar. İnsanın tüyleri ürperiyor.
ATATÜRK, yattan saraya indi. Heyecan biraz azaldı. Arkadaşlar akşam üstü evlerine dağıldılar, ben nöbetçiyim.
Gece saat 21. Telefon... Seryaver Rüsühi beyin sesi:
- Çabuk fasıl takımı tam kadrosuyla saraya diyor.
- Efendim, arkadaşlar evlerine gittiler, dedim.
Sert bir asker olan seryaver, bu haber karşısında köpürdü ve kıyameti kopardı. Emir verdi ve telefonu kapadı.
Hafız Yaşar Aksaray'da, Zühtü Bardakoğlu Teşvikiye'de, Abdülhâlik Eyüpsultan'da, diğer arkadaşlar da ayrı semtlerde.
Çaresiz telefona sarıldım, civarlarındaki karakollara, bu arkadaşların süratle saraya gelmelerinin teminini rica ettim. Aradan yarım saat geçmişti ki, seryaver yine gürledi:
- Kim varsa hemen gelsin.
Ortada benden başka kimsecikler yok. Koltuğumun altına neyi aldım, sarayın yolunu tuttum.
Saraya giden yollar tıklım tıklım dolu. Güç halle sarayın bahçesine ulaşabildim. Ama nöbetçinin süngüsü de karşımda parladı:
- Yasaah...
Muhafız taburu kuş uçurtmuyor.
Haydi geriye. Padişahlar zamanında I000'e yakın sekenesi olan sarayda, ATA'nın bir avuç maiyeti kaybolmuş durumda.
Bir ara mutfağı buldum. Aşçı başına, beni paşanın bulunduğu yere götürmesini söyledim. Güldü: "Ben yarım saattir dolaşa dolaşa burayı zor buldum, şurdan şuraya gitmem, dedi.
Tam bu sırada bir garson geldi. Onun yardımıyla yaverler dairesini buldum. Baktı, Ûdî Şevki bey gelmiş. Ortada ikimizden başka kimse yok. Çaresiz ikimiz ATA'nın huzuruna çıktık. İki arkadaş bir peşrev çaldık, ortada ne okuyucu var, ne de başka çalgı.
ATA, Şevki beye.
- Bir gazel okuyunuz, dedi.
Şevki beyin sesi yok, fakat zeki arkadaş, çok güzel çaldığı udu ile taksime başladı. Rast makamından, ATATÜRK'ün sevdiği makamlardan biri. Yaptığı bu güzel taksime bir de baktık ATA mukabele etmez mi?
"İçelim her mihnetin mutlak ölmeyen bir hayatı vardır ki
Mûhâsîn-i mevecât-ı âlem ana gehvâr-ı terennüm" olur beyitini büyük bir neşe ile okudu.
Bu sırada arkadaşlardan bir kısmı da geldi, gecenin geç saatlerine kadar çaldık çağırdık.
"ATA'nın huzuruna girdiğimiz zamanki manzara şu idi. yemek salonunun ortasında 24 kişilik bir masa. ATATÜRK masanın başında oturuyorlar. Sağında rahmetli Nuri Conker, solunda, sonradan Ankara'ya şehremini ve milletvekili olan Asaf beyin refikaları. Diğer tanıdıklarım, maarif vekili Mustafa Necati bey, Asaf bey, Şükrü Kaya ve daha bazı davetliler.
ATA'mız, bu tarihlerde büyük nutuklarını hazırlıyorlar. Sofrada konuşulan mevzu hep nutuk üzerine. ATATÜRK, nutuklarının hazırlanmış kısımlarından bazı parçalar okuyor ve bu konu ile ilgili hâtıralarını anlatıyor.
Saatler, bu hava içinde geçiyor. Biz soframızda oturuyor, yiyip içiyoruz.
O güne kadar bildiğim bir şey var. Bir yerde saz topluluğu olunca saz heyeti kısa bir hoşbeşten sonra saza başlanır ve ziyafetin sonuna kadar, kısa fasılalarla, fasıllar birbirini katip eder. Halbuki, biz köşke geldi dört beş saat oldu. Bu müddet içinde kısa bir fasıl yaptık. İki saatten fazla oturup duruyoruz.
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Okunmamış 16-02-2008, 09:44 PM
Blackberry Torch
Standart Cevap: ATATÜRK ve TÜRK MUSIKİSİ

İMTİHAN Sohbetin münasip bir yerinde ATATÜRK, bizlere dönerek:
- Arkadaşlardan bir iki eser dinleyelim, diyorlar.
Derhal sevdiği eserlerden çalıp okumaya başlıyoruz. Memnun ve şevkle dinliyor.
Bir ara bana, bir şarkı okumamı emir buyurdular. Halbuki ben, heyete neyzen olarak girmiştim. Heyette bu kadar güzel sesli arkadaşlar varken benden şarkı istemesi tuhafıma gitti, acaba dedim. ATA dikkat mi etmediler, benim saz çaldığıma kızarıp bozarıyorum. Arkadaşlar bana "okusana..." gibilerden işaretler ediyorlar. O anda aklıma hiçbir şarkı gelmiyor, ne yapacağımı şaşırmış haldeyim. Arkadaşlardan biri kulağıma fısıldıyor: "Cânâ rakibi handan edersin..."
Çaresiz şarkıya başlıyorum. Daha birinci satırın başında:
- Duur!... diyorlar ve soruyorlar:
- Cânâ nedir?
Yarı yardım, yarı bilgimle:
- Hitaptır efendim, diyorum.
- O halde neden okuyuşunla bu hitâbı belirtmezsin?
Biz o tarihlerde, sazımızın bütün kuvvetiyle çalar ve okuyucularımız da hançerlerinin bütün kudretiyle okurlardı. Nüans, ifade ve buna benzer şeyleri bilmezdik.
Arzuları gibi okuyorum. Satırın sonunda, beni yine durduruyor, bir ihtar daha: "şarkının güftesini oku!"
Cânâ rakîbî handân edersin
Ben bî vefâyî giryân edersin
Bîgânelerle ünsiyet etme
Bana cihânı zindan edersin

O zamanki okunuşa göre "edersin" kelimesini "idersin" "etme", kelimesini "itme" diye telaffuz ederdik
ATATÜRK:
- Bu kelimeleri nasıl konuşuyorsun? Diye soruyorlar. Söylüyorum:
- O halde neden şarkı arasında (idersin- itme) diye okursun?
Cevap yok... Bu minval üzere şarkıya devam ediyorum.
ATATÜRK, bu şarkıyı bizzat terennüm ederlerdi. Yalnız nakaratın sonundaki (giryân edersin) kelimelerini sert ve canlı olarak okumaktan zevk alırlardı.
Ne ise, yarı yardım, yanı gayretle şarkıyı bitirdim. Fakat bende de takat kalmadı. Şarkıdan sonra, şahsım, ailem ve tahsilim hakkında bilgi aldılar ve adımın şehzadelerden birisinin (Burhanettin) adının aynı olduğundan bahsederek, zârîfâne bir de şaka yaptılar. Bu suretle birinci imtihanı atlatmış oldum.
Bu imtihan keyfiyeti, ATA'mızın huzurunda bulunmak bahtiyarlığına eren her sanatkârın başına az çok gelmiştir.
Cumhurbaşkanlığı fasıl takımında neyzen olarak bulunmuş olan rahmetli Burhanettin Ökte, ATATÜRK'e ait hatıralarını bizzat bana anlatmıştır. Bu bir kısmını da musıki mecmuasında yazdı...
Büyük ATATÜRK Ankara'da bulundukları zaman haftada iki üç kere İstanbul'da ise her akşam musıki dinlemekten hoşlanıyordu. İstanbul'da fasıl takımı tam mevcudu ile Ankara'da ise davetli topluluğuna göre mahdut kadro ile vazifelendirilirdi.
Bu gece ATA'mızın sofrasında çok az davetli var. Bizde üç dört kişilik bir heyet olarak huzurlarınızdayız. Büyük bir iltifat olarak bizleri de sofralarına davet buyurdular.
Benim yerim, musıkimizin hayranı ve koruyucusu rahmetli Ali Hikmet paşanın yanına tesâdüf etmişti.
Büyük ATA'mızın Çankaya'daki köşklerinde yaşayışları, hâli, zevk-i selim sahibi, fakat hesabını bilir bir aile reisi vaziyetindeydi. Herşeyi dikkatle, fakat hiçbir israfa kaçmadan hazırlatır ve tanzim ettirirdi. Hatta bir akşam, sonradan davet edilen bir iki misafir yüzünden Ali Cenani beyin evinden ödünç ekmek getirildiğine şahit olmuştuk. Ancak sofranın hazırlanması, yemeklerin garnitürlenmesi ve servis şekli, bir devlet reisinin sofrasına yakışır halde tanzim edilirdi.
Ben, şahsen alışık olmadığım böyle bir sofra âdâbına intibak etmekte güçlük çekiyordum.
Bir ara ATA, sofradaki misafirlerden arzularını sordu. Münasip birer şarkı istediler, çaldık. Bu arada Ali Hikmet paşa benden bir taksim istedi.
Taksime başladım, zemin, meyan derken, biraz yorgun, fakat kuvvetli bir ses gazele başlıyor. Herkes nefes almaktan çekiniyor. Bu ses ATATÜRK'ün sesi: Ordular! İlk hedefimiz Akdenizdir. İleriii!... diye gürleyen ses. Şimdi nağme olmuş taşıyor:
Yârâb ne eksilirdi deryây-ı izzetinden
Paymâne-i vücûde zehrâb. Dolmasıydı

