EĞİTİM VE KÜLTÜR REHBERİM bölümü Edebiyat & Sanat / Senai Demirci Yazıları konusu gösteriliyor Özet:Hoş geldin kalbimize sevgili pişmanlık… Tenimizdeki çizik olmadan nasıl anlamıyorsak canımızın incinebilirliğini, pişmanlığın sızısı olmadan fark edemiyoruz içimizde saklı masumiyetin ...
| |||||||
Senai Demirci Yazıları | Açılış Sayfam Yap | Reklam | Kayıt ol | Konuları Okundu Kabul Et |
| | #1 |
| Standart Donanım | Hoş geldin kalbimize sevgili pişmanlık… Tenimizdeki çizik olmadan nasıl anlamıyorsak canımızın incinebilirliğini, pişmanlığın sızısı olmadan fark edemiyoruz içimizde saklı masumiyetin kırılganlığını. Sessizce akıp giden suyun önüne çıkan bir çağlayan yahut kaya gibi suçlarımız; vicdanımızın sessiz bekçiliğini hatırlatırlar bize, girdaplar, fırtınalar katarlar masum sandığımız hayatımıza. Kendimizi masum ve günahsız, hatasız ve kusursuz bildiğimizde kalınlaşıveren, kalınlaştıkça da ruhumuzu sağırlığa hapseden demir perdeyi yıkar günahlar. Dokunulmazlığımız üzerine kurduğumuz sırça sarayın yıkılışını haber verir içimizde yükselen “ah!”lar. Gururun kalesinin yangına verilişine denk düşer hatamızın utancını kıpkızıl yüzümüze taşıdığımız anlar. Pişmanlığın o kekremsi tadı, o akrepsi sokulganlığı utançla tanıştırır bizi. Utançla tanıştığımızda da, utanabilen yanımızla, içimizde suskunca bekleyen vicdanımızla buluşuruz ilk defa. Film gibi hani… Sevdiğimizle çarpışmak gibi köşe başında; defterler kitaplar dağılırken havada, kalpler buluşur, gözler el ele tutuşur ya. O hata; o sakarlık, o dikkatsizlik, o sürçme, o ayak kayması, o kaza, utanabilen yanımızla tanıştırır bizi. “Ah!” ettiren her günah, bağışlanmanın ve affın, rahmetin ve gufranın serin pınarlarına susatır bizi. Hiç istemeden olmuş gibi, kaza ile değmiş gibi sokulur günah ve kirler ruhumuzun billur sularına. Paslı bir bıçak gibi bulandırıverir kalbin duru ayazmalarını. Sular üzerinde rüzgâr ürpertisi gibi, dudaklarımızda içli yakarışların kıpırtısını başlatır hatalar. Yağmurun çöllerin kumunu yarması gibi, içimizin de içinde sancılı itiraflara kuytular açar günahların darbesi. Vicdanımızın kulağının dibinde fısıltılı hesaplaşmalara çağırır bizi pişmanlıkların nefesi. Utandırır bizi. Utandırdığı gibi, utanabilir olduğumuzu da hatırlatır bize. Yüzümüz kızarır, başımız öne eğilir, mahcubiyetle kısılır gözlerimiz, belki gözyaşı dökeriz. Müşfik bir baba gibi teselli eder bizi pişmanlığımız: “Ağlıyorsun ya işte; o işi yapmayı yakıştıramadın kendine. Sen elinle ettiğinden fazlasısın. Sen bile isteye ettiğin günahtan daha yukarıdasın…” Kucağımızda hiç durmadan ağlayan bebek gibi, habire sızlanan bir hasta gibi buluruz pişmanlığı. Ne inkar edebilir, ne unutabilir ne acısını dindirebiliriz. Bırakalım öyle kalsın! Acısın. Kanasın. Ağlasın. Sızlansın. Dağlasın göğsümüzü. Yırtsın yüzümüzü. Kendi gözlerimizin içine baktığımızda, hemen yüzünü gösterip utandırsın bizi. Bizi bize gammazlasın. Acısına ihtiyacımız var pişmanlığın. Ya hiç acıtmasaydı günah kalbimizi? Ya pişmanlığın sızısı hiç yapışmasaydı yakamıza? Kurtulmak için çırpındıkça üzerimize atılıvermeseydi pıtraklar gibi? Kıvrandıkça, kıvrandıkça yine yeniden yakalamasaydı bizi bileklerimizden? İyi ki öyle... Kaynağı saptanamayan ağrılarda hastalara, kural gereği, ağrı kesici verilmez. Çünkü ağrısı olmazsa, hasta çare aramaz. Kıvranmazsa, ağrının odağını bulmaya yönelik zahmetlere katılmaz, katlanmaz. Pişmanlığın da soğuk sert taşlar gibi vurması beklenir ayaklarımıza. Hiç bitmeyen kışlar gibi soğuk buzlar düşürmesi gerekir alnımıza. Firari mahkûmlar gibi köşe bucak tedirginliklere mahpus etmesi istenir bizi. İlk fırsatta, saati geri alma telaşına düşmek, takvim yapraklarını yerine yapıştırma telaşıyla yanıp tutuşmak gerek. Günahı, ömrünün son deminde ak örtülere sarılmış adamı/kadını acı bir sırla kirletmek diye bilmek gerek. “Kim aklar beni?” diye bütün kapılardan eli boş döndüğümüzde, “illâ O” diyecek çaresizliğin dizi dibine oturtmalı bizi pişmanlığımız. Rahmetin ve gufranın dergâhında kusurluluğumuzu ve günahkârlığımızı şefaatçi bilip öylece ümitlenmeliyiz ALLAH’tan. Hiç koşulsuz affedileceğimiz kapının eşiğinde umutla ve gözyaşıyla oturabilmeyi öğretmeli bize pişmanlık. Kimselere diyemediğimiz sırlarımızı kabuğunda sızlanan bir inci gibi rahmetin kucağına itiverme ihtiyacını tir tir titreyerek hissetmeliyiz pişmanlık göğsümüze sarıldığında. Ne kadar çok hata etmişsek etmiş olalım, sonsuz serin bir okyanusun maviliğinde kir pasımızı kimselere göstermeden yıkayıverme umudunu göğsümüzde cılız pınarlar gibi biriktirmeyi vaat eder bize pişmanlığımız. Sevapça hiçbir şey edemediğimizi, ettiklerimizin de bize ait sayılmayacağını aniden görebilmek demektir günahların “ah!”ları. O’ndan korkup yine O’na kaçacak denli anaç ve müşfik olan rahmeti acıyan dudaklarımızla içmeyi sadece pişmanlığımız öğretir bize.. O tatlı Şebnem Ferah şarkısı gibi, “Sil baştan başlamak gerek bazen. Hayatı sıfırlamak. Sil baştan sevmek gerek bazen. Her şeyi unutarak, yeni baştan sevmek gerek.” Sil baştan başlama telaşıyla affın boynuna sarılırız pişmanlığımızla. Sil baştan sevildiğimizi ummak adına rahmetin kucağına bırakırız gözyaşımızı. Sancıyan vicdanımızla, utanan yüzümüzle, ağlayan gözümüzle, titreyen dudağımızla içten bir özür, mahcup bir tövbe fırsatı sunar bize pişmanlığımız. Ya hiç olmasaydı pişmanlığımız? Hiç yakmasaydı canımızı? Ağrı hissedemeyen hastalar gibi yakardık rahmete yürüyen ayaklarımızı, kırardık affı avuçlayan ellerimizi. |
| | |
| | #2 |
| Standart Donanım | Yakub’un gözbebeğinde saklanır uykuların hepsi.. Evvela, zor bir cümleyi okumaya hazırlayın kendinizi: “Düşündüklerimizin ve eylemlerimizin alanı farkına varamadıklarımızla sınırlıdır ve farkına varamadığımızın farkına varamadığımız için farkına varamamanın düşüncelerimizi ve eylemlerimizi nasıl biçimlendirdiğinin farkına varana kadar bunları değiştirmek için bir şey yapmayız.” İlk okumada anlamanızı beklemiyorum bu cümleyi. Ben de defalarca okudum, yazıldığı yerde altını çizdim. Neredeyse, beş yıldır zihnimi tırtıklayıp duran bu cümlenin anlamını sizin zihninize de emanet ettim artık. Artık uykusuz kalabilirsiniz! Cümle, anti-psikiyatri akımının öncüsü olarak tanıdığım R. D. Laing’e ait. Daniel Goleman’ın Hayati Yalanlar, Basit Gerçekler (Arıon Yayınevi) adıyla Türkçe’ye çevrilen kitabında geçiyor. (Cümlenin tercümesi için Betül Yanık epey uğraşmış olmalı, çünkü tam olarak çevrildiğinde bile zihne oturmakta zorlanıyor.) Farkına varmadığınız ama var olan çok şey var ama siz sırf farkına varmadığnız için onlarsız düşünüyor ve onlar yokmuş gibi eylemde bulunuyorsunuz. Onların varlığı düşüncelerinizi ve eylemlerinizi etkilemiyor çünkü onlar sizin için yok. Farkına varamadıklarınızı yok bildiğiniz için, farkına varamadıklarınızı dışarıda bırakan kendi farkındalık alanınızda pek rahatsınız, dilediğiniz gibi düşünüyor, dilediğinizi dilediğiniz biçimde kanıtlıyor, sık sık haklı çıkıyor, sizi haksız görenleri “ben dememiş miydim?” benzeri uyanıklık ifadeleriyle haşlıyorsunuz. Sizi uyandırmak isteyenler ise farkına varamadığınız şeylerin farkında ama bunları size farkettiremiyor ya da farketme yeteneğinizin ve niyetinizin olmadığını acıyla görerek susuyor. Tıpkı, uyuyan birinin başını bekleyen uyanık biri gibi bekliyor farkındalığınızın yanı başında. Uyurken rüya gördüğünüzü de farkediyor, yüz şeklinizin rüyanıza göre sık sık değiştiğini, kâbus görüp bağırdığınızı duyuyor, yüzünüzün gerildiğini, vücudunuzun kasıldığını görüyor ama belki sadece tebessüm ediyor. Nasılsa uyanacağınızı, uyanınca gördüğünüzün sadece rüya olduğunu farkedeceğinizi biliyor. Ama siz rüya görürken gerçeği görüyorum sanıyorsunuz. Ama uyanık olan, uykuda olduğunuzu, rüya gördüğünüzü, uyanınca “kötü bir rüya” gördüğünüzü söyleyerek boş yere korktuğunuzu farkedeceğinizin farkında. Sizin farkında olmadıklarınızın farkında olan kişi, sizin farkında olmadıklarınızın farkında olmamanız nedeniyle kendinize göre bir “gerçek”iniz olduğunun farkında olan kişi, düşündüklerinize, gördüklerinize, görüşlerinize ve yaptıklarınıza karşı