Psikoloji Konuları

Ödev Kaynakları bölümündeki Felsefe - Sosyoloji - Psikoloji alt forumunda bulunan Psikoloji Konuları konusunu görüntülemektesiniz özet:Psikoloji Konuları Duygular ve Öğrenme Betül RANA Vücudumuzda şuurumuz dışında cereyan eden hârikûlâde işleyiş ve hâdiselerden tam olarak haberdâr değiliz. ...

Sponsorlu Bağlantılar

Cevapla

 

LinkBack Seçenekler Stil
Alt 04-02-2008, 06:54 PM   #1
 
KaraKarTaL585 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
KaraKarTaL585
Bir KemalisT Mod.

Standart Psikoloji Konuları


Psikoloji Konuları Duygular ve Öğrenme
Betül RANA
Vücudumuzda şuurumuz dışında cereyan eden hârikûlâde işleyiş ve hâdiselerden tam olarak haberdâr değiliz. İlk bakışta birbirinden bağımsız gibi görünen birçok mekanizma (gerek organlar arasında, gerekse duygu, düşünce, davranış ve psikolojik durum açısından) birbiriyle sıkı münasebet içerisindedir. Buna stres ile kalb hastalıkları; endişe ile uyku bozuklukları; mutsuzluk ile yorgunluk arasındaki bağlantılar misâl verilebilir. Son yıllarda dikkat çeken konulardan biri de, öğrenme ile duygular arasında sıkı münasebetin olduğudur. İç ve dış tembihlerle tetiklenip farkına varılan seziş ve hissedişlerin, kuvvetlenerek gönülde, bedende ve zihinde yol açtığı uyarılmışlık hâline (arousal) duygu denir.1 Bu uyarılmalar, kişiye hoş veya nâhoş gelebileceği gibi, zevk-lezzet yahut ağrı-acı da verebilir. Bu açıdan duygular, yol açtığı tesirlere göre pozitif (neşe, sevinç, mutluluk, sevgi-aşk) ve negatif (keder hüzün, kaygı-endişe, kızgınlık-öfke) olarak sınıflandırılmaktadır. Bizi bir fert olarak diğer insanlardan farklı kılan hususlardan biri, duygularımızın şiddeti (baskınlık ve çekiniklik seviyeleri) ile uyarılmak için gerekli olan eşik değerlerdeki farklılıklardır. Bedende olumlu ve olumsuz tesirlere yol açan duyguların önde gelenleri; öfke-kızgınlık-hiddet, kaygı-endişe-korku, hoşlanma-muhabbet, yaşama sevinci, hayret, mutluluk, huzur, iğrenme-nefret, utanma, kin ve intikamdır.

Öğrenmenin öğretildiği bağışıklık sistemi
Son 20 yıl içinde yapılan araştırmalarda, bağışıklık sistemine aynen beyin gibi öğrenebilme kabiliyeti verildiği keşfedilince, tıp dünyasındaki bazı görüşler temelinden sarsıldı. Tıpta o zamana kadar, davranış tarzlarının değişmesinde ve karşılaşılan durumlara tepki vermede sadece beynin ve merkezî sinir sisteminin vazife gördüğüne inanılıyordu. Ader ’in öncülüğünü yaptığı yeni araştırmalar neticesinde, merkezî sinir sistemiyle bağışıklık sistemi arasında güçlü bir bağlantının varlığı; düşünce, duygu ve davranışların ayrı ayrı iletişim kanalları hâlinde değil, girift iç içe iletişim kanallarıyla işletildiği görüldü.2,3

Bir başka araştırmacı grubu ise, duyguların düzenlenmesinde vazife alan sinir alanlarında yoğun kimyevî habercilerin bulunduğunu, bunların beyinde ve bağışıklık sisteminde yaygın biçimde istihdam edildiğini ortaya koydu. Bir organın veya vücudun bir bölgesinin uyarılması gerektiğinde, beyin vasıtasıyla o organa bir sinir sinyali (impuls) gönderilir ve bir refleks hareketi yaratılır. Fakat bu uyarı bedenin bütünü ile alâkalı olduğunda, bu iş için birçok sinyal gönderilmez; hangi duygu veya refleks uyarılacaksa, o duygunun yaratılmasında vazifeli hormonların üretim merkezi olan salgı bezlerine bir sinyal gönderilir ve hormonlar hemen üretilip kan dolaşımına verilir. Böylece en geç altı saniye içinde o hormonun kullanıldığı yerde bir reaksiyon gerçekleştirilir. Bu kimyevî reaksiyonlar, bedende farklı duyguların hissedilmesine yol açar.

Araştırmalar, ruhun icraat santrallerinden biri olan beyindeki duygu ve düşünme merkezleri arasında kuvvetli bir münasebet olduğunu da göstermektedir. Beyne içerden ve dışardan gelen bütün bilgiler, düşünce ile ilgili olan kısımda işlemden geçirilmeden önce, duygu faaliyetleri ile ilgili bölgeye gönderilir ve burada değerlendirilir.2,4 Üzgün veya kızgın olduğumuz zaman yeterince iyi düşünemiyor olmamızın sebeplerinden birisi, sinyallerin duygu işleme bölgelerinde hapsedilmesidir. Beyinde duyguların işlendiği merkezler (limbik sistem-amigdala), beden üzerinde oldukça güçlü tesirlere yol açar. Öfke, kindarlık, saldırganlık, endişe-korku, keder-hüzün-depresyon gibi negatif duygular beyindeki yüksek dereceli mantıkî düşünme merkezlerini bloke ederek, kişinin bir konu üzerine odaklanmasını engelleyebilir.3,5 Bu da öğrenmeyi zorlaştırır, hattâ bazı durumlarda imkânsız hâle getirir. Duygu temelli problemler yaşayan ve bunlarla baş edemeyen çocuğun zihni, yaşadığı problemlerle meşgul olduğu için dikkat ve enerjisi negatif duygulara yönelir; dolayısıyla dikkatini derslere veremeyen çocuk bilgiyi kavrayamaz. Öte yandan, güven, sevgi, şefkat ve nükte gibi pozitif duygularla beslenen çocukta, düşünme kabiliyeti olumlu yönde harekete geçirildiğinden dolayı öğrenme de kolay olur.

Bilginin önemli bir kaynağı olan duygular, insanlara doğru karar almada yardım edebilir. Çünkü kararlar sadece mantığa dayanılarak alınmaz; karar alırken kişinin geçmiş tecrübelerinden derlenmiş duygu merkezli bilgeliğe de ihtiyaç vardır. Araştırmalar, kişinin his ve gönül bağlarının kopması durumunda, basit kararları bile alamadığını göstermektedir.2 Bunun sebebi, kişinin karar vermede zorlanmasıdır. Kişi, karşısındaki insanın davranışından rahatsız oluyorsa, duyguları onu hemen uyarır. Böylece, beden ve zihin sağlığını korumak için gerekli olan sınırlar kurulmuş olur. Bir kimse, üzgün veya incinmiş görünüyorsa, bu hâl, diğerlerine, ‘Sizin yardımınıza ihtiyacım var!’ mesajını verir. Meselâ, bir arkadaşımızı üzüntülü gördüğümüzde, hemen yanına gidip ‘iyi olup olmadığını’ sorar, bizimle “üzüntüsünü paylaşmasını” isteriz. Hissiyatını ve ruh durumunu sözlü olarak ifade etmede başarılı olanların, his ve gönül dünyalarının ihtiyaçlarını karşılama şanslarının daha yüksek olduğu bilinmektedir. Duygularını tanıyan ve buna uygun davranışlar sergileyen kişi, hayata daha müspet bakar.

Duyguların bir başka yönü, insanları belli noktalarda birleştirmeye vesile olma potansiyeline sahip olmasıdır. Duygular kişinin kendisi, başkaları ve durumlar hakkında çok değerli bilgiler verir. Meselâ, yapılması gereken bir seminerden endişe duymak, sunulacak bilgi ve veriler konusunda daha iyi hazırlanmak gerektiğini hatırlatır. Duygular üzerinden açığa çıkan ve hissedilen bilgileri kullanarak kendimizin ve çevremizdeki insanların davranışlarında yönlendirmelere sebep olmak mümkündür.

Duyguları açığa çıkarıcı süreçlerin öğrenmedeki rolü
Duyguların açığa çıkması; uyarılmaya eşlik eden biyolojik-psikolojik-zihnî ve ruhî hâdiselerin, beyindeki esnek ve dinamik sinir ağları desenlerini, yeni oluşan duruma göre yeniden yapılandırmada tetikleyici rol almasıyla gerçekleşir. Olumlu, pozitif duyguları tetikleyen güvenli bir ortam, öğrenmenin hızlı ve sağlıklı olmasına vesile olur. Ayrıca verimli öğrenme için his ve gönül dünyamızın itminan içinde olması gereklidir. Çocukta güven, merak, öğrenme zevki ve iç motivasyon arttıkça, zihnî süreçlerin işleyişi kolaylaşmaktadır. Bu konuda yapılan araştırmalarda, okulda başarısız olan çocukların, duyguları işleyen ve değerlendiren zekâ potansiyeli bakımından bazı yetersizliklerinin olduğu görülmüştür. Bir öğrencinin başarısı, ‘nasıl’ öğrendiğine bağlıdır. Duyguları algılayıcı ve değerlendirici zekâ tipi yüksek bir öğrenci, şahsî ve sosyal kabiliyetlerini akademik hayata uygulamada daha başarılı olur. Bu kabiliyetlere misâl olarak, öğrencilerin meslek veya kariyer tercihlerini yapacakları zaman, hangi alanlarda başarılı olduklarını bilmeleri ve bunları doğru şekilde kullanabilmeleri; bilhassa hedeflerine ulaşmada kendilerine yardımcı olacak birikimi kullanarak yüksek motivasyon seviyesine kolayca ulaşabilmeleri verilebilir.

Bir çocuğun duygu ağırlıklı kabiliyetlerini kullanabilir hâle gelmesi için, eğitime onun kafasından değil, kalbinden başlanmalıdır. Unutulmamalıdır ki, Rahmân ve Vedûd olan Allah’ın, varlığa maya gibi çaldığı evrensel bir duygu olan sevgi, verilenden kat be kat fazla olarak geri döner. Bu durum, eğitim vetirelerinde de böyledir.

Duygu süreçlerini inkişaf ettirme
Çocuklar bebekliklerinden itibaren sağlıklı-sağlıksız, olumlu-olumsuz pek çok şeyin tesirinde kalarak büyürler. Çevrelerinden gelen tepkilere göre kendileriyle, başkalarıyla ve içinde yaşadıkları dünyayla ilgili düşüncelere sahip olur ve bunlara göre davranış ve tutum geliştirirler. Farklı düşünce ve özelliklere saygı duyma ve değer verme, çocukların şahsiyetlerinin güçlü ve sağlıklı olma şansını artırır, kabiliyetlerini keşfetmesine yardımcı olur. Problem çözmede yol gösterecek öğrenme ortamları oluşturmak onlara güven verir. Öğrencilerin hissî ihtiyaçlarına önem veren, onların müspet duygular içinde olmasına vesile olan bir sınıf ortamı, çocukların kendilerini iyi hissetmelerini, öğretmen ve arkadaşları ile iyi münasebetler içinde olmalarını sağlar. Öğretmenlerin, çocukların hatalarını öne çıkarmadan tenkit yerine sevgiye dayalı yaklaşımda bulunmaları, hataları doğruyu öğretmek için bir fırsat olarak görmeleri, başarısızlıkların yenilebileceğine dâir olumlu yaklaşımları ve sınıf içinde mizah, müsabaka ve yardımlaşmaya yer vermeleri; öğrencilerin daha iyi öğrenebilmelerine yardımcı olur.

Bazı hastalara ‘ilâç’ diye, plasebo (ilâca benzer ama içinde müessir maddenin olmadığı yalancı ilâç) verilebilir. Bu durumda gerçek ilâcı almadığı hâlde kişide, belli bir pozitif gelişme görülebilmekte, hattâ kendisini tamamen iyileşmiş hissedenler bile olabilmektedir. Bu tecrübe, zihin ve duygular üzerine yapılan birçok araştırmada kullanılmış ve neticeler şaşırtıcı olmuştur. Meselâ, başarı durumu ortalamanın altında olan bir sınıf yeni bir öğretmene verilmiş; fakat ona, sınıftaki çocukların seçilmiş öğrenciler ve zekâlarının yüksek olduğu söylenmiştir. Öğretmen onlara çalışkan çocuklara davrandığı gibi coşkulu ve teşvik edici davranmış, öğrenciler de buna hayret edilecek seviyede olumlu karşılık vermişlerdir. Öğretmen, ders yılının sonuna doğru, kendisine başlangıçta verilen öğrenci notlarının gerçek not olmadığını öğrenmiştir; ama bu arada çocuklarda müspet bir gelişme meydana gelmiştir.

Öğretmenin, çocuğun zorlayıcı yanlarını, onun günlük hayatından bağımsız meseleler şeklinde görmesi ve patlamaya yol açtığında bunları bir disiplin meselesi olarak rehber danışmana veya müdüre havale etmesi yerine, çocuğun duygularını ve sosyal hayatını anlamaya çalışması çok daha doğru pedagojik bir yoldur. Bizlere emanet olarak verilen çocuklara hissiyatlarını, saldırganlık ve şiddete dönüştürmeden doğrudan doğruya ifade etmeleri öğretilmeli ve onların ilim denizinden müspet duygularla istifade etmesine yardımcı olunmalıdır. Önemli olan çatışmadan bütünüyle kaçmak değil, anlaşmazlıkları kavgaya dönüştürmeden gidermeyi öğretmektir.

Özetle, duygular ve otomatik davranışlar arasındaki bağlantıyı sezebildiğimizde, verilen kararlara duyguların ve düşüncelerin birlikte karıştığını bilmek, daha müspet davranmamıza vesile olacaktır. Bu bilgiler ışığında hayatta hiçbir şeyin gereksiz ve boş yere yaratılmadığını fark ediyor; duygu, düşünce, kalb, akıl ve iradesiyle insanın girift bir bütün olduğunu görüyoruz.


KaraKarTaL585 isimli üyemiz çevrimdy?ydyr. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
Alt 04-02-2008, 06:54 PM   #2
 
KaraKarTaL585 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
KaraKarTaL585
Bir KemalisT Mod.

Standart

Çocuk Gelişiminde Oyunun Önemi
Dr. Hasan AYDINLI

“Çocukların dengeli yetişmesinde oyun, oldukça ehemmiyetli bir unsurdur.
Hatta diyebiliriz ki; ölçülerimiz içinde her oyun, çocuğun hissî, ruhî ve fikrî gelişmesinde en
müessir faktörlerden biridir. Oyun çeşitlerine göre bazıları, çocuğun melekelerini geliştirerek, onu ilerideki hayata hazırlar. Bazıları, onun düşünce ve kabiliyetini artırır."

* Çocukların karakter ve kişilik gelişimlerine oynadıkları oyunların ne gibi tesirleri vardır?
* Çocukların tercih ettikleri oyunlarda, iç âlemlerine ve beklentilerine dâir nasıl ipuçları vardır?
* Oyunun, çocukların lisan ve zihnî gelişimlerine tesirleri...
* Çocuklar, yaşadıkları önemli hâdiseleri, oyunlarıyla nasıl yansıtmaktadır?
* Çocuklar için oyun ne zaman zararlıdır?



Hayatının herhangi bir döneminde oyun oynamamış kimse yok gibidir. Her insanın hayatında geçmişte oynadığı oyunların önemli bir yeri vardır. Acaba çoğumuzun 'oyun' deyip geçtiği bu faaliyetlerin çocuklarımıza faydaları nelerdir? Anne-babalar çocukları ile neden oyun oynamalıdır? Oyun oynayan çocukların karakter ve kişilik gelişimlerinde ne gibi müspet tesirler oluşmaktadır? Anne-babalar oyun aracılığı ile çocuğun psikolojik durumuna katkıda bulunabilirler mi? Bu soruları birçok anne-baba kendi kendine sormaktadır. Bu soruların cevapları, basit görünen bu faaliyetin aslında ne kadar önemli olduğunu anlamamıza yardımcı olacaktır. Şuuraltına tesir eden her hâdise gibi, oyunun da, insanın hem psikolojik durumuna, hem de kişilik gelişimine tesiri vardır. Oyun dendiği zaman hemen çocuklar akla gelir. Çocukluk döneminde yoğun olarak yapılan bu faaliyet, çocuğun zihnî ve içtimaî gelişimi açısından vazgeçilmez unsurlardan biridir.

Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde oyun, "vakit geçirmeye yarayan ve belli kuralları olan eğlence'' olarak tarif edilmiştir. Tarih boyunca değişik şekillerde birçok oyun ortaya çıkmıştır. Bizim tarihimizde günümüze kadar ulaşmış koşu, güreş, binicilik, okçuluk, cirit, körebe, saklambaç gibi spor ve oyunlar vardır. Oyundaki esas maksat, eldeki malzeme ile veya konuşarak farklı bir kurgu oluşturup bir çeşit tekrar etme, tecrübe ve eğlenme ortamı oluşturmaktır. Oyunun özellikleri incelendiğinde "sembolik mânâsı, çocuğun dünyasını yansıtması, gerçek hayattaki beklentilere sözcü olması, yaşadıklarına tepki olarak ortaya çıkması, bir eğlence aracı olması gibi hususlar vardır."1 Oyun esnasında çocuklar insanları ve hayvanları taklit ederek duygu ve düşüncelerini anlatırlar. Bu şekilde çocuklar, kurallarını kendilerinin belirledikleri ve tesirinde kaldıkları günlük hâdiseleri tekrar yaşamaya çalıştıkları emniyetli bir ortam oluştururlar. Oyunun, çocuğun kendine hâkimiyet sağladığı bir alan olma özelliği de vardır.

Hayatın ilk günlerinden itibaren dış dünyayı tanımaya çalışan çocukların, zihnî ve bedenî gelişimi oyun ile desteklenir. Yeni konuşmaya başlayan ve dış dünyayı tanıyan çocuğun oynadığı "cee oyunu'' ayrılık ve tekrar kavuşmayı temsil eden bir özellik taşır. Çocuğun yaşı ve kabiliyetleri arttıkça, oyunun şekli ve muhtevası da değişir. Daha basit ve taklide dayalı olanların yerini zamanla daha karmaşık ve zihnî gayret gerektiren oyunlar alır. Bu tür faaliyetlerin çocuğun lisanına ve pratiğe dönüşmüş kabiliyetlerine olumlu katkısı söz konusudur. Lisan gelişimi ile, sosyal, motor ve zihnî gelişme, yeterince oyun oynayan çocuklarda daha hızlı olmaktadır. Çocuklarda oyun ortamında, yeni tecrübeleri yaşama, farklı tecrübelere altyapı hazırlama, yeni kabiliyetler kazanma ve gelişmeye ait kazandığı özellikleri uygulama söz konusudur. Öğrenilen bilgilerin kullanıldığı, kabiliyetlerin sergilendiği, yeni tecrübelerin kazanıldığı, diyalogların pekiştiği ve hislerin ifade edildiği oyunlar son derece yararlıdır.