Âzâdesi olurdum âsib-ü derd-ü gamdan
Yâ dehre gelmeseydim yâ aklım olmasıydı

İstif güzel, ifâde güzel, fakat o güne kadar bilmediğim bir hususiyet var. ATA, güfte, nağme ve duyguyu birbirine bağlamış, etvâriyle (hareket ve jestleriyle) de güfteyi ne kadar güzel canlandırıyordu.
Gazel bitti, coşmuştu. Devletlilerden bir zat dayanamayıp, Ata'mızın ellerini öptü. Bir ara davetlilerden bir zat da, o günlerde çok söylenen marşlardan birini çalmamızı istedi. Başladık. ATATÜRK, kendisinden bahseden kısma gelince, derhal durmamızı işaret etti ve:
- Zafer milletin eseridir, ben de herhangi bir vatandaş gibi borcumu ödemekten başka bir şey yapmadım, buyurdular.
Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Davetliler birer birer, büyük ATA'nın mübârek ellerini öperek huzurlarından ayrıldılar...
ANKARA ANILARI Yıl 1925. Ankara'nın her yerinde halk mutlu ve sevinçli.
Taşhan pastanesi ve Samanpazarı kahvesi, küçük memurdan, umum müdüre kadar gelenlerle samimi bir hava yaratıyor.
Ankara'nın o sırada en lüks mahfili Ulus Meydanı'ndaki Şule Kulübü, mebuslarla vekillerin toplanıp vakit geçirdikleri yerdi.
İkâmetgâh olarak Musevî Mahallesi'nde, derli toplu, tek odalı bir yerde oturana gıpta ile bakılır, hele iki arkadaş birleşerek, iki üç odalı, muntazam yerlerde oturanlar parmakla gösterilirdi.
Bu samimi dekor içinde, tabii olarak kimsede kibir, azamet bulunmaz, küçük bir memurun bir vekille beraber yemek yediği, devlet erkânından, Öksüzce mahallesinde bir odaya sığınan dostlarını ziyaret edenler olurdu.
Bir akşam, dostlardan birinin evinde toplanmıştık. Dertleşiyor, biraz da demleniyorduk. Vakit gece yarısına yakın, hızlı hızlı kapı çalındı, açtık. Bekçi ve bir polis, beni arıyorlar.
Riyâseticumhur musıki heyetine mensup sanatkârların, akşamları evlerinden başka bir yerde bulundukları takdirde, muhakkak evlerine, gittikleri yerin adresini bırakmaları usuldendi.
Derhal Çankaya yolunu tuttum. Heyete katılalı henüz üç ay olmuştu. Muhite ve Çankaya Köşkü'ne yeni alışmıştım. Köşkün temiz havası ve her mensubunun, baba evini hatırlatan samimiyeti ürkekliğimi gidermişti.
ATA'mız bu gece çok neşeliydi. Arkadaşlar benden önce gelerek fasıla başlamışlardı. Şarkı ve gazeller birbirini takip ediyordu.
ATATÜRK'ün akşam yemeği uzun müddet devam eder, muhakkak sofrayı Türk musıkisi tezyin ederdi.
Köşkte, musıki heyeti çağrılmadığı geceler, gramofondan istifade edilir, fakat muhakkak Türk musıkisi dinlenirdi.
Türk musıkisi diye ısrarla bahsetmekten maksadım, bizden sonra gelecek nesillere, ATATÜRK'ün musıkimize gösterdikleri ilgiyi ve sevgiyi belirtmektir. ATA, garp müziğiyle de ilgilendi. Bilhassa Toska Operasının bazı aryaları ile, valslerden zevk alırdı.
Musıkimize dil uzatanlardan bazıları, Türk musıkisi insanı miskinliğe uğratır derler. Bu, büyük bir hatâdır. Hususi kalem müdürlerinden rahmetli Hayati beyden duymuşumdur. ATA'mız istiklâl savaşının en buhranlı günlerinde bile, Ankara'nın yerlilerinden bazı musıkişinâsları davet ederek Türk musıkisi dinlerlermiş.
(Benim notum: Ankara'nın namlı efelerinden Yağcı Fehmi efeden bizzat duymuştum. ATATÜRK'ün Ankara'ya ilk gelişleri sırasında, kendisini karşılayarak, milli oyunlar oynayanlardan biri olan Fehmi efe, Gazi Mustafa Kemal paşanın, bazı geceler kendilerine birkaç arkadaşı ile köşke davet ettiğini ve türküler çaldırıp çağırtarak gam giderdiklerini, zaferden sonra da ATATÜRK'ün Ankara efelerini sık sık çağırarak onları dinleyip, oyunlarını büyük bir ilgiyle seyrettiğini anlatmıştır.
Hatta ATATÜRK, Ankara'nın meşhur türkülerinden biri olan (Misket) türküsünü hem söyler, hem oynarmış. Yine Ankara'nın tanınmış sazcılarından Gençosman ve köfteci Cafer, zaman zaman büyük ATATÜRK'ün huzurlarında saz çalıp türküler çağırmak şerefini kazananlardandır.)
ATATÜRK neşeli olduğu bir akşam bize şu onayı anlattı: O gün Ankara civarında yaptıkları bir gezinti sırasında, sarıklı bir hocaya rastlamışlar. ATA, hocaya bazı sualler sormuş. Bu sırada üzerlerinden bir tayyare uçuyormuş. ATA hocaya tayyareyi göstererek:
- Hoca efendi, bu tayyare nasıl uçuyor? diye sormuş. Hoca:
- Paşam demiş, ben bu tayyarenin nasıl uçtuğunu bilemem, çünkü bunu bana öğretmediler.
ATATÜRK:
- Peki sen ne bilirsin, diye sormuş. Hoca boynunu bükerek:
- Bana sen bu tayyareye bin dersin, binerim. Oradan kendini at dersin, onu da hiç düşünmeden yaparım, bunu öğrendim paşam.
ATATÜRK, bu cevaptan çok memnun olmuş, büyük bir neşe içinde etrafına anlatıyordu.
O gece, şarkılar, gazeller, türküler, birbirini takibettikçe ATA daha da neşelenmişti. Bir ara zeybek havası çalmamızı istedi.
Meclis'de Şükrü Saracoğlu, Mustafa Necati gibi zeybekler diyarının ünlü kişileri de var. Bu iki efe çocuğu zeybek oyununa kalktılar. Her ikisi de güzel ve yaman oynuyordu.
Bir ara herkes duruyor. ATA'nın zeybek oyununa kalktığını görüyoruz. Erkek figürlerle dolu bu Türk raksını ne güzel de oynuyor ve kendisine yakıştırıyor. Zeybeğin ATATÜRK figürleri, ATA'nın ATATÜRK endamına öyle yakışıyor ki, herkes büyük bir vecd içinde, bu güzel manzarayı seyrediyor. Ve coşkun neşe içinde gece sona eriyor...
(Benim notum: ATATÜRK'ün zeybek oyununu ustalıkla oynadığı bir gerçektir. Yaradılışı ve vücut yapısı itibarıyla halk oyunlarına karşı büyük bir yaklaşım göstermiştir. Bunun güzel bir örneği, o zamana kadar görmediği ve seyretmediği Artvin bar'ına katılarak, oyunu aksatmadan sürdürmesidir.)
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Okunmamış 16-02-2008, 09:54 PM
Blackberry Torch
Standart Cevap: ATATÜRK ve TÜRK MUSIKİSİ