kendinden emin bir suskunlukla karşılık verir. Sizin bağırmanızı ciddiye alıp o da bağırmaz. Korktuğunuzdan korkmaz. Ağlamanızdan etkilenip ağlamaya kalkmaz. Sizi güldüren onu güldürmez. Sizin için en hayırlı olanı bilir ve bekler. Uyanmanızı bekler yahut sizi dürtüp uyandırır. Uyanınca, ilk defa, yukarıdaki uzunca sözün benzerini söylerken bulursunuz kendinizi: “Farkında olmadıklarımın farkında olmadığım için boş yere üzülmüşüm (ya da sevinmişim), farkında olmadıklarımın da var olduğunun farkında olmadığım için kendimi rüyaya kaptırmışım, rüyayı gerçek saymışım...” Bu kadar karmaşık şeyi niye mi anlattım? Yusuf Kıssa’sını [yani Yusuf Sûresi’ni] bir de Yakub’un[as] yanından okuyalım diye... Kıssanın en başında, “Bu rüyanı kardeşlerine sakın anlatma!” diye Yusuf’u[as] uyarır ki, Yusuf’un uyandığı halde içinde kaldığı uykudan da haberdar bir uyanıktır Yakub[as]. Yakub[as] kardeşlerinin Yusuf’a kuracağı tuzak konusunda da uyanıktır: “Siz ondan habersizken onu bir kurdun yemesinden korkarım.” Yusuf’un[as] onu bir kurt kaptı diyerek sahte kanlı gömleğini getirdiklerinde de, bir kurdun bir gömleği yırtmadan kana bulayamayacağını düşündürtemeyen “uyku”larından uyandırmaz o sözde “uyanık”ları. Ama kıskançlıkla ve hasetle düştükleri “uyku”yu/”gaflet”i bilir. Nefislerinin sözde uyanıklığının onları sürüklediği “rüya”yı/ “görüş”ü görür: “Aksine, nefisleriniz size [kötü] bir işi güzel gösterdi.” Bu söz, Yakub’un[as] uyanıklığının göstergesidir ve bu yüzden diğerlerini kendi uykularına bırakıp uyanıncaya kadar beklemeye niyetlenir: “Artık [bana düşen] hakkıyla sabretmektir.” Bu sabrı yüzünden, kıssa boyunca olup biten her şeyi bir Yakub[as] suskunluğu ve bekleyişi kuşatır. Örneğin, en başında, ne oğullarına bir uyarı yapar ne de Yusuf’u[as] aramaya kalkmak gibi bir eylemde bulunur. “Sabr-ı cemîl”le, “güzelce bir sabır”la susar ve bekler. Sabredemeyenlerin göremediği güzellikleri gören birinin sabrıyla susar. Sabredemeyenlerin hiç ummadığı hayırları uman birinin bekleyişiyle bekler. Uyuyanların uyanmasını bekleyen uyanıkların yaptığını yapar. Susar ve bekler. Farkına varamadıklarının farkına varamayanların, farkına varamadıkları için farkına varamamanın düşüncelerini ve eylemlerini nasıl biçimlendirdiğinin farkına varana kadar bunları değiştirmek için bir şey yapmayacağının farkında olarak, bir şey yapmaz, bir şey söylemez. Bekler, susar. |
| | |
| | #3 |
| Standart Donanım | Senin salâvatın da parantez içinde mi kaldı? Var edilmek bir sürprizdir, kocaman bir sürpriz! Yokluğun koynunda yokluğundan bile habersiz silinip gitmek üzereyken, hatta silinmeye bile gerek duymayan siliklik içindeyken, var edildin. Sen yoktun ve varlığın yokluğuna tercih edildi. Can verildi tenine, nefes verildi cesedine. Bir insan yüzüyle süzüldün âlemin eşiğinden içeriye. Hayat sahibi kılındın; hayat sofrasına buyur edildin. İnsan olman irade edildi. Sadece insanların çağrıldığı, insan olmayanın çağrılsa bile tadına varamayacağı eşsiz bir ziyafete buyur edildin. Sürpriz! Varsın, hayattasın ve insansın. Varlığın isimsiz bir taş kadar kalabilirdi.Üzerine basılıp geçilebilirdi meselâ. Kalbin olmazdı, kalbinin olmayışına ağlayacak bir kalbin bile olmazdı. Hiç yoktan hayat verildi tenine. Hayatın bir dağın adı konmamış bir yamacında yalnız yaşayan bir ağacınki kadar olabilirdi. Hiç ummadığın halde insanlık üflendi çamuruna. İnsan oldun diyelim; bir olan Rabbe “kul” olmanın sonsuz güveninden, her şeyin sahibine muhatap kılınmanın eşsiz ayrıcalığından yoksun olabilirdin. Tıpkı yanıp yakılmış bir ağacın kömürleşmiş dallarını ve köklerini bir arada tutmakla teselli devşirmeye çalışması gibi, kaybettiklerini kaybettiğinin farkında olmayan, yitirdiklerinin eksikliğini çekmeyen acı bir inançsızlığın ortasında kıvranıyor olabilirdin. Hiç ummadığın hediyeler almak gibidir var olmak. Hiç hak etmediğin sofralara buyur edilmeye benzer yaşamak. Hiç beklemediğin bir tacı giyinmek gibidir hayatta olmak. Bunu bilmişken, sonsuz minnettar olman gerekmez mi? Bunu bilmişken, iltifatlara boğulmuş bir adam gibi hep mahçup bir yüzle yürüyor olman gerekmez mi? Bunu farketmişken minnetini ifade etmek için telaşla koştuman beklenmez mi? Yoksa, verilenlerin hakkın olduğunu düşünüp daha fazlası niye yok diye sızlanan geçimsiz bir nankör olmaya mı adaysın? Yoksa, sana yapılan iltifatları az bulup “daha, daha, daha..” diye bağıran, asık suratlı, bir türlü memnun edilemeyen, hiçbir şeyi beğenmeyen açgözlü biri olmaya mı heveslisin? Mümin olmak, varlık dairesine mahçubiyetle girmek demektir. Besmele, o mahçubiyetin ifadesidir; “Senin izninle buradayım ey Rahman, ey Rahîm. Burası benim hiç hak etmediğim bir yer; izin ver de içeri gireyim.” Mümin olmak, varlığa ve varlığına minnettar olmaklığındır. Besmeleden sonra “Hamd olsun Rabbine âlemlerin.” deyişimiz ondandır. Hiç yokken var edilenin hiç yoktan Var Eden’e ilk sözü “teşekkür” olmalı değil mi? “Ey Rabbim, beni hiç hesaplarımda yokken var eyledin, hiç ummadığım halde bana hayatı tattırdın, bu yetmiyormuş ki bir de bana insanlık lûtfettin. Sana borcumu nasıl ödeyebilirim?” “Âlemlerin Efendisi” işte bu yüzden hamd telaşındadır, şükür sevdasındadır. Senin unuttuğun o sonsuz minnettarlığı her an yüreğinde yaşatır. Senin görmediğin o umulmadık iltifatlar karşısında sonsuz mahçubiyet duyar. O yüzden adı Muhammed’dir; en çok O hamd eder, en çok O şükreder, en çok O minnettardır. O yüzden en çok O övülür; varlığın güzelliğini sonsuz bir incelikle takdir eder, hayatın ayinesinde yansıyanlara en çok O hayran olur. O yüzden adı Ahmed’dir; âlemin güzelliğine eşsiz bir hayranlıkla karşılık verir. Bülbülün aşkıyla gülün güzelliğine sesten yapraklar eklemesi gibi, O da varedilenlerin güzelliğine hayranlığını ifade ederek âleme insanca hayranlık yankıları ekler. Güzellik muhatabını O’nun gözlerinde bulur; varlık O’nun hayranlığıyla dengini bulur. Sanattan anlayana sanatın incelikleri gösterilmek istenir. Güzelliği hakkıyla takdir edenin önünde yeni güzellik pencereleri açılır. Yemeğin tadını anlayan yeni sofralara buyur edilir. İşte bunun için O da, sonsuz teşekkürüne karşılık yine sonsuz teşekkürler gerektiren yeni sofralara buyur edilir. “Makâm-ı Mahmud” işte o sofraların adıdır, o pencerelerin önüdür, o tanıklıkların ünvanıdır. O’nun ellerine, gözlerine, gönlüne gelen lütuflar, feyizler, nimetler bize o sofradan akar, o ziyafetten taşar. O’nun minnettarlığına katılan her salâvatla, o eşsiz sofranın bir kenarına ilişirsin; o doyumsuz ziyafetten pay alırsın. Dudağına değen her salâvat, dudağına o sofranın kevser kadehini yanaştırır. Not: Kanaatimce, Peygamberi[asm] gül remziyle anmak, bu sır yüzünden de anlamlıdır. Gülün sevindirmesinin sebebi, yanaklarından var ediliş sürprizini taşırmasıdır. Yapraklarının inceliği ve titrekliği, kokusunun ve renginin her dem tazeliği ve yeniliği, her an var edilme heyecanının izdüşümüdür. Bu yüzden olsa gerek, gördüğümüz her gül yenidir, ilk defa var edilmiş gibi sürprizdir, ilk defa gül görüyormuşuz gibi şaşırtır ve sevindirir bizi. Var edilişine şaşıranların/şaşırması gerekenlerin ne kadar çok salavat borçlu olduğunu hatırlatır. Salâvatlar bu yüzden parantez içlerinden çıkmalıdır; hayatın ortasında güller gibi diri durmalıdır. |
| | |
| | #4 |