Çocuklar yaşadıkları önemli hâdiseleri oyunlarında, konuşmalarında ve davranışlarında dış dünyaya yansıtırlar. Bu açıdan bakıldığında bu faaliyet sırasında çocuğun ortaya koyduğu konuların onun iç dünyasını yansıtması açısından önemi vardır. Misal olarak; anne-babasından şiddet gören veya medyada şiddete şahit olan çocuklarda, kendi oyuncaklarına ve arkadaşlarına karşı şiddet uygulama temayülü vardır. Çocuklar çevrelerinden aldıkları negatif mesajları, oyunda arkadaşlarına ve oyuncaklarına yansıtabilirler. Bu açıdan çocuğu ve içinde bulunduğu atmosferi tanımada oyun önemli bir unsurdur.

Menfî veya müspet yaşanan hâdiseler, çocuğun tesiri altında kaldığı psikolojik durumlar ve şuuraltı müktesebat (birikimler), oyunda sergilenir. Çocuğun stresi, iç dünyasındaki çatışmaları, korkuları ve kaygıları çeşitli oyunlarla tedâvi edilebilir. Çocuğun yaşadığı sıkıntılı hâdiselerin tesirinden kurtulması için oyun bir rahatlama sahası olabilir. Psikolojik travma geçiren çocuklarda bu konuda yetişmiş uzmanlar tarafından uygulanan oyun terapisi yararlı olabilir. Bu maksatla kurulmuş enstitüler ve milletler arası yayın yapan dergiler vardır.

Oyunun çocuğa diğer önemli bir katkısı da, onun sosyal gelişmesine yarar sağlamasıdır. Bilhassa arkadaşlık ve sosyal münasebetlerinin pekişmesinde, yeni arkadaşlıkların kazanılmasında oyun esnasında yapılanların ve yaşanılanların önemli tesiri vardır. Aile içinde büyüyen çocuklar akranlarıyla oyun sayesinde kurdukları bağlar vesilesiyle sosyal bir varlık olma yolunda ilerlerler. Oyun arkadaşlığı birçok çocuğun hayatında önemli bir unsurdur. Çocuk, hiç tanımadığı çocuklarla oyun esnasında tanışarak onlarla arkadaşlığını devam ettirebilir. Aynı zamanda oyun esnasında arkadaşını tanıma, onun sevdiği ve sevmediği özelliklerini öğrenme gerçekleşir. Sosyal gelişimin olumlu olması açısından yaşa uygun oyunların ve oyun arkadaşlıklarının da desteklenmesi gerekir.

Oyun, çocuğun kendi kişiliğini ortaya koymasında ve bazı olumlu özellikleri kazanmasında da yararlıdır. Özellikle doğru davranışların pekişmesi oyun vasıtasıyla daha kolay sağlanabilir. Olumlu karakter özellikleri, uygun oyun ortamında artar ve pekişir. Oyuna uyum sağlayamayan yani benmerkezci, tek taraflı bakış açısı olan, kurallara uyma zorluğu yaşayan, aceleci ve sabırsız çocuklar oyundan dışlanabilir. Dolayısıyla çocuğun oyuna kabul edilmesi, olumsuz kişilik özelliklerini azaltmasıyla olur. Birçok çocuk oyun vesilesiyle empati yapmayı, başkalarına saygı göstermeyi, karşılıklı diyaloglarda kendi sorumluluğunu fark etmeyi, sabırlı olmayı, kurallara uymayı, stresle baş etmeyi, problem çözmeyi ve liderlik özelliklerini pekiştirmeyi öğrenerek karakter ve kişilik gelişimini olumlu yönde pekiştirir. Oyundan dışlanma çocuk için psikolojik açıdan travmatik olabilir. Sürekli olursa, çocuktaki mutsuzluğu artırır. Bu çocuklar, yaşıtlarına karşı daha saldırgan olabilir. Bu sebeple oyundan sürekli dışlanan çocukların varsa sorunlarını çözmelerine yardımcı olmak anne-babaların ve eğitimcilerin önemli görevlerindendir.

Anne-babaların, dede ve ninelerin çocuklar ile oyun oynayarak aralarındaki iletişimi kuvvetlendirmeleri tavsiye edilir. Asr-ı Saadet'te Efendimiz (sas) torunları ile oyun oynayarak ve oyunun kurulmasına yardımcı olarak, onlara değer verdiğini ve duygularını hesaba kattığını göstermiştir. Yüce Nebi'nin (sas) torunları ile oyun oynamasında bizim fark edemediğimiz birçok hikmet de olabilir. Çocuklara merhamet göstermek, onlara zaman ayırmak, onlarla vakit geçirmek sünnet-i seniyeden olup çocuk eğitiminde dikkat edilmesi gereken önemli bir husustur. Çocuğun yaşına göre ayarlanacak bu faaliyetler anne-baba ile çocuğun diyaloğunun pekişmesine vesile olur. Böylece anne-baba çocuğunu daha iyi tanır. Maalesef günümüzde anne-babalar çocuklarına yeterli miktarda zaman ayırmamakta ve birlikte yapılacak oyun faaliyetlerinin yerini tv karşısında geçirilen boş vakitler almaktadır. Yapılan araştırmalar çocukların günde dört-beş saat tv seyrettiğini ortaya koymuştur. Bu açıdan bakıldığında, sadece görmeye ve işitmeye ait uyaranların olduğu, çocuğun sosyal olarak ve lisan kullanımı açısından kendini ortaya koyamadığı tv seyretme sürelerinin kısaltılması gerekir. Acaba hangi çocuk tv seyretmeyi kaliteli bir oyuna tercih eder? Büyük bir hakikat olarak bilinmeli ki, çocuklarımızın birçoğu uğraşacak meşguliyet bulamadıkları veya yeterince oyuna yönlenemedikleri için tv ve bilgisayarı tercih etmektedir. Özellikle şehirde yaşayan ailelerin tv ve bilgisayar karşısında geçirilen zamanları azaltarak oyun oynama zamanlarını artırması yararlı olur.

Son zamanlarda hızla çoğalan internet kafe ve oyun salonları çoğunluğu itibariyle sigara dumanı, uygun olmayan oyun tipleri ve internet kullanımıyla çocuklarımız ve gençlerimiz açısından menfi tesir oluşturmaktadır. Anne-baba ve eğitimcilerin çocukların oyun oynama ihtiyacını uygun ortamlarda karşılamaları, bu türlü bir eğilimi azaltacaktır.

Enerjinin dışarı atılmasında ve fizikî gelişmede oyunun yeri büyüktür. Özellikle hareketli ve enerjik çocukların oyun ortamında rahatladıkları görülür. Fizikî egzersizler esnasında büyüme hormonu daha fazla salgılanır. Büyüme ve kemik gelişmesinde, oyundaki egzersizlerin faydası vardır. Çocuktaki hantallığın azalması, ince ve kaba motor gelişmesinin sağlanması için, fizikî aktivitenin ve bu şekildeki oyunların teşviki gerekir.

Oyundaki şekil ve muhtevanın çocuğun yaş ve cinsiyetine uygun olması gerekir. Mücerret kavramların çok olduğu, daha fazla teferruat ihtiva eden ve uzun süren oyunlar küçük yaştakiler için sıkıcı gelebilir. Taklide dayalı oyunlar, okul öncesi dönemde, zihinde canlandırılmaya müsait olduğundan, çocukların düşünce yapısında sıkça yer alır. Oyun içinde çocukların kendi cinsiyetlerine ait özellikleri sergilemesi de yararlıdır. Zor, aşırı egzersiz gerektiren oyunlar, kız çocukların fıtratlarına uygun olmayabilir. Şiddete eğilimi artıran, değerlerle çatışan, fizikî olarak zarar verebilecek, psikolojik açıdan karakter ve kişilik gelişimine olumsuz tesirde bulunacak oyunlar çocuklar için uygun değildir. Ayrıca son zamanlarda küçük çocukların dahi oynama eğilimi gösterdiği şans oyunları, çocuklarımızın kumar alışkanlığına sebebiyet verebilir. Bu oyunlar, çocuklara giderek daha câzip görünmektedir. Risk alma, kazanma ve kaybetme duyguları, daha uygun oyunlarla telâfi edilerek çocukların şans oyunlarına yönelmeleri engellenmelidir. Yasaklamadan önce, bu türlü oyunların nelere sebebiyet vereceği çocuklarla konuşulmalıdır. Bu oyunlara dâir çocuklara hiçbir açıklama yapmadan sadece onları kötülemek yeterli değildir.

Eğitim ve öğretim açısından oyunun değerlendirilmesi de faydalıdır. Yaşa uygun bilgilerin, oyun ile verilebileceği unutulmamalıdır. Ancak oyun içerisinde çok bilgi verme gâyesi olursa, bu, oyunu çocuklar için oldukça sıkıcı hâle getirebilir. Dikkat süresi, plânlama, organize etme, hafıza eğitimi, doğru karar verme gibi kabiliyetleri, oyun aracılığıyla pekiştirilebilir.

"Oyun ne zaman zararlıdır?" sorusu da önemlidir. Oyun eğer çocuğun görev ve sorumluluklarını aksatacak kadar uzun zaman alıyor, zihnî ve bedenî gelişmesine katkısı bulunmuyor ve çocuğa zarar verecek mesajlar ihtiva ediyorsa, zararlıdır. Aynı zamanda çocuğun yaşına ve cinsiyetine uygun olmayan oyunlar hususunda da dikkatli olunmalıdır. Son zamanlarda, çocuklar arasında moda olan oyunlarda şiddet unsurlarının fazla kullanıldığı, oyundaki gâyenin eğlenmek veya vakit geçirmek yerine karşıdakine zarar vermek olduğu görülmektedir.

Netice olarak, Yüce Yaratıcı (cc) tarafından kendisine bahşedilen istidatlar ölçüsünde çocukların ortaya koyduğu bu faaliyet, anne-baba ve eğitimciler tarafından onların dünyasını keşfetmek, gelişmelerine katkı sağlamak, kabiliyetlerini geliştirmek, yeni bilgiler kazanmalarını sağlamak için istifade edilebilecek önemli bir araçtır. Ancak, "oyun ve oyuncak ortaya koyduğumuz umûmî prensiplerle katiyen çatışmamalı ve mutlaka çocuğun düşünce ve his dünyasını kucaklayıcı ve yükseltici mahiyette olmalıdır.''2

KaraKarTaL585 isimli üyemiz çevrimdy?ydyr. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
Alt 04-02-2008, 06:55 PM   #3
 
KaraKarTaL585 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
KaraKarTaL585
Bir KemalisT Mod.

Standart

Tenkit Psikolojisi
Dr. Hasan AYDINLI

Hatalarımızın uygun şekilde bizlere ifade edilmesi ve bizim bunu kabul etmemiz, şahsî kemâlât açısından gereklidir. Birçok insanın hiç hoşlanmadığı tenkitte gaye ve ölçü ne olmalıdır, Peygamberimiz’in (sas) bu husustaki metotları nelerdir?.. Menfî tenkidi alışkanlık haline getiren kişilerin şuuraltında hangi düşünceler yatıyor olabilir, menfî tenkitçilerin toplum içindeki yeri nedir?.. Tenkidin ferdî ve içtimaî hayatta sebep olduğu hasarlar, olumsuzluklar... Tenkitte mihenk taşımız ne olmalıdır?

Her şeyi tenkit eden bir adam bir tabloyu da tenkit etmiş. Yanındaki: ‘Sen hiç bu kadar güzel bir eser meydana getirdin mi?’ deyince, adam: “Arkadaşım ben yumurtlamayı bilmem; ama bir yumurtanın sağlam veya çürük olduğunu pek âlâ anlarım.” diye cevap vermiş. 1

Birilerinin tenkit ettiğini, birilerinin de tenkit edildiğini sık sık görürüz. Acaba insanlar niçin tenkit eder? Tenkit etmenin arkasındaki psikolojiler nelerdir? Tenkidin faydaları var mıdır? Müspet tenkit nasıl yapılır? Tenkidin insan psikolojisine tesirleri nelerdir?

Tenkit; sözlü, yazılı veya fiilî olabilir. Lûgat mânâsıyla tenkit; herhangi bir insan, eser veya konunun, doğru-yanlış, eksik-fazla, güzel-çirkin yanlarını bulup gösterme işidir. Tenkidin ahlâkî zâviyeden iyi veya kötü olarak vasıflandırılması; kime, ne zaman, nerede, hangi dozda, hangi maksatla ve ne niyetle yapıldığına bağlıdır. Bu açıdan bakılınca tenkit, müspet tenkit (yapıcı olan, fayda sağlayan) veya menfi tenkit (yıkıcı ve zarar veren) olarak ikiye ayrılır. Tenkidin tesiri de yukarıda zikredilen hususiyetlere bağlı olarak farklılıklar gösterebilir.

Kişi niçin tenkit eder?
Ferdî ve içtimaî hayatın daha iyi hâle gelmesi için hataların fark edilip usûlünce ifade edilmesi yararlıdır. Ancak bu ifade şeklinin kişiye ve çevresine zarar vermemesi ve ifadelerin iyi niyetli olması gerekir. Bu şekilde yapılan müspet tenkitlerde yanlışı düzeltme mülâhazası vardır.

Aile ve cemiyette menfî tenkide kilitlenenler, giderek her şeyde bir olumsuzluk arama gibi bir duruma düşerler. Bu şekilde tenkidin bir alışkanlık olarak yapıldığı sık görülür.

Yıkıcı tenkidin gerisinde hissî ve nefsî mülâhazalar yatabilir. Rekabet ve kıskançlık da, kişiyi sürekli tenkide sürükler. Bu durumda tenkide mevzu olan hususu düzeltme ve çözme gayesi veya iyi niyet olmadığı için, iki taraf da bundan zarar görür. Kısacası ‘üzüm yemek yerine bağcıyı dövmek’ niyeti ile konuşmamak gerekir. Değerlendirmelerde samimi olmak, hissî ve nefsî mülâhazaları terk etmek, çoğunlukla yıkıcı tenkit yapmamıza engel olsa da, bu tenkidin yerini, zamanını, dozunu ve üslûbunu ayarlayamadığımız takdirde, yıkıcı tenkitlerle karşılaşmamız kaçınılmaz olacaktır.

Yıkıcı tenkit içtimaî bir hastalık haline gelebilir. Meselâ medyada ‘hatırı sayılır’ kişilerin bile, duygularına yenik düşerek yaptıkları yıkıcı tenkit şaşırtıcıdır. Tv’deki birçok tartışma programındaki tenkidin gerisinde, iyi niyetli bir yaklaşım yerine daha çok karşıdaki kişiye maddî- mânevî zarar verme gayesi vardır. Karşıdaki kişi ne söylerse söylesin, tek taraflı değerlendirme ve sonrasında tenkit yapılmaktadır. İçtimaî hayatı derinden yaralayan bu üslûbun yeni yetişen nesillere sirayet etmeden değiştirilmesi gerekir.

Batı kaynaklı “kişisel gelişim”de ferdiyetçiliğin bir kurtuluş gibi görüldüğü günümüzde, şahsiyet ve benlik aşırı yüceltilmiştir. Bu durumda, ‘var olmak için yok etme’ veya en başarılı olmak adına diğerleri geçilmeye çalışılıyor, diğer insanlar yıkıcı bir üslûpla tenkit ediliyor ve şahsî çıkarlar korunuyor. Benlik ve enaniyetin, menfî tenkidi artırdığı görülmektedir.

Tenkitçinin psikolojisi
Yıkıcı tenkitlerde empati eksikliği vardır, karşıdakinin psikolojik durumu pek düşünülmez. Yeterince empati kurabilen kişilerde yıkıcı tenkit daha az görülür.

Negatife odaklanan ve karamsar kişilerde ise, eksik tarafı bulma daha fazla söz konusudur. Herkesin ve her hâdisenin eksik ve yanlışlıkları onları etkiler. Mutsuz ve distimik (uzun süreli hafif mutsuzluk hali) kişilerde, iradî veya gayri iradî karamsar bakış açısı tenkidi artırır. Bu durumdaki kişiler, içlerinde bulundukları durumu fark edemeyebilirler. Çevredekilerin bunu fark etmesi ve böyle kişilere yardımcı olması gerekir. Meselâ karamsar bir çocuk oyun esnasında arkadaşlarının kendisine yaptığı normal davranışı bile kasıtlı olarak değerlendirir, onları tenkit eder ve sevilmediğini düşünür. Bu durumda onu yakından tanıyan kişilerin onunla ilgilenmesi gerekir.

Aşırı mükemmeliyetçi kişilerde, kendini ve başkalarını sürekli değerlendirme, hataları bulup çıkararak her şeyin hatasız olmasını isteme gibi bir tavır görülür. Mükemmeliyetçi kişiler, çevresindekilerin hatalarını bularak stresin artmasına sebep olurlar. Meselâ mükemmeliyetçi bir anne, çocuğunun not olarak dört almasını bile kabullenemez; hep beş almasını ister. Bu ise, çocuğun stresinin artmasına, başarısının azalmasına yol açabilir. En mükemmeli istemek ve beklemek bazı güzelliklerin sönmesine sebep olabilir.

Tenkitçinin şuuraltında “Ben daha iyi bilirim, daha iyi yaparım” gibi bir düşünce olabilir. Bu düşünce ile kişilerin veya herhangi bir hâdisenin yanlış yanlarını bulur. Buna istinaden, karşıdaki kişiden daha iyi bildiğini kendince ispat etmiş olur. Böylece benliğin ve enaniyetin daha da artmasına sebep olur. Bu türlü tenkit giderek yıkıcı bir mahiyet kazanabilir.

Kimileri ise, hatalarını gayri iradî olarak örtmek için tenkit eder. Özellikle kurumlarda bu durum daha da yaygındır. Başkaları tenkit edildiğinde veya eksik tarafları bulunduğunda, tenkitçi yerinin sağlamlaştığını sanır, hatalarının örtüldüğünü düşünür. Aile içinde de, yanlışların hep başkalarına mal edilmesi, kişinin kendi hatalarını düzeltmesine engel teşkil eder ve aile içi münasebetlerin zedelenmesine yol açar. Sürekli her şeyi ve herkesi olumsuz bakış açısı ile değerlendiren kişiler, kendilerini strese ve kaygıya ittikleri gibi, çevrelerine de negatif enerji yaydıklarından yalnızlaşırlar.

Tenkit edilenin psikolojisi
Söylenen her kelimenin karşı tarafta bir yansıması vardır. Bu yansıma müspet veya menfi olabilir. Bir değerlendirme yapmadan önce, neyi niçin eleştirdiğimizi ve bunun sonucunda kimin ne kadar fayda göreceğini hesaba katmalıyız. Söylediklerimizle sadece karşı tarafa mesaj vermekle kalmayıp, o kişinin kısa, orta ve uzun vadedeki davranışlarına da tesirde bulunduğumuzu unutmamalıyız. Olumlu üslûbu yakalayamadığımız değerlendirmelerde karşı tarafa zarar verebileceğimizi aklımızdan çıkarmamalıyız.