ATATÜRK VE ZEYBEK OYUNU ATATÜRK, zeybek oyunlarının kreasyonları üzerinde çalışarak, bir salon zeybek oyunu meydana getiren Selim Sırrı Tarcan'ın çalışmalarını da takdirle karşılamış, şu sözleri söylemiştir:
"Selim Sırrı bey zeybek oyunlarına medenî bir şekil vermiştir. Bu eser hepimiz tarafından kabul edilerek, milli ve sosyal hayatımızda yer tutacak kadar tekemmül etmiş ve bedii bir şekil almıştır. Artık Avrupalılara "Bizim de mükemmel raksımız var, diyebiliriz ve bu oyunu salonlarımızda müsamerelerimizde oynayabiliriz. Zeybek dansı her sosyal salonda, kadınla beraber oynanabilir ve oynanılmalıdır."
ATATÜRK VE BEKTAŞİ BABALARI Bu akşam yine Çankaya Köşkü'ne vazifeye davet edildik.
Hafız Yaşar Okur idaresinde, Sentûrî Zühtü Bardakoğlu, Kemânî Mehmet Rıza, Udî Şevki, Hanende Abdülhalik ve benden kurulu bir heyetle köşke vardık.
ATATÜRK, henüz yemek salonuna geçmemişler. Holde bulunan davetliler arasında iki yabancı sîmâ dikkati çekiyor. Birisi sakallı ve zarif görünüşlü. Öteki gence, biraz şişmanca ve bıyıklı bir zat. O sırada Ankara'da bıyık ve sakal modası olmadığı için bu iki zatın halleri ve bilhassa giydikleri smokinlerin eyreti olduğu belli. ATA'nın hususi tabibi Ragıp beyle konuşuyorlar.
Resmî davetlerde, frak veya smokin giyildiği gecelerde, bize daha önce bilgi verilir, biz de ona göre elbise giyerdik. Öteki davetliler de günlük elbiselerle geldiklerine göre, bu iki zatın yabancı oldukları hallerinden anlaşılıyor.
Biraz sonra ATATÜRK'ün huzuruna girdik. Bu iki şahıs ATA'ya takdim edilince, sakallının Çamlıca bektaşî dergâhı şeyhi Ali Nutkî dede, ötekinin Kilitbahir bektaşi şeyhi Haydar Naki dede olduğunu öğrenmiş olduk. Meğer ATATÜRK'ün hususi tabibi Ragıp bey ile babaların dostluğu varmış. Bir gün ATATÜRK'le konuşurlarken, söz bektaşiliğe intikal etmiş. Ragıp bey babaları tanıdığı için ve bunlardan Ali Nutki babanın hoşsohbet ve Hayda babanın Galatasaray Sultanisi (Lisesi) mezunu olup, şair de olduğundan bahsedince, ATA bunları tanımak arzusunun izhar etmişler, bu vesileyle ile babalar Ankara'ya davet edilmişler.
ATATÜRK, babalara, sofrada kendilerine yakın bir yer gösterdiler. Saza başladık, birkaç eser çaldıktan sonra, ATATÜRK Ali Nutki babaya hitabederek:
- Bektaşi tarikatının hususiyetleri nelerdir? diye sordular. Ali Nutki baba:
- Yüzlerce sene evvel kurulan bir sosyete hayatıdır, o devirlerde taassup yüzünden kadınlı erkekli bir toplantı yaparak yemek içmek kabil olmadığından, tarikat namı altında, bugünkü sosyete hayatımızı Hacı Bektaş o günlerde kurmuştur, dedi.
ATATÜRK bu sefer de Haydar Naki babaya hitabederek:
- Bu sosyetenin hususiyetleri nelerdir? diye sordu.
Haydar baba:
- Bektaşi tarikatına mensup canlar (tarikatın üyeleri) haftanın belli günlerinde tekkeye gelirler, akşamüzeri babanın etrafında halkla olurlar. Babanın karşısına rastlayan köşede en yaşlı ve eski bacı (kadın üye) başkanlığında kadınlar otururlar ve önlerindeki sofradan, edep ve erkân dahilinde yerler içerler. Bu âlem, musıki, şiir ve nükteli sözlerle devam eder.
Bu cevapların ATATÜRK'ü tatmin etmediği yüzünden anlaşılıyordu:
- Bir sâkî meselesi varmış, bu nedir?
- Sâkî bektaşi sofralarının en mühim uzvudur. Bektaşiler rakıyı kapalı kadehle içerler, yâni rakının mukdarını göstermezler ve herkes aynı kadehten içmeye mecburdur. Bu kadehi elden ele devrettiren sâkî ile baba arasında devamlı bir bağlantı vardır. Canlar arasında biraz sarhoşluk belirtisi gösterene, babanın bir işareti üzerine ya boş kadeh, ya da pek az rakı konmuş kadeh verilir. Tarikatın adâbına göre, can buna itiraz edemez. Sabaha kadar aynı neşe ve samimiyet içinde sohbet devam eder.
ATATÜRK:
- Musıki, şiir ve nükteden bahsettiniz, bunlardan birer parça lütfedin de dinleyelim.
Bu emir üzerine babalar, bizim de bildiğimiz: Eşref oğlu al haberi Arı biziz, gül bizdedir - Biz o Mevlânın kuluyuz - Cümle din iman bizdedir, güfteli nefesi okudular.
Paşa memnun oldu ve biz fasıla devam ettik.
Birara: "Kaçma mecbûrundan ey âhûy-i vahşi ülfet et" güfteli şarkıya girdik. Daha birinci satırını okumuştuk ki, ATA, Ali Nutkî babaya dönerek:
- Nur baba kitabiyle, bu şarkı sizin hususi hayatınızı tasvir yazılmıştır, diyorlar, doğru mudur? Diye sordu. Ali Nutkî baba:
- Efendim, Yakup Kadri beyin bir şakası olacak. Fakirin hayatı, dost ve müridleri arasında pek sâde geçerdi, hele dergâhlar kapandıktan sonra, büsbütün sâkin hayat geçiriyorum, dedi.
ATATÜRK; orada bulunan adamlardan birine:
- Yakup Kadri beyi davet ediniz, gelsinler, emrini verdi.
Yarım saat sonra, Yakup Kadri bey toplantıya katılmış oldu. Ali Nutkî babayı görünce şaşırdı.
Bir çok şarkı ve gazel okundu. Gecenin yarısını çoktan geçmiştik. ATATÜRK, Yakup Kadri beye: Yazdığınız Nurbaba romanı. Ali Nutkî babayı müteessir etmiş zannederim. Fakat müteessir olmakta haksızdırlar. Sizin gibi büyük bir edîbin yazacağı bir kitaba, keşke benim hayatım da süje ittihaz edilseydi, ben buna kızmaz, bilâkis iftihar ederdim.
ATATÜRK'ün bu ATATÜRK ve ince sözleri, hazır bulunanları minnettar bıraktı ve meclis bu güzel hava içinde dağıldı.
ATATÜRK'ÜN SOFRASI "İstanbul seyahatinin devamı süresince, Riyaseticumhur musıki heyetinin çalışma programı, ayrı bir özellik gösterirdi. Şöyle ki; her akşamüzeri Dolmabahçe sarayının üst katında orkestra çalar ve ATA, yemek odasına geçince, orkestra gider, fasıl takımının vazifesi başlardı. Bu vazife ATATÜRK sofradan kalkıp istirahate çekilinceye kadar devam eder, şayet yatla gezmeğe çıkarsa, fasıl takımı da beraber bulunurdu.
ATATÜRK'ün sabaha karşı yatla saraya dönüşü, veya sarayda geç vakite kadar uyanık kaldığını bilen bir çok kimseler, onun sabahlara kadar zevk ve sefâ içinde yaşadığını sanırlar. Oysaki ATATÜRK, daima memleket ve millet için yaşadığı ve ekseriye yatın sabaha kadar adalar civarında ya da boğazda gezmesine rağmen, kendisinin alt kamarada, ciddi mevzuların münakaşasıyla meşgul olduğu, çok sevdiği denizi ve mehtabı dahi seyretmediğini bilmezler.
Alıntı ile Cevapla
  #11  
Okunmamış 16-02-2008, 09:55 PM
Blackberry Torch
Standart Cevap: ATATÜRK ve TÜRK MUSIKİSİ

YAZI DEĞİŞİKLİĞİ VE ATATÜRK'ÜN TİTİZLİĞİ ATATÜRK ile yaptığımız üç İstanbul seyahatinden birincisi harf inkılabına tesadüf eder. ATA, İstanbul''a gelir gelmez, bütün maiyet erkânına ve huzuru mutad zevata, hizmet edenlere, yazı makinesiyle çoğaltılmış birer alfabe dağıtarak, yeni Türk yazısının çabuk öğrenilmesini emretmişlerdi. Bu alfabe dağıtıldıktan bir iki gün sonra, müzâkere ve imtihanlar başladı. Evvela salona konulan yazı tahtası başında, sofracıdan, huzurumutad zevata kadar, herkes yazılı imtihana tâbi tutuldu. Yazılı imtihanın mevzuu, Karadeniz marşıydı.
Karadeniz Karadeniz
Gelen düşman değil biz
Yarım asır beklediğin
Barbaros'un hafidiyiz
Onun sana selâmı var
Diyor ki düşmanın ne canı var
Kovsun onu sularından
Orda Türk sancağı var.

Hepimiz önümüzdeki kâğıtlara yazmaya başladık. Gerek bizim arkadaşlardan, gerekse hazır bulunan zevatdan, lâtin harflerini bilenler, kolayca ve çabuk derslerini yazdılar. Fakat bilmeyenlerin önünde bir tek harf bile yazılı olmadığı görülüyordu.
ATATÜRK, ilk olarak Santûrî Zühdü Bardakoğlu arkadaşımızın kâğıdını istediler.
Kağıda göz atan ATA Bardakoğlu'na:
- Karadeniz kelimesi nedir? diye sordu.
- Mürekkep isimdir efendin.
- O halde neden iki kelime olarak yazdın?
ATATÜRK, etrafına karşı son derece müşfik, son derece nazik ve hatırşinas idi. Çok ender öfkelenir ve öfkelendiği zamanda bile babaca, hatta şaka yapar gibi darılırdı. Nitekim saraya ilk gittiğim gece, avizelere elektrik enerjisi veren kordona basarak, salonun kısa bir süre karanlıkta kalmasına sebep olduğum zaman, ATA'dan azar beklerken o:
- Bizim çocuklar, saraya alışkın değildir, kusurlarına bakmayınız, diye misafirlerine beni mazur göstermişlerdi.
Oysaki, Zühdü Bardakoğlu'na adam akıllı çıkıştılar. ATA'nın üzülmesi, arkadaşımızın azarlanması bizi, özellikle Bardakoğlu'nu çok mahzun etmişti. Halbuki arkadaşımız ATA'nın bir çok imtihanına maruz kalmış, bilhassa Roma tarihinin karışık bahisleri üzerinde ve santur'un tarihi hakkında geçirdiği imtihanlarda ecel teri dökmüş, fakat böyle bir azara maruz kalmamıştı.
Bu akşam ATATÜRK'ün bu hareketi Zühdü'yü çok üzdüğünden, ağlayacak gibi olmuştu. Bu anda ATA'nın bir hâli gözümden kaçmadı. Zühdü'nün yüzüne bakarak, masada oturanlardan birinin önündeki kâğıdı işaret etmekteydi o tarafa baktım hakikaten kâğıdın üzerinde bir tek harf bile yoktu ve sahibi Zühdü'den de daha perişan. Anladık ki ATA Zühdü'ye hitabediyormuş gibi bu zatı hedef tutuyordu.
SÖĞÜTLÜ YATI VE YİNE BİR ŞARKININ SÖZLERİ İlk defa söğütlü yatı ile gezmeye çıkıyoruz. Bu zarif yatın baştarafında, büyük bir hayranlıkla boğazın güzelliklerini seyrediyorum. Denize karşı olan büyük sevgim beni evimizin penceresinden ayırmaz, rahmetli anama daima Dolmabahçe sarayının önünde demirli yatan bu güzel yatı sorar ve aldığım cevaplardan, bu yata binmek için, muhakkak padişah olmak gerektiğini öğrenir ve hiçbir zaman, bu yata binemeyeceğimi düşünerek üzülürdüm.
Çocukluk hâtıralarımı canlandırarak, talihin garip cilvesini düşünürken yanıma yatan baş makinisti geldi. Yüzbaşı rütbesinde bu genç denizciye, çocukluk hatıramı naklettim. Meğer bu genç subayın da bu konuda garip bir hikâyesi varmış. Mektepten çıktığı tarihlerde, bu yatın süvarisi ve baş makinisti padişahlarda bir cemile olsun diye, Amiral rütbesinde olanlar seçilirmiş. Bizim genç denizci; Aaah dermiş, bu yata bir baş makinist olabilsem. Duası kabul edilmiş, yata önce makinist sonra da baş makinist olmuş, ama Amiral olamamış. Gülüştük...
ATATÜRK, yatın kıç tarafında hazırlanan sofrada misafirleriyle beraber. Yat yeni köy önlerinden geçiyor. ATA'nın eski arkadaşlarından Dr. Rasim Ferit Talay'ın yalısının önünden geçiyoruz. Musıkimizi çok seven ve bilen bu sanatkâr ailenin hatırası, ATA'ya musıkimizi hatırlatmış olacak ki, bizleri yanına çağırdı. Fakat yat çok ufak olduğundan, bir iki arkadaş ATA'nın yakınında yer bulabildiler. Ben ve Udû Şevki bey, ATA'ya yakın olanlardanız.
ATATÜRK, rast makamından:
Bilmemki neden dir bana sen hor bakıyorsun
Bakma güzelim böyle yürekler yakıyorsun
Noldun nere gittin ne taraf da çakıyorsun
Bakma güzelim böyle yürekler yakıyorsun