| Standart Donanım | Asil bir sükûnetin dizi dibinde nefeslenmektir “İnşALLAH” Varlığın sarp yokuşlarında nefesi kesilir insanın. Dudağına değince “İnşALLAH!” sözü; varlığı yoktan varedenin, yokluğu hiç sebepsiz varlığa doğru genişletenin iradesinden nefeslenir. Zamanın dar köşelerinde sesi eksilir insanın. Sesini bürüyünce “İnşALLAH!” kelamı, zamanı genişletenin, ömrü ebede bitiştirenin dilemesinden beslenir. Gündelik telaşların hızla inip kalkan göğsünde aklı daralır, kalbi yorulur insanın. Kalbini atınca “İnşALLAH!”ın asude iklimine, aklı aklanır, kalbi durulur. Dünyevî önceliklerin hazla gidip gelen sarkacında ruhu hoyratça savrulur insanın. Yüzüne gülünce “İnşALLAH!”ın muştusu, ruhu sılaya taşınır, hüzünleri yağmurda ıslanır. *** Asil bir sükûnetin dizi dibinde nefeslenmektir “İnşALLAH”... “Ben benden ötesine teslimim...” diye/bilenin inşirahıdır “İnşALLAH”. Kendi varlığının yükünü zayıf omuzlarından atıp hafiflediğinin resmidir “İnşALLAH”. Kendini kendinden öte taşıyan/taşıran insanın kabuğunu zorlayışıdır “İnşALLAH”.. “Ben buradayım ama burada kalmaya razı değilim...” diye/bilenin meydan okuyuşudur. Ellerine kudret elinin sarıldığını, gözlerine bin kutlu nazarın ışık olduğunu, yüzünü çevirdiği her yönde tek ve bir teselli vechinin beklediğini ilan edişidir. Kalbine yüklenmiş dağları bir nefeste silip süpürmektir inşALLAH. Varlığın koynuna tutunmuş insanı sonsuzluğun ufkuna doğuran bir sızıdır “İnşALLAH”... *** İnşALLAH, sebeplerin kör kuyusuna uzatılan ışıltılı bir kovadır. Ağaç köklerini ve toprağı kucaklaştıran “İnşALLAH”tır; toprağa hayat bahşetmektir, taşa pınarlar dilemektir. “ALLAH dilerse” tohum toprağa katışır; toprak ve tohumun boş ellerine çiçekler sunulur, kurak avuçlarına hayat akıtılır. Nereye indiklerinden habersiz, rüzgâr nereye eserse oraya gitmeye hevesli yağmur taneleri, “ALLAH’ın dilediğince” boynu bükük toprağı sevindirir, güllerin al yanağına gözyaşı olur, sabahın ak göğsüne şebnem diye tutunur. “ALLAH’ın dilemesiyle” sert ve ağır taşlar, ince ve nazenin köklere yol olur; o latif güzellerin kalplerine dokunmasıyla yollarında toprak olur. *** İnşALLAH, Yusuf’un[as] kuyuya iten hainlerin tuzaklarının itildiği kuyudur. O’nun dilemesidir ki Yusuf’u kuyudan çıkardı, kuyuyu Yusuf yüzlülere sırdaş eyledi. İnşALLAH, Yusuf’u[as] ucuza satan bezirgânları yok pahasına satan sırdır. O öyle istedi ki, kölelik ve kulluk Yusuf’la nice kralların erişemeyeceği şeref ve itibar bilindi. İnşALLAH, İbrahim’i[as] ateşe savuran ateş yüzlülerin kavrulduğu ateştir. O öyle diledi ki İbrahim’in teninde ateş güle çevrildi, alevin yanağından serinlik devşirildi. *** Dudak ile tebessümü birbirine yapıştıran sırdır “İnşALLAH”... Yüzün yüzüne düşen hüzünleri dağıtan dokunuştur “İnşALLAH”... İki kalb arasındaki soğuk mesafeleri eritip ısıtan ateştir “İnşALLAH”... Güneşin alevlerini gülün yanağına al al indiren serinliktir “İnşALLAH”.... Kelimelerin suskun hecelerinin koynuna anlamlar sunan hikmettir “İnşALLAH”... Sesleri söze bürüyerek birbirine bitiştiren, kaynaştıran mayadır “İnşALLAH”... Göğüslere nefesleri ele avuca gelmez, dokunulmaz, şeffaf bir genişlik olarak dokunduranın tenezzülüdür “İnşALLAH”.... *** “Elif”tir İnşALLAH... Varlığın alfabesinde dimdik duruştur. “Lâm”dır İnşALLAH... Yokluğun koynunda dupduru bir b/akıştır. “Mim”dir İnşALLAH... Hicranın solgun yanağına dosdoğru bir Muhammedî eğiliştir. |
| | |
| | #5 |
| Standart Donanım | Gene Sevdalandık İnsan her zaman bir sabite arar. Bir kalıcılık peşinde koşar. Tutunacak bir dal, dayanacak bir âsa, sığınacak bir kale arar. “Garanti”, “emniyet”, “güvence”, “sigorta”, “teminat” kelimeleri ne kadar da hoş gelir insan kulağına ve ne kadar rahatlatıcıdır. “Değişken” olana, “kararsız” ve “güvenilmez” olana bel bağlamaz. “Risk”ten uzak durmak ister insan, “tereddüt” rahatsız eder, “bela”, “badire”, “afet”, “musibet” ürkütür, korkutur, acı verir, azap verir. İnsan, başına buyruk da olmak ister. Birine muhtaç olmak, birinden yardım istemek, birine dayanmak ve birine sığınmak yoktur uzun vadeli planlarında. Kendi ayakları üzerinde durmak ister, kendi kendine yeter olmak ister. İnsan, sonlu bir zamana razı değildir. Süreklilik ister, beka peşindedir. Devamlı var olmak ister. Sınırlı yaşamaya alışkın değildir, sınırlandırılmış zamanlarda mutlu olamaz. Sonu gelmeyen, nihayeti olmayan, sınırları olmayan, limitsiz bir hayat arzu eder. İnsan kalbi geçici sevdalarla yetinmez, sınırlı aşklara yanaşmaz. Sevdiği her şeyi önce sonsuz zamanlarda varsayarak severek. Bağlandığı her şeyi hiç gitmeyecekmiş gibi, hiç bitmeyecekmiş gibi sever. İnsan, önce ve sadece bu sonsuzluk refleksini dile getirir. Ardına düştüğü her emelin ucunda sonsuzluk aşkı vardır. Kalbinde taşıdığı her hayâlin sonu sınırsızlık hevesine dayanır. İdealler, ümitler, arayışlar, telaşlar, hayâller, bir “aşk-ı beka”nın gölgeleridir. Genç bir delikanlının mutlu bir yuva hayalinde beka aşkı saklıdır. Bir çoklarının paylaştığı emeklilik rüyaları beka aşkı adınadır. Sevdiğimize “bir daha görüşmek üzere” vedalar –“bir daha görüşmemek üzere” değil!– süreklilik sevdasındandır. Her yaşadığımız günün bir yarını vardır; yarını olmayan güne, akşamları geri dönmeyen güne asla razı olamayız; çünkü hep sonsuzluk arzusundayız. Herkesin “ardı sıra bir şeyler bırakma” kaygısı, sonsuzca yaşama isteğinin dışa vurumudur. Unutulmayacak bir isim yapma telaşı, bütün zamanlarda varolma tutkusundandır. Heykeller, anılar, fotoğraflar, hatıra eşyalar, nostaljiler, gelip geçen şeyleri dondurma sancısıdır, zamanı durdurup sonsuzlaştırma girişimidir. Gelin görün ki, sonsuzluk sevdamız ile yeryüzündeki gerçeğimiz ile çelişir. Yeryüzünde sabitleyebileceğimiz bir şey yoktur görünürde. Sabitlediklerimiz vardır gerçi, ancak onlar da nihayet yıkılır, dağılır, çözülür şeylerdir. Belki biraz daha dayanıklı, belki biraz daha kalıcı gibi dururlar, ancak onlar kalsa bile biz gidiciyizdir, geçiciyizdir. Herhalükârda, bel bağladıklarımız ile aramızda kapanmaz mesafeler vardır. Kendimize sığınak ve dayanak eylediklerimiz sonsuz uçurumlar ardındadır. Ünlü romancı DH Lawrence, “hiçbir şey için ‘bu benimdir’ deme!” uyarmıştı yıllar öncesinden. Sadece, “bu benim yanımdadır” dememize izin vermişti. Gerçekten de, varlığımızı zenginleştiren, yaşayışımızı derinleştiren ne varsa, hepsi hepsi zamanın akıcılığı içinde çürümeye, eskimeye, yitmeye mahkûmdur. Şu andaki hâli ne olursa olsun, üzerinde her zaman bir fanilik, geçicilik damgası taşır eşya ve insan. Buna göre, aslında hiçkimsenin “ben gencim” deme hakkı da yok gibidir; doğrusu, bulunduğu gün içinde “ihtiyar” diye tarif ettiklerinden biraz geç doğmuş olmasına borçludur gençliğini. Ne kadar genç olursa olsun, bir başka zamanın ihtiyarıdır her genç. Zaman bir ırmak gibi herkesi kucağına almış akıyor. Kimileri bu nehrin genç sularında, kimileri ihtiyar sularında duruyor olabilir. Nehrin hangi sularında olduğumuz çok da önemli değildir; önemli olan herkesin bu nehrin içinde olduğu gerçeğidir. Hiçkimse nehrin kıyısına çıkıp, kendi gençliğini sabitleyemez, hiçkimse nehrin akışına direnip geri duramaz. Ancak, yeryüzündeki varlığımızın bu derin çelişkisi, bir arayışın dürtüsü olmalıdır. Her çağda, ne idüğü belirsiz “ebedi gençlik iksiri” peşine düşen insanın, sonsuz sevdaların izini süren insanın, yeryüzünde bulduklarının hiçbiri asıl aradığı değildir. Öyleyse ya bulduğuna kanmalıdır ya da gerçekten kanacağı şeyi aramalıdır. Şu meşhur gen haritası da, hemen kanılası şeylerden birine benziyor. Ateşin bulunmasıyla, tekerleğin keşfiyle denk tutulan ihtişamlı bir devrim niteliği taşıyor insanın gen haritası. İnsanın aya basmasından daha anlamlı ve daha işe yarar görünüyor. Şimdilerde “Bundan böyle...” diye başlayan bir dizi sonsuzluk müjdesi duyabilirsiniz. “Daha uzun yaşamak”, “daha rahat yaşamak” adına dillendiriliyor müjdelerin hemen hepsi. Dünyada kalmamıza, hayata doymamıza engel olan ne kadar kötü ve beklenmedik şey varsa, meselâ kanser, kalp hastalığı, şişmanlık, felç vesaire, hesaptan düşülüyor. Geriye ilk bakışta yine sınırsız, yine sonsuz, yine eksiksiz bir hayat kalıyor gibi. Sanki sonsuz yaşamayı gerçekleştiriyormuşuz gibi... Oysa, insan ömrü ne kadar uzatılırsa uzatılsın, sonunda bir sınıra dayanıyor. Ortalama ömrün uzamasıyla birlikte doğabilecek sosyal ve ekonomik olumsuzlukları bir yana bıraksak bile, insanın yeryüzündeki sınırlılığı sorunu, ömrün uzamasıyla çözümlenmiş olmuyor. Yaşama zamanının genişlemesi, geçmiş ve gelecek algılarını şimdiki zamanına taşıyan insan aklına, sonsuzu arzuladığı halde sonlu bir hayat sürme çelişkisini çözemez, en fazla erteleyebilir ya da daha uzun bir süre unutturabilir. Eğer yeryüzünde bulduğumuz sahte sonsuzlukluklara kanacaksak, insan genomu projesi yeni ancak yine sahte bir iksir sunuyor kalbimize. Yok eğer, yeryüzündeki tüm sınırlılıkları ve kısıtlılıkları asıl sonsuzluğa eşik eylemeye niyetliysek, değişen bir şey yok, yine sınırlı bir ömrün içindeyiz, yine sonsuzluk başka diyardadır. Yani, bulduğumuz aradığımız değildir! Bulduğumuz aradığımız değildir, ancak yine de neyi aradığımızı bildirdiği için bulduğumuza değiyor. Genetik şifrenin deşifre edilmesini, insanın sonsuzluk arzusunun deşifre edilmesi olarak da okuyabiliriz. |