Tenkit, daha ziyade tenkit edilen tarafta strese yol açar; bu da kişilerin zamanla birbirinden uzaklaşmasına sebep olur. Her şeyi yıkıcı bir şekilde tenkit eden kişilerin, aile içinde bile yalnız oldukları görülür. Kimse o kişiye bir şey bahsedemez hâle gelir; çünkü karşılığında sürekli bir olumsuz değerlendirme görmektedir. Tenkit ile birlikte muhatapta kırılma ve dışlanma duygusu oluşabilir. Bir kişinin sürekli eksik taraflarını söylediğimizde, o kişinin kendine bakış açısı olumsuz hâle gelir. Kendisini yetersiz ve başarısız hisseder. Bu durumda endişesi artar. Endişe ve stresi artan kişilerin de, hataları çoğalır. Yani fâsit daire oluşur. Tenkit, stresi; stres de hatayı beraberinde getirir. Sık hata yapan kişi ise daha çok negatif mesaj almış olur.

Ona-buna eksiklik-bozukluk atfedenler, kendilerini ifade etmek için herkesi hor görürler. Bunlar gönüllerine göre kendilerini ifade edemedikleri için hep âlemin kusurları ile meşgul olurlar. Aleyhissalâtü vesselam Efendimiz, "O bozuk, bu bozuk, şu da bozuk." diyene "Bozuk olan asıl kendisidir." manasına şöyle buyurmuştur: "İnsanlar helak oldu diyen asıl kendisi helak olmuştur." Kişinin vicdanı ve kalbi duru olsa her şeyi duru görür. Mizaç bakımından herkeste kusur arayanları, birkaç hafta Cebrail Aleyhisselam'la buluştursan onda da kusur bulur ve "Ayağını nasıl kaydırabilirim?" yolları araştırır. Aslında bozukluk bu tip insanların karakterlerindedir. Bunların ahlâk anlayışı geçimsizliktir. Bu tip hiç kimse ile geçinemeyenlerin bütün derdi, kendini ifade etmektir. Bunlar sürekli kendilerinden bahsedilmesini, hep kendilerine değer verilmesini ve her zaman öne çıkarılmalarını isterler. Bir işi üstün bir başarıyla tamamladığı zaman şunu diyebiliyor musun: "Eğer şu arkadaş veya benden başka birisi yapsaydı, bu iş neticeleri itibarıyla daha çok hayırlara vesile olacak ve dolayısıyla daha fazla başarı elde edilmiş olacaktı." İşte bu anlayış Kur'ân ruhunun ve Peygamber ahlâkının ifadesidir. Aksine hep beklenti içinde olup kendini her zaman öne sürmeye kalkanlar, hezeyanlarını bir ruh hastalığı içinde yaşayanlardır.
* * *


Tenkit ile karşı tarafın ya cesaretinin azalarak pasifleşmesine veyahut daha da hiddetlenmesine sebep olunabilir. Sürekli olumsuz sözler işiten insanlarda, tenkit edilme korkusu ile cesaretsizlik başlar. Tenkit ettiğimiz kişinin bize karşı içten içe öfke duyması halinde de aradaki diyalog bozulur.
Bir kişinin veya şeyin, birçok güzel tarafı olduğu halde sadece hatalı ve yanlış yönlerini açığa çıkarmak hakkaniyet ve adalet ile açıklanamaz. Tenkit edilen kişinin güzel yönlerinin fark edilmemesi, o kişinin güzelliklerinin azalmasına sebep olur. Bir bahçede onca güzel çiçek varken, sadece birkaç yabanî ota takılmamız o çiçeklerin zamanla azalmasına yol açabilir. Sürekli tenkit edilen kişinin mutsuzlaşması ve içe kapanmasına sebep olabiliriz.

Müspet tenkit nasıl olur?
Bir konuyu veya kişiyi değerlendirirken niyetimiz ve tercih ettiğimiz üslûp çok önemlidir. Karşı tarafın tenkidimizden istifade etmesinde en önemli unsur niyetimizdir. Lisan-ı hâlimizle ve konuya yaklaşımımızla iyi niyetimizin hissettirilmesi gerekir. Tavır ve üslûp çok önemlidir. Karşıdakinin bize tavır almasına sebep olacak tutumlardan kaçınmalıyız. Tenkit yumuşak bir üslûpla yapılmalıdır. Böylece yapıcı ve müspet davranmış oluruz. Karşı tarafın da alıcılarının açılmasına ve görüşlerimizden istifade etmesine zemin hazırlarız. Niyetimizin ve üslûbumuzun iyi olmadığı tenkitlerde ise, hem bizden uzaklaşmasına hem de görüşlerimize karşı alıcılarını kapatmasına sebep olabiliriz.

Değerlendirdiğimiz şeyin anlayışımıza göre eksik ve yanlış tarafları varsa, subjektif tenkit yapmış oluruz. Kriter ve standartlara göre değerlendirmeler yapılmışsa objektif tenkit yapılmış olur. Buna şöyle bir misal verilebilir: Bir söze başlarken ‘bana göre, bana sorarsan, benim anlayışıma göre’ gibi ifadeler, karşı tarafın cephe almasına sebep olabilir. Bunun yerine, standartlarımızı daha objektif kaynaklara dayandırarak söze, ‘falan kitaba göre, bazı büyük zatların dediğine göre’ şeklinde başlamamız faydalı sonuçlara vesile olabilir.

Amirlerimizin veya bilgi ve tecrübelerinden yararlandığımız kişilerin tenkidi müspet kabul edilir. Çünkü bu kişilerin görüş bildirmesi ile karşı tarafın iyiliği, faydası ve olumlu bir hale gelmesi sağlanır. Birçok kimse bu kişilerden aldığı tenkitlerle kendini yetiştirir ve eksikliklerini gidermeye çalışır. Hattâ böyle bir değerlendirmenin olması yetişme ve yetiştirme açısından gereklidir.

Tenkitteki gâyemiz karşıdaki kişinin hatasını düzeltmek olsa bile, o hatanın yerleşmesine sebep olabiliriz. Bir kişiye yanlışını söylemekten ziyade, ona nasıl olması gerektiğini söylemeliyiz. Eğer karşımızdaki kişi hatalarının söylenmesine alışmışsa, artık bunları tekrar tekrar tenkit etmek doğru olmaz. Bu tür kişilere hataları söylendikçe hatalarının yerleşmesine yol açabiliriz. Bunun yerine, bu kişilerin olumlu yönlerini ön plâna çıkarıp eksik yanlarına işaret etmek daha faydalıdır.

Efendimiz (sas) insanların hatalarını isim vermeden düzeltmeye çalışmıştır. Şahısların hatalarının ön plâna çıkarılması, isim verilerek konuşulması, şahsın psikolojisi açısından uygun olmayabilir. Bu konuda Efendimiz (sas) bize rehberdir.

Çocuklarla olan münasebetlerde onların iyi yönlerini ön plâna çıkarmak önemlidir. Meselâ sınıfta bir soru sordunuz. Öğrencilerden birisi cevap verdi; ama verdiği cevap yanlış. Bu durumda yanlışa işaret etmeden öğrencinin olumlu yönlerini, cevabındaki bilgi parçalarını kullanarak onu rahatlatmalıyız. Daha sonra cevabın yanlış olduğunu ifade etmeliyiz. Bu durumda öğrenci kırılmayacak ve sonraki sorularda cevap verme cesareti bulacaktır.

Takım halinde çalışanların, arkadaşlarını tenkitten kaçınması gerekir. Tenkit eden kişi, başkalarının da tenkide başlamasına kapı açar; dedikodu ve gıybetin artışına sebep olur. Bu durumda bir arada çalışma ruhu zedelenir. Kişiler sürekli birbirlerinin hatalarını görmeye başlar. Kardeşlik ve arkadaşlık zarar görür. Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şöyle der: “İkinci düstürunuz: Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkid etmemek ve onların üstünde faziletfüruşluk nev’inden gıbta damarını tahrik etmemektir. Çünkü nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez; bir gözü bir gözünü tenkit etmez; dili kulağına itiraz etmez; kalb ruhun ayıbını görmez.. belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine destek olur; yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.’’ 3

Tenkit ile Kur’an-ı Kerim’deki ‘nasihatle kötülükten uzaklaştırma’ arasında fark vardır. Mü’minlerin kardeşlerinde gördükleri eksiklikleri iyi niyetle ifade etmelerindeki ve nasihatte bulunmalarındaki niyet ve yaklaşım mü’mine yakışır olmalıdır.

Ölçümüz şu olmalıdır: ”Her şeyi tenkit, her şeye itiraz bir yıkma hamlesidir. İnsan bir şeyi beğenmiyorsa daha iyisini yapmaya çalışmalıdır. Yıkmaktan harabeler, yapmaktan mamureler meydana gelir.” 2

Tenkidin faydaları var mıdır?
Müspet tenkidin faydaları olmasına karşılık yıkıcı tenkidin zararları vardır.

Hataların süreklilik kazanmaması ve büyümemesi açısından tenkidin yararları vardır. Kişinin kendini bir aynada seyretmesine ihtiyaç vardır. Müspet tenkit ayna vazifesini görür. Kendimizi bu aynada seyreder hatalarımızı görür ve düzeltiriz. Yerinde tenkitler, insanların bir arada çalıştığı yerlerde sağlıklı işleyiş açısından gereklidir. Ancak yıkıcı tenkit bu gibi yerlerde ciddî sıkıntılar oluşturur. Bunun yerine müspet tenkidin yapılması gerekir.

Müslümanlara, bir kötülük gördüklerinde, duruma göre, önce elleri, sonra dilleri ile engellemeleri, buna güçleri yetmiyorsa da kalbleri ile buğz etmeleri emredilir. Bu mülâhaza ile yanlışın uygun bir şekilde engellenmesi faydalı olacaktır.

Çoğumuz hatalarımızın söylenmesinden pek hoşlanmayız. Yanlışlarımızın bize uygun bir şekilde ifade edilmesi ve bunu kabullenmemiz şahsî kemâlat açısından gereklidir.

Eğitim ve öğretimde de müspet tenkit, hem iyi eğitimi destekler, hem de bilimin gelişmesine katkı sağlar.

İster amir, ister memur, isterse de ailede bir eş olalım, günlük hayatımızda müspet bakış açısı hâkim olmalıdır. Bu bakış açısına sahip kişilerin hayatta başarılı olduklarını ve etraflarında çok sevildiklerini görmekteyiz.

Sonuç olarak
Her şeyi tenkit edenler, kendilerini de nefis muhasebesine tâbi tutmuyorlarsa, bu durum onların hatalarını düzeltmelerine engel teşkil eder. Hep başkalarını tenkit eden kişilerin kendi hataları konusunda da aynı hassasiyeti göstermeleri gerekir.

Tenkit alışkanlığı, dedikodu ve gıybeti beraberinde getirebilir. Dolayısıyla tenkide başlayan kişi, bir süre sonra dedikodu ve gıybete de yakalanabilir.

Yapıcı olmak ve güzeli takdir etmek, her zaman teşvik edilen bir davranıştır. “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.’’ ifadesi bizler için bir mihenk taşı olmalıdır. Hayatımıza bakışımızı buna göre ayarladığımızda, hem kalb kırmamış, hem de müspet davranmış oluruz.

Tahribin tamire göre daha kolay olduğu bilinmesine rağmen, tahripçi tenkit üslûbunun toplumumuzda yaygınlaştığını müşahede edilmektedir. Birilerini menfî tenkit ederek sıkıntıya sokmanın prim yaptığı ve bunu alkışlayan insanların kolayca bulunduğu ortamda, müspet davranmak zordur. Tenkit edilen kişinin ruh halini göz önüne alıp öyle konuşmak, tenkit etmeden önce nefis muhasebesi yapmak gerekir.
KaraKarTaL585 isimli üyemiz çevrimdy?ydyr. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
Alt 04-02-2008, 06:55 PM   #4
 
KaraKarTaL585 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
KaraKarTaL585
Bir KemalisT Mod.

Standart

Mükafat-Zevk Sisteminde Ruh Beden Münasebeti
Dr. Selim AYDIN
İnsanların bedenini teşkil eden doku ve organlar benzer olduğu halde, başlarına gelen hâdiselere tepkileri farklı olur; kimisi âni bir felaket karşısında kalb krizi geçirirken, kimisinin de aynı hadiseyi daha sakin ve tedbirli karşıladığı görülür. Buradan hareketle bazı insanlar, yaptığı işlerde lezzet almadan çalışırken; bazıları da ruhundaki güzellikleri yaptığı işe aksettirerek lezzet alır. İnsanın ruhundaki ve mânevî kalbindeki her türlü birikim, faaliyet ve lâtife, bedeni üzerinde de çeşitli emarelerle kendini gösterir. Bedenin bütün sistemlerinin yaratılışta bağlandığı zahiri kontrol merkezi beyindir. Bütün faaliyetlerimizin başlama, bitiş ve işleyişinde, organlarımız beyinden gönderilen emirlere göre hareket eder. En kompleks ve sırlı organ olan beynimizin çeşitli bölgelerindeki vazifeli hücreler, mânâ âlemi ile içinde yaşadığımız şehâdet âlemi arasında bir nevi perde ve adaptör gibi vazife yapacak şekilde yaratılmışlardır. Mânevî kaynaklı hislerimizi yaşayacak olan, maddî bedenimizdir. Ancak burada çok önemli bir hususu vurgulamakta fayda vardır: Materyalist düşünceye sahip birisi, hayatı boyunca yaşadığı elem ve lezzetlerin kaynağını, beynin biyo-kimyevî faaliyetlerinin ve elektrik akımlarının neticesi olarak değerlendirerek, neticeleri asıl sebep olarak görür. Bu düşünceye sahip kişilere göre; beyinde bazı kimyevî değişikliklerin hasıl ettiği elektriği biz, bir his olarak algılamışızdır. Yani bu kişilere göre beynin fiziko-kimyevî yapısı, sebep; duygu ve düşünceler ise, neticedir.

Birçok insanı aldatan bu hüküm, meseleye tam tersinden bakmanın bir neticesidir. Halbuki asıl olan, ruh ve düşünce dünyamızın tesirlerinin, beyindeki çeşitli fakülteler vasıtasıyla bedenimizde görünür hale getirilmesidir. Biraz açarsak, üzüntü, keder; sevinç, huzur gibi ruh hallerimiz, bedenimiz üzerinde bazı değişikliklere tesir edecektir. Fakat bu tesirleri yaratan, beyindeki uygun bölgeleri ve hücre gruplarını mükemmel şekilde hazırlayarak bize sunan Rabb'imizdir. Elemi de lezzeti de yaratan O'dur. Beynin fiziko-kimyevî yapısı ve hususî hazırlanmış hücrelerin teşkil ettiği sinir ağı, Allah'ın (cc) icraatına perdedir. İmtihan sırrı gereğince beden ve ruh arasındaki bu münasebet, birbirine bağımlı kılınmıştır. Bu yüzden mânevî kalbimizdeki rahatsızlıklar, maddî kalbimize tesir ettiği gibi; maddî kalbimizdeki rahatsızlıklar da mânevî kalbimize müspet veya menfî tesir etmektedir.
Dünya hayatında uymamız gereken fıtrî ve kevnî emirleri kolaylaştırmak için, Rabb'imiz, yapmamız gereken bazı mecburi faaliyetlerin içine, peşin ücret olarak bazı lezzetler koymuştur. Canlılığımızın devamı için gerekli olan gıdaları almamız için, onlara çeşitli tatlar, dilimize de tat alma duygusu vermiştir. Şayet yemek yemedeki lezzet olmasaydı, hayatta kalmamız için gerekli gıdaları almamız müşkil bir iş olurdu. Neslimizin devamı için evlenme arzusunu doğuran fizyolojik ihtiyaçları tetikleyen hormonlar olmasaydı, kimse evlenip de birbirinin sıkıntısına katlanmak zorunda kalmazdı. Fakat evlilikle meşru dairede tatmin edilen fizyolojik ihtiyaç, tek başına öne çıkarılırsa, hayvanlardan farkımız kalmaz. Bunun için fizyolojik ihtiyacı doğuran ruhî ihtiyacın da tatmin edilmesi gerekir. Bu durumda evli çiftlerin ruhlarının uyumunun önemi daha iyi anlaşılır. "Niçin elemsiz lezzet, yalnız, imanda ve iman eksenli yaşanan meşru hayattadır?" sorusunun cevabına da bu zaviyeden bakabiliriz.

Son yıllarda biyo-psikoloji alanında yapılan araştırmalarla, insan bedenindeki mükafat-zevk mekanizmaları hakkında ilginç tespitler yapılmıştır. Bilhassa zevk ve haz oluşturan uyaranlar ve bu uyaranlara cevap üreten sistemler, detaylı şekilde incelenmiş; bu olgunun kompleks bir işlemler bütünü olduğunun farkına varılmıştır. Güzel yemek ve güzel mesken gibi maddî unsurlar insana zevk verdiği gibi, sevmek, sevilmek ve değerli olduğunu hissetmek gibi mânevî hisler de insana zevk vermektedir. İnsan, Allah'ı bilmekten, O'na bağlanıp teslim olmaktan zevk aldığı gibi, insanlık için çalışmaktan ve kazandıklarını insanlarla paylaşmaktan da zevk almaktadır. Acaba bu kadar çok farklı mahiyetteki zevklerin bedende hissedilmesinin ve beden tarafından bu farklı zevklere cevap üretilmesinin ortak bir mekanizması var mıdır? Yeni bilgilerimize göre, beden bütün bu maddî ve mânevî kaynaklı zevklere, aynı ortak mekanizmalar üzerinden cevap vermektedir. Biyolojik yapıda ödül ve zevkin, biyo-fizikî ve kimyevî bir temeli vardır. Endorfinler ve enkefalinler olarak bilinen opioidler ve dopamin, bu mekanizmada önemli rol oynamaktadır. Beynimizin mezolimbik sisteminde yer alan mükafat merkezi, hem fizikî, hem de mânevî uyarılarla aktive edilebilen bir sistemdir. İnsandaki mükafat merkezi, insan nefsindeki şehevî ve gadabî kuvveleri harekete geçiren bir merkez olarak iş görmektedir.
İnsan, çok boyutlu dinamik bir sistem olarak, hem maddî, hem de mânevî âlemleri algılayabilecek ve gözlemleyebilecek cihazlarla donatılmıştır. İnsanın; algılayan, gören, duyan ve hisseden varlığı, ruhudur.

Her çocuğun mizacı gereği zevk aldığı uyarıların eşik değerleri olduğu gibi, kültürel olarak öğrendiği ve kazandığı zevklerin de sınır değerleri vardır. Bu sınır değerleri uyarılıp aktifleştirilirse, kişi o şeye ilgi duyup zevk alır.