Güfteli şarkıyı okumamı emrettiler.
Bu şarkı, ATA'nın huzurunda sık sık okunan şarkılardan değil. her halde misafirlerden biri istemiş olacak?
Şarkının zeminini ve nakaratını okudum, fakat meyânını bir türlü hatırlayamadım. Çaresiz nağmeleri terennüm etmek suretiyle işi savuşturmak istedimse de, bu ATA'nın gözünden kaçar mı?
- Gel yanıma, dedi.
Gittim.
- Şarkının güftesi nedir? dediler.
- Hatırlayamadım paşam, dedim.
- Muhakkak ki rakı içmemişsindir.
Ve üç kadeh arka arkaya içmekliğimi emir buyurdular. Hörmetli kadehle, bilhassa yüksek dereceli rakının ne olduğunu içenler pek iyi bilir. Fakat emer emirdir, üç kadehi de içtim. ATA eliyle bir miktar leblebi verdi:
- Haydi yerine git ve şarkıyı tamamla.
Ben yerime dönünceye kadar, arkadaşlar güfteyi hatırlamışlar. Kulağıma fısıldadılar. Şarkıyı tamamlayabildim.
Bu sırada yat da kavakların önünden döndü, beylerbeyi sarayına geldik. Bu zarif sarayın birinci katındaki havuzlu salonda, fasıla devam ediyoruz.
Bir aralık sarayın önüne bir tenezzüp vapuru geldi. İstanbul muallimlerinden tertip ettiği bu tenezzüp kafilesi, sarayın önünde, hep bir ağızdan marş okuyorlar.
ATATÜRK ve maiyeti balkona çıktılar. Biz de Karadeniz marşını söyleyerek karşılık veriyoruz. ATA vapur gidinceye kadar balkonda kaldılar ve mendil salladılar.
Sabaha karşı, Dolmabahçe sarayına dönüyoruz. Sabah serinliği adam akıllı bastırmış, biz bir köşede büzüldük ve ceketlerimizin yakasını kaldırdık. Bu sırada ATATÜRK yanımıza geldi:
- Vaah gençler, diye bize takıldı.
Kendisi Aslanlar gibi yanımızda durdular...
ATATÜRK'ÜN GÖZLERİNİ YAŞARTAN SAHNE ATA'mızın İstanbul ikinci seyahati, biraz da zaruret icabı olmuştu. Felç hastalığına uğradı gibi söylentiler çıkarmışlar ve bu asılsız şayia memlekete yayılma istidadı göstermiş. Bu yüzden 1928 senesi yaz mevsimi ilerlemiş olmasına rağmen, acele İstanbul'a hareket ederek Dolmabahçe sarayına gelmiştik.
İlk akşam sarayda, mutaddan çok davetli var. ATATÜRK bu gece, yine de neşeli. Mütemadiyen çalışıyoruz. Bir çok eserleri bizzat okuyor:
Öyle bir âfet-i yektây-i emelsin meleğim
Bakamam gözlerine çünki erir göz bebeğim
Akıtam göz yaşımı pâyine bir secdeberim
Bakamam gözlerine çünki erir göz bebeğim

Şarkısını istediler.
Nakarat kısmına gelince, işaret etti, durduk. Güfteyi tekrar ettirerek, bu şarkının nakaratı olar:
"Bakamam gözlerine çünki erir göz bebeğim"
sözü bu şekilde olmalıdır dedi:
"Bakarım gözlerine sonra erir göz bebeğim"
ve bir kere de böyle okumamızı istedi, okuduk.
Boğazın Rumeli sahilini takibediyoruz. Yat sahile çok yakın seyrediyor. Arnavut köy önlerine geldik. Bir erkek ve genç bir kadın, rıhtımın parmaklığına dayanmışlar, boğazın güzelliklerini seyrediyor.
Yatı görünce, kadın bir çığlık kopardı:
- ATATÜRK... Allah'a şükür. ATA'mız sağ ve Aslan gibi.
İki âşık genç avazları çıktığı kadar, büyük bir heyecan ve coşkunlukla bağırıyorlar.
- Yaşa ATATÜRK, sen çok yaşa... Senin hakkında kötü şayia çıkaranların dilleri tutulsun...
Bu candan tezâhürat karşısında ATA'nın gözleri yaşardı. Mendilini çıkarıp sallamaya başladı. ATA bu olaydan çok memnun olduğunu açıkça gösteriyordu.
- İşte, içten gelen coşkunluk buna derler, çok isterdim bu gençleri tanımak.
Büyük dereyi geçtik. Sarıyer'e doğru gidiyoruz. Küçük bir sandal çala kürek yata yaklaştı. İçinde eski Kastamonu mebuslarından Necmettin Molla bey var. Ayakta ATATÜRK'ü selâmlıyor. Yat derhal durdu. Necmettin Molla'yı yata aldılar. Molla ATA'ya, yalısına şeref vermelerini rica etti. ATA vakit geçtiğini, bir başka zaman geleceğini vadettiler.
Üç gün sonra, bir akşamüzeri Necmettin Mollanın Sarıyer'deki çok büyük ve zevkle döşenmiş yalısına gidildi.
Ev sahibi sıfatıyla, Necmettin Molla bey, bütün zenginliğiyle ATA'ya ikramda bulunuyordu. ATA, üst katdaki salonda, balkon kapısına yakın bir yerde oturuyor. Biz salonun karşı tarafında, köşede bir yerde oturuyoruz.
Alıntı ile Cevapla
  #12  
Okunmamış 16-02-2008, 09:55 PM
Blackberry Torch
Standart Cevap: ATATÜRK ve TÜRK MUSIKİSİ