| | |
| | #6 |
| Standart Donanım | Varlık Sevinci "Fahr-i Kainat" Efendimiz Sen, ey gök kapılarını açan sağanağımız, nasıl aralamışsa "rahmet" semânın kapılarını, "Hira"da tutuşturduğun yürek yangınınla hak ettik vahyin serin muştusunu. Biz kalplerimizde çöller büyütürken, ey rahmet sağanağı, Sen göğsünü sıkan "İkra" hitabından, bize sonsuz ve sınırsız rahmet vahaları yeşerttin. Yokluğun adı bile "yokluk" değilken, ey varlık sebebimiz, "Sen olmasaydın sen olmasaydın!" sırrıyla, varlık ağacının kederli köklerine ebedî teselli, ezelî tebessüm meyvesinin tadı olarak müjdelendin. Biz unutulmuşluğun puslu kuytularında varlığa hasretken, hasrete bile hasret değilken, hasret edilesi şeylerin hasretini çekemezken, ey varlığımızın mayası, adını hasret koyamayacağımız, umut demekten sakındığımız o kutlu muradın, o kudsî arzunun hiç duyamayacağımız fısıltısını fısıldadın ruhlarımıza. Varlığımızı sahici kılan, sancılarımızı yakarışa yanaştıran, ey varlık sevincimiz, o kadar gereklisin ki, gerek kelimesi gerekmezdi olmasaydın Sen. O kadar lâzımımızsın ki, lâzım olacakların hepsi lüzumsuza çıkardı olmasaydın Sen. Varlığımızı yokluğumuza tercih eden kudsî iradenin ete kemiğe büründüğü, Muhammed(asm) diye göründüğü, ey varlık övüncü, "Fahr-i Kâinat" Efendimiz, Çamur'u Adem'e dönüştüren irade, Adem'i en güzel kıvamla kıvamlayan arzu, Seni Adem'in(as) başına tac eyledi, gönlümüzün hüznüne ilac eyledi, dualarımızın göğüne mirac eyledi, sözlerimizin kıblesine hac eyledi... |
| | |
| | #7 |
| Standart Donanım | “Sepet kendisini suyla dolu gördü de, nazlanıp başını denizden çekti. ” Sepet denize dalmışken, sanır ki, denizin hepsi içindedir. Sanır ki, denizden aldığı kendine kalacaktır. Sepet dediğin, teni delik deşik bir kaptır; su tutmaz. Denizden başını çeker çekmez suyunu yitirir; kuru kalır. Sen sen ol; “doydum” deme. Sen sen ol; “oldum” deme. Sana düşen hep denizde kalmaktır. Sende olan denizdendir ama deniz değildir. Sen sende olanın sende kalacağını sanma. Sana düşen, kendini doldurmak değildir. Denize dal ve orada kal yeter. Sular içinden her daim geçsin yeter; böylece hep temiz kalırsın. Ne kadar bildiğin değildir önemli olan; ne kadar derin hissettiğindir. Ne kadar çok söylediğin değildir önemli olan; ne kadar içten yaşadığındır. Kendini suyla dolu görüp de, başını denizden çekme! Sana kalan sende kalan olmayacak; sana kalan sana dokunan olacak. Sana kalan seni doyuran olmayacak, sana kalan sen insan kılan olacak |
| | |
| | #8 |
| Standart Donanım | “Dadı eğretidir; üç dört gün içindir. Ey ana, sen kucağına al beni!” Eşya seni şimdilik oyalayan bir dadı gibidir. Eksiğini tamamlar. Başını okşar. Saçını tarar. Karnını doyurur. Tenini sıcak tutar. Ama kalbine yâr olamaz. Ruhuna yoldaş olacak vakti olmaz. Eşya, esmânın tecellilerine âyinedir. Eşya esmâ hatırına vardır; esmâyı anlatır, esmâyı yansıtır. Eşyanın sana dadılık etmesine izin verebilirsin ama seni kucağına alacak olan esmâdır. Dadı sonradan gelir ve erkenden terk eder seni. Ana kucağına koş; eğreti dadıyı ana yerine koyma!" |
| | |
| | #9 |
| Standart Donanım | Bugünlerde hiç ağaçların arasında dolaştınız mı? Ayaklarınıza kurumuş yapraklar, çürümüş kemik gibi dallar takıldı mı? Gözünüze eskimişliğin gri rengi, yitip gitmişliğin sararıp solmuş biçimleri takıldı mı? Vakit ayırın kendinize ve ağaçların arasında bir dolaşın. Gözlerinizi kaldırıp, fakirleşip, çıplaklaşmış ağaç dallarında dolaştırın. Size neler söylüyorlar? Ne haberleri var size? Şimdi de geride bıraktığımız o güzel bahar günlerini ve hemen ardı sıra gelip geçen yaz günlerini hatırlayın. Bahçeler dağılmış, bağlar bozulmuş çoktan… Şimdi bağbozumu vakti. Meftun olduğumuz terütazelik gitmiş, yerini bozulmuşluğa, ölüme yakınlığa bıraktı. Daha dün yemyeşilken ağaçlar, bugün sapsarı, kızıl, kahverengi.. Yeşil örtüler çoktan çıkarılmış, kuru kemiklere benzeyen çıplak ağaç dalları fakr içinde göğe uzanıyor. Zamanın ilerlemesiyle her şey eskiyor, her yer toprağa yakınlaşıyor. Aynen insan gibi.. Yürü ey bivefa hercâî güzel Gönlüm o sevdadan vazgeldi geçti Soldu açılmadan gonce-i emel, Sonbahara erdik, yaz geldi geçti.. Böyle diyor Rıza Tevfik Serzeniş’inde. Burada gerçi sevgiliyedir serzeniş... Peki ya insanın en çok sevdiği, bel bağladığı kimdir? En vefasız kimdir insana? Kim umulmadık bir anda terkedip gider insanı? Elbet kendisi. İnsanın belki en sevdiği ve muhakkak en vefasızı kendisi olmalı. Hayatımız elimizden yavaş yavaş kaymadadır. Biz farkına varamayız çoğunlukla. Bütün zamanlara ayağımızı basabileceğimizi, bütün yarınların bizi beklediğini sanırız. Sanırız ki, ebediyen dünyada kalacağız. Bu güzellik, bu gençlik, bu zindelik hep yanımızda kalacak, hep bizimle olacak, hiç ölmeyeceğiz diye biliriz. Ama, bir gün, günlerden bir gün, tıpkı bugün gibi bir bugün çocukluğunuzun cennetinden bir sevdiğinizin eksildiğini öğrenirsiniz. Dedenizin ölümünü haber alırsınız. Çocukluğunuzun hercaî günlerinde yüzünüzü okşayan, her saçınızı okşayışta sizi bilmediğiniz dünyaya ısındıran o cennet figürü ummadığınız bir anda eksilivermiştir. Belki de uzun bir süredir; varlığının bile farkında olmadan yaşamışsınızdır. Arayıp sorma, özleyip görme arzunuz bile olmamış olabilir. Unuttuğunuzu bile unutmuş da olabilirsiniz. Vefasızlığınıza bile vefasızlık edip, vefasızlığınızdan bihaber yaşamışsınızdır. Varlığını hissetmediğiniz birinin eksikliğini de hissetmeyeceğinizi sanırsınız. Ama öyle değil işte! Vefasızlığınız yüzünüze bir yumruk gibi çarpar. Çocukluğunuza dönüş yaparsınız; yaşadığınız dedeli günleri hatırlarsınız. Dedenizle birlikte, çocukluğunuzun cennetsi günlerini de geride bıraktığınızı hatırlarsınız. Ve şimdi erişkin olup, çoluk çocuğa karışıp hayatın ortasına dolu dolu yürürken, aslında nice zamanları tükettiğinizi farkedersiniz. Aklınıza tam burada dağınık bir bahçe gelir; bağbozumu düşer. Bu hatırlamayla anlarsınız ki, her şey ve her insan fânidir; kendiliğinden vefalı değildir. En önce kendi varlığınız kendinize vefa etmeden çekip gitmiştir. Hiç farketmediğiniz halde, varlığınız eriyip gitmiş, solup eskimiştir. Bağınız bozulmaya başlamıştır; hatta bozulmuştur hepten. Ne kadar baharlar varsa da sizi bekleyen, siz hep sonbahardasınız; belki de bu yılki ilkbaharınız son baharınız olacaktır. İnsan sürekli bağbozumu içindedir. Dünya ile olan bağlarımız bozulur. An gelir, dünya dolusu ama bir o kadar incecik bağlarla çevrili olduğumuzu farkederiz. Bütün bağlılıklarımız, bütün bağlarımız bir andan diğerine kopmaya hazırdır. Bir varmış, bir yokmuş olur. Bir nefes gibi. Bir alırsınız, bir verirsiniz… Sonra… İnsan dünya ile bağlarını hep gevşek tutmalı. Ebediyen kalacakmış gibi değil; her an gidecekmiş gibi basmalı ayağını yeryüzüne. Çünkü hiçbir anınızın garantisi yoktur. Her an o an olabilir. Süreklilik diye bir şey yoktur. Bir andan diğerine geçmek kendi elimizde değildir. Peki bu halde ne yapmalı insan? Hangi bağla bağlanmalı? Nereye bağlanmalı? Nerde ve kimde vefa aramalı? Sorular uzar gider ve cevaplar gelir arkasından. Herşeyi kudret elinde tutan Kayyum’dan, herşeye hayat veren Muhyi’den medet ummalı. Yalnız O’ndan, Tek Vefalı’dan, biz kendimizi unuttuğumuzda bile bizi unutmayan Vâfi’den vefa beklemeli, O’ndan beka ummalıyız. Her bağbozumunda, hakiki bağlarımıza dönmeliyiz. |
| | |
| | #10 |