İnsan ruhu üç boyutlu (ruh-i cüzi, biyolojik ruh ve nefha-i ruh) bir cevherdir. İnsanın aşkın boyutunu oluşturan bu cevher, insan bedeninde misafirdir. İnsan ruhu, biyolojik ruh ve ruh-i cüz-i isimli fakülteleriyle bedenin canlılığını devam ettirmede rol alır. İnsan bedeninde ve beyninde, ruhî fakültelerin santral ve irtibat ofisleri bulunur. Beyindeki mezolimbik sistemde bulunan mükafat ve zevk merkezi de; bunlardan biridir. Bu merkezi teşkil eden sinir hücresi topluluğunda (ventral tegmental bölge, accumbens çekirdeği, prefrontal korteks gibi), ruh, nefis, vicdan gibi uyarıcılardan veya hayvanlardaki gibi sadece bedene ait uyarılara karşı (üç maksada göre; yakınlaşma, geri çekilme ve üzerine gitme) cevap üretilir. Bunlardan biri, yakınlaşmayı sağlayan harekete geçme arzusudur. Bu isteğe eşlik eden ve tetikleyen duygu da, sevgi-ilgi olarak tanımlanan çekim kuvvetidir. Ruhta meydana gelen bu arzunun beyindeki irtibat noktası, mezolimbik sistemdeki mükafat merkezidir. Bu merkezden salınan kimyevî maddelerden en önemlisi dopamindir. Dopamin molekülü; insanda zahiri bir sebep olarak hareketi, düşünceyi ve zevk oluşumunu aktive eden istek molekülüdür. Dopamin molekülünün sentezi ve tesirleri ile bağlantılı olarak iş gören opioidler (endorfin, enkefalin vb) ise, insanda zevk ve haz duygusunu, hoşlanmayı, bedende üreten ve bu zevki algılamamıza sebep olan kimyevî maddelerdir. Dolayısıyla insanın mükâfat ve zevk sisteminde ağırlıklı rol alan kimyevî maddeler, dopamin, endorfin ve enkefalindir. İnsan beyninde önemli bir ağ oluşturan dopamin sistemi veya dopaminerjik nöronlar, insanda motivasyon, heyecan ve macera arama isteklerinde rol alırlar. Hâdiseye iman ile nazar ettiğimizde, bu arzular önce ruhumuzdan kaynaklanmakta, daha sonra beyinde buna uygun kimyevî maddeler adi birer sebep olarak sentezlenmektedir. Materyalist bakışa göre ise, bu maddeler salgılandığı için insanda bu duygular ortaya çıkmaktadır. Halbuki burada bir iktiran vardır, yani sebeple müsebbep birlikte yaratılmaktadır. Zevk ve haz üreten kimyevî moleküller(opioidler), beynin her tarafına dağılmış nöronlar tarafından mükafat merkezinin aktivasyonuna bağlı olarak üretilir.

Hadise iki yönlüdür: Bunlardan birincisi; rûhî tesirle, kimyevî madde sentezlenmesi ve lezzetin ortaya çıkarılmasıdır. Bu yol normal bir yoldur. İkincisi ise, birinci yolun tam tersidir. Bu yolda kimyevî madde dışardan hazır sentezlenmiş olarak verilir ve bazı duygulara tesir ettirilir. Böylece bu mekanizmanın suiistimal edilmesiyle, dışarıdan alınan kimyevî maddeler ile insan zihninde bazı düşünce ve hayallerin yaşanması gerçekleştirilir. Bu sistem, aynı zamanda insandaki alışkanlıkların, ülfetin ve madde bağımlılığının biyo-psikolojik temellerini meydana getirir. Bu açıdan günümüzün önemli problemleri arasında yer alan şişmanlık, madde ve alkol bağımlılığı, alışkanlıklara esir olma gibi problemlerin çözümü için, beyindeki bu istek ve zevk üreten mekanizmaları doğru anlamak oldukça önemlidir.

İnsanlar bu dünyada zevk ve haz içinde yaşamak isteseler de, yaratılış özellikleri buna uygun değildir. Yüce Yaratıcı, zahmetli olan ama yaşamak için yapılması mecburi davranışlara, insanlar kolay yapabilsin diye mükafatlar koymuştur. Mükafat veya zevk merkezinde rol alan moleküllerin temel görevi, hareketleri yaptırtacak seviyede tabiî bir sınır aralığı oluşturarak davranışları yönlendirmektir. Çünkü mükafat mekanizmasının işleyişi, kısa süreli olacak şekilde plânlanmıştır. Zira bir şeye karşı istek ve haz, kısa süreli olmalı ki, insan bir başka aktiviteyi yapabilmeye hazırlanabilsin. Kişi, ihtiyacı karşılandıktan sonra da bu zevki ve hazzı duymak isterse, sistemde buna izin verilmez; ya zevk almada rol alan moleküllerin üretimini azaltılır veya haz duyma eşik değeri sürekli yükseltilir. Sonunda kişi daha fazla zevk ve haz veren maddeyi almaya çalışırsa veya daha fazla aktivite yapmaya devam ederse, zevk ve mükafat sistemini tahrip eder. Beyindeki mükafat merkezi, finans kurumu veya banka gibi çalışır. Nasıl bankadan birikimden fazla para çekilirse, borca girilir. Bu şekilde borçlanmaya devam edilirse, faiziyle birlikte yüksek bir geri ödeme faturası çıkarılır. İnsanda bağımlılığa yol açan hâdiseler de bu duruma çok benzer. Kişi sürekli zevk içinde yaşamak için, zevk veren aktivitelerde bulunsa bile, sistem sürekli haz konumunda kalamaz.
Kişi bir şeye ihtiyaç duyduğunda zevk ve haz sisteminin devreye girdiğini şu örnekle anlayabiliriz: Hava çok soğuksa, sıcak bir çay; hava çok sıcaksa, soğuk bir içecek insana zevk verir. Sıcaklık dengeye geldiğinde veya ihtiyacınız karşılandığında her iki içecekten aldığınız zevk ya azalır veya kaybolur. Cep telefonuna ihtiyacınız varsa veya beyninize onun bir ihtiyaç olduğu kurgulanmışsa, sizde cep telefonu edinmeye karşı ciddi bir istek ve güdülenme oluşur. Cep telefonunu satın alma sürecini başlattığınızda, zevk-ödül sistemi de uyarılır ve zevk alırsınız. Cep telefonunu bir süre kullandıktan sonra o ihtiyacınız karşılandığından cep telefonunuzun olması, size zevk vermez hale gelir. Cep telefonuna sahip olma zevkinizi artırmak için, belli bir süre daha, yeni ve farklı özellikleri olan cep telefonları edinmeye karşı yeni ihtiyaç listesi oluşturabilirsiniz. Ancak belli bir süre sonra onu da tükettikten sonra, cep telefonu size zevk vermez. Zevk-ödül sistemini aktif tutmak ve hayattan zevk almak için, daha farklı ihtiyaçlar oluşturmaya kafa yorarsınız. Yeni şeylere sahip olmak, farklı şeyler tüketmek istersiniz. Bütün bunlar, dünyaya zevk ve haz almak için gönderildiklerini ileri süren Hedonistlerin üzücü durumunu gözler önüne sermektedir.

İnsan zevk almak için yaratılmamıştır

İnsanların, karar verirken ve davranışlar ortaya koyarken, önceliklerini belirlerken istek ve zevk duyma merkezi aktif hâle geçer. İnsanda her aktiviteye karşı duyulan belli bir istek ve zevk katsayısı vardır. Farklı şeylere karşı duyulan zevkler için üretilen eşik değerleri de farklıdır. Mükâfat-zevk sisteminde, hem ayrı, hem de birleşik hale gelebilen temsili zevk havuzcukları vardır. Her ödül ve zevk havuzu, kişinin hayatını sürdürebilmesine yetecek seviyede ödül ve zevk veren kimyevî moleküller üretir. Bu havuzcukların fıtrî ayarları, kısmen yaratılıştan genler ve a’yan-ı sabiteden, kısmen de kültürel öğrenme ve şartlanmalardan gelen tesirlerle oluşturulur. Her çocuğun mizacı gereği zevk aldığı uyarıların eşik değerleri olduğu gibi, kültürel olarak öğrendiği ve kazandığı zevklerin de sınır değerleri vardır. Bu sınır değerleri uyarılıp aktifleştirilirse, kişi o şeye ilgi duyup zevk alır. Bu açıdan kişinin hangi aktiviteye ait zevk ücreti daha çok ise, kişi o aktiviteyi farkında olmadan daha çok yapmak ister. Meselâ siz, kitap okuma, biriktirme bağımlısı; spor ve alışveriş tutkunu veya işkolik biri olabilirsiniz. Bu aktivitelerin hepsinde, bütün insanlarda beden seviyesinde aynı ödül ve zevk sistemi devreye girer. İnsanlar hangi aktivitelere ait zevk katsayıları yüksek ise, o davranışları daha sıklıkla yapma eğilimi gösterirler. Her kişiliğin, zevk-eşik değerini aktive eden uyarılar, ilgiler, hobiler farklı farklı olduğundan, insanların ilgileri, hobileri ve meslekleri de farklılaşmaktadır. Bu açıdan dünya saadetinin önemli bir ayağını, kişinin zevk eşik değerleri düşük olan, dolayısıyla kolayca zevk üretebilen işleri yapması teşkil eder. Sizin diğer kişilerden farkınız, yukarıdakilerden birine veya bir kaçına bağımlılığınız olup, zevk-mükafat sisteminizin eşik değerleri, o aktiviteler için oldukça düşük olduğundan, kolay ve yoğun uyarılmasıdır.
Tutkunuz haline gelmiş aktiviteleri yapmazsanız, hayattan zevk alamazsınız. Âdeta onları yapmaya kendinizi mecbur hissedersiniz. Bu aynı zamanda alışkanlıkların, tutkuların gücünü ve kişilik hapishanesini kırmanın zorluğunu izah eder. Örnek vermek gerekirse; insanlar, ölçüsüz veya kontrolsüz para harcamanın zevkli ve hoş bir şey olmadığı gerçeğini bilirler. Lezzetli yemekler yemenin ve kaliteli, güzel elbiseler giymenin zevk ve hazzını da tecrübe ederler veya görürler. Hangi istekler baskın ise, o isteğin kontrolünde kişi otomatik davranışlar sergiler. Bazı insanlarda para harcama isteği düşük, dolayısıyla tasarruf isteği yüksek olabilir. Bu durumda bu kişiler zevk ve hazlarını kısıtlayarak, para biriktirirler. Bazı insanlarda ise, tasarruf isteği zayıf, para harcama isteği yüksek olduğundan zevklerini kısıtlamada çok zorlanırlar. Hayattan daha yüksek kalitede ve miktarda keyif almaya kendilerini mecbur hissederler. Ancak kişinin alabileceği zevk ve keyfin fıtrî sınırları vardır. Mesela kişi ödül ve zevk sistemini, yoğun ve sürekli kullanırsa, ancak bir müddet kendini iyi hissedebilir. Çünkü sistem, uzun süre zevk-haz modunda kalamaz. Bunun sebebi, zevk-haz ödül sisteminin, herkes için farklı olan zevk duyumu sınır noktasına geri dönecek şekilde plânlanmış olmasıdır. Ayrıca zevk duyum eşiklerinin aktivasyonu ile oluşan zevkin derecesi ve miktarı, o yiyeceğe veya aktiviteye olan ihtiyacınızın şiddetine göre değişir. İhtiyacınız karşılandığı andan itibaren zevk ve haz da azalmaya başlar.
İnsanın arzuları ve ihtiyaçları sonsuz olduğundan, insanlar hayat boyunca bu zevk-mükâfat sistemini aktif tutmak için gayret gösterirler. Ne var ki insan, aradığı kalıcı zevki ve elemsiz mutluluğu, iç huzuru, maddenin dünyasında bulamaz. Çünkü madde ve maddî ihtiyaçlardaki zevkler, sadece hayatı sürdürebilmek ve ayakta kalabilmek için verilmiştir. İnsan bu dünyada zevk alsın diye bu zevk-ödül sistemi biyolojik bedene konmamıştır. Örnek vermek gerekirse, en güzel yemekleri belli miktar ve aralıklarla yerseniz zevk alırsınız. Her gün ve çok miktarda yerseniz, o yemekten aldığınız zevk azalmaya başlar, hatta o yemek size bıkkınlık verir. Bir başka örnek ise, kişi çok büyük bir para kazanıp güzel bir villa satın alsa, bu villanın içinde her şey olsa ve çalışmadan burada yaşamaya karar verse, bir müddet sonra, aldığı zevk ve haz azalmaya başlar.
Yukarıda anlatılan mükâfat ve zevk mekanizması bize; "Zahmette, rahmet; rahmette, zahmet vardır." prensibi ile, “Her acı ve hüznü bir sevinç; her sevinci bir elem takip eder”, kuralının, insanın biyolojik sisteminde de geçerli olduğunu gösterir. Evet, "Lezzetin içinde bir elem gizli olduğu gibi, her elemin içinde de bir lezzet gizlidir. Lezzetin yokluğu eleme yol açtığı gibi, elemlerin yokluğu da lezzete yol açar." vecizeleri, biyolojik sistemin işleyişindeki mekanizmalarla da örtüşür. Biyolojik temelli bir hayatta, elemsiz lezzet bulmak imkânsızdır. Uzun süreli ve yoğun şekilde zevk ve mükâfat sistemlerini kullanmak, kendi içinde hadsiz bir eleme yol açar. Ancak imanlı bir hayatta, elemsiz lezzeti ve sevinci bulmak mümkündür. Bu hakikatı gören ve derinden hisseden Bediüzzaman, şöyle seslenir: "Ey insanlar, hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız. Farzları işlemekle süslendiriniz. Büyük günahlardan kaçınmakla muhafaza ediniz."

Uyuşturucularla zevk nereye kadar?

Bir başka örnek, Extacy olarak bilinen uyuşturucuları ilk defa alan kişiler, çok yoğun ve yüksek seviyede bir zevk-haz duyumu yaşarlar. Ancak sistemin işleyiş mantığı gereği, zevk üreten kimyevî moleküller, hızlı şekilde vücutta ****bolize edilir. Bir başka ifadeyle zevk-mükafat sisteminin bütçesi hızlı ve yoğun şekilde tüketilir. Mükafat sistemi, tekrar bu zevki yaşamak ister ve kişiyi o maddeden tekrar alma yönünde tetikler. Ancak belli bir süre sonra, aynı zevk duyumu, aynı miktar madde alımıyla hissedilemez hale gelir. Madde alımının dozunu artırdıkça, alınan zevk artacağına azalır. Ayrıca beyindeki bu sistem, sadece bir madde veya aktivite için harcandığından, kişi zamanla o madde veya aktivite dışındaki diğer şeylerden zevk alamaz hale gelir. Mükafat-zevk sisteminde sentezlenen kimyevî maddeler, beyinde uzun süreli ve kalıcı değişikliklere yol açar. Bağımlılıktan kurtulan kişilerin, bağımlılıklarının yıllar sonra tekrar ortaya çıkmasının temelinde, beyinde oluşan bu kalıcı değişikliklerin önemli rolü vardır. İşin daha da kötüsü, bağımlılık yaşayan kişiler, zamanlarının çoğunu, zevk ve mutluluk halini devam ettirmeye değil, normal bir insan olma hissini sürdürebilmek için harcarlar. Zaman içinde bağımlı olduğu maddeler de işe yaramaz, çünkü mükafat-zevk sistemi maksadı dışında kullanıldığından tamamen iflas etmiştir.
İlâç-madde bağımlılığı dahil, insanda her şeye karşı alışkanlık ve bağımlılık, yukarıda anlatılan mükafat-zevk sistemi aracılığıyla oluşur. Bu açıdan İslâmî kaynaklarda ülfet önemli bir hastalık olarak tanımlanmıştır. Ülfeti ve bağımlılığı önlemenin en büyük dinamiği, dünyayı kalben terk edip, kalbe Allah sevgisini koymak ve her şeye bu sevginin penceresinden bakmaktır. Meşru dairedeki zevklerle yetinmeyi bir hayat tarzı haline getirmektir.
KaraKarTaL585 isimli üyemiz çevrimdy?ydyr. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
Alt 04-02-2008, 06:56 PM   #5
 
KaraKarTaL585 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
KaraKarTaL585
Bir KemalisT Mod.

Standart

Tembellikten Kurtulma
Talat ORDU
Gerekli işleri yapmak için bir türlü harekete geçemememizin sebebini kendimize hiç sorduk mu? Motivasyonumuzun neden eksik olduğunu merak ettik mi? Aslında bu soruların cevabını günümüz insanı merak etmekte ve tembelliğin sebeplerini araştırmaktadır? Hattâ birçok insan bu problemin çözümü adına birtakım seminerlere katılmakta, özel kurslar almaktadır. Bizden önce yaşayanların da bu tür problemleri vardı. Meselâ Birinci Dünya Savaşı öncesinde Doğu Anadolu'da halkla sohbetleri esnasında Bediüzzaman Hazretlerine şöyle bir soru sorulur: "Tembellik zindanına düşmemizin sebebi nedir?"

Bu soruya verdiği cevapta Bediüzzaman Hazretleri, insanı tembelliğe sevk eden ruh pozisyonlarını birer birer tespit ederek, bunlara Kur'ân ve hadîslerden yaptığı iktibaslarla ilâçlar sunmuştur. Bu cevaplar Münazarat adlı eserinde yer almış ve sonraları önemine binaen İhlâs Risalesi'nin sonuna da eklenmiştir.

Söz konusu bölümde Bediüzzaman Hazretleri, daha kolay anlaşılması için mücerret olanı muşahhaslaştırarak insanın motivasyonunu kıran, gayretini engellemek için uğraşan sekiz tane tavır ve duyguya şahsiyet elbisesi giydirir. Onları, insanın himmetini engellemek için uğraşan düşmanlar olarak vasıf-landırır. Bir savaş meydanı tasviri yapıp, o meydanda bir savaş manzarası çizer. Bu manzarada insanın himmeti, şevk atına binmiş bir savaşçıdır. Sekiz adet düşman da himmete hücum etmek için hazırdır.

Ona göre, "Hayat bir faaliyet ve harekettir. Şevk ise, matiyyesidir (bineği, taşıtı). Bundan sonra metin şu şekilde gelişerek devam eder: İşte himmetiniz şevke binip hayat meydanına çıktığı vakit:

l- En evvel şiddetli düşman olan yeis gelir. Kuvve-i maneviyeyi kırmaya çalışır. O düşmana karşı; 'Lâ taknatu: Ümidinizi kesmeyin, kılıcı kullanılmalıdır.
'
2- Daha sonra önde görünme hırsının baskısı saldırıya geçer. Himmetin başına vurup, atından düşürmek için uğraşır. Önde görünme isteği, aslında birbirine hiç sıkıntı vermeden çalışılan Hakk'a hizmet hissinin yerini almış bir duygudur. O düşmana karşı bir ok veya mızrak gibi; 'Künü lillah: Allah için olun' hakikati gönderilmelidir.

3- Sonra zincirleme sebep-sonuç bağı ile kurulu sistemi atlamakla işi karıştıran acelecilik gelir. Himmetin ayağını kaydırır. Bu düşmana karşı; 'İsbirû ve sâbirû ve râbitû: İbadette, musibette ve günahtan kaçınmakta sabırlı olun; sabır yarışında düşmanlarınızı geride bırakın; her an cihada hazırlıklı bulunun.' (Âl-i İmran, 200) âyeti siper edilmelidir, bu âyetle korunulmalıdır.