TÜRK HALKININ ATATÜRK SEVGİSİ Halk haber almış. Havanın kararmasına rağmen caddeyi doldurmuş. ATATÜRK'ü çılgınca alkışlıyorlar.
ATATÜRK, saz heyetinin şefi Hafız Yaşar'ı yanına çağırdı, en neşeli eserleri çalıp okumamızı emretti.
Herkes neşe içinde. Gece yarısına yakın, halk bir türlü yalının önünden ayrılmıyor. Bu hava ulvî bir manzara yaratıyor.
ATATÜRK elinde kadehi balkona çıktı. Necmettin bey, evde ne kadar içki var, bira varsa dışarıdaki halka dağıttı.
ATA çok sevdiği halkla karşılıklı içiyordu. Birara eliyle halkı selamlayarak ve bir işaret yaparak halkı susturdu. Aşağı yukarı şunları söyledi:
- Benim için bazı bedbahtlar (kötü niyetliler) hastadır, mefluçtur diye dedikodu çıkarmışlar. Görüyorsunuz, karşınızda sağ ve sapasağlam bulunuyorum. Şunu biliniz ki, milletimin tam refahını görmeden ölmeyeceğim.
Bu sözler hepimizi coşturmuş ve gözlerimizi yaşartmıştı.
Sabaha karşı, güneş doğarken, hâlâ sokakları dolduran halkın coşkun tezâhüratı arasında yata bindiler. Kendisini selâmlayan halka ipek mendilini sallayan ATA'nın gözlerine baktım. O deniz mavisi gözlerde iki damla göz yaşı vardı.
ATATÜRK'ÜN MUSIKİCİLİĞİ Büyük ATA'nın huzurlarında bulunduğum süre zarfında, bir husus daima zihnimi işgal etmiştir.
ATATÜRK musıkiye bu kadar vakıf ve şarkılarımızı pek güzel okuyor, hatta bir çok musıki kaidelerini, pek çok amatör sanatkârlardan daha iyi biliyor, meselâ Rast makamından: (Hâ Rast makamından: (Hâbgâh-ı yâre girdim arz içün ahvâlimi) Uşşak makamından: (Câna râkibi handân edersin), Nihavent makamından: (Dil seni sevmeyeni sevmede lezzet mi olur), Şedereban makamından: (Bâde-i vuslat içilsin kâse-i fağfûrdan), Hicaz makamından: (Pencere açıldı Bilal oğlan) ve diğer sevdiği şarkı ve Türküleri kimsenin yardımına ihtiyaç duymadan pek güzel okur, bu makamlardan sesiyle taksimler yapardı.
Meselâ bir gün taksimi şu şekilde ifâde etmişlerdi: "Taksim, usul kaideleri dışında ve makam kaidelerine riayet edilerek, sanatkârın hissiyatını ifade etmesine denir."
Bu kadar güzel ve veciz bir tarifi, bir çok üstadlardan duymadım. (Bu konuda benim notum: ATATÜRK, üstün zekâsı ve dehâsıyla, hemen her konuda vukufla konuşabilen, özellikle zevk üstünlüğü gösteren o engel tabiatıyla müstesna yaradılışlı bir insandı. Burada (taksim)i tarif edişinde, anlatanın küçük bir yanılgısı olsa gerektir, nitekim kendisiyle de bu konuyu tartıştığımızı hatırlıyorum. (Taksim), usul kaideleri dışında icra edilen bur musıki tarzı olmayıp, kendine mahsus (matla: zemin, meyan, karar) gibi usule ve kaideye bağlı, serbest ölçüler içinde icra edilen bir özel ağızdır. ATATÜRK "usul ve kaide dışında" derken, öyle sanıyorum ki, musıkide başlıca temel unsur olan (ritm-tempo) dışında demek istemiş olacaktır. Nitekim, daha önce de naklettiğim gibi, huzurlarında çaldığım bir uzunhava dolayısıyla, bana gazelle uzunhava arasındaki farkı sormuşlar, verdiğim cevabı tasvip buyurmuşlardır.)
"Bir gün ATATÜRK'ün eline eski bir güfte kitabı geçmiş. Bu kitapta bulunan bir çok eserlerin çalınmasını bizden istedi.
Güfte kitaplarında yazılı her eserin bilinmesine, hele meşkedilmeden okunmasına imkân olmadığından, durumu kurtarmak için güfteleri kitapta yazılı usule ve makama uydurarak okumaya yeltendik. Hemen:
- Durun dedi, ben bu şarkıyı hatırladım, böyle değildi.
Zor duruma düşmüştük. Bereket versin üzerinde durmadılar, kitap da çabuk ortadan kalktı, biz de ecel teri dökmekten kurtulmuş olduk.
ATATÜRK'ün musıkimize karşı duyduğu bu sevgi, yakınlık ve vukuf, bende, onun kendisine göre bir musıki tahsili yaptığı, hiç olmazsa, gençliğinde bir musıki meşkhanesine devam ettiği zehâbını uyandırdığı için, bu konuda, kendisinin bir hâtıra nakletmesini bekledim, olmadı. Bu düşüncemi ATA'nın en yakın gençlik arkadaşlarından rahmetli Nuri Conker'e ve Tahsin Özer merhuma açtım. Nuri bey, ATA'nın Harbiye talebesiyken bolahenk Nuri beyden meşkettiğini zannettiğini, Tahsin bey ise, bu hususta bir şey bilmediğini, ancak ATA'nın çok genç yaşlarından beri, her fırsatta musıki dinlemekten büyük zevk aldığını söylemekle iktifa ettiler.
(Benim notum: ATATÜRK'ün sık sık sofrasında bulunanlardan Dr. Şükrü Şenozan (aynı zamanda bestekâr) bir hatırasında, ATATÜRK'ün genç bir kurmay binbaşı iken İzmir'e geldiği bir sırada (yıl 1913) yanında doktor Tevfik Rüştü Aras (sonradan ATATÜRK'ün dışişleri bakanı) ve Dr. Rasim Ferit bey, Şükrü Kaya (sonradan ATATÜRK'ün içişleri bakanı beraber evinde toplandıklarını ve sabaha kadar musıki yaptıklarını anlatarak, şöyle söylemektedir: "Mustafa Kemal bey, altın saçlarını açmış, güneşli başı bezmemize (içki âlemi) bilgi ve irfan nurları saçıyordu. Hükümetin idaresizliklerini, harici siyâsetin kirli safhalarını, balkan harbinde mağlubiyetimizin sebeplerini, sağlam ve temiz bir imanla anlatıyordu. Şelâleler gibi bir feveran (coşkunluk) ile çağlıyordu. Herkes onu dinliyordu.
Musıki antrakt (fasıl arası) vaziyetine düşmüş, arada bir onun emriyle canlanıyordu.
Güneş doğmuştu. Yataklar bozulmadan bırakıldı, kahvaltı ettikten sonra, öğleye yakın evden çıktık, ben bu kıymetli temastan mesuttum. Arkadaşlarım da memnundular.
Seneler geçti. Umumî harbin sonlarına doğru Viyana'ya gitmiştim. O sırada Karlsbad'dan Viyana'ya dönen, daha büyük rütbeli Mustafa Kemal Paşa 1918 senesi Haziranında bulunduğumuz otelin salonuna girdi. Birlikte olduğum zevatla ayağa kalktık. Takdim sırasında, bana bakarak:
- Doktor... İzmir'deki gibi bir musıki âlemi daha yapabilicek miyiz? diye sordu.
- Elbette yaparız paşam, dedim.
Meğer İzmir'de geçirdiğimiz o gece ilerisi için, vatana, millete ne müjdeler vâdetmiş.
O gece toplantımızda bulunan zevat Şükrü Kaya, Dr Tevfik Rüştü Aras, Rasim Ferit Talay, Dr. Cemal Tunç, Cemal Şahingiray. Bu topluluk ATATÜRK tarafından unutulmamış, sırası geldikçe, muhabbet arasında tatlı bir hatıra olarak kalmıştı."
ATATÜRK'ün Türk musıkisi fazıl sanatkârlarından Neyzen Burhanettin Ökte, bu konuda şunları anlatmıştır:
"Üzerinden yıllar geçti. Musıkimizin tarih kısmı üzerinde büyük emekler sarfeden kıymetli âlim Nail bey ile tanışmıştım. Nail bey, aynı zamanda Bolahenk Nuri beyin en iyi talebelerinden biriymiş. Kendisine ATATÜRK'ün musıki konusunda çalışmaları olmuş mudur? Zihnimi kurcalayan bir mesele olarak, kendisinden bu hususta bilgili olup olmadığını sordum. Bolahenk Nuri bey ATATÜRK'ün talebe olduğu sıralarda Abdülhamit'in (padişah II. Abdülhamit) korkusundan evinde veya meşkhânesinde ders vermezmiş. Ancak sevdiği talebelerinin evlerine giderek onlara faydalı olmaya çalışırmış. Bu durum karşısında ATATÜRK'ün Bolahenk Nuri beyden musıki dersi almış olması imkânı olmadığı neticesine vardı. Fakat bâzı hâtıralar ve ATATÜRK'ün musıki bilgisi, beni bu konu üzerinde araştırma yapmaktan alıkoymadı. Zira eskiden bir eseri hangi makamdan bestelenmiş ve o eser makam icâbı, hangi perden çalmak gerekiyorsa, ancak oradan çalabilirdik. Halbuki bazı tiz eserlere ATA'nın sesi kâfi gelmez ve rahat okuduğu perdeden esere başlar, bize de "Bir sanatkâr eserleri her perdeden çalabilmelidir. Bunu yapamayanların sanatkâr denmez" der ve bizi şed perdelerden çalmaya teşvik ederdi.
Alıntı ile Cevapla
  #13  
Okunmamış 16-02-2008, 09:56 PM
Blackberry Torch
Standart Cevap: ATATÜRK ve TÜRK MUSIKİSİ

ATATÜRK'ÜN DİNLEMEKTEN HOŞLANDIĞI ŞARKILAR Yıllar geçti, tereddüdüm bir türlü zihnimden silinmedi.
Tâlih bana, bu sahada büyük bir lütufda bulundu. ATA'mızın harp akademisinde iken, sınıf arkadaşlarından ve kolağası iken vefat eden Selânikli Tevfik bey, bilahare nakliye müfettiş-i umûmisi iken vefat eden Hayri bey ve bilahare Pırag sefiri iken vefat eden Süleyman bey, yine ATA'nın sınıfından Köprülü İsmail Hakkı bey, süvari albaylarından emekli Arif bey ve ATA'nın bir sonraki sınıfdan Suat bey ve daha bâzı gençler, elverişli zamanlarında toplanırlar, Selanikli Tevfik bey kendilerine eser geçer ve Hayri beyle Suat bey ud, Arif bey ney çalar, ATATÜRK de bu amatör fasıl takımının içinde okurmuş.
Bu hatıraları nakleden merhum Neyzen Burhanettin Ökte ATATÜRK'ün sevdiği ve bizzat okuduğu şarkıları, gazel ve türküleri şöyle sıralamıştır.
1) Ben şehid-i bâdeyim dostlar beni yâdeleyin
Türbemi meyhâne enkaziyle bünyâd eyleyin
Gasl olunmaz mâ ile gerçi şehidân-ı vega
Yıkayın mey'le beni bir mezhep icâdeyleyin

Benim notum:
(Bu parça divan tarzında okunan, serbest ölçülü (ağız)lardandır. Harput musıkisinde özel bir yeri vardır, genellikle yâren toplantılarında çalınıp okunması âdet olmuştur.)
2) Yeter artık çeker oldum şu cihanın gamını
Kerem etse ecel, alsada halâs etse beni
Talebetmem ne sürûnun, ne de bir zevk demini
Gama anlar bedel olsa da halâs etse beni

3) Yârâb ne eksilirdi deryây-i izzetinden
Peymâne-i vücûda zehrâb katmasaydın

Âzâde olurdum âsîb-ü derd-ü gamdan
Yâ dehre gelmeseydin yâ aklım olmasaydı

Şarkılardan:
Rast makamında:
4) Nihansın dîdeden ey mest-i nâzım
Bana sensiz cihanda can ne lâzım
Muhabbet edelim uyku ne lâzım
Bana sensiz cihanda can ne lâzım.

5) Hâbgâh-ı yâre girdim arziçün ahvâlimi
Bir perîşan hâlini gördüm unuttum hâlimi
Sakita icra ederken dîde-i aşk hâlimi
Leblerimle topladım tebrik edin ahvâlimi

6) Cânâ rakibi handân edersin (Nota)
Ben bî vefâyi giryân edersin
BÂgânelerle ünsiyet etme
Bana cihânı zindân edersin

7) Bir katre için çeşme-i pü hunı fenâdan
Başın alamaz bir dahi bârân-ı belâdan
Âsûde olam dersen eğer gelme cihâne
Meydâne düşen kurtulamaz senk-i kazâdan
Bî baht olanın bâğına katresi düşmez
Bârân yerine dürr-ü güher yağsa semâdan

Eviç makamından: (Türkü)
8) Şâhâne gözler şâhâne
Hüsnüne yoktur bahâne
Süleyman olsam cihâne
Gönül eylenmez asla
Uçan kuşlar kebâp olsa
Akan sular şerâp olsa
Meyhaneler meskân olsa
Gönül eylenmez asla

9) Atladım bahçene girdim
Aman Gülleri fincan gibi
Gerdanında üç beni var
Aman Her biri mercan gibi
Sarılalım sarmaşalım
Aman İkimiz bir can gibi
Bir tenhâda buluşalım
Aman Yâ benim ol yâ onun
Gel seninle kavledelim
Aman yâ onun ol yâ benim

Nihavent makamından:
10) Dil seni sevmeyeni sevmede lezzet mi olur
Olsa da böyle muhabbet de hakikat mi olur
Aldatup sevmeyeni can vererek sevmemeli
Aklını bâşına al herkes içün olma beli
Yek cihet olmazise dil'de hakikat mi olur

11) Aşk âteşi sînemde yine şûle feşandır
Şevk-i ruh-i dildâr ile çeşmim dolu kandır
Bîçâre gönül derd ile bî tâb-ı tuvandır
Bu hâle koyan hep beni bir yosma civandır
Yektây-i zamâm şûh-i cihan âlet-i candır
Âhû nigehin akla ziyân âfet-i candır