| Standart Donanım | Hadi benim de bir futbol yazım olsun diye başlıyorum bu yazıya.. Üstelik, bunu hak ettiğimi de düşünüyorum. İlk defa ön sıraya geçip, bir maçı dev ekrandan izleme fırsatı buldum. Adını unuttuğum genç bir futbolcu, spikerin deyişine göre, ilk defa, bu önemli maçta sahaya çıkıyordu. Maç millî takımın maçı değildi ama millî maçtı. Önemli maçtı ve genç futbolcu ilk 11’deydi. Teknik direktörün en fazla 11 kişiyi koyabildiği sahaya, genç bir futbolcu 1/11’lik bir yer tutar. 11’de 1 olmak az şey değil! Hele de o büyük maçtaki 11’in 1’i olmak her yiğidin harcı değil. Futbolcu o maçta en az 1 olmak zorundadır; 0 olma hakkı yoktur. Sahada yokmuş gibi oynarsa, bir daha çıkamaz yedek kulübesinden, belki yedekler arasında da bile yeri olmaz. Teknik direktör adına oynamaktadır orada; iyi oynarsa direktöre hak verilir; kötü oynarsa direktörden hesap sorulur. Bir başkası oynayabilecekken o pozisyonda neden o oynamıştır? Daha iyi biri kenarda beklerken, neden sahada etkisiz biri kalmıştır. Bu yüzden olsa gerek, dedi ki spiker: “Hocası ona güvendi.” Ona düşen de hocasının güvenini boşa çıkarmamaktı, hocasının kendine güvendiğini bilerek oynamaktı. Ramazan’ın mübarek ikliminde görüştüğümüz muhterem Mustafa İslamoğlu’nun esmâ-i hüsnâdan Mü’min ismine getirdiği heyecan verici yorum beni bu maçta da yalnız bırakmadı. O çarpıcı yorumu duyduğum günden beri hep aklımda Mü’min ismi. Namaz için seccadeye çıktığımda aklımda. Oruç niyetiyle kalktığımda aklımda… Kur’an’ı elime aldığımda aklımda… Salavat getirirken aklımda… Sokakta yürürken aklımda… Aynada yüzüme bakarken aklımda… Evimde bir köşede otururken aklımda… Dostlar arasında sözüm dinlenirken aklımda.... Sahnede ve/ya ekranda binlerce kişiye hitap ederken aklımda… Bu satırları yazarken de aklımda… Keşke hep aklımda olsa, hiç aklımdan çıkmasa… Mü’min ismi “güvenen” anlamına geliyor… Mü’min’dir; yani “ güvenir”… Kime güvenir? , varlığını yokluğuna tercih ettiği her şeye güvenir. Taş olarak var ettiğine “taş” olmanın icabı sert ve katı olma konusunda güvenir. Taş olmayı onun cismine emanet eder. Hayvan olarak var ettiğinin de, hayvanlık neyi gerektiriyorsa onu yapacağı konusunda emindir. Hayvan olmayı da onun omuzlarına yükler? Peki ya “insan” olarak var ettiğine nasıl güvenir? Aynada yüzüme bakınca anlıyorum ki, bana güveniyor. Beni bu yüzle yarattığına göre, benim insanlık takımında yer almamı istemiş. Varlığın ileri ucunda görev vermiş bana. Var edip de taş bırakabilirdi beni; taş yapmamış. Hayat verip de salkım söğüt eyleyebilirdi. Ağaç yapmamış beni. Demek ki, ağaçtan fazlasını bekliyor benden. Hayvan olarak da yerimi alabilirdim yeryüzünde. İnsanım ve bir insan yüzü taşıyorum. Demek ki, taştan da, ağaçtan da, hayvandan da fazlasını bekliyor benden. Bu bedenin içinde ben “ben” olarak var olduğuma göre, Yaradanım beni yedek kulübesinde bırakmamış, insan eylemiş. Bu bedenin içinde ben değil de bir başkasının ruhu olabilirdi. Bu yüzün gerisinde benim değil de bir başkasının bakışı saklanıyor olabilirdi. Eğer öyle olsaydı, yani varlık sahasında, benim bedenimin içinde “ben” yerine, yine kendine “ben” diyen bir başkası var olsaydı, hiç itirazım olabilir miydi? Yedek kulübesinde bekletilen futbolcunun hiç olmazsa, sahaya çıkma umudu vardır. Sahayı görür, oynamak için can atar. Ama “yokluk” kulübesinde bırakılmış olsaydım, varlık sahasını hiç göremeyecek, göremediğim gibi görülmeye değer bir varlık sahasından haberdar olmayacak, kulübede bekletilişimi de hiç sorun etmemiş olacaktım. “Yok” iken, “yok kalabilecek” iken, “var” olmamın tercih edilmesi, hele de bu varlığın kalıbı içinde sunulması, kendi hesaplarımda hiç yokken, kendim hiç ummuyorken, varlık sahasına sürülmüş olmam sıradan bir şey midir? Demek ki Rabbim bana güvenmiş, insan kadrosunda yer almak üzere beni seçmiş; bir başkasını değil. Benim bedenimin malzemesinden başka varlıklar yaratabilecekken (ki içinde yürüdüğüm 90 kiloluk et kemikten ne güzel güller, ne tatlı patatesler, domatesler vs. yaratılabilirdi!) beni yaratmayı tercih etmiş… Benim yerime başkalarını var edebilecekken, beni başkalarına tercih etmiş, beni “insan” olarak var etmeyi dilemiş… Varlık sahasında bir “insan” olarak var olma görevini ben üstlenmişim. Benim bedenim üzerinde bir “insan” binası yükseltilmiş. Benim kapladığım hacimde bir “insan”ın konuşması, yürümesi, durması, bakması, susması takdir edilmiş. Yani, en az “bir” insan olmalıyım bu âlemde. Daha azına razı olma hakkım yok. İnsan olarak sıfırlayamam kendimi. Sahadan insan olarak silersem kendimi, bana yapılan yatırıma yazık etmiş olurum. Varlık sahasındaki insan varlığımı azaltırsam, bozarsam, yıkarsam, bana duyulan güveni boşa çıkarmış olurum. Evet, evet; ben, biz, hepimiz, ’ın güveninin eserleriyiz. Ve hiç de az değiliz. Ve hiç de kendimizi azımsama hakkına sahip değiliz. Sahadayız. Ve maç bütün hızıyla devam ediyor. Gözler üzerimizde. |
| | |
| | #11 |
| Standart Donanım | Kimselere diyemedim... Öyle çok pazarlık ettim ki Seninle ey Rabb'im. Sen çağırınca, kendime ayırdığım vakitlerden çalındığını düşündüm. Ezan okununca, sevdiklerimle geçirdiğim zamanların azalmasından korktum. Vakit girince, içim "cız" etti hep. Odamdan uzaklaştım, bıraktım işimi, bozdum keyfimi; öylece namaza durdum. Ayak diredim, "az sonra kılsam da olur!" dedim. "Az sonra"larım "çok sonralar"a döndü, geç kaldım, geç kalmaktan utanmadım. Sonunda ayaklarımı sürüye sürüye vardım huzuruna. Pazarlığımı vaktin daralmışlığını bahane ederek yeniden ileri sürdüm. Kaçıyordu namaz ya; o yüzden çabucak kıldım, selam verdim, hemen kalktım, rahatladım. Oysa rahatlığı Sana borçluyum. Ağrımayan her bir dişim kadar huzur borçluyum Sana. Damarlarımın her bir noktasında pıhtılaşmayan kanım kadar sükûnet borçluyum Sana. Tenimin kaşınmayan her bir noktası kadar rahatlık borçluyum Sana. Dişlerim ağrıyacak olsa her biri için harcayacağım zaman Senin. Kanım pıhtılaşıp damarlarım tıkanacak olsa, her defasında ızdırap ve korkuyla geçireceğim saatlerin hepsi Senin. Tenim her noktasında yırtılacakmış gibi acıyacak olsa, kendi kendime dar geleceğim huzursuz günler Senin. Gün oldu; usandım. Sabrımı tükettim; tükendim. Kendimi yontmaya heveslendim. Benden istediğin zamanı çok gördüm. Benden istediğini, benim için istediğini bile bile, huzurunda huzursuz durdum. Fazla buldum namazın rekatlarını; kısaltmak için bahaneler aradım. Günümü delik deşik etmeni, işimin arasına kesintiler sokmanı, hayatımın ortasına duraklar koymanı, uykumu bölmeni lüzumsuz gördüm. "Beni bana bırak!"larla durdum huzuruna; içim başka bir yerlerin türküsünü söylerken, ben seccadende, belki sadece bedenimle, mıhlı kaldım. Oysa Sen, dileseydin dar edebilirdin zamanı bana! Bir uçurumun dibine savrulmuş bir arabada çaresizce Sana yalvartıyor olabilirdin beni. Korkulu bir savaşın orta yerinde ateş ve kan kusan bombaların altında günümü de, işimi de, uykumu da, hatta rüyalarımı da delik deşik etmelerini takdir edebilirdin. Düşmeyen bombalar kadar, uçuruma savrulmayan arabalar kadar genişlik borçluyum Sana. İçten pazarlıktı benimkisi. Öyle içten ki kendime bile söyleyemedim. Gözlerimle birlikte gönlümü de secdene kilitlemeyi çok gördüm. Kendimi sıfırlamayı, benliğimi hiçe indirgemeyi beceremedim. Ensemde kaderin sıcacık nefesini hissedecek o teslimiyetin vadisine inemedim. Acelem vardı; alnımı koyduğum gibi kaldırdım seccadeden. Bütün benliğimle aşağı inemedim. İşim vardı, secdemi işime zaman kazandım. Secdeye kalbimi de sığdırmaya çalışmadım. Uykum vardı, secdemi sığ bırakıp uykumu derinleştirdim. İtirafımdır: Bencilliğimi de sırtıma alıp rükûlarda eritemedim. Bedenim eğilirken huzurunda, "emrolunduğum gibi dosdoğru olma"nın ağırlığını sırtıma almayı erteledim. "Sırası değil!"di; "hele dur; sonra da olur!"du. En Sevgili'ni bir gecede ihtiyarlatan emri üzerime alınmadım. Sen dileseydin, çocuğumun cılız nabızlarının eşliğinde, loş ve neşesiz bir yoğun bakım odasında, gözümü de gönlümü de, umutsuzca, çaresizce, ürpertiyle, korkuyla bir monitörün ekranına kilitleyebilirdin. Dileseydin, yeryüzünün sükûnetini bir anda kesip, küçücük bir duvar kıpırtısının gölgesinde, mini mini bir sarsıntının beklentisi içinde saçlarıma aklar düşürebilirdin. İçten pazarlık mı denir buna? Sen bilirsin Seninle ettiğim pazarlığı. Kendime sakladığım ve hatta kendimden de sakladığım sır bu. Dilime bile değdirmekten korktuğum, ağzıma almaktan utandığım öyle bir sır işte. Fısıldaması bile acı veriyor ya... Meselâ, uzayınca Fatiha, uzayınca sûre, heceler sanki özgürlüğe giden yolu taşlar gibi kestikçe, "bitmez şimdi bu namaz!" dediğim çok oldu. Ama içimden. Kimseler duymadı. Bir Sen duydun beni ey Rabb'im. Sırrımı bir Sen bildin. Kendimi lüzumsuz hissederken seccadenin üzerinde, dudağım anlamına yetişemediğim kelimeler için oynarken, Sen beni söylediğimden fazlasıyla duydun, söyleyemediğimi de, dile getiremediğimi de bildin. Ruhumu alıp uzaklara gittiğim halde, bir bedenimi bıraktığım halde huzurunda, kovmadın beni, yakınlığında tuttun. İtirafımdır; öyle anlatıldığı gibi özleyebilmeyi beceremedim henüz namazı... "Aradan çıkarmaya çalıştığım" oldu namazı. Geçiştirdim namazı. Bir "sorun"du çözdüm, hallettim. Selam verip sonra yaşamaya başladım... Yaşamayı namazın içinde aramalıydım. Namazı yaşamanın içine sızdırmalıydım oysa. Bilemedim. Kafa tuttum, ayak diredim, pazarlık ettim; ama Sen utandırmadın, yine yine yine huzuruna aldın beni. Her secdede rahmetinle okşadın alnımı. Her rükûda "aferinler" fısıldadın gönlüme. Her vakitte yeni bir sayfanın aklığına çağırdın ruhumu. Yüzüme vurmadın. Azarlamadın. Aşağılamadın. Hepten umut kesmedin benden. Yok saymadın. Utandırmadın. Pazarlık ettiğimi Seninle bir Sen bildin ey Rabb'im. Kimselere söylemedin. Sırdaşım Sensin, bir Sana açabilirim içimi, bir Senin beni ayıplamandan korkmam. Ben işte böyleyim; yine "bana ait"lerin hesabındayım. Başka kime söyleyeyim? Başka kimin anlayışından medet umayım? |
| | |
| | #12 |
| Standart Donanım | Merdivenler Hiç düşündünüz mü, hayatınızda ne kadar vazgeçilmezdir merdivenler. Evimizin, apartmanızın olmazsa olmaz parçası. Bizi aşağıya taşıyan, yukarı çıkaran, ulaşamadıklarımıza ulaşmamız için basamak olan merdivenler.. Gün olur, alev alev yanan bir evden ağlaşan çocukları indirmek için şefkatle uzatılan itfaiye merdiveni olur. Gün olur, ağaçtaki meyveye uzanmak için uzanır merdiven. Ve daha ne çok kullandığımız yer vardır merdiveni... Merdiven, hayatı anlatmak için kullanılır bir bakarsınız şiirlerde. "Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden" diye başlar Ahmed Haşim ve hayatı merdivenleştirir. Ardımız sıra bıraktığımız günlere ağıtlar yakar. Nasıl anlatılır hayat merdivenle? İlk basamak neresidir, hangi hâl son basamak? Biz aslında, ademden vücuda dayanmış bir merdivende, hayat merdiveninde ilerliyoruz, adım adım, basamak basamak. Hayat adını verdiğimiz merdivende, her basamakta çok şeyler yaşayarak, kâh gülerek, kâh ağlayarak, ama hiç durmadan, bir geri basamağa inmeden ilerliyoruz. İlk basamaklarda çocukluğumuz bekler bizi. O sıralar merdivenin farkında bile değilizdir. Her yer yakın ve her şey bizimdir. Bulutların üzerinde dünyayı seyrederiz gülerek. Kâh ana kucağının sıcaklığında dindiririz acımızı, kâh pembe hülyalara salarız kalbimizi. Gidenlerin, elimizden çıkanların farkında değiliz. Çünkü her an, her şey bizim için yeni. Ne zaman kaybolur çocukluğun büyülü dünyası? Ne zaman bulutlardan inilir, ayaklar ne zaman yere basar? Hayat sancısı hangi basamakta hissettirir kendini? Ne zaman kaybetmeye başlarız sevdiklerimizi ya da kendimizi? Çocukluk basamakları ansızın bitiverir. Kendimizi sancılı bir delikanlılık/genç kızlık devresinde buluveririz. Kanımız çağlayarak akarken, bizi kimse tutamaz. Her şeyi biz biliriz ve kimse de bizi anlamıyordur. Her yerde olmak isteriz, her şey olmak isteriz ama mutlaka herkesten farklı kalmak, her yerden yüksekte durmak isteriz. Bize önerilenlere illâ ki karşı çıkarız. Hiç bitmeyecekmiş gibi gelir hayat ve gençlik. Öyle ki nice olmaz şeyi gözümüzü kırpmadan göze alır, yüreğimiz burkulmadan harcarız zamanı. Gün gelip beli bükük, bir ayağı çukurda ihtiyarlar olacağımızı hesap etmeyiz, bilmeyiz, düşünmeyiz. Hep böyle dinç, hep böyle genç kalacak gibiyizdir. Acıları da sevinçleri de öylesine abartılı yaşarız ki... Kederde de, sevinçte de dünyamız baştan sona değişir; ya var, ya yok olur. Gök bir güneşlidir, bir sislidir. Hayat akıp gider, ardına bile bakmadan. Hâlâ merdivendeyiz; farkında mıyız? Bilmiyoruz. Bazı tökezlemelerde hissediyoruz belki... Ayağımız takılmasa, dizlerimiz acımasa hiç hissedecek değiliz. Sarhoşuz, gençlik sarhoşu... Peki ya sonrası... Olgunluk çağı mı? Yoksa büyük aldanmaların yaşandığı basamaklar mı? Bilmiyorum. Deli deli akan kan durulmuştur artık. Bir baltaya sap olmuşuzdur belki ya da olmak için çalışıyoruzdur. Hayat gerçekleri acıdır demeye başlamışızdır. Çünkü, artık bakmamız gereken bir ailemiz, sorumluluğunu üstlendiğimiz çocuklarımız vardır. Hayat bir koşuşturmadır; evden işe, işten eve. Problemler, çözümler arasında dokunan mekikler. Peki ya biz neredeyiz? Biz kendimiz için ne yapıyoruz? Şimdi şakaklarımıza karlar yağdı, yürümemiz yavaşladı. İhtiyar olduk. Hiçbirşey eskisi gibi değil... Uğruna yaşadığımız herşey bizden yavaş yavaş uzaklaşıyor. Çocuklarımız şimdi kendi yollarını adımlıyor, kendi merdivenlerinin basamaklarında oyalanıyorlar. Bir zamanlar bizim yaptığımızı yapıyorlar. Hayallerine merdiven kuruyorlar, sevdalarının zirvesine tırmanıyorlar. Ve sevdiklerimiz, basamakları birlikte adımladığımız akranlarımız, akrabalarımız, dostlarımız bir bir göçüyorlar buradan. Daha bir yalnızız şimdi. Kendimizle başbaşayız. Ölümle yüzyüzeyiz şimdi; hani şu uzaktaki ölümle, gençlikte bir türlü kendimize yakıştıramadığımız mezara dönük yüzümüz. Sahi niye gelmiştik biz bu âleme. Her basamakta bizi yokluğa taşıyan merdivenleri adımlamak için mi? Yoksa her basamağında sonsuzluğu hissettiğimiz hakikat merdiveninde emin adımlarla ilerlemek için mi? Tercih bizim, hepimizin. Şimdi kararımızı verelim, merdivenimiz düşmeden, basamaklar tükenmeden.. Biz hangi merdivendeyiz? Hangi basamakta bekler bizi ecelimiz? Adımımız hangi basamakta tükenir? Adımız hangi basamağa "göçtü gitti!" diye düşer? Şair Paul Verlaine'in sorusunu ilk basamakta sormalı değil miyiz? İşte hayat! Aç gözünü gör; Bak ne kadar sade. Her günkü sade gürültüdür Şehirden gelmekte. Ey sen ki durmadan ağlarsın, Döversin dizini; Gel söyle bakalım ne yaptın, Nettin gençliğini? Dikkat! Merdivendeyiz! Düşebiliriz! |
| | |
| | #13 |
| Standart Donanım | Korkuyorum... Dilim kolayca dolanıyor süslü kelimelere. Büyük laflar damağımın her yanına yapışmış gibi. Dudağımdan sözler yâr yüzünden düşen yaşmak gibi kayıveriyor göğe. Göğsünde taşıdığını bilmiyor gibi, içinde büyüttüğünü tanımıyor gibi heceler. Ayrılık sözleri dilimden eksik olmuyor. Ölümü sıkça anıyorum belki. Hasret, hüzün, keder, sızı, sancı, ağrı, ölüm, ayrılık, özlem birer kelime sadece... Dile dokunduğunda acıtmıyor, kulağa vurduğunda can yakmıyor. Bunlar sözler, sadece sözler, sadece sözler. Ağzımda kolayca yankılanıyorlar. Bir çok kulağa çarpıyorlar. Belki bir kaç kalbe de iniyor. Havada asılı duruyor sesler. Harflerin zincirine tutunuyor sözler. Dört harf "ölüm ve sadece iki hece. "Ölüm" derken, kelimenin tam ortasında dil damağa değiyor. Bitirdiğinde dudak dudağa kavuşuyor. "Ölümmmm.. Buluşuyor dil ve damak. Isınıyor dudaklar, kavuşuyor. Kolay ölüm... bu kadar kolay. Demesi kolay.. Ya olması ölümün. Ya dudakları soğutması. Eşiğinde durmak son nefesin nasıl bir tükenmişlik. Nice bir yangındır ömrün bir nefese daha yetmemesi.. Ölümün kendisini ruhunla hecelediğin oldu mu? Ayrılığı kıvrana kıvrana içtin mi hiç? Hasretin tam ortasında kala kalıp zamanın kırık cam parçaları gibi gırtlağına battığını hissettin mi? Korkuyorum. Yalancı olmaktan korkuyorum. Dilimi değdirdiğim yerlere kalbimi yetiştirememekten korkuyorum. Dudaklarıma vuran sözlerin tenimde iz bırakmadan savrulması yalancı eder mi beni? Ya herşeyimi yitirmiş ve geriye sadece sözlerim kalmışsa? Kuru sözler, boş sözler, süslü sözler, içinde kalp olmayan kalp sözler... Ölümün yüzüne yüzünü değdiren ne çok yüzler oldu. Güldü mü ölüm onların yüzüne? Gözleri ölümün gözleri olunca neyi gördüler? Hangi hasretler koşuştu dudaklarına? Yarınlar var diye yarım kalmış işler, sonra söylerim diye söylenememiş sözler, sırası değil diye gecikmiş sevmeler ölümün eşiğinde kimbilir nasıl haykırdı? Ölüm anında susan dudak söyleyeceklerinin hepsini söyleyememişti. Ölümün kollarında açık kalan eller, sahip olunacakların hepsini bitirmiş miydi? Sözleri yok ölümün. Ne söylüyorsa gözleriyle söylüyor. Bir ölünün gözlerine yığıyor tereddütlerin hepsini. Sessizce iniveren kirpiklerin ucuna savuruyor geç kalmışlıkların hepsi. Sanki ruhunu dudakları arasındaki ince çizgiye biriktirmiş gibi ölümler, hem hiç konuşmuyor hem hep konuşuyor. Hayat gibi değil ölüm. Az konuşuyor. Heceleri sessiz. Sözleri keskin. Benim gibi sözlere tutunma sevdası yok ölümün. Ömür boyu suskun. Bir kez konuşur ve konuştuğunda en büyük sözünü söyler. Ne kadar konuşsam ve yazsam, ancak ölümün sözünü ederim. Ölümün sözü, ölümün kendisi değil. Bir beden ki, ölümün kırık hecesidir her daim. Hücre hücre ölüme yazgılıdır içinde yürüdüğüm bu gövde. Zamanın her "tik-tak"ı uzaklıkların sinsi habercisidir; çatlaklar açar aramızda, içimizde. Hayat, aslında hep ölümü anlatır dinleyene. Hayat ölümle berbat olsun diye değildir bu. Ölümün eşiğinde yaşanan bir hayat daha çok anlam arar kendine, daha çok heyecan bulur da o yüzden. Ölümü bilirsen çerçeve çizersin kendine. Bildiğin, beklediğin bir son varsa, hayatı som bir altın gibi işlemeye koyulursun. Ucunu açık sanırsan, oyalanmaya durursun, hoyratça savurursun, oyuna dalarsın. Rüyanın rüya olduğunu bile unutacak sahte bir uyanıklık içinde uyursun. Uyanamazsın. Buraya yazıyorum: en güzel, en içten yazımı öldüğümde yazmış olacağım.. En sahici nasihatimi, en umulmadık haykırışımı cenazem söyleyecek sana. Hayata nokta koyduğumda yüreğine çelikten sözler dikmiş olacağım. Çelikten sözler.. Ezsen de unutkanlığınla, kalbinin odacıklarında bir yerde suskun bir tohum gibi patlamayı bekleyecek. Hiç beklemediğin anda çiçekler açacak, buruk meyveler sunacak. Sen sus ey ölüm.Ben sana hece hece yaklaştıkça, sen bigâne kal. Ben kelimelerle yoluna tuzak kurdukça, sen suskunlukların ardına kaç. Ben ele avuca sığdırmaya çalıştıkça seni, sen perdeler ardına saklan. Sen sus ki, bana söz söylemek kalsın.Yalan sözler. Kuru sözler. Ağız dolusu. Dil bulaşığı. Yüreksiz sözler. Sözler kalsın. Yalanı dilimden uzak eyle Rabbim! |
| | |
| | #14 |
| Standart Donanım | Toprak kiri ellerini küçük sevinçlerin yumağına sarıp ısıtırdın. Gece, kuzgunî bir şal gibi ağır ağır omuzlarına çökerdi; aldırmazdın. Oyunun heyecanıyla aydınlatırdın yüzünü, gözlerini. Acıktığını fark etmezdin. Oyuncak zaferleri kut ve gıda eylerdin kalbine. Evi unuturdun. Sıcak odalardan uzaklığına yanmazdın. Bilmezdin ki sen pencere önü çiçeğisin. Derken, ılık bir anne sesi çekerdi kulağını. “Hadi oğlum eve gel!” “Bak yemeğin soğuyor!” Ezanı öyle sıcacık bir ana çağırışı say işte! Ardında sakladığı mutlulukları unuttuğun, aydınlığını özle(ye)mediğin ulvî pencerelerin pervâzından salkım saçak taşan ana merhametidir. Hasretlerine mukabele edemeyecek, kalbine gıda vermeyecek oyunların telaşını durduran, yumuşak, tatlı, munis, âşina bir sesleniştir ezan… “Akşam oldu; ömür bitiyor, eve dön, varlığını sonsuzlayacağın kapıyı aç… Hava karardı; gönlüne teselli veren renkler çekildi. Hüzün ve korkuların ellerinin nereye vardığını göremeyeceğin kadar koyulaştı. Yüzüne varacağın, huzura konacağın pencerenin önüne gel. Bak, iyice soğudu da hava, üzerin tiril tiril, kaygıların kışında sıkışan göğsünü sarabileceğin bir yakınlık şalın bile yok… Yuvaya dön, sonsuz yumuşaklıkta bir yastığa başını dayar gibi secdeye var; namazın avuçlarına dök eteğinde biriken yetimlikleri, yabanlıkları…. Sımsıcak bir çorbayı yudumlar gibi, dudağının arasına al dualarını, damağına değdir suskunluğa zincirli fısıltılarını.. Çamura bulanmış ellerini, dünyanın kiriyle kararmış yüzünü kara(n)lıkların tozuna bulaşmış gözlerini, abdestin çeşmesinde yu…” Kalbine bir ana bakışıdır namaz. De ki: iyi ki geldin sıcak yanım ölümü sol köşede eritti bakışların* Apansız, teklifsiz gözüne girip girip gönlüne asla teselli sunmayan billboard resimleri gibi yolunu kesen, gönlünün mah/pus fısıltılarını duymaktan seni alıkoyan fırsatçı bezirgânlar gibi habire sa/taşan, seni durmaksızın koşturan ama menzil vaad etmeyen yürüyüş bantları gibi yoran “büyük” işlerden çekip alır seni namaz. Hırslarının hazlarının yapışkan kuytusuna itip unuttuğun, kentlerin kuru gürültüsünde ninnileyip uyuttuğun, ağzına gündelik telaşlarını kapatıp susturduğun yetim çocuğu hatırlatır sana. İçindeki çocuğun elinden yeniden tutar. Namaz, küçük bir kız çocuğu yumuşaklığında sokuluverir yanına. Küçücük yüzdeki tebessüm içinde saklı kuşları nasıl sonsuz genişlikte bir göğe çağırıyorsa, daracık seccadenin yüzünde saklı vaadler de kalbini sonsuz genişlikte bir göğüse yerleştirir. Küçük kız çocukları gibi, gözlerine toplar cümle çığlıklarını. Tepeden tırnağa bir bakış olur, gök mavisi gözlerini üzerine yağdırır şefkat kurağı çöllerinin. Bir damla gözyaşının seline kapılır; yıkılır, yok olur, silinir sığ haritalarda çizdiğin öncelikli ülkelerin/ilkelerin. Bakışına dayanılmaz o meneviş gözlerin. Menziline girdiğin dem vuruldu bil yüreğin. Küçük ve yumuşak elinin çekimine karşı konulmaz kız çocuğunun. Küçük bir gayretle çekip alabilirsin elini elinden gerçi. Yüzünü azıcık çevirip gözlerinin hapsinden firar edebilirsin kolayca.. Ama.. Kalbini sarıp sarmalayan avuçlar, gönlüne kelepçeler takan bakışlar seni sana sürükler. Kendi kıyında bulursun kendini yeniden. Hatırla ki, Medineli bir kız çocuğu Peygamber’in [asm] elinden tutacak olursa, kız çocuğu O’nun elini bırakıncaya kadar O elini çekmezdi. Namaz, gözleri menevişli, saçları kıvır kıvır bir kız çocuğu gibi, ardı sıra koşturduğun-sözüm ona-büyük işlerden koparır seni. Kalbinin yanına çağırır nefesini. Hesapsız, kıyısız neşelerin köşesine oturtur sesini/sessizliğini. Sonsuz, vedasız baharların renk/ahenk çiçekleri dibinde yatıştırır iç çekişlerini. Sade, duru bir tebessümün yanağında durultup süzer cümle gönül kırışıklıklarını/karışıklıklarını. Sever seni, sevindirir, sevildiğini bilir, sevildiğine sevinir. Cismi şefkatinin yanında pek sönük kalır. Bedeni yüreğinin göğünde pek cılız durur. Sarılır göğsüne, yüzünü yüzüne değdirir. Ama içinde parlattığı incilerin üzerini kapatır, derûnunda beklettiği sözleri senden sakınır. Suskundur; yarım ağız konuşur gibidir; lâkin söyleyeceği ne çoktur, ne çoktur… Gözlerine bir kız çocuğu ağ(lay)ışıdır namaz. De ki: gözlerin ışık seli senin... al karanlıklarımı gözbebeklerinde yıka... |
| | |
| | #15 |
| Standart Donanım | Yeryüzünü Can Bürüyor Ele avuca gelmiyor can. Dokununca dökülüyor gibi parmak uçlarından. Oysa, elimize avucumuza varlıktan yana ne düşmüşse, parmak uçlarımıza yakınlıktan yana ne dökülmüşse, hepsi can dokunuşundan, hepsi can dokusundan. Bir kardelen edasıyla çiçekleniyor şimdi bahar. Ölü ağaçlardan, kemikleşmiş tohumlardan çiçek çiçek can, yaprak yaprak heyecan uzanıyor parmak uçlarımıza. Kara soğuk topraktan, sarı mahzun güz zamanlardan renkahenk hayat dökülüyor avuçlarımıza. Toprak altında unutulmamış, kuru ölgün kemiklerde mahfuz, unutulmuş zamanlarda hatırlanmış ne varsa, hepsi hiç unutmayan, canı yokluğunda bilen, ölüyü yeniden dirilmek üzere hıfzeden Hafiz’den. Ayrılık kokan güzlerde gizli bahar hazırlığı ve unutulmuş mezarların karanlığına sızan haşir sabahı O’ndan. Canların vuslatı Hafiz’den. Söze sığmıyor, dile gelmiyor can. Şiire uymuyor, öyküde uyumuyor, film karesinde oynamıyor. Dilimize damağımıza değen ne varsa tatmak adına, hepsinin tadı can, hepsininin tuzu can. Söz etmeye değer ne varsa, kayda değer ne yaşarsa, hep can heyecanı, hepsi can serencamı. Can an’a sığmıyor; kalp sona razı olmuyor, akıl kırık düşler istemiyor, şefkat eksik vuslatlara kanmıyor, hayat kesik zamanlara doymuyor, dil ve damak yarım kalan lezzetleri sevmiyor. Bahar gelmeyince, can ölüyor, kalp kırılıyor, akıl taşlaşıyor, şefkat nefrete dönüyor, lezzet elemler doğuruyor. Her bahar kalplere vaadedilmiş sonsuzluğun tadı tuzu yürüyor damağımıza. Ebedi vuslatlar, nihayetsiz mutluluklar ve gölgesiz sevinçler açıyor güller boyunca. Akıl ve kalp, yeni çiçek kokularında, taze meyvelerde tadıyor ebedin tadını. Baharda ebed kokusu, güllerde vuslat muştusu, meyvelerde yeniden diriliş muamması, dünü bugüne bitiştiren, güzü bahar eyleyen, nihayetsiz anlar halkeden Kayyum’dan. Hayatın tadı tuzu O’ndan. Mezara inmiyor can, toprağa düşmek bilmiyor. Çamura düşen, toprakta biten ne varsa, hepsinin dürtüsü candan, hepsinin dirilişi candan. Mezarlarlar boyu gizlenen ne varsa, hepsi can tarlası. Ne varsa toprak üstünde kanayan ve sancıyan, hep can kavgası. Toprağa inmiş kuru tohumları renk renk dirilten, çamura düşmüş, rüzgarlarda dağılmış güzlerin hiçbirini unutmayıp yeniden yeniye bahar eyleyen, can kuyusu rahimlerden mütebessim yüzler çıkaran, baharı can tarlası eyleyen, ölüyü dirilten hep O. Muhyi O. Hayy O. Ezelden Diri ve Ebediyen Hayat Verici O. Kokusu yok canın; sesi yok, nefesi yok. Çağıltısız ve uğultusuz, gürültüsüz, kavgasız kayıp gidiyor alnımızdan ve anımızdan. Bileğimizden akıp giden an, damarımızda kanayan dem, damağımızda tuzlu nem, dudağımızda gamlı ney, hepsi hepsi can kaygısı, hepsi can tortusu. Biz bizde değilken, biz sessiz ve nefessizken bizi anan O; bizi “anılmaya değer” kılan, hatırımızı sayan O. Baharda her şeyi binler kez hatırlayan, kendinden geçmişleri, hayattan göçmüşleri yeni yüzlere kavuşturan, fanilere yeni zamanlarda yeni mutluluklar vaadeden bir O. Bir O Baki. An’ı ebedi kılan da, kalplerin ayrılık yarasını saran da, canların yokluk yarasını bilen de, baharı solgun yapraklar, ölü tohumlar arasından sıyırıp getiren O, bir O Cemil-i Baki. Tene değiyor can, ete kemiğe bürünüp öylece görünür oluyor. Tenin tenhasında, et kemik arasında gizli ne varsa, hepsinin libası can, hepsinin ayinesi can. Bu bahar, tohumların başına hayatı dolayan, kurumuş kemik gibi ağaçları renk renk, çiçek çiçek giydiren, ölmüş kemiklerin can urbasını diken O, çamura düşmüş yüzleri, yokluğa yuvarlanmış bakışları yine yeniden dokuyan bir O. Bir O Rahman. Nefese siniyor can, bakışta siliniyor, dokunuşta yitiyor, ateşte eriyor. Renkten yana ne varsa gülde, ateşi yakan ne varsa, kanı kaynatan her neyse, hep candan, hep can ocağından, hepsi can çerağından. Baharda gül O’ndan, haşirde ebedi gülücükler O’nun rahmetinden. Kanı ısıtan ve canın sönmüş közünü üfleyen O’nun ihyası. Canı yokluğun ateşinden uzak tutan, dokunuşlardaki vuslat sıcağını harlayan bir O. Bir O Rahman. Bir O Rahim. Dağılıp çözülüyor can zamanın kıvrımlarında, kırılıp dökülüyor yüreğin odacıklarında. Anları birbirine ulayan ne varsa hepsi canın bağından; kırık ayinelerde, soluk sarı fotoğraflarda unutulmadık, umulmadık ne varsa, hepsi canın yumağından. Savrulan sarı yapraklar gibi ayrılan canların vuslatı, aşklarından kopup dağılan, dağlanan kalplerin tesellisi bir tek O’nun adaletinden. Can bağının bahçevanı bir O. Unutulmuşlukların, unutulmuşluğu bile hatırlanmayanların, sahipsiz mezarların, kimsenin ölüsü bile olmayan bir zamanki yaşayanların tek vefalısı O. Bu bahar da Onun vaadiyle dirilir. Bir O Sadıkul Vadülemin. Yüzlere uğruyor can, bebek yüzlerden, güzel yüzlerden, masum yüzlerden, mahzun yüzlerden geçip gidiyor. İçin de içine sızan, sularda sızlayan, kalplere süzülen, şah damarda dolanan ne varsa, hepsi canın kuyusundan, hepsi canın kıyısından. Yusuf’u kuyudan çıkaran, İbrahim’i ateşten kurtaran, Yunus’u üç karanlıktan sıyırıp alan, bu bahar karanlıklarda gizli kalmış tohumları, adı geçmiş zamanlarda kalmış meyveleri yeniden diriltiyor, can veriyor. Çünkü sadece Odur hatırlayan “rahimlerde gizli olanı”, bir O bilir karanlıklarda, yitik zamanlarda olanı. Bir O yakındır sularda sızlayana, şah damarlarda dolanana. Bir O Zakir, bir O Müzekkir. Yaralarda çoğalıyor can, kanda kıvranıyor, geceyi dağlıyor, gündüzü kanatıyor. Karbeyaz soğukların göğsüne akan sıcacık kanda azalan neyse, bir pıhtının özünde közlenen yangın neyse, gecenin acısını gündüzün yarasına dolayan ne hikmetse, hepsi can pâresinden, hepsi can çaresinden. Ölüye can suyu veren Şefik O. Pıhtılardan canlara yol açan Halık O. Kabir gecesinin ayrılık acısını, haşir sabahının vuslat tesellisiyle saracak olan Kadir-i Mutlak O. Bu bahar Onun şefkatinin kıvamında yoğruluyor, Onun hallakiyetinin divanında genişliyor, Onun kudretinin meydanında boy veriyor, serpiliyor. Bir O Halık. Bir O Kadir. Dağı yol eyliyor can, denizi çölde boğuyor, rüzgârı susturup, suları yakabiliyor. Dağdağanın ortasındaki Yunus’dan savrulan rüzgâr nereye estiyse, yangının orta yerindeki İbrahim’den sızan su nereye aktıysa, denizin göğsündeki Musa’dan artan çöl nereye taştıysa, hepsi canı dağladı, hepsi canlar yaktı, hep canlar ağlattı. Canı, akşamı olmayan o sabahta, ins ve cinnin tek baharında teselli edecek bir O. Bir O Adil. Bir O Hakîm. Can, paslı bir bıçak yarasıdır varlığın göğsünde. Tenin beyaz yüzünde bir kardelen hülyasıdır. Göğün en canlı yıldızı, yerin en kanlı çiçeğidir. Yarada kabuk bağlayan her neyse, buzda kristal kristal biçimlenen ne ise, gökten yukarıda, yerden aşağıda ne varsa kaynayan, hepsi can yüzünden, hep can gözünden, hep can özünden. Bahar yüzlü dirilişlerde, canı özünden eden yıkılışlarda, bıçak yarasında akıp yiten, çiçek tozlarında akıp giden, savrulup dağılan hayatlarda hep Onun tecellisi var, hepsi Onun hikmetinden. Var eden bir O. Yoklukta olanların, henüz yokluktaki ağızlarından varolma iştiyakını, varolma arzusunu duyan bir O. Bir O Sem’i. Yokoluşlardan sonrasını, yıkımlardan ve ölümlerden sonrasını bir bilen O. Bir O Sem’i-i Alîm. Yüreğimizin yayında gerili oktur can, ki buralı değildir, şimdiye razı değildir; bizden önceleri ve bizden sonralarıdır. Gölgemizin kuytusunda saklı hayâldir can, ki bizden ama bizden olmayandır, bizimle ama bizimle kalmayandır. Alnımızda doğmuş şebnemdir can, ki bizde ama bize ait olmayandır, bizden ötelerde aşkları vardır. Ezel ve Ebed Sultanı’nın emrindedir can. Burada kalası değildir. Kesik, kırık an’larda, yıkık dökük mekanlara razı olası değildir. Canın sultanı bilir hepsini. Canın bildiğinden, cana bildirdiğinden çok daha ötesini bilir Sultan. Can kendini unuttuğunda bile canı bilen bir O Sultan’dır. Can şebnemine ebedî vuslatın ışıklarını düşürüp, Onu ebedin yollarına düşüren O Sultan’dır. Tüm zamanların, tüm baharların sahibi bir O’dur. Ötelere can atan canın Sultanı O’dur. Bir O canlara ve anlara Sultan’dır. Ve can Cânân’dandır. Semâda Ahmed muştusu, Hira’da Muhammed korkusu, Hicret’te Sıddık telaşı, Mekke’de mahbubiyet davası, Taif’de rahmet duası, Medine’de Ensar sevdası... Ne varsa, Cânân’dan yanadır, hepsi candan âlâ, hepsine can feda, hepsine canlar kurban olasıdır. Can burada kalası değil, can bu bahara kanası değildir. Cânân yurdunun yeni canları, kevnin yüreğinden koşup gelen bahar tohumları, öte zamanlardan taşan güller ve bülbüller, bundan böyle yüreğimize akmalı, şah damarımıza varmalı, herkesi kâne boyamalı, herkesi Cânan ile vuslata kandırmalı. Bu bahar canlar ebedi dirilişin taze haberleri olarak okunmalı, vuslat gülü gibi koklanmalı ve kucaklanmalı... Ne varsa yaşadığımız, tattığımız, sevdiğimiz ve var bildiğimiz; ne varsa yaşamaya değer bildiğimiz, anamız, babamız, yavrumuz, yurdumuz, vatanımız, dünyamız, göğümüz, gözümüz, elimiz, yüreğimiz... Hepsi Cânân’ın bahar ayinesinde, yeni kavuşmakların arefesinde yeniden dirilir, yeni canlara bürünür. Değil mi ki, hepsi Cânân’ın ‘levlâke’ dilemesiyle varlığa vardı. Hepsi Cânân ayinesinde birer can kırığıdır. Kırıkları onarır elbet Cânân. Bu bahar yaptığı gibi. Ebedî esmasına baki ayineler eyler bu can kırıklarını. Esmânın bahçesinde yenilenir baharımız. Esma bohçasında ebedî çeyizler olur bu baharı seyranımız. |
| | |
![]() |
| Seçenekler | |
| Stil | |
Senai Demirci YazılarıSenai Demirci Yazıları konusu, EĞİTİM VE KÜLTÜR REHBERİM/Edebiyat & Sanat bölümünde tartışılıyor . | |
Benzer Konular | ||||
| Konu | Kategori | |||
| Yeni kamyon arkası yazıları | Yazı & Yorum | |||
| Sularin Sonsuzluga Aktigi Dem-Senai Demirci | Yazı & Yorum | |||
| Kamyon arkası yazıları yarışması yapıldı. Hepsi birbirinden güzel. | Fıkralar ve Komik Yazılar | |||
| Senai Demirci'den | Şiir Köşesi | |||
| ||||
| Konu | Kategori | |||
| Evden eve nakliyat | Liseler & Üniversiteler | |||
| Şehir ve Firma Rehberi | Tatil ve Oteller | |||
| Tatil ve Oteller | Seo | |||