4- İnsan tabiatı icabı sosyal bir varlık olduğundan, yapısı gereği haklarını korumakla, diğer insanlar içinde hakkını aramakla mükelleftir. Fakat bazen hakkını ararken kendi işlerini de dağıtan ferdiyetçilik ve ben merkezcilik ayağa kalkar. Bu düşmanla baş edebilmek için savaş meydanına himmeti âli bir savaşçı olan; 'Hayrunnâsi enfeuhum linnâs: İnsanların en hayırlısı onlara faydalı olandır.' hadis-i şerifi çıkarılmalıdır.

5- Beşinci olarak başkasının üşenmesine, tembelliğine özenerek hücum edip himmetin belini kırar. Bu düşmana karşı muhkem kale hükmünde olan; 'Ve alallahi la gayrihi fe'l yetevekkelül mütevekkilin: Tevekkül etmek isteyenler Allah'a güvensinler (başkalarına değil).' (İbrahim, 12) diyerek himmete sığınak yapılmalıdır. Başkalarının işte gevşeklik göstermesinden müteessir olmamak için, işin başından itibaren Allah'a tevekkül etmek gerekmektedir.

6- Sonra da acz ve nefsin itimatsızlığı yüzünden ortaya çıkan ve işi birbirine bırakmak mânâsına gelen gaddar düşman gelir. Himmetin elini tutup oturtmaya çalışır. Bu düşmanın üstüne; 'Lâ yazurrûkum men dalle izâhtedeytum: Siz doğru yolda oldukça, sapıtmış olanlar size zarar veremez.' (Maide, 105) yüksek hakikati çıkarılmalı ki; eli himmetin eline yetişemesin.

7- Sonra Allah'ın işine mü-dahale etmek mânâsındaki dinsiz düşman gelir. Himmetin yüzünü tokatlar, gözünü kör eder. Onun haddini bildirmek için de; 'Vestakim kemâ ümirt: Emrolunduğun gibi dosdoğru ol (Şura, 15), velâ tete'mmer âlâ seyyid: Efendine efendi olmaya çalışma.' hakikati ona gönderilmelidir.

8- Sonra bütün zorlukların anası ve bütün rezaletin yuvası olan rahata düşkünlük gelir. Himmeti esir alır ve sefalet zindanına atar. Buna karşı yüksek ahlâklı mücahit olan ve 'En leyse lil insane illa mâ sa'a: İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.' (Necm, 39) silâhını o sihirbaz cellâda gönderiniz. İnsanın fıtratı hareket üzere olduğundan, insanoğlu için meşakkatte büyük rahatlık vardır.
KaraKarTaL585 isimli üyemiz çevrimdy?ydyr. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
Alt 04-02-2008, 06:58 PM   #6
 
KaraKarTaL585 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
KaraKarTaL585
Bir KemalisT Mod.

Standart

İhlas ve Farklı Kişilikler
Dr. Selim AYDIN
İnsan fıtratı kompleks ve çok boyutlu olmasına rağmen, insanlar arasında gözlenen zihnî, hissî ve davranış temelli farklılıkları açıklamak için kişilik olarak adlandırılan interdisipliner bir bilim dalı geliştirilmiştir. Bu bilim dalı, insan fıtratını ön kabullere dayalı olarak, çeşitli açılardan üçlü, beşli, yedili, dokuzlu, on birli, on altılı temel kategorilerde modellemekte ve incelemektedir. İnsan mizacına ait çoklu modellerden bazıları, insanın mahiyetini; ikili, üçlü veya bunların katları desenlerle anlamaya ve insanların farklılıklarını izah etmeye çalışır. İnsanlar, düşünen hisseden ve aksiyonda bulunan yönlerinden veya akıl (bilme gücü), sevgi (aşk) ve aksiyon (yapma) güçlerinden hangisinin baskın olduğuna bakılarak, maneviyatımızdan beslenen kültür dünyasında, üçlü motifler veya katları halinde gruplanmaktadır. Bu gruplar, literatürde fizik merkezliler (aksiyon velisi olmaya aday tipler), duygu merkezliler (âşık veli olmaya aday tipler) ve zihin merkezliler (arif veli olmaya aday tipler) şeklinde tarif edilir.

İnsanın okuduğu eserlerden istifadesi, onun mevzuya olan ilgisine, birikimlerine, uzmanlık alanına bağlı olarak farklılaştığı gibi, hangi maksatla okuduğuna da bağlıdır. Meselâ elenizdeki dinî ve imanî eserleri, bir fizikçi ve biyolog gözüyle okursanız, o metinlerdeki fizikî ve biyolojik hakikatlerin ne kadar ince ve derin bir şekilde ifade edildiğini görürsünüz. Aynı şekilde konusu insan olan ve insan fıtratının tahlillerini yapan Risale-i Nurları, psikolojik ve sosyolojik birikimler ışığında ve psikolojinin penceresinden bakarak okursanız, o eserlerde çok çarpıcı şekilde insanın mahiyetinin ve iç dünyasının analiz edildiğini anlarsınız. Meselâ, Bediüzzaman 21. Lem'a'da ihlası, insanın mahiyetini ve fıtratını geniş bir şekilde analiz eder. Sözlükte, kalbini safi etmek, samimi sevgi beslemek, içten gelen sevgi ile doğruluk, bağlılık anlamlarına gelen ihlas, dinî terminolojide sırf Allah emretmiş olduğu için ibadet etmek, yapılan ibadet ve işlerde hiçbir karşılık ve menfaati hakiki esas ve gâye etmeyerek, yalnız ve yalnız Allah rızasını esas gâye edinmek, insanlara riyakârlıktan ve gösterişten uzak olmayı ifade eder(1). İhlas, İslâmiyet'te mühim bir esas olup, birçok anlamından en önemlisi; hakperestliği, nefisperestliğe tercih etmek, hakkın hatırının nefsin ve enaniyetin hatırına galip gelmesidir. İhlas Risalesi'nde kendi düşünce mirasımızda çok sık görülen üçlü ve katları şeklinde, meseleler tasnif edilmektedir. Meselâ Bediüzzaman ihlasın kuvvetlerini, tesir ve faydalarını, nurlarını İhlas Risalesi'nin girişinde dokuz boyutta, son kısımda da ihlası kıran sebepleri üç ana başlık altında özetlenmiştir: "Bu dünyada hususen ahirete yönelik hizmetlerde en mühim bir esas ihlastır. En büyük bir kuvvet ihlastır. En makbul bir şefaatçi ihlastır. En metin bir istinat noktası ihlastır. En kısa hakikat yolu ihlastır. En makbul manevi bir dua ihlastır. Maksatlara ulaşmada en kerametli vesile ihlastır. En yüksek bir haslet ihlastır. En safi ubudiyet ihlastır."

İhlasın bu dokuz boyuttaki kuvvetinden ve faydalarından istifade etmek için inananlara ihlası kazandıracak düsturlardan birincisi ve en önemlisinin "Amelinizde rıza-yı İlahi olmalı." prensibi olduğu bildirilir. İhlasın dokuz boyutta özetlenen tesirleri ve faydalarının her biri eşit derecede önemli olmasına rağmen, farklı mizaçlarda yaratılan insanlar için ihlasın dokuz boyutlu kuvveti ve faydalarından istifade de farklı farklı olmaktadır. İnsanın psikolojik motifleri perspektifinden İhlas Risalesi incelendiğinde, ihlasın dokuz boyutta özetlenen tesirleri ve faydalarının bütün insanları içine aldığını, bütün kişiliklere hitap ettiğini ve her fıtrata ait değişik fayda ve kuvvet sağladığını, çok derin bir ene (kişilik) psikolojisini ihtiva ettiğini görürüz.İhlasın farklı fayda ve tesirlerinin, farklı fıtratlara hitap eden boyutları aşağıda kısaca izah edilmektedir.

En mühim bir esas ihlastır şeklinde özetlenen ihlasın birinci faydası, özellikle dürüstlüğe, doğruluğa, temizliğe, mükemmelliğe, kaliteye, estetiğe daha çok önem veren bazı insan grupları için çok önemli bir ilâçtır. Mizaçlarının gereği olarak bu güzelliklere aşırı vurgu yapmaya çok yatkın bu fıtrattaki kişiler, farkında olmadan aşırı titiz ve kuralcı, dozu aşan seviyede tenkitçi ve kusur bulucu olma eğilimleri gösterebilirler. Bu motife sahip insanlar için ihlasın en büyük faydası ve kuvveti, esaslar ve kurallar içinde Allah rızasını kazanma esasını ön plâna çıkarmaktır.

En büyük bir kuvvet ihlastır şeklinde özetlenen ihlasın ikinci faydası, fıtratları gereği, herkese sevgi ve şefkatle yardım elini uzatan ama insanlara yaptıkları iyilik ve hizmetlerden bir beklenti içinde olan kişilere yönelik olması kuvvetle muhtemeldir. Bazı insanlar, hizmetlerinin ve yardımlarının sonunda, insanlardan yeterince karşılık, tasdik ve takdir görmediklerinde, insanlar tarafından kullanılma psikolojisi yaşama ihtimalleri yüksek olduğu için, ihlasın faydası bu fıtrattaki insanlar için daha önceliklidir.

En makbul bir şefaatçi ihlastır. İnsanlar içinde öyleleri vardır ki, fıtratları gereği, insanların tasdikini, takdirini ve sevgisini kazanmanın yolunun üretimden, başarıdan ve iyi bir imaj sergilemekten geçtiğine tutku seviyesinde inanırlar. İnsanlara sürekli pozitif düşünmeyi ve motivasyonu yüksek tutmayı öğütlerler. Bu motifteki insanlarda başarı, mükafat ve zirvelere ulaşma adına kendini, çevresini ihmal etme, ölçüyü kaçırma ve başarıya giden yolda her şeyi mübah görme eğilimleri daha yüksek olduğundan bu motifteki kişiler, en büyük şefaatçi, takdir ve onay makamı olarak ihlastan çok daha fazla istifade edebilirler.

En metin bir istinat noktası ihlastır. İnsanlar içinde bazı fıtratlar ise, hayattaki yaşama sevincinin ve coşkusunun, elem, hüzün, ızdırap ve acının içinde saklı olduğunu düşünür. Hayatın derin manasının gönüllerde ve zihinlerde duyulan acı, ızdırap ve hüzünle, melankolik ruh haleti ile daha iyi ortaya çıkabileceğini zanneder. Bu eğilimlerinden dolayı, kendi kabuklarına çekilme, hayata küsme, hayal dünyasında canlandırdığı karakterlerle iç konuşmalar yapma, onlara kendini kaptırma, hayatın manasızlığına, hiçliğine inanma, eksiklik ve hiçlik duygusu yaşama gibi hayatı anlamsızlaştıran birçok karadeliğe düşme riskinin bu motifteki insanlarda ortaya çıkma ihtimali daha yüksektir.Bu yüzden bu fıtrattaki kişiler için ihlasın en büyük kuvveti ve faydası, hayatta en büyük dayanak noktası olmasıdır.

En kısa hakikat yolu ihlastır. Bazı fıtratlarda akılcı veya rasyonel düşünme, objektif olma, daha baskındır. Bu yapıdaki kişiler, mutluluğu bilgide ve hayatı kavram tabanlı anlayıp çözümlemede görürler. Aksiyondan daha çok, bilgi toplama ve analizine tutkuludurlar. Fıtratı bu tür zihnî aktivitelere çok yatkın insanlar için, aklı her şey için öncelikli referans kılma, bilgi yığma ve analizde boğulma, gönül ve his dünyasını unutma veya göz ardı etme, her şeyi akla indirgeyerek, her şeyi akılla açıklamaya çalışma çok güçlü iç eğilimler ve istekler olduğundan, hayattan kopma, insanlardan uzaklaşma, kalb ve kafa dengesini koruyamama, duygularını açıkça ifade edememe riskleri daha çok söz konusudur. Bu açıdan bu motifteki kişiler için ihlası kazanmanın öncelikli faydası, ihlasın en kısa hakikat yolu olmasıdır.

En makbul manevi bir dua ihlastır. Bazı insan fıtratları da yaratılışları gereği, hadiselerin negatif taraflarını, tehlikeleri, boşlukları, olumsuzlukları çok daha kolay fark edebilir ve bunu tabii olarak yaparlar. Zihinlerinin bu konularda akıl yürütmesine engel olamazlar. Bu şekilde dünyayı algılayan ve analiz eden kişilerde; hayali düşmanlar, tehlikeler üretme, aksiyonları engelleme, hayatı felç etme, su-i zan etme, paranoya ruh halleri yaşama durumları, diğer insanlara nazaran daha kuvvetli bir ihtimaldir. Bu kişilerin eleştiride ve tehlikeleri haber vermede dengeyi koruyabilmeleri için, ihlasın öncelikli kuvveti ve faydası, ihlasın en makbul bir manevi dua olmasıdır.

Maksatlara ulaşmada en kerametli vesile ihlastır. Bazı kişiler ise yapıları gereği, bugünden ziyade geleceği anlamaya ve kurgulamaya, bol alternatif üretmeye, geniş düşünmeye daha çok önem verirler. İnsanın içinde bulunduğu sıkıntılı şartları yenebilmesinin ve sıradan işlerin sıkıcılığından kurtulabilmesinin ancak yeni alternatifler üretmekle mümkün olduğuna şartlanmışlardır. İçinde yaşadığı dünyanın problemlerini, acılarını ancak geleceğe giderek ve orayı plânlayıp modelleyerek çözebileceklerini düşünürler. Bu motifteki kişilerin kayma noktaları, geçmişi ve bugünü hafife almaları, geleceği aşırı önemsemeleri ve mutlaka geleceğin dünyasına hazırlanma ve iradenin hakkını verme konusunda ölçüyü kaybetmeleri, kaderi tenkid etme ihtimalleri, sebeplere vesileliğin ötesinde ciddi bir güç ve tesir atfetmeye olan yatkınlıklarıdır. Bu kişilikler için ihlasın en büyük faydası ve kuvveti, maksat ve hedeflere ulaşma vasıtaları içinde en kerametlisinin "ihlas" olmasıdır. İhlas sayesinde bu kişiler, önce Allah'a güvenip teslim olmalarına ve sonrada kendi akıllarını aktif olarak kullanmaları gerektiğine inandıklarından, bu fıtrattakiler için ihlas, maksatlara ulaşmada hem önemli bir vasıta hem de koruyucudur.

En yüksek bir haslet ihlastır. Bazı insanlar da yaratılışları gereği aksiyon odaklıdırlar. Şuuraltlarında hayatlarını güç-kontrol-iktidar üçgeninde yaşamanın şart olduğunu kendilerine söyleyen bir ****program vardır. Zira gücü, iktidarı ve kontrolü elde etmeden inandığı değerleri ve güzellikleri hayata taşımanın imkânsızlığına inanırlar. Bu insanların şuuraltlarında hayatın manası, gücü, iktidarı ve kontrolü elde tutanlar ile ondan pay almaya çalışanların mücadelesinden ibarettir. Bu açıdan bu motife sahip kişiler için muhtemel tehlikeler, güç ve kuvveti, doğru, iyi ve güzel olanı hayata taşımak noktasında bir araç olmaktan çıkarıp onu bir gaye haline getirmeleri, sürekli güç yığmaları ve insanlar üstünde zalimane bir iktidar sürmeye yatkınlıklarıdır. Güce karşı iştahı çok yüksek olan kişiler için ihlası kazanmanın öncelikli faydası ve kuvveti, ihlasın en büyük bir haslet, vasıf ve fazilet olmasıdır.

En safi ubudiyet ihlastır. Bazı insanlar, hayatta en önemli şeyin ihtilaf çıkarmamak, uyumlu olmak, barışın yanında yer almak, kızmamak ve ağırbaşlı bir insan olmak olduğuna derinden inanırlar. Herkesi kucaklamanın ve herkesle her ne şekilde olursa olsun bir anlaşma ve uzlaşma yolunu bulmanın gerekli olduğunu düşünürler. Dostlarına şefkatle, düşmanlarına hoşgörüyle ve mürüvvetle yaklaşmayı kendilerine düstur edinirler. Varlığa ve çevresine çok fazla önem verdiklerinden, fizikî dünyaya ve sebepler dünyasından sevdiği şeylere fazla değer verme, onlara tutkuyla bağlanma ve gizli şirke girme riski, bu motifte daha yüksektir. Bu tehlikelerden korunmak için bu motifteki insanların ihlasa çok iyi sarılmaları gerekir. Bu motif için ihlasın en büyük faydası ve kuvveti, en safi, temiz bir kulluğun (ubudiyetin) yapılması için; önemli bir temizleyici ve koruyucu olmasıdır. Bir başka deyişle ihlasın, en safi ve temiz bir kulluğun vasıtası olması, bu motifte daha iyi anlaşılmaktadır.

Bu kısa açıklamalarda görüldüğü gibi, İhlas Risalesi insanın mahiyetini ve onun zaaflarını dikkate alarak, birer imtihan vesilesi olarak fıtratına konan zaaflardan insanı korumak hedefli iş gören kognitif (bilişsel) bir psikoterapi metodudur. Her fıtrata ve kişiliğe hitap eder. Bundan dolayıdır ki; İhlas Risalesi'nin en az on beş günde bir okunması, onu kaleme alan zât tarafından tavsiye edilmiştir.

Kaynaklar
1- Abdullah Yeğin, Osmanlıca-Türkçe Yeni Lugat. Hizmet vakfı yayınları. İstanbul, (1991).
2- Bediüzzaman, Said-i Nursi, Lemalar. 21. Lema, İhlas Risalesi, İstanbul, (1990).
KaraKarTaL585 isimli üyemiz çevrimdy?ydyr. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
Alt 04-02-2008, 06:58 PM   #7
 
KaraKarTaL585 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
KaraKarTaL585
Bir KemalisT Mod.