ATATÜRK, bazı şarkıları da sevmezmiş, mesela:
Karşı yakada İzmir'in gülü
diye başlayan şarkı için:
- Biz o gülü çok kokladık, diye büyük bir gönül yarasının izlerini yüzünde belli edirmiş. Böyle söylüyor, Burhanettin Ökte...
ATATÜRK'ün en buhranlı zamanlarında Türk musıkisinden teselli bulduğu da söylenir.
ATATÜRK: "BU MUSIKİ BİZİM HEYECANIMIZI İFADE ETMEKTEN UZAKTIR"; SÖZÜNÜ NİÇİN SÖYLEMİŞTİR? Yıl 1928. Ağustos ayı. Çok iyi hatırlıyorum. İstanbul hayır kurumlarından biri (ya Çocuk Esirgeme Kurumu, ya da Tayyare cemiyeti olacak, kesin olarak hatırımda değil) Sarayburnu'nda, park gazinosunda büyük bir müsamere (eğlence) düzenlemiştir. Bu eğlenceye iyi bir orkestra, ayrıca o tarihte memleketimizde bulunan (belki de özel olarak davetli bulunan) Mısır'ın meşhur muganniyelerinden Müniret-ül Mehdiye de saz ekibiyle oradadır.
Müsamereyi şereflendiren ATATÜRK sahneye yakın bir yere buyur edilmiş, halkın coşkun alkışları ve yaşa bağırışlarına karşı o sevimli gülücükleriyle selâmlar vererek yerlerini almışlar.
Orkestra ATATÜRK'ün sevdiği parçaları, bu arada Toska operasından aryalar çalıyor ve çekiliyor.
Arap şarkıcı, arkadaşlarıyla beraber sahnede. Arapça şarkılar okuyor. ATATÜRK Şam'da bulunduğu sırada dinlediği Arap musıkisinden de hoşlanmaktadır.
Arap şarkıcı ATATÜRK'e bir cemile olmak üzere, evvelden hazırladığı, ATATÜRK'den bahseden ve onu metheden bir parça okuyor. Halk parçada adı geçen ATATÜRK'ü çılgınca alkışlıyor.
Arap şarkıcıdan sonra, boş kalan sahneye, kılıkları birbirine uymayan, kimsenin ceketi ayrı, pantolon başka, kimisi gravatsız bir ekip çıkıyor. Çoğu amatörlerden kurulmuş acemi çocuklar. Sultaniyegâh faslına başlıyorlar. O geceyi ben de hatırlıyorum. Ancak ATATÜRK'ün yakınında bulunan cumhurbaşkanlığı saz heyetinin nezyenlerinden Burhanettin Ökte'den dinleyelim.
"Fasıl başlayınca, evvelâ bizim üzerimizde soğuk bir duş tesiri yaptı. Zaten ATA'yı görünce şaşırıveren çocuklar, elleri ayakları tutmaz olmuştu. Saçmalamaya başladılar. Geceyi düzenleyenler ATATÜRK'ün geleceğini bildikleri halde, böyle derme çatma bir ekibi sahneye çıkarmaları büyük hatâ idi.
Her fırsatta "Benim milletim, benim musıkim, benim sanatkârım" diye öğünen ATATÜRK, bir çeşit musıki müsabakası halinde düzenlenen bu gecede, en çok ümit bağladığı bir kuvvetin elinden çıkmış olduğunu gören bir kumandan gibi üzülmüştü.
Derhal yerinden ayağa kalktılar. ATATÜRK'ün öfkeyle ayağa kalkması, kendisinden gözünü ayırmayan halkın dikkatini çekmiş, herkes suspus olmuştu. Sahnedeki çocuklar da fasıllarını kesmişlerdi.
ATATÜRK, etrafına duyuracak bir öfkeyle:
- Gidelim... bu musıki bizim heyecanımızı ifade etmekten uzaktır, demiş ve oradan ayrılmıştır.
Alıntı ile Cevapla
  #14  
Okunmamış 16-02-2008, 09:57 PM
Blackberry Torch
Standart Cevap: ATATÜRK ve TÜRK MUSIKİSİ

ATATÜRK'ÜN BİZZAT ŞEREF VERDİKLERİ İLK VE TEK TÜRK MUSIKİSİ KONSERİ ATATÜRK, Sarayburnu'ndaki öfkeli sözlerinin yanlış anlaşıldığını çeşitli vesilerle fîlen de göstermişlerdir.
Cumhurbaşkanlığı fasıl heyetini kaldırmamışlar, aksine takviye etmişlerdir.
Bir akşam Celal Bayar'ın evinde dinlediği Tanburî İzzettin Ökte'yi heyete aldırmış, birara saz heyetinden ayrılan Santuri Zühdü Bardakoğlunu tekrar heyete almıştır.
Her fırsatta amatör, profesyonel bir çok sanatkârı, Ankara'da ve İstanbul'da huzurlarına davet ederek dinlemişlerdir. Münir Nurettin, Safiye Ayla, Müzeyyen Senar, Melek Erdik gibi Türk musıkisinin yıldızları mesabesindeki sanatkârları sık sık dinlemişlerdir.
ATATÜRK'ün ilk kez huzurlarıyla şeref verdikleri Türk musıkisi konserinin bizzat kendisi tarafından düzenlediği söylenir.
Bu konser Ankara radyosu sanatçılarından Melek Erdik'in konseridir. ATATÜRK Cumhurbaşkanı olduktan sonra hemen hemen dışarıda hiçbir musıki konserine gitmemişlerdir. Yerli yabancı dinlemek istedikleri sanatkârları huzurlarına davet ederek dinlemişler ve onurlandırmışlardır bu alışkanlıklarını rağmen Melek Erdik'in Ankara'da bir konser vermesini kendileri emretmişler, hatta programını kendileri hazırlamışlar ve sanatkâra hediye ettikleri çiçek buketlerini sahneye yaverleriyle göndermek gibi ince bir davranışta bulunmuşlardır.
Büyük ATATÜRK'ü yakından tanıyanlar iyi bilirler ki, her hareketleri muhakkak bir sebebe dayanmaktadır. Bir çoklarında ince mânalar sezilir.
ATATÜRK'ün Melek Erdik'in konserine şeref vermelerinin açık sebebi gerçek Türk musıkisinin varlığını göstermek istemesinden başka bir şey değildir.
ATATÜRK'den hatıralar zincirine, musıkimizle ilgili daha pek çok halkalar eklemek mümkündür. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi bu hatıraların çoğu ATA'nın huzurlarında her vakit bulunmak şerefine ermiş yakınlarının dağınık hâtıralarından ibarettir.
Ne yazık ki bu büyük insan özlediği ileri seviyedeki Türk musıkisinin gerçekleştiğini göremeden aramızdan ayrılmıştır.
ATATÜRK'ÜN TÜRK MUSIKİ ANLAYIŞI VE YORUM Büyük ATATÜRK'ün Türk musıkisini severek dinlediğini çeşitli hâtıraların ışığı altında belirtmeğe çalıştık.
ATATÜRK, her şeyden önce, milli ve ileri bir Türk musıkisi özlemi içindeydi.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, radyolardan (ah) lı (of) lu şarkı ve türkülerden şikâyetinde yerden göğe kadar haklıydı.
Ben bizzat saymışımdır. Bir şarkıda tam onsekiz (ah) ve (of) vardı.
Bizim bir mehter musıkimiz vardı. Çalındığı zaman yer gök inlerdi. Musıkiyi savaşa sokan ilk millet Türklerdir.
Düşmanın ilk hedefi mehteri susturmak olmuştur.
İlk egemenlik növbetlerinin vurulduğu, davlumbazların gümbürlediği serhat boylarında, savaş meydanlarında düşmanın tedbirini şaşırtan bir musıki olmuştur.
ATATÜRK, hiç şühsezi, bu duygu zenginliği ve yürek bütünlüğü ile böle bir musıki ruhunun gelişmesini istiyordu.
Musıkide (yeni değişikliğe ölçü olarak) gösterdiği yolu çizerken de, bu ATALAR musıkisinin işlenmesindeki çareyi de ortaya koymuş oluyordu.
Büyük ATATÜRK bir toplantıda, hazır bulunanlara soruyor:
- En güç inkılap hangisidir?
Çeşitli fikirler ileri sürülüyor, ama hiçbiri de doğruyu bulamamıştır.
ATATÜRK kendisi söyler:
- En güç inkılap musıki inkılabıdır.
Bu yüzdendir ki ATATÜRK, daha önce de kaydettiğimiz gibi, Büyük Millet Meclisinde söylediği tarihî nutuklarında, buna veciz bir ifadeyle işaret buyurmuşlardır.
ATATÜRK'E SUNULAN RAPOR Memleketimizde bir opera kurulması maksadıyla, o sırada Viyana'da Reinhard Scoule'yi yöneten Max Reinhard davet edilmiş, bu zat daveti kabul ederek memleketimize gelerek tetkiklerde bulunmuş, bir rapor hazırlamış ve bu rapor ATATÜRK'e sunulmuştur.
Raporu inceleyen ATATÜRK, üzerine ele yazısıyla "Bu raporu esas tutalım" kaydını koymuştur. (Musıki Mecmuası 1963 Kasım 189- Etem Üngör, bu raporda şunlar yazılıdır: "Türk halkı, dünyanın en eski kültür milletlerinden biridir. Milletin özel bir musıki zevki vardır. Bu zevk zamanla aşınmış, Arap ve Bizans musıkilerinin uyuşturucu havasıyla gerilemiş olabilir. Türk halk melodilerinin ileri ve üstün kıymetleriyle saray musıkisinin monoton havasına rağmen, zengin kaynağını, bu işle biraz meşgul olmuş her yabancı kolayca anlayabilir.
Biz bu millete bir opera kurmak istiyoruz. Bu opera zarûri olarak Bizet'den Vagner'e kadar her çeşit batı eserini temsil edecektir. Bu operatları oynayabilecek ve hatta iyi oynayabilecek kadroları yetiştirmek çok zor değildir. Fakat asıl mesele bunları dinleyecek ve bunlardan zevk alabilecek halkı, aynı zamanda hazırlayabilmektedir. Bu da opera oynamaktan daha güç bir problemdir.
Şu halde, Milli Türk operasını kuracaklara, aynı zamanda opera seyircisi de hazırlamak vazifesi düşüyor demektir. Kanaatimce, işe buradan başlamalıdır.
Kemal Paşa (ATATÜRK) bir emirle radyolardaki eski musıki saatlerini azalabilir, hatta tamamen kaldırabilir. Onun yerine batı musıkisini koyabilir. Her kasaba meydanında batı musıkisi konserleri düzenletebilir. Fakat bu müsbet bir iş olmaz. halk gizli bir mukavemetle kapalı perdeli odasında, yakın şark radyolarını dinler. Bu direkt değişikliği de antipati ile karşılanır ve bir gün hiç umulmayan bir anda aksülamel başlar, böylece radyolardan batı musıkisinin kaldırılmasını isteyenlerin fikri galip gelebilir. Yapılan emekler bir anda yıkılır gider. Bu suretle Türk operasının oynayacağı güzel temsiller sonobism (gülünç yapmacık) tesiri ile, onu seyreder gibi görünen geçici ve mahdut bir kalabalıktan başka müşteri bulamamak tehlikesine mâruz kalınır.
Yaptığım bir araştırma ben de Türk halkının Vizüel- Visuele (Görüş- seziş) zevkinin üstünlüğü hakkında sarih bir kanaat uyandırdı.
Biz, bu göz zevkine dayanarak, mühim bâzı şeyler yapabiliriz. Şöyle bir program taslağı krokilendirebileceğiz.
İşe, halkın zevkini okşayacak operetlerle başlamak lâzımdır. Bu operetlerde komik unsurlar, melodram unsurları ile karışmış olabilir. Ben, ilk adım olarak, Bir Macar operetini tavsiye edebilirim. Macar halk musıkisiyle Türk zevki arasında benzerlik açıktır. Macar halk musıkisine dayanan bir Macar opereti, Türk halkı tarafından benimsenecek ve zevkle seyredilecektir. Bu birinci adım olmalıdır. Bunun ardından, yazılı iptidai dahi olsa, eski halk operet ve müzikli tiyatrolarının halk zevkine hitabeden batı müzikli örneklerinden birisini ele almak kabildir. Bunun da bilhassa göz bakımından süslemeği ihmal etmemelidir.
Bunlardan sonra, daha ziyade göze ve seyircinin vizüel zevkine hitabeden mevzuda yapılmış bir opera-buf, bir opera- komik seçilebilir. Bu ise eseri müziklemek için, icabederse hakiki müzik yazarın ve muhtelif müzisyenlerin eserlerini biraraya getiren bir halita (karma) yapmak da kabildir. Hatta bunu tercih etmeli, bundan korkmamalıdır. Bu temsilde gözünü sahnenin güzelliklerine kaptıracak olan seyirci kulağına çarpacak melodileri istese de istemese de sevmeyi öğrenecektir. Artık, bundan sonra kolayından başlayarak daha ciddi operetler verilebilir. Bunun bir programı bu raporda ilişiktir. İlâve olarak yapılacak başka şeyler de vardır..."
Alıntı ile Cevapla
  #15  
Okunmamış 16-02-2008, 09:57 PM
Blackberry Torch
Standart Cevap: ATATÜRK ve TÜRK MUSIKİSİ

YORUM ATATÜRK'ün içten duygularla bağlı bulunduğu Türk musıkisinin batı doğrultusunda geliştirilmesi ve çağdaş sanat hareketlerine uygun çalışmalara yön verilmesi hususundaki direktifleriyle, böyle bir raporun alınmasında elbette isabet vardı. Ancak çoksesli musıkiyi kulağına uyduramamış bir topluma opera gibi, batıda bile kolay alışılamamış olan bir müzik ve temsil türünü kabul ettirmek ve sevdirmek kolay iş değildi, nitekim raporu veren yabancı uzman da buna önemle işaret etmiştir.
Buna rağmen raporda belirtilen ve tavsiye edilen düzene uygun çalışmalar münferit birkaç deneme dışında gerçekleştirilememiştir.
Bunun elbette sebepleri vardır. Kanaatimizce başta gelen sebep, ATATÜRK'ümüzün direktiflerinin ışığı altında, yukardanberi belirtmeğe çalıştığım düzenin tutulmaması, bu gün bile hâlâ Alaturka- Alafranga çekişmelerinin sürdürülmesidir.
Batı zevkinin ve kültürünün gelişmiş ve olgunlaşmış bir müzik ve tiyatro türü olan operaya geçmeden önce, operet gibi bizde daha önce denenmiş ve başarılı örnek verilmiş, daha küçük çapta denemeler yapılması tavsiye edilmiştir. İlk ağızda kolay ve Türk kulağına ve zevkine uygun düşecek bir müzik (Macar müziği) ve yerli motifler, dekorlar, kılık ve süslemelere gidilmesi öngörülmüştür.
Macar müziğinin tavsiye edilmesi, tarihi bir gerçek olarak yerinde görülebilir, ancak halk musıkimizin yapısında mevcut çoksesli hareket ve unsurlar, özellikle yakılmalarını etkileyen olaylar bakımından da son derece elverişli ve renkli konularından faydalanmak, pek alâ mümkün görülebilir. Aslında aynı kaynaktan çıkan kültür dalgalarının, ezgilerin, aynı coğrafya bölgeleri içinde, özellikle (Balkan memleketleri üzerinde) yayılışları, bu memleketlerin hemen hemen aynı havayı veren bir musıki varlığına sahip olduklarını göstermektedir. Bunda serhat gazilerinin, Türk akıncılarının Anadolu'dan götürdükleri musıkinin de etkisi olmuştur.
Ancak Macarlar ve diğer Balkan memleketleri, musıkilerini geliştirmişler ve çoksesli bir çeşni vermişlerdir.
Bu arada gözden kaçmayan bir hususa değinmekte yarar görmekteyim. Raporda şöyle bir pasaj vardır: "Türk musıkisi zevkinin zamanla aşınmış, Arap ve Bizans musıkilerinin uyuşturucu havasıyla gerilemiş olduğu..."
Bu yakıştırma, öteden beri Türk musıkisini tanımayanların ileri sürdükleri sakat bir görüştür.
Benim bildiğime göre, bu raporu hazırlayan zat, Türk musıkisini yerinde incelemiş ve tanınmış değerli bir uzman, bir Türk dostudur. Maalesef sade yabancılar değil, ne yazık ki, kendi musıkilerine bu damgayı vuran yerli uzmanlarımız (?) da vardır.
Türk musıkisini derinliğini incelemiş ve bu konularda çeşitli yazılar yazmış, yorumlarda bulunmuş bir Türk dostu olan Ojen Borrel (Paris müzikoloji enstitüsü umumi kâtibi idi) bir mektubunda aynen şöyle yazmaktadır: "Türk musıkisinin Bizans (Rum) musıkisinin tesiri altında kaldığı iddiası yanlıştır. Galipler (Fatih'in ordusu) İstanbul'a girdikten sonra, Bizanslılardan nefret ettikleri halde, nasıl olur da onların musıkilerini aralarına alırlardı? İki din arasında, o zamanki kavgalar çok kanlı geçtiği için, Bizans kilise terennümleri, herhangi bir tesirde bulunamazdı..."
Öte yandan Türk musıkisinin Acem ya da Arap musıkisinin bir kolu gibi sayan başka yanlışlık da, hâdiselerin tetkiki karşısında fazla dayanıklık göstermediği gibi ne makamlar, ne de usuller bakımından da İran, Arabistan ve Anadolu aynı şeyler değildir. Makamlar ve terennümlere ait mukayese cetvelleri, farkları göstermeğe pek âlâ yarayabilir. Türkmen- Özbek-Tatar musıkilerinin tetkiklerinde de, nelerin asıl Türk köklerine ait olduğunun tespitinde son derece faydalı olmaktadır."
Yabancılar Hint, Acem, Arap, Ermeni vesaire musıkilerini birbirine karıştırmaktadırlar. İtalyan okulunu, Fransız okulundan ayırtetmekten bile acizdirler.
"Balkanlarda Musıki Hareketleri" adlı kitabında merhum müzikolog Mahmut Ragıp Gazimihal şunları nakletmektedir:"
"Türk musıkisinin başka musıkilere üstünlüğü, bu musıkinin babası sayılan ve Abdülkadir Merâgi'nin üstadı olan Gullâm Şâdi (Üstad Şâdi) çağının en yüksek, en gözde musıkicisiydi... Türk musıkicilerine Arap musıkicilerinin hiçbir tesiri olmamıştır..."
XVII. yüzyıl sonlarından itibaren, yeni bir Türk çığırı meydana gelmiştir. Bu yeni cereyanın ilk büyüklerinden biri ITRÎ olmuştur.
"Petro Lampadariyo'nun kilise musıkisini, Türk musıkisi zevkine yaklaştırması hareketi de, bu son cereyan asrına düşer. Büsbütün sâdeleşmiş ve diyatonikleşmiş bir sanat olan eski kilise musıkisinin üstadları, Fatihlerin (Türklerin) musıkisindeki ihtişama hayran kalmışlardır. Nazârî esaslarını ve kitaplarını okuyunca da şaşırdılar. Çünkü içlerinde Yunan hakimlerinin adlarını (Nete, Paripat, Ficinen, Doriyan) gibi Yunanca musıki terimlerini bu kitaplarda buldular. Annesini kaybettikleri en eski Yunan musıki kaidelerini, pek çok makbul yeni formüllerini böylece Türk üstadlarından öğrenmiş oldular. Türk musıkisi çığırını da benimseyerek, eski dinî çığırın kulak geleneğini Türk nağmeleri lehine unuttular..."
Tarihî Türk musıkisiyle, Fener kilisesi musıkisi arasındaki benzeyişlerin, târihî sebepleri kısaca işte bunlardır.
Bu konuda daha pek çok tarihî gerçekler sıralanabilir. Bu suretle Türk musıkisine Arap, Acem, Bizans kırması damgasını vuranların dayandıkları temelin çürüklüğü meydana çıkmış oluyor.
ÖZETLEME Yukarıdan beri ATATÜRK'ten HÂTIRALR başlığı altında arzettiğim bilgilerim, özellikle ATATÜRK'ün musıki anlayışı ve görüşlerinin ışığı altında düşüncelerimi, özetlemeğe çalışayım.
Dr. Karl Jansen adında bir düşünür: "Musıkinin estetik duyguların gelişmesine yardım etmesinden başka, ahlâkî kuvvet ve tesiri o kadar büyüktür ki, onu halk kitlelerinin anlayıp faydalanabilecekleri şekle sokmak mecburiyeti vardır" diyor.
Bu sözün ifade ettiği gerçek, her şeyden önce, musıki sanatkârının üstün kabiliyetini musıki, sâdece kulak zevkini üstün tutan bir araç olarak değil, aynı zamanda şekle ait niteliklerini, düşündürücü yanı, kültür canlılığı, zevkte ve kültürde üstün seviyeye ulaştırabilecek ve yaygın eğitim vasıtası olabilecek canlılığı ile düşünmek gerekir.
Bilinen bir gerçektir ki, temel kaynak olarak dil, tarih, edebiyat, her sanat, düşünce ve duygu gibi milletlerin özelliğini yapan unsurlar arasında, insan topluluklarının ve ırkının büyük sentezi görülür.
Büyük ATATÜRK, bunu derinden hissetmiş, engin bir kavrayışla, bu gerçek görünüş karşısında, milli ve mâşeri seciyesini korumak şartıyla, batıya yönelik bir musıkiye sahip olmamız gerektiğini vurgulamışlardır.
Yine bir gerçektir ki, sanat hangi branşda olursa olsun, insanı ve tabiatı anlatmak ister. Yâni tabiatın tüm varlığı içindeki seslerden, renklerden, şekillerden, motiflerden, çizgilerden faydalanmak ister.
Özellikle ses, ritm, ezgi gibi başlıca önemli unsurlar taşıyan musıki (yakılmasını etkileyen olayların da kuvveti nisbetinde) her şeyden önce, insanın düşünce ve duygu dünyasını aksettirir. Nasıl ki, sanatta değişme, gelişme ve yeniliklere uymak ve bu kültürden faydalanarak başka bir deyimle, bu gelişmeleri ve yenilikleri bu kültürün içine yerleştirmek, musıkide daha da geniş anlam taşımaktadır.
Büyük ATATÜRK'ün "musıkide yeni değişikliğe ölçü olarak..." gösterdiği ve işaret ettiği yol, kanaatimizce budur.
ATATÜRK, bu sözleriyle, gerçek Türk musıkisinin batıya yönelik çalışmaların, batı özenticiliğiyle olmayacağını, kesin bir ifade ile vurgulamıştır. Türk musıkisini hiçe sayarak, batı musıkisinin, kolay ve geçerli olan hafif müzik kaynaşmaları içinde, özellikle Türk seslerini yozlaştıran kötü hareketlerin ATATÜRK içinde yaşasaydı, herhalde Sarayburnu musıki için söylediklerinin çok daha ağırını, belki de kesin bir direktif şeklinde söylerdi.
Türk milletinin kendisine has alışkanlıklarını, tarihini, kültürünü, huyunu, ahlâkını çok iyi bilen ATATÜRK, bilim ve teknik sahalarında batıdan alınabilecek örnekler olduğunu takdir ediyor, ancak kültürde ve sanatta köklü bir tarih ve geleneğe sahip bir milletin rastgele ve gözü yumuk batı taklitçiliği ve özenticiliğiyle yozlaşmasına kesinlikle karşı çıkıyordu.
Büyük ATATÜRK, Türk musıkisinin ileri seviyeye ulaşmasında, çareler ortaya koyarken, daha önce dinlediği, pek çok görüş ve düşünceleri de değerlendirmek büyüklüğünü göstermiştir. Nitekim, metinde adı geçen Dr. Şükrü Şenozan'ın Türk musıki konusundaki oldukça uzun sözlerimi sabırla dinleyerek, bunu bir olarak nitelendirmiş konferans, olarak nitelendirmiş istifade ettiğini söylemiştir. Buna göre Türk musıkisi çoksesli olmalıdır, armoniye gidilmelidir, ama bu nasıl yapılmalıdır_? Tek çare musıkimizin tonal yapısına özellikle kültür canlılığına ve ruhuna uygun düşecek bir çokseslilik bahis konusudur.
Musıkimizin, özellikle halk musıkimizin yapısındaki elverişli aralıklarında (dörtlü, beşli, sekizli... gibi) faydalanılmalıdır.
Dr. Şükrü Şenozan'ın aşağı yukarı ileri sürdüğü başlıca çâre bunlardır.
Burada önemli olan tekrar edelim ki Türk musıkisinin abideleşmiş eserlerine dokunmamak, bunları sanat incelikleri uslup ve aslî değerleriyle muhafaza etmektir.
Musıkimizin yapısındaki çoksesli unsurları canlandırmak, Türk kulağına yabancı gelmeyecek bir düzen tutturmak, bu hazırlığın sonucu olarak, şekle ait teknik imkânlardan faydalanmak.
Bu demektir ki, sanatta duyguda büyük bir incelik ve kültür canlılığı gösteren musıkimiz, icrada geleneksel ölçüler ve kurallar içinde yapısındaki elverişli imkânlardan faydalanarak, yeni değişikliklere ölçü olabilecek çalışmalara yönelmediğimiz sürece musıkimizde bu keşmekeş sürüp gidecektir.
Yabancı bilim ve sanat mensuplarının, musıkimiz hakkındaki görüşlerini değerlendirmekte fayda vardır.
"Bu güzel eserlerde (yâni Türk musıkisinde) parçaların müziğini, inceliğini ve değişen havasını verecek ruhu bulmak, güçtür. Aynı ses tonu ve edâsıyla başlayan ve biten bir icra tarzı vardır. Bu, Türk şarkıcılarının vision Artistique taraflarının noksan olduğunu göstermektedir."
Bu yabancı görüş aslında isabetlidir. Ancak, her şeyden önce musıkimizin, özellikle halk musıkimizin hareket ve canlılık ifade eden yapısına uygun bir icra düzeni ile, yapısını etkileyen olayların, özellikle tabiat motiflerinin değer ölçüleri içinde yaşatılması gereğinin bir ifadesi olarak ileri sürülmüş bir görüştür. Bu yapılmadığı içindir ki, yabancı görüşlerin teşhisi kuvvet kazanmaktadır.
Büyük ATATÜRK'ün şu sözlerini hatırlayalım "Beyler, şu gördüğünüz küçük sazın bağrında bir milletin kültürü dile geliyor. Bir milletin kültür ve sanat hareketlerini ve seviyesini, milli geleneklerine bağlı kalarak, medeni dünyanın kendisine ayak uydurmaya mecbur olduğumuzu unutmamalıyız. Bu küçük sazın bağrından kopan nağmeleri, bu istikamette geliştirmeye ve değerlendirmeye ehemmiyet ve kıymet verilmelidir.
Yol ATATÜRK'ün gösterdiği yoldur. ATATÜRK bir ışık tutmuştur. Onun tuttuğu meşalenin ışığı altında yapılması gereken çok şeyler vardır.
Bu ışıklı yol Türk musıkisini batı tekniği ve usulleriyle, muntazam armoni ve kontrpuan, füğ gibi düzen içinde, şekle ait örgülerle, çok sesli hâle getirmek, kendi yapısı içindeki milli hareketleri, nüansları canlandırmak koşulları içinde çalışmakla gerçekleşir.
ATATÜRK, Türk musıkisini seviyordu, ama hiçbir zaman, bu musıki böylece yerinde saysın demiyordu, dememiştir. Musıkinin yeni değişikliklere ölçü olabileceğine ve ileri Türk musıkisinin gideceği yolun bu pasajdan geçeceğine inanıyordu.
Büyük ATATÜRK, milli ruhu, milli benliği, milli karakteri, milli terbiye ve ahlâkı zedeleyici denemelerle bu işin başarıya ulaşacağı bir yana, bu hareketleri şiddetle kınamıştır. Milli kültüre, toplumun değerlerine saygılı olmayı, tekniğe dayanan, dolayısıyla kulak terbiyesi bakımından da faydalı olabilecek yenilikler getiren, şuurlu çalışmaların gerçekleştirilmesi onun başlıca idealiydi.
Başarıların rastgele, ya da kısa devirler yaşatan dipsiz, temelsiz, milli heyecandan mahrum, yüzeyde çalışmalarla denemelerle, birtakım başıboş akımlarla ileri götürülemeyeceğini biliyordu.
Her şeyden önce, okullardan başlayarak, özellikle radyo, televizyon, plâk gibi etkin ve yaygın eğitim vasıtalarının geniş halk topluluklarına verecekleri musıkiyi belirleyebilecek seviyeye ulaştırmaları gerektiğine de ATATÜRK çeşitli vesilelerle işaret etmiştir.
Batının yüksek sanatını kavrayabilmek için, geniş kültüre ve ileri sanat anlayışına ihtiyaç olduğu gerçeği karşısında, bu ortamı hazırlatmak aslında devletin başlıca vazifesi olduğu için, her şeyden önce devlet kulağı kendi öz musıkisiyle dolmuş halk topluluklarına, bu değer ölçüdeki musıkiyi, piyasadaki yozlaşmalardan kurtarmak suretiyle, ilk ağızda kalitesizliği ortadan kaldırmak durumundadır.
Türk musıkisine yenilik getirmekte başlıca kaynak olan, halkın sevdiği gerçek sanat musıkisi ve halk musıkisi literatüründen faydalanacak bir ortam yaratmakla mümkün olduğunu, yine ATATÜRK'ümüzün sözlerinden çıkarmamız mümkündür.
Ana ilkeyi tespit ederken ve devletin musıki politikasına geçerken, büyük ATATÜRK'ün düşüncelerine paralel olarak, bazı kritik noktalara da değinmek gerekmektedir.
Türk milletinin, her sahada başarı gücüne sahip olduğu, tarihinde oluşturduğu, sanat eserleriyle meydandadır.
Büyük ATATÜRK, her başarıyı Türklüğün bu meziyeti, duyarlık ve yürek bütünlüğü ile izah etmiştir. "NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE" sözünü bu duygu zenginliği ve yürek bütünlüğüyle söylemiştir.
Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç Cevapla

Seçenekler
Stil


ATATÜRK ve TÜRK MUSIKİSİ

ATATÜRK ve TÜRK MUSIKİSİ konusu, EĞİTİM VE KÜLTÜR REHBERİM/ATATÜRK Köşesi bölümünde tartışılıyor .



Benzer Konular

Konu Kategori
Atatürk'ün Spora ve Sporcuya Verdiği Önem A-B
atatürkün türk diline verdiği önem Türkçe - Edebiyat
Tarihi Türk Imparatorluklari Tarih - Coğrayfa
Türk Sanat Musikisi T-U-V
Dil Devriminin Gerçekleştirilmesi Türkçe - Edebiyat


Gündemden Başlıklar

Konu Kategori
Evden eve nakliyat Liseler & Üniversiteler
Şehir ve Firma Rehberi Tatil ve Oteller
Tatil ve Oteller Seo

Tüm Zamanlar GMT +2 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 03:51 PM.




Powered by vBulletin® Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.3.2
Tynt Script Sponsored by Information Technology Salary
Bütün Hakları Saklıdır 2005-2011 Rehberim.net