Standart

Benlik ve Kişilik
Hamza AYDIN
Çok farklı boyutlardan ve bakış açılarından "İnsan ve mahiyeti nedir?" sorusuna cevap verilebilir. Verilen cevaplara göre insan modellenip, problemlerine çare aranabilir. Kompleks bir mâhiyete sahip olan insanoğlunun fıtratını analiz etmek için, tarîh boyunca çeşitli kavramlar üretilmiş ve insanın benlik sırları anlaşılmaya çalışılmıştır. Meselâ, insanın hem ferdiyet ve şahsiyet sahibi, hem de sosyal ve medenî olması, belli bir mizaç motifinde yaratılıp, karakter eğitimi aldıktan sonra belli bir kişilik kazanması, benliğinin üç tabakalı (öz benlik, inşa edilmiş benlik ve duruma uyum sağlayan benlik) motif sergilemesi, insanlık tarihi boyunca konuyla ilgili ilim ve fikir adamlarını meşgul etmiştir. İnsan, dış yapısı itibarıyla biyolojik bir varlıktır ve bu açıdan her insan nev-i şahsına münhasır (özgün) bir fertir. İnsanın biyolojik yapısının yanında, bedeninde misafir olan, onu insan yapan ve şuurlu bir varlık haline dönüştüren ruhî bir boyutu da vardır. Her insan ruh ve bedenin birbirine tesiriyle ortaya çıkan mizaç ve kişiliğe sahiptir. Mizaç, insanın yaratılışından gelen ruhî eğilimleri, potansiyelleri olup, insanın genetik programıyla bağlantılıdır. Karakter ise, insan doğduktan sonra mizaç potansiyelleri üzerine inşa edilen faziletler, alışkanlıklar ve ahlâkî değerlerdir. Mizaç-karakter münasebeti, çocuk, ergenlik dönemine geldiğinde kişilik motifi olarak kendini ortaya koyar. Özetle her insan yaratılıştan sahip olduğu mizaç motifi üzerine bir karakter geliştirerek, belli bir kişilik yapısını kendi öz benliği üzerinde inşa eder. Bu kişilik, her insana başkalarından farklı hususî özellikler kazandırdığı gibi, ona diğer insanlarla ortak vasıflar da sağlar. Diğer insanlarla paylaşılan ortak kişilik özellikleri, insanın kişilik bantlarını oluşturur. Nasıl ışık tayfı, bir renk ve dalga boyu spektrumu (bandı) oluşturuyorsa, insan kişilikleri de ışık tayfı gibi bantlar oluşturur. Bu bantlardaki ayırt edilebilir desenler, o kişinin ait olduğu motifi tanımlamada kullanılır. İnsan ruhunun genel tasarım motifi, üç potansiyelden (kuvve) ve/veya merkezden (düşünme, hissetme ve yapma fonksiyonları) meydana gelmektedir. Bediüzzaman 30. Söz'de insan ruhunun temel üç potansiyel kuvvetinin işleyişini tarif ve izah ederken ene isimli kavramı kullanır. Ene dürbünü ile insanlığın hem ferdî, hem de tarihî gelişimini ve sonuçlarını analiz eder. Ene ve fıtrat kavramı, insanın hem benlik sırlarını anlamada, hem de mizaç ve karakterin birbirine tesiriyle oluşan kişiliğini çözümlemede önemli bir zihin dürbünü olarak ilim ve kültür dünyamızda asırlarca kullanılmıştır. Psikolojide insanın mahiyetini anlamada, ene kavramı kullanılmaz. Bunun yerine ego, mizaç, karakter ve kişilik terimleri kullanılır. Bu açıdan ruhun işleyişi ve özellikleri, Risâle-i Nûrlarda, ene kavramı ile; felsefe, psikoloji ve sosyolojide mizaç, karakter ve kişilik kavramları ile incelenir. Dinî literatürde ene, fıtrat ve nefis kavramı altında toplanan ve açıklanan insanın ruhî potansiyellerinin, iç istek motiflerinin ve kabiliyetlerinin temel iki boyutu vardır: Birinci boyut; ruhî potansiyellerin, iç isteklerin ve kabiliyetlerin ne olduğunu tanımlayan, yapısını ve işleyiş mekanizmasını açıklayan ve muhtemel sonuçlarını tahmine yönelik olan kısımlardır ki, bu boyut, literatürde, "mânâ-yı ismî, varlığın kendine bakan ve kendini açıklayan yönleri" olarak tanımlanmaktadır. Ene ismiyle de tanımlanan insan ruhunun üç ana potansiyelinin, iç isteklerin ve kabiliyetlerin, kendine bakan yönlerinin (ismî mânâsı) çalışılması sonucunda elde edilen bilgiler, günümüzde eneden farklı bir kavramlar zinciri ile ifade edilmektedir. Bu kavramlar içinde mizaç, karakter, kişilik, fıtrat, huy, seciye ve bunların oluşturduğu motifler, iç benlik, dış benlik, öz benlik, içimizdeki çocuk ilk akla gelenlerdir. Bu kavramlar zinciri, insandaki enenin ismî mânâsının ne olduğunu açıklayan modeller kümesidir. Bu modeller, günümüzdeki modern bilim anlayışının insanın benlik ve kişilik şekillenmesine bakan yönünü yansıtır. Birinci boyutunu teşkil eden mânâ-yı ismî perspektifinden enenin analizinde; insan mizacını ve kişiliğini modelleyen ve analiz eden çeşitli psikolojik tip teorileri kullanılmaktadır. İkinci boyut ise; insanda ene ismiyle toplanan ruhî potansiyellerin, iç isteklerin ve kabiliyetlerin, ne anlama geldiğini, neyi gösterdiğini ve insana niçin verildiğini açıklayan boyuttur ki, literatürde, "mânâ-yı harfî, varlığın kendisinden ziyade Yaratıcı'sına bakan yönlerini açıklayan boyutu" olarak bilinir. Vahye dayalı bilim ve bilgelik anlayışında ise, insan benliğinin ismî mânâsından ziyâde, harfî mânâsı (yaratılış hikmeti ve vazifeleri) üzerinde durulur. Ene ismiyle açıklanan insan ruhunun potansiyellerinin mânâ-yı harfî boyutunun ne olduğunu en iyi çözümleyen eserlerin başında, Bediüzzaman'ın Sözler isimli eserindeki 30. Söz, 12. Söz, 11. Söz ve 24. Söz'ün ikinci dalı gelir. Bahsedilen yerlerde, ene kavramının ismî mânâsı üzerinde kısaca durulurken, harfî mânâsı üzerinde teferruatlı şekilde açıklamalarda bulunulur. Enenin bir yansıması olan kişilik motiflerine değinilmeden doğrudan kişilere verilecek olan ortak tedavi yol haritaları ele alınır. Bu açıdan rehberlik ve danışmanlık hizmetlerinde; enenin hem teşhis, hem de tedavi boyutlarına ışık tutan mânâ-yı ismî ve mânâ-yı harfî yönlerinin birlikte çalışılıp entegre edilmesine şiddetle ihtiyaç vardır.

İnsanın mahiyetini ve benlik sırlarını anlamada iki ayrı akademik disiplin (modern psikoloji ve ilâhiyat) aynı fenomeni, yukarıda açıklandığı şekilde farklı kavram ve terminolojilerle çalıştığından zihinlerde karışıklığa yol açmaktadır. Âdeta birbirinden farklı iki şey çalışılıyormuş gibi meseleye yaklaşılmakta ve farkında olmadan insanın mahiyetini anlamada bilim ve din zıt şeyler söylüyormuş intibaı verilmektedir. Bu zihnî algılama karışıklığını çözmek için Bediüzzaman'ın eserlerinde sıkça kullandığı, "Her şeyin bir ismî mânâsı (mânâyı ismî) ve bir de harfî mânâsı (mânâ-yı harfî) vardır." yaklaşımını kullanabiliriz. İlâhiyatta; istidat, tabiat, ene, mizaç ve fıtrat kavramı ile açıklanan ruhî potansiyellerin motiflerini, modern bilim mizaç ve kişilik ile açıklar. Eneye ismî mânâsı (mânâ-yı ismî) noktasından bakarak, enenin kendisine bakan yönünü, oluşumunu ve işleyişini inceleyen mizaç ve kişilik bilimi, oldukça önem kazanmıştır. Enenin kendi zâtına bakan potansiyellerinin işleyiş motifi ve hayata yansımaları, mizaç, fıtrat ve karakter bilimi ile bağlantılıdır. İnsandaki enenin kendine ait mâhiyetini açıklayan kişilik, insan benliğindeki şuur (bilinç) ve kognitif (iç ve dış algılama, münasebet kurma ve anlamlandırma) fonksiyonlarıyla bağlantılıdır. Kişilik, insanın özünü (ruhunu iç benliğini) koruyan bir kılıf veya örtüdür. İnsanın kişiliği bir maske (elbise) olup, içinde insanın öz benliği ve (modern psikolojinin ifadesiyle can yüzü olan) ruhu bulunur. Bir başka şekilde ifade edilecek olursa, insan kişiliğinin sakladığı öz, insanın enesidir. Ene insanda inkişaf ederek meyveye dönüştüğünde, ortaya belli bir karakter ve kişilik çıkar. Her insanda şahsiyetin (kişiliğin) iki tabakası vardır. Birisi en dıştaki sosyal maske görevi gören kişilik olup, benlik hapishanesini oluşturur. Diğeri de, insanın özüyle, ferdiyetiyle bağlantılı ve ilâhî isimlerin tecellilerine ayine olan hakiki kişiliği veya ferdiyetidir. Bu açıdan kişilik gelişimi, şuurlu bir inşa süreci olup, insanın yaratılışından getirdiği mizaç motifleri üzerinde gerçekleşir. Dinî literatürde nefis mücadelesi veya büyük cihad konusu, sağlıklı kişilik ve karakter inşa etme hadisesiyle yakından bağlantılıdır.

Ferdiyet ve şahsiyet sahibi olma arasındaki fark

Psikolojide ferd (birey) olma ile kişilik (şahsiyet) sahibi olma farklı anlamlara sahiptir. 'Ferd' olma, daha çok insan tabiatına ait biyolojik bir isimlendirme iken, kişilik sahibi olma, kişinin kendi özüne uygun olarak kendi kendisiyle ve dış dünya ile olan münasebetlerini düzenleyen sosyo-kültürel bir sistemi, şuurlu şekilde inşa etme süreci ile (insanın aktif özne olması durumu) yakından bağlantılıdır. Kişilik sahibi olmanın önemli boyutunu, yaratılıştan gelen mizaç üzerine karakter inşa etme süreci oluşturur. Ferd olma gâyretleri, insanın nesne olma yönüne ağırlık verirken; kişilik sahibi olma gâyretleri, insanın aktif bir özne olma, seçme ve tercih edebilme özelliğini kullanmaya ağırlık verir. Dolayısıyla her insan nesne ağırlıklı ferd olarak doğar ve zaman içinde onu özne konumuna dönüştürecek bir benlik ve kişilik kazanır. İnsana verilen ene, irade ve şuurla donatılmış olduğundan insanın kendini geliştirmesi, yönlendirmesi, vizyon, misyon ve hedef belirlemesi, kendi iradesine, tercihlerine ve sorumluluğuna bırakılmıştır. Dolayısıyla, ülkemizde sıkça görüldüğü gibi, aklı ve hür iradesi olmayan insanın şuurlu ve sağlam bir kişilik geliştirmesi söz konusu değildir. İnsandaki enenin inkişafı ve gelişmesiyle ortaya çıkan kişilik, düşüncenin, duyguların, aksiyonların belli bir motifini yansıtır.

Her insan kendi mizacına uygun kişilik elbisesini, imkân verildiğinde dikmeye eğilimli bir yapıdadır. Kişilik elbisesini dikerken karakter eğitimi de vazgeçilemez bir hususiyet olduğundan, sağlıklı bir kişilik, ancak mizaç eksenli sağlıklı bir karakter eğitimi ile mümkün olur. Çocuklara seçme ve tercih etme hakkı tanıma, inisiyatif verme, onun kişiliğinin gelişmesi açısından son derece önemlidir. İnsan fıtraten cimriliğe, cömertliğe, kendini sevme ve düşünmeye değişik seviyelerde eğilimlidir. Ancak kişiye, karakter eğitimi ve kişilik kazandırma sürecinde, cömertlik kavramı yoksa aşılanabilir, varsa güçlendirilebilir. Cömertlik, kendini aşıp bir başkası ile paylaşma demektir. Kendi dışında başkalarının da var olduğunu görüp, başkalarını da düşünebilme fâziletidir. Benzer şekilde insan ferd olarak sürekli sahip olmaya biriktirmeye ve elinde tutmaya değişik derecelerde eğilimlidir. Karakter ve kişilik geliştirme eğitimine tâbi tutulduğu andan itibaren ise, sahip olmanın, ele geçirmenin yanında, bir kişi olarak var olmanın, ham iken pişmenin, olgunlaşmanın, kemale ermenin ve faziletli olmanın güzellikleriyle tanışır. Kişilik sahibi olamamış kişilerde sahiplenme ve ele geçirme, kendini aşırı derecede yüceltme çok bariz görülür. Öte yandan ferd olmanın yanında şahsiyet ve karakter sahibi olmuş insanlarda ise, var olmak, kendini yeniden inşa etmek, yüce olanla bütünleşmek, fazilet sahibi olmak; ele geçirme ve her şeye sahip olma isteğinin önüne geçer. Bu açıdan kişilik, yaratılıştan hazır olarak gelmez. İnsan, vicdanî otoritenin sağladığı ahlâkî düzen içinde yaşama hürriyetine sahipse, kişiliğini inşa edebilir. Bu açıdan sağlıklı kişilik, ferdin özüyle, iç benliğiyle (can yüzüyle) karakter eğitimi üzerinden şuurlu şekilde münasebet kurabilmesine bağlıdır. Kişilik geliştirmeden ferd olarak kalmaya çalışan veya kişilik gelişimi sağlıksız olan bir insanda, maddî dünyaya, tüketime, ele geçirmeye doğru sürekli bir iniş ve kayış vardır. Böyle bir kişinin maddenin ve bedenin esiri olma ihtimali çok yüksektir. Sağlıklı bir kişiliğe sahip insan ise, sürekli yukarıya doğru bir yükselme, yüce ve mânevî olana doğru bir yönelme içinde olup, kendi iç benliği ile barışık insandır. Ferd insan, biyolojik ve maddî yapısıyla ve mizacının biyolojik boyutuyla kuşatılmıştır. Kişilik sahibi insan, öz benliğiyle barışık şekilde karakter ve fazileti kendi mizacına dokumuş ve maddenin dar kalıplarından çıkıp itminan ve zenginliğe ulaşmıştır. Öte yandan fert olma ve kişilik sahibi olma birbirinden bağımsız süreçler değil, tam aksine birbiriyle peş peşe gelişen tamamlayıcı süreçlerdir. İnsan önce ferd olarak doğar, çocukluğunu fert olarak yaşar ve daha sonra bunun üzerine karakter eğitimi alarak kendi kişiliğini inşa etmeye çalışır. Anne-babalar ve eğitimciler olarak bir çocuğa verilecek en güzel hediye, onun sağlıklı bir karakter ve kişilik geliştirebilmesi için ona rehberlik etmek ve ortam hazırlamaktır. Bu mizaç eksenli karakter ve kişilik eğitimi, 21. yüzyılın en önemli konuları arasında yerini alacaktır.

İnsan kendi iç benliğinde, hem Yaratıcı'nın isimlerinin tecellilerini, hem de kâinatın küçük bir fihristini taşır. İnsan bu yönüyle âlemle bağlantılıdır ve her insan doğuştan bir ferttir. Allah, insana kendinde olan sıfat ve isimlerden birer parça vererek, insanı en güzel bir surette yaratmıştır. İnsan bu açıdan sıfır noktasında temiz bir fıtratta yaratılmıştır. Sahip olduğumuz benlik, Allah'ın isim ve sıfatlarına tecelligâh olma yanıyla seçme ve tercih etme hürriyetine ve iradesine sahiptir. Seçtiği ve tercih ettiği şeylerle kendine ait kişiliğini, mizacı üzerine inşa eder. Allah'ı tanıyıp kavrayacak olan insana, Allah'ı idrak edip bilebilmesi için kendisine 'ene' isimli bir dürbün ve anahtar verilmiştir. İç ve dış benliğini saran ene anahtarı ile insan, kâinatın ve kendisinin ne olduğunu; hangi vazifelerle donatıldığını; kendisini Yaratan Rabb'inin sıfat ve isimlerinin tecellilerini anlayabilir. Görme, işitme gibi sınırlı duyular ile Cenabı Hakk'ın Basar ve Semi' sıfatlarını idrak edebilir. Kendine ait sınırlı ilmi ve sahip olma hissi ile Allah'ın sonsuz ilmini ve mutlak hâkimiyetini daha kolay anlayabilir. İnsanın mâhiyetine konulan ene isimli anahtara takılan cüz'i sıfat ve esmadan dolayı, insanın belli ölçüde rububiyet ve uluhiyet sıfatlarını geliştirme yatkınlığı da vardır. Bu meyelan, ubudiyet yolunda köreltilmezse, insan kendisini ilâh mesabesinde görebilme riski taşır. Bu meseleye Bediüzzaman 30. Söz'de aşağıdaki ifadelerle ışık tutmaktadır: "Âlemlerin anahtarı insanın eline verilmiş ve nefsine takılmıştır. Kâinat kapıları zahiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır. Cenâbı Hak, emanet cihetiyle insana ene namında öyle bir anahtar vermiş ki; âlemin bütün kapılarını açar ve öyle tılsımlı bir enaniyet vermiş ki; Hallâkı Kâinat'ın künûzu mahfiyesini onun ile keşfeder. Nasıl tabiatta sebepler birer perde ise, insan benliğine takılan potansiyeller, eğilimler ve iç istekler de birer perdedir. Mikro kâinat olan insanda ene (enaniyet) ve makro âlemde tabiat, bir perde fonksiyonu görür. Bir başka ifadeyle, insanda ene ne ise, kâinatta da tabiat odur. Dış âlemde tabiat, Yaratıcı'nın işlerine ve büyüklüğüne bir perde oluştururken, insanın iç dünyasında ene (enaniyet) insanın Yaratıcı'ya olan ayine olma (yansıtma) özelliğini perdeler."

İnsandaki enaniyet, insanı kişilik motifinin hapishanesinde tutmaya çalışarak, onun Allah'ın isim ve sıfatlarına tecelligâh olma özelliğini köreltmeye çalışır. Her insanın benliğine yaratılıştan konan üç potansiyel (düşünme, hissetme ve yapma) içindeki fıtrî faziletler ve karakterler korunmaya alınırsa, insan cüz'i iradesiyle bir girişimde bulunarak iradesinin hakkını verirse, yaratılışından getirdiği bu faziletler, kalıcı hale gelebilir.

Netice olarak, kişi kendi şahsiyet haritasını deşifre edebildiğinde, kendi benlik motifinin ne olduğunu, nasıl işlediğini, kendisini ne ölçüde etkilediğini anlayabilir ve benlik hapishanesinden çıkmasına yardımcı olacak bir dürbün ve anahtar sahibi olur. Çünkü kişilik motifleri, ene isimli anahtar ve dürbünün işleyiş programının önemli bir parçasıdır. Tabiat nasıl yaratılış kanunlarının bir mecmuası ise, aynen öyle de insanın kendine ait mizaç ve/veya kişilik motifleri bilgisi, iç âleminin pusulası ve yol haritasıdır. İnsan bir saraya benzetilirse, bu sarayın, nasıl bir mimarî model üzerine oturduğu, içi ve dışı itibarıyla nasıl işlediği, % 85-90 nispetinde mizaç ve kişilik motifleri dürbünü (ene motifleri spektrumu) kullanılarak deşifre edilebilmektedir. Ayrıca bu sarayda yaşayan insanın, neler yaparsa huzur ve itminana erebileceğine, sağlıklı bir hayat yolculuğu sürdürebileceğine dair tahmin ve tavsiyelerde bulunulabilmektedir. Enenin ismî mânâsına ışık tutan psikolojideki kişilik motifleri bilgisi rehberliğinde, kişilere sağlıklı bir yol haritası çizebilmek ve işe yarar danışmanlık, rehberlik hizmetleri sunmak daha kolay hâle gelmektedir. Günümüzde isteyen kişiler, ilgili kurumlardan rehberlik hizmeti alarak kendi kişilik haritalarının motifini çözümleyebilir ve kendileri üzerinde daha sağlıklı müşahede ve iç muhasebe yapma imkanına kavuşabilirler.
KaraKarTaL585 isimli üyemiz çevrimdy?ydyr. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
Alt 04-02-2008, 06:59 PM   #8
 
KaraKarTaL585 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
KaraKarTaL585
Bir KemalisT Mod.

Standart

İnsanı Anlamada Nilüfer Sembolü
Fatih FERDA
İnsanoğlu kendisini tanımada, mânâlandırmada ve iç dünyasını keşfetmede tarih boyunca sembolleri kullanmıştır. Sembollerin, insanın kompleks, kaotik ve belli bir kalıba uymayan fıtratını anlamada temsilî bir dürbün olarak kullanılması, insanlık tarihi kadar eskidir. Kadîm kültürlerde insan, varlık ağacının bir meyvesi olarak algılanmış ve insanın makro-kozmosun fihristini taşıyan mikro-kozmos olduğu sürekli vurgulanmış, "İnsan küçük bir kâinat, kâinat büyük bir insandır." denmiştir. Hakikati idrakte ve tespitte gözlenen farklılıkları izah etmede nilüfer, insan enesindeki benlik motiflerinin bir kısmını temsil eden bir model olarak kullanılmıştır. Bediüzzaman'ın, "Üçümüz de kendimizi 'Zühre', 'Katre', 'Reşha' farz edeceğiz. Zira onlarda farz ettiğimiz şuur kâfi gelmiyor. Biz aklımızı dahi onlara katmalıyız. Yani onlar maddî güneşlerinden nasıl feyiz alıyorlar, biz de mânevî güneşimizden öyle alıyoruz, anlamalıyız." şeklindeki ifadesinden sonra bahsettiği, "Zühre nâmında nakışlı bir çiçek" (bkz. Sözler, 24.

Söz, 2. dal) nilüfer çiçeği olabilir mi? Burada sanki nilüferin maddî güneşten istifadesiyle, insanın manevî güneşten istifadesi arasında paralellik kuruluyor.

Tabiatta, güneş ışığının ihtiva ettiği yedi rengi ve bunların alt tonlarını yansıtan nilüfer çeşitleri bulunmaktadır. Nilüferin kök, gövde ve yapraklarına konan temizleme ve arındırma sistemiyle, genetiğine kodlanmış ilâhî sanatlar sergilenerek, çamurun içinde güzel kokulu ve renkli çiçekler meydana getirilir. Bu muhteşem bitki, suyun altındaki çamurun içinden yukarıya doğru gelişir, hava ve güneşle buluşur. Sonra biz onu, kendine has güzel kokulu ve renkli çiçekleriyle müşahede ederiz.

Çiçeğin insanı büyüleyen renkleri, hoş kokusu ile yetiştiği ortam arasında bir zıtlık vardır. Nilüfer, çevresinin pek hoş olmayan manzarasına rağmen, fıtrî olarak kendinde saklı bulunan güzellikleri ortaya koymak üzere programlanmıştır. Hattâ nilüferin yetiştiği havuzun dibi ne kadar çamurlu ve bulanıksa, su üstünde oluşan çiçeklerin koku ve renkleri de o nispette güzel olmaktadır. Nilüfer, sanki su altında karanlıkta kalmayı tercih etmemekte, sürekli yukarıya doğru seyahat ederek hava ve güneş ile irtibata geçmeyi arzu etmektedir. Güneş ve hava ile buluştuktan sonra da, hayat çemberine yazılmış mizaç ve karakterini ortaya koyarak çevresine renkli ve hoş kokulu çiçekleri sunar. Nilüfer de her canlı gibi bir dönem çiçek açar, güzelliklerini sergiler ve tohumunu bırakarak hayata veda eder. Bu tohumlar, uygun bir zaman diliminde tekrar havuzlarda ve gölcüklerde filizlenerek, su üstüne doğru çıkmaya başlar. Dolayısıyla nilüferin hayatı dairevîdir.

İnsanın kâmil insan haline gelmesi sürecinde yaşanan hâdiseler, kısmen nilüferin hayat hikâyesine benzemektedir. İnsanlar da nilüfer gibi, toprağa bağlı gelişir; fizikî, hissî ve zihnî gelişmeyi yaşarlar. İnsandaki bu gelişmelerin hepsi, insanın mizaç ve karakter motifi veya ikisinin kombinasyonu olan kişilik motifi üzerinde gerçekleşir. Nasıl nilüferin genetiğindeki renk motifleri, onun güneşle münasebetlerini şekillendirip güneşin küllî, umumî beyaz ışığını hususîleştiriyorsa, aynen öylede insanın mizaç ve karakter motifi (kişilik) de, insanın hakikat güneşinden istifadesini etkiliyor ve hususîleştirerek çeşitlendiriyor. Bu açıdan her insan; mahiyeti gereği; hayatın, olguların ve hadiselerin 360 derecelik toplam gerçekliğini idrâk etmede ve analizde hakikati parçalara ayırıyor. Bu durum, insanın yaratılıştan getirdiği benlik dürbününde var olan aynavari motiflerin hakikat ışığını farklı şekillerde yansıtmasından kaynaklanıyor. Neticede bir hakikat çok renklere giriyor; insanlar, bir meselede mükemmeli yakalayabilmek için meşverete ve takım çalışmasına mecbur oluyorlar. Aynı yolda yürüyen ilim adamları, aynı konuda farklı neticelere varıyorlar. İslâmiyet içinde birden fazla tarikat ve hak mezhep doğuyor. Çocuklar, genellikle ebeveynlerinden farklı mizaçlarda doğduklarından, onların nasıl terbiye edileceği hususunda aile içi çatışmaların ortaya çıkması kaçınılmaz oluyor. Her bir farklı mizaç motifi, bir hâdisenin veya hakikatin farklı yönlerini, kısmî olarak algılar. Bu durum, "Ümmetimin ihtilafı rahmettir." hadisinin mânâ ve önemini daha da anlaşılır kılıyor. İnsanlar hâdiselere farklı nazar ve niyetle baktığından, ihtilaflar çıkar. Bediüzzaman'ın 24. Söz'ün 2. dalında 'ihtilaf'a dair söyledikleri doğrusu dikkat çekicidir: "İnsan çendân bütün esmâya mazhar ve bütün kemâlâta müstaiddir. Lâkin iktidarı cüz'î, ihtiyarı cüz'î, istidadı muhtelif, arzuları mütefâvit olduğu halde binler perdeler, berzahlar içinde hakikati araştırır. Onun için hakikatin keşfinde ve hakkın şuhudunda berzahlar ortaya düşüyor. Bazıları berzahtan geçemiyorlar. Kabiliyetler başka başka oluyor; bazıların kabiliyeti, bazı erkân-ı imaniyenin inkişafına menşe olamıyor. Hem esmânın cilvelerinin renkleri mazhara göre çeşitleniyor, ayrı ayrı oluyor; bâzı mazhar olan zât, bir ismin tam cilvesine medâr olamıyor. Hem külliyet ve cüz'iyyet ve zilliyet ve asliyet itibariyle, cilve-i esma, başka başka sûret alıyor; bâzı istidad, cüz'iyyetten geçemiyor ve gölgeden çıkamıyor. Ve istidada göre bâzan bir isim gâlib oluyor, yalnız kendi hükmünü icra ediyor; o istidadda onun hükmü hükümrân oluyor."

Bediüzzaman aynı meselenin devamında, Zühre isimli nakışlı çiçeğin, hakikat güneşi ile olan münasebetini şu şekilde anlatmaktadır: "İşte, sen ey dünyayı unutmayan ve maddiyata dalmış ve nefsi kesafet peyda eden arkadaş! Sen "Zühre" ol. Nasıl ki o "Zühre" çiçeği, Güneşin ışığından çıkmış bir renk alıyor. Ve o bir renk içinde Güneş'in bir örneğini karıştırıp kendine süslü bir şekil giydiriyor. Zira senin kabiliyetlerin dahi ona benzer. (...) İşte bakıyoruz ki: Bir Zât-ı Kerim, ihsanıyla bizi gâyet derece tezyin ve tenvir ve terbiye ediyor. İnsan ise, ihsan edene perestiş eder. Perestişe lâyık olana, yakınlık ister ve görmek taleb eder. Öyle ise, her birimiz istidadımıza göre o muhabbet câzibesiyle sülûk edeceğiz. Ey zühre-misâl! Sen gidiyorsun, fakat çiçek olarak git. İşte gittin. Terakki ede ede, tâ küllî bir mertebeye geldin. Gûya bütün çiçeklerin hükmüne geçtin. Halbuki zühre, kesif bir âyinedir. Onda ziyadaki yedi renk inhilal ve inkisar eder. Güneşin aksini gizler. Sen, sevdiğin Güneş'in yüzünü görmekte muvaffak olamazsın. Çünkü, kayıtlı olan renkler, hususiyetler dağıtıyor, perde çekiyor, gösteremiyor. Sen şu halde sûretlerin, berzahların ortaya girmesiyle ortaya çıkan ayrılıktan kurtulamazsın. Lâkin bir şart ile kurtulabilirsin ki, sen kendi nefsinin muhabbetine dalmış olan başını kaldırasın ve nefsin güzellikleri ile lezzetlenen ve iftihar eden bakışını çekesin, gökyüzündeki Güneş'in yüzüne atasın. Hem baş aşağı rızk temini için toprağa bakan yüzünü, yukarıdaki Güneş'e çeviresin. Çünki sen, onun âyinesisin. Vazifen, âyinedârlıktır. Bilsen, bilmesen, hazine-i rahmet kapısı olan toprak tarafından senin rızkın gelecektir. Evet nasıl bir çiçek, Güneş'in küçücük bir âyinesidir. Şu koca Güneş dahi gök denizinde Şems-i Ezelî'nin "Nur" isminden tecelli eden bir lem'anın katre-misâl bir âyinesidir. Ey insan kalbi, sen nasıl bir Güneş'in âyinesi olduğunu bundan bil. Bu şartı yaptıktan sonra kemâlini bulursun. Fakat Güneş'i, nefsü'l-emirde nasıl ise öyle göremezsin; o hakikati, çıplak anlamazsın. Belki senin sıfatlarının renkleri ona bir renk verir ve kesafetli dürbünün bir sûret takar; ve kayıtlı kabiliyetin bir kayıt altına alır."

Nilüferin hayatında iki önemli safha vardır. Birinci safha; suyun altında ve çamurun içinde filizlenme dönemi olup, bu safhada nilüfer tohumları, genetik yapılarına konulduğu gibi çimlenme ve filizlenme potansiyelini merkeze alarak onu kullanırlar. Dolayısıyla su altındaki gelişme dönemi ve bitkinin suyun altında kalan kısımları onun mizacını teşkil eder. Suyun üstüne çıktıktan sonra sahip olduğu istidadı doğrultusunda kendisini güneşe yönelterek, çiçeklenmeye başlar. Çiçeklenme ve güneşe yönelme safhası da, nilüferin karakter eğitimini oluşturur. İnsanın benlik motiflerinin gelişmesi de belli ölçüde nilüferin gelişmesine benzer. Her insan doğduğunda, farklı renkte potansiyel bir nilüfer çiçeğidir. Nasıl, yedi renkte nilüfer çiçeği var ise, baskın potansiyelleri farklı olan en az yedi kişilik grubu olduğu söylenebilir. Nilüferin farklı renklerdeki çeşitleri, güneşle olan münasebetin neticesinde ortaya çıktığı gibi; insanların manevi hakikat güneşiyle münasebeti ve ondan istifadelerindeki derece farkı da, farklı kişiliklerden kaynaklanır. Hakikat güneşinden insanın istifadesi, yaratılışından gelen potansiyellerinin oluşturduğu mizaç motifi ve karakter eğitimine bağlıdır. İnsan kalbi ve ona bağlı çalışan zihin fakülteleri, hakikat güneşine ve onun hayattaki yansımalarına ayna olur. Her bir mizaç veya kişilik, hakikatin belli bir yüzdesini görebilir. Bunun tabii neticesi olarak ayna fonksiyonu gören insan kalbi ve zihni, farklı idrâk alanlarına sahiptir. Bu aynanın psikolojideki adı, kişilik motifleri veya kişiliği oluşturan mizaç ve karakter motifleridir. Kişilik motifi, çocuğun (0-12 yaş) yaratılıştan getirdiği mizaç motifi üzerine karakter eğitiminin inşa edilmesiyle ortaya çıkar.

Çevresinden etkilenmeden, mahiyetindeki potansiyelleri açığa çıkaran nilüfer gibi, insan da, tutum ve davranışlarıyla kendi karakterini ortaya koymaktadır. Karakter de, mizaç motifi üzerinde inşa edilen bir yapı olduğundan, insan kişiliğinin önemli bir yanı olarak kabul edilir. İnsanların hâdiseleri farklı algılama, analiz ve yorumları; farklı mizaç motiflerinde yaratılmış olmalarından ve bunun üzerine bina edilen çeşitli karakter motifleri inşa etmekten doğan farklı kişiliklerinden kaynaklanır.

Nilüferin güneş ve havayla temasa geçtikten sonra, hoş kokulu ve güzel renkli bir çiçeğe dönüşmesi; insanın nebatî ve hayvanî yanlarının insanîleşmesi, hakikat güneşine yönelerek, zühre, katre ve reşha makamlarında barışın, huzurun, güzelliğin, iyiliğin ve doğruluğun temsilcisi olan "kâmil insan" olma süreciyle paralellik gösterir. Ancak hatırlanması gereken nokta, insanın kemale olan yolculuğunun üç kademeli (zühre-katre-reşha) oluşudur. Bu yüzden insanlar, potansiyelleri ve gayretleri ölçüsünde zühre, katre ve reşha makamına kadar, kendilerine ait kemalatlarını tamamlarlar. Nilüfer (lotus) çiçeği temsiliyle anlatılan insanileşme ve kemale erme, zühre makamına kadar olandır. Zühre makamında her insan kendi kemaline ulaşır.

Bu hakikatten dolayı, insan nebatî ve hayvanî yönlerinin esiri olarak kalmamalı, kalb ve aklın rehberliğinde hak ve hakikat güneşine yönelmeli, kendi potansiyelleri ölçüsünde doğruyu, iyiliği ve güzelliği temsil eden insan olmaya çalışmalıdır. Nasıl nilüferin genetiğine güneşi arama ve ona yönelme temayülü konmuşsa, insanın da fıtratına hakikat güneşine yönelme eğilimi, doğru, iyi ve güzel olanda buluşma isteği konmuştur. Karakter eğitimi sırasında bu istek ve meyiller köreltilmemeli, güçlendirilmelidir. İnsan, normalde cismanî bir hayat sürmeye yatkındır. Ancak kendisine verilecek karakter ve irade eğitimi, onun bu fıtrî temayülünü kontrol altına alıp, kendisini bilgi ve bilgeliğin rehberliğinde hakikat güneşine yönelmeye, hak ve hakikat eksenli bir hayat sürmeye teşvik eder.
KaraKarTaL585 isimli üyemiz çevrimdy?ydyr. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
Alt 04-02-2008, 06:59 PM   #9
 
KaraKarTaL585 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
KaraKarTaL585
Bir KemalisT Mod.

Standart

Motivasyon
Prof.Dr. Fatih KARAHİSARLI
Motivasyon Nedir?

İnsanlar, dünyaya belli işleri yapmak için gönderilmiştir. Ve neticesinde de gerek dünyada, gerek öbür âlemde, bazı kazanımları olacaktır. İşte bu dünyadaki kazanımları en yüksek noktaya çıkarabilmek için, ortaya konan gayret, azim, şevk ve davranışların bütününe motivasyon denir.

Motivasyonun dinamikleri

Bir işi yapmak isteyen insanın o işteki başarısı için gereken gayretlerin bütününe motivasyon dinamikleri denir. O işle ilgili yapılacak plân ve program, hattâ bunun öncesindeki tasarı, metot ve çalışma prensiplerinin hepsi, motivasyon dinamikleri içine girer. Motivasyon dinamikleri, kişiden kişiye, zamandan zamana ve işin özelliklerine göre farklılık arz eder. Pek tabii, bu konuda genel kabuller de vardır. Fakat bu genel kabullerin dışındaki faktörler kişinin yaradılışı, aldığı eğitim, içinde bulunduğu kültür ve coğrafya gibi birçok faktöre bağlı olarak değişebilir.
Motivasyon dinamikleri içinde iki nokta çok önemlidir. Bunlardan birincisi, önce ferdin kendini motive etmesidir ki, buna otomotivasyon denir. Bu bir bakıma, kalbin her şeyden önce kendini besleyip daha sonra vücuda kan pompalamasına benzer. Bu biyolojik bir kanundur. Bu kanunun sosyal hâdiselerdeki açılımı, otomotivasyon olarak görülür. Kendisini motive edemeyen bir ferdin başkalarını motive etmesi düşünülemez. İkincisi de, bu şekilde motive olan bir ferdin konumuna göre, birlikte çalıştığı insanları -gerek memur pozisyonunda olsun, gerekse âmir pozisyonunda- belli bir usûl ve uslûp ile motive etmesidir.
Motivasyon, insanın doğumundan itibaren başlar. Bebek önce, kendisi bir şeyler yapmak ister. Ama dikkat edilirse, onu daima etrafı motive eder; gerek konuşması, gerek yürümesi bu dış motivasyona bağlıdır. O kadar bağlıdır ki, içinde bulunduğu cemiyetin kültürü ve dili tamamen dış motivasyonlarla çocuğa verilir. Belli bir yaşa kadar, bu dış motivasyon mecburidir. Çünkü çocuk, bu şekildeki misalleri görmek ve duymak zorundadır ki, kendi kabiliyetleri gelişebilsin.

Kimler motivasyona ihtiyaç duyar?

Herkesin, her zaman ve her safhada motivasyona ihtiyacı vardır. Zaten bu şekilde bir ihtiyaç olmasa, hayat mânâsını yitirir. İnsan, genellikle bu dünyada bazı şeylere sahip olmak ister; bunları elde edebilmek için de, içeriden veya dışarıdan belli bir motivasyon içinde olması gerekir. Bu durum bir bakıma, yivli bir çivinin vida içine girmesine benzetilebilir. Motivasyon yoksa hayatın gâyesi kalmaz ve insanlar, sigortası atmış elektrik sistemi gibi depresyon benzeri hastalıklara mâruz kalır. Ve bunların tedavisi de çok zordur.
İnsanların hayat boyu belirli dozlarda motivasyona ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç iyi bir şekilde karşılanacak olursa, o insanın verimliliği ve huzuru da artar.

Motivasyonun çeşitleri

Birçok motivasyon çeşidi mevcuttur. Motivasyonda geniş bir yelpaze söz konusudur. Pek tabii, kültürümüzü ve düşüncelerimizi doğru veya yanlış yönlendiren kamuoyunun, bunların oluşumundaki rolü büyüktür. Motivasyon ailede başlar, insanın çalıştığı kurumlarda devam eder, bir topluma mal olur, neticesi itibariyle de bütün insanlığı ilgilendirir. Bu şekildeki bir gidiş, doğru bir motivasyon olduğu gibi, yanlış da olabilir. Doğru motivasyonda insanlığın yararına olabilecek keşifler elde edilirken; kötü motivasyonda; kızma, kırgınlık, dargınlık, çekişme, kavga, savaş ve bütün insanlığın felâketi şeklindeki komplikasyonlar karşımıza çıkabilir. Her iki grubun da tarihte birçok misâli vardır. Bundan dolayı, toplumun her kesiminde iyi motivasyonu geliştirmek önem arz eder.
Ferdin gerek kendini, gerekse insanları motive etmesinin bazı prensipleri vardır. Bunlar:
Durum muhakemesi: Ferdin içinde bulunduğu durum ve konumu dikkate alarak nasıl davranması gerektiğinin tespiti (durum muhakemesi), motivasyonun ilk şartıdır. Yani insan dünyaya niçin geldiğini, kim tarafından gönderildiğini ve kendisinden ne beklendiğini iyi bilmek ve değerlendirmek zorundadır. Bu ilk aşamayı geçen insan, diğer konuları daha rahat halledebilir ve güzel motivasyon çeşitlerini yakalayabilir. Bu noktayı, kafa ve kalbinde halledememiş ve halen tereddütleri olan insan ise, asla diğer basamakları çıkamaz. Çıksa da başlangıç yanlış olduğu için hep yanlış yollara meyleder.
Ülfet ve ****fizik gerilim: Ülfet, insanın bir şeye karşı alışkanlık peydah etmesi, etrafındaki orijinal ve harika şeylere lâkayt ve alâkasız kalması demektir. Bir mesele ilk duyulduğunda canlıdır ve alâka uyarıcıdır; fakat bir müddet geçtikten sonra, kafamızda sadece donuk hatları ve kalıpları ile bir hikâye olarak kalıverir.

****fizik gerilim, iç coşkunluğu, aşk, heyecan ve şevk potansiyeli, manevi duygularımızın daima aktif halde bulunması, bizi ibadetlere sevk edecek güç kaynaklarıdır. Kalp merkezimizin daima enerjik bulunması, aksiyon ve hamle ruhuyla canlanmış bir ruh halinin kesintisiz oluşu demektir.

İç âleme ait meseleler:

1. Benlikten vazgeçilmelidir.
2. İradenin kavgası verilmelidir.
3. Nefse düşkünlükten vazgeçilmelidir.
4. Marifetullaha ulaşmak lâzımdır.
5. Kalp ve ruhta operasyon yapılmalıdır.
6. Daima tefekkürle, kalp ve kafayı beslemek lâzımdır.
7. Hayalde de istikamet kazanmak lâzımdır.
8. Ölümü sık sık hatırlamak lâzımdır.
9. Kalbin incelmesi ve yumuşamasına çalışmak lâzımdır.
Dış âleme ait meseleler:
1. İyi arkadaşlar içinde olunmalıdır.
2. Meşguliyetsiz kalınmamalıdır.

Global görüp, global düşünebilme: Bu önemli motivasyon vesilelerinden biridir. Yoksa çok küçük bir noktaya takılıp bundan öteye geçemeyen bir insanın durumu, kırık plâğa benzer. Global düşünebilme, insanın eğitimine ve kendisini geliştirmesine bağlıdır. Ayrıca konumu gereği, insan global düşünme durumuna gelebilir. Bu nokta yakalanınca motivasyonun en önemli ayaklarından birisi daha halledilmiş olur.
Bu husus aynı zamanda, inancın temel dinamiklerinden, kadere inanma ile ilgilidir. Ferd, sebepler plânında üzerine düşeni yerine getirdikten sonra, neticeleri kadere bağlar ve üzüntüye düşmez, kendisi için, ‘Hayırlı olan buymuş!' diye değerlendirir.’ Bu, aynı zamanda ferdin ruh rahatsızlığına girmemesini sağlar. Böyle bir ferd, hayatında daima dengeli olur. Yani başına gelebilecek iyi veya kötü hâdiseleri hep bu açıdan değerlendirdiğinden, netice onun için o kadar önemli değildir. Zafer de kazansa, hezimete de uğrasa, bu onun için artık kabullenilmiş bir durumdur.

İnancın diğer gereklerini de yerine getirdiği ve buna razı olmanın mükâfatını da kendisini Yaratan'dan beklediğinden, onun için artık hâdiseleri sadece gözlemek kalır.
Sıkıntıları aşabilme: Her problemin bir çözümünün olduğunu düşünebilme, önemli motivasyon vesilelerinden biridir. Nitekim, çözümsüz bir problem yoktur. Yeter ki, uygun yollar bulunabilsin. Yaratan, kaldıramayacağımız yükleri bizlere yüklemeyeceğinden, verilen her problemin bir çözüm yeteneği bizde mevcuttur, yeter ki o yeteneği kullanabilelim.

Mükâfat verebilme: Ferdin iyi ve güzel yaptığı işlerden dolayı gerek kendi kendine, gerekse beraber çalıştığı insanlara mükâfat verebilmesi de, önemli motivasyon dinamiklerindendir ve bu, asla ihmâl edilmemelidir. Bu mükâfat da yapılan veya yaptırılan işle orantılı olmalıdır. Maddî olabildiği gibi, takdir belgeleriyle veya sözle mânevî bir şekilde de yerine getirilebilir.
Ceza verebilme: Herhangi bir iş yaparken veya yaptırırken, ferdin kendisine veya beraber çalıştığı insanlara, o işle orantılı olarak caydırıcı cezalar verebilmesidir.

Güler yüz: Hiç ihmal edilmemesi gereken bir motivasyon dinamiğidir. En kolay yapılabilecek hareketlerdendir. Buna rağmen, günümüzde en fazla unutulan ve esirgenen davranışlardan birisi olmuştur.
Kendisi ile barışık olabilme: İnsanın, kendisiyle barışık olması, gerek kendisinin yapacağı, gerekse başkalarına yaptıracağı işler açısından çok önemlidir. Kendisi ile barışık olmayan insanların yapacakları ve yaptıracakları çok fazla iş yoktur. Kendisi ile barışık insanlar, bütün bir insanlık ile barışık olabilme kapılarını açabilmiş insanlardır. Bu insanlar, bu kapılardan her zaman girebilir, iyi motivasyon örnekleri gösterdikleri zaman da, insanlık adına çok güzel işler başarabilirler.
Düzenli diyalogta bulunma: Herhangi bir iş yaptırırken, beraber çalıştığı insanlarla diyalogta bulunabilen insanlar, bunu daha da geliştirebilir ve belli bir zaman için değil, hayat boyu devam ettirebilirler.
Moral bozucu şeylerden kaçınma: Herhangi bir iş yapılırken, morali bozabilecek en küçük davranışlardan bile kaçınmalıdır. Bir yerde bir yanlış var ise, o yanlışı güzel bir usûl ve üslub içinde çözerek, moral bozucu duruma getirmemek gerekir. Çünkü bu durum dolaylı olarak motivasyonu da engeller ve o işten iyi neticeler elde edilemez.

İyi ve yüksek hedefler seçme: Hedef daima iyi ve yüksek seçilirse, insanlar da kendilerini bu hedefe daha iyi şartlandırır. Pek tabii motivasyonun da, o derece yüksek olması gerektiği unutulmamalıdır.
Hedefler için doğru araçları kullanma, kullandırma: Doğru bir hedef için doğru yollardan gitme, bilinen bir prensiptir. Yanlış yol ve araçlar kullanılırsa, o hedefe ulaşılamadığı gibi, aynı zamanda o işle ilgili motivasyonu da engellenmiş olur.

Doğru adresler verme ve doğru aracılar bulma: Motivasyon ne kadar iyi yapılırsa yapılsın, verilen adresler doğru değil, aracılar doğru insanlardan oluşmuyor ise, hedefe varma mümkün olmaz. Bundan dolayı, motivasyonun bozulmaması hattâ yükseltilmesi açısından aracıların ve adreslerin doğru olması çok önemlidir.
Doğru misalleri görme, gösterme: Herhangi bir iş yapılırken, o işle ilgili önceki misalleri görme, gösterme, başarıya ulaşmış veya bu işlerde çalışmış insanların tecrübelerinden istifade etme ve ettirme de önemli motivasyon faktörlerindendir.

Asla karamsarlığa düşmeme: Herhangi bir işte beklenen netice elde edilemediğinde, asla karamsarlığa düşmeme şeklindeki motivasyon, o işte istenilen neticeyi alıncaya kadar çalışmayı devam ettirebilir. Bundan dolayı hiçbir zaman, hiçbir hususta karamsarlığa düşmemek, yeniden durum muhakemesi yapmak ve yeni şartlara göre çözüm için alternatifler geliştirmek, motivasyonun esaslarındandır.
Dengeli olma: Her işte ve her hususta dengeli olma, yine motivasyonun temel dinamiklerindendir. Bu denge kaybedilecek olursa, işten arzulanan verim elde edilemeyeceği gibi, neticeye de gidilemez.
İtibarı koruma: Motivasyonun en önemli vesilelerinden birisi, her zaman, şart ve konumda insanın itibarını koruyabilmesidir. Bu büyük bir kredidir ve kredi motivasyonu devam ettiren, hattâ artıran önemli bir faktördür. Hattâ ucunda ölüm bile olsa, bu itibar konusundan asla taviz vermemek gerekir. Nitekim, tarih bunun misâlleri ile doludur.

Dinî vecibeleri yerine getirme: Dinimizin bize yüklediği vecibeleri yerine getirme, motivasyonumuzu artıran faktörlerin başında gelir. Böylece iç huzura erişilir, bu da bizde bir denge meydana getirir ve yapacağımız işleri daha bir istekle yaparız. Yaptıklarımızdan haz duyarız. Meselâ sabah namazı için uyanma, güne başlarken olabilecek ilk motivasyon faktörüdür. Zekât verme, geri kalan malı daha iç huzuruyla kullanma faktörüdür.

Motivasyonu engelleyen sebepler
Yukarıdaki faktörlerin tersi motivasyonu engelleyen sebeplerdir. Genelde, kendisi ile barışık olamayan, global düşünemeyen, durum muhakemesi yapamayan, daima sıkıntılı ve telâşlı görünen, yüzü gülmeyen, doğru hedefleri olmayan, doğru insanlarla çalışmayan ve itibara önem vermeyen fertlerin, ne kendilerini, ne de başkalarını motive etme gibi kaygı ve sorumlulukları olamayacağı gibi, toplumda kimse bunlarla çalışmak istemez. Bu insanlar yapıcı değil, daima bozucudur. Mümkünse bu fertler tedavi edilmeli, rehabilite edilmeli ve topluma yeniden kazandırılmalıdır.

Ne yapmalıyız?

Tarihe gidip, iyi bir insan ve iyi bir motivasyon modelini geliştirmeliyiz. Bunların başında Peygamber Efendimiz (sas) ve O’nun arkadaşları gelir. Efendimiz gerek peygamberliğinin ilk dönemlerinde, gerek değişik yerlere heyet gönderirken, gerek savaşlarda, gerekse savaşların sonunda daima yukarıdaki motivasyonu oluşturan dinamiklerin en güzel misallerini göstermiş, her zaman iyi bir durum muhakemesi yapmış, meselelere global bakabilmiş, hiçbir zaman karamsarlık içinde olmamış, daima moral vermiş ve hayatı boyunca (bizim anlayıp kavrayabildiğimiz kadarı ile) dengeli olmuştur. Onun arkadaşlarında da bu özellikleri müşahade edebilmekteyiz.

Selçuklu ve Osmanlılar'da ise, ferd ve toplum plânında olduğu gibi, idareciler seviyesinde de güzel motivasyon misalleri görmekteyiz.

İdareciler, aydınlar ve medya; iyi motivasyon yaptıkları dönemlerde, sıkıntıları rahatlıkla aşabilmiş ve dünyada itibarlı milletler arasında sayılmışız. Bunun tersi olduğu zamanlarda maalesef karamsarlığa düşmüşüz. Bundan kurtulmak için çırpındığımızda da, bizi provokasyonlara sürükleyenler olmuş ve bu fâsid daire devam edegelmiştir. Bütün ümidimiz; kültürümüze, kimliğimize sahip çıkarak ve geçmişte yaşanan motivasyon misallerini de dikkate alarak, itibarlı bir millet olma yolunda hâlâ imkânımızın ve kabiliyetimizin mevcut olduğunun bilinci içinde olmamızdır. Yakın bir gelecekte, bu dinamikler sayesinde fâsid daireyi aşıp daha güzel bir seviyeye geleceğimizi umut ediyoruz.
Ferd olarak bize düşen, bütün insanlığın yararı için öncelikle kendimize, daha sonra diğer insanlara güzel ve doğru motivasyonlar vermektir. Gâyemiz ise; bu dünyada insan olma onur ve itibarı içinde bir hayat sürdürebilmek, sonra da öbür âlemde bu hassasiyet içinde yaşamaya gayret ettiğimiz hayatın hesabını vermek, ahirette bizi Yaratan'ın vâdettiği güzelliklere kavuşabilme ümidi ile bu süreci (imtihanı) bitirebilmek olmalıdır.
KaraKarTaL585 isimli üyemiz çevrimdy?ydyr. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
Alt 04-02-2008, 07:00 PM   #10
 
KaraKarTaL585 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
KaraKarTaL585
Bir KemalisT Mod.

Standart

İnsanın Uç Potansiyeli
Mehmet ORKUN
Ene (benlik) ile, insan ruhunda var olan potansiyellerin işleyişini ve hayatın her seviyesindeki tezahürlerini analiz etmek mümkündür. İnsandaki ruhî potansiyelleri, temel kuvveleri, kabiliyetleri ve meyelanları bir araya getiren ene, hem meyve, hem de çekirdektir. Eneyi besleyen iki ana damardan biri; vahyi kabul etmeyen, sadece akıldan beslenen materyalist felsefe yoludur. Enenin diğer yüzü ise; vahyin rehberliğinde aklı dengeli şekilde işleten peygamberlik yoludur. Dolayısıyla insanda Allah'ı gösteren bir ayna olan enenin yüzü felsefeye veya vahye dönüktür.

Salt akla itimat eden ve vahyi kabul etmeyen ene, ayna ve perde olma konumunu terk ederek, kendine hakiki bir tesir ve varlık seviyesi verir. Bu tip bir eneye sahip insanda, kâinattan gelen şualar, karanlığa gömülür. Kâinattan elde edilen hikmet ve tevhid delilleri, bu tip kişinin enesinde anlamsızlığa ve şirke dönüşür. Bu durumdaki ene; her şeyi kendinden bilen ve kendine ulûhiyet isnat eden bir karadeliğe benzer. Yaratılışında Allah'ı gösteren bir mihenk taşı olan enenin karanlık felsefeye açılan yönü; insanı ilâhlaştıran, kibri geliştiren, kıyaslama için verilen rububiyet sıfatını kendinden bilir. Kişiyi kendini sevmeye (narsist), kendini düşünmeye ve her şeye rağmen kendini geliştirmeye ve kibre teşvik eder. İnsanlık âleminde gözlenen sebeplere, putlara, yıldızlara ve tabiata tapınma gibi inançlar, benlikteki potansiyellerin bu yüze kanalize edilmesiyle ortaya çıkar. Şirk; hissî potansiyel (kuvve-i câzibe veya kuvve-i şeheviye) ile bağlantılı bir sapma olup, sevgi ve muhabbetteki aşırılıktan kaynaklanır. Şer ise; fizikî potansiyelle (kuvve-i dâfia veya kuvve-i gadabiye) münasebette olup, insanın aksiyon ve icraatlarında denge ve adaleti koruyamamasından çıkar. Dalâlet ise; insanın zihnî potansiyeliyle (kuvve-i akliye) bağlantılı olup, fikir, düşünce ve inançlarda sapmayı tanımlar. Bu yoldan beslenen ene; insana, kuvvetin ve gücün her zaman, her şeye rağmen tercih edilmesi gerektiğini vurgular; "Kuvvette hak vardır." der. Bu anlayışa sahip olanlar, zulmü mânen alkışlamış, zâlimleri teşci' etmiş ve cebbarları ulûhiyet dâvasına sevk etmiştir.

Enenin bu yüzündeki üç potansiyelin meyveleri farklıdır. Zihnî potansiyel dalında; dehriyyun (zamana tapanlar), maddiyyun (maddeye tapanlar) ve tabiiyyun (tabiata tapanlar) gibi zehirli meyveler vermiştir. Babil ve Eski Mısır'ın sihir derecesine çıkan felsefeleri, fiziki potansiyel dalında Nemrutları, Firavunları ve Şeddadları doğurmuştur. Eski Yunan kültürü ve tabiat felsefesi de, hissî potansiyel dalında; âliheleri (tanrıçaları), sanemleri (putları) ve ulûhiyet dava edenleri çıkarmıştır. Bu konumdaki ene hissî potansiyeli; sevdiği şeyleri putlaştırır, saygı ve hürmette ölçüyü kaçırıp, başarılı insanları, ilâheler ve yeryüzü tanrıları olarak takdim eder. Riyâkârlığı ve şöhreti ön plâna çıkardığı için, iki yüzlü insanları alkışlar, imaj ve görüntüyü yüceltir. Dışı süs, içi ise sönük ve ruhsuz insanları ilâh ve ilâheler şeklinde reklâm ederek, az sayıdaki güçlü ve başarılı insanı, tapınılacak ve uğrunda ölünecek yıldızlar (pop ve futbol yıldızları gibi) yapar. Böylece insanları şirke davet eder. Öne çıkarılan bu az sayıdaki kişi de, hayranlarının arzu ve heveslerini tatmin etmek ve teveccühlerini kazanmak için riyâkârane bir gösteriş (tv'lerdeki bazı gösteri ve eğlence programları) içinde olurlar. Bu kişilerin hayranları ise, onlara tapınır gibi bir vaziyet gösterir. Neticede vahye kulağını tıkamış felsefe yolundan beslenen enenin çekirdeğindeki üç potansiyelin zehirli meyveleri, insanların beyinlerini bin parça etmiştir.
Vahiy yolunda şekillenen ene ise, kuvvetin hakta olduğuna inanarak zulmü keser, adaleti temin eder. Benlik aynasının diyanetten beslenen bu aydınlık yüzü, insanda alçak gönüllülüğü, sevgiyi, şefkâti, adaleti geliştirir. Enenin bu yüzünün, acz ve fakrdan ibaret olduğu görülür. Bu haliyle bir karşılaştırma ölçüsü, terazi ve yansıtıcı olan ene, Yaratıcı'nın gizli hazinelerini açan bir anahtardır. Vahyin ışığında gelişen enenin bu yüzü, insanın temel gâyesinin ve vazifesinin ilâhî ahlâk ile ahlâklanmak, sağlam karakter ve faziletlerle kendini donatmak; aczini ve zaafını bilip, İlâhî Kudret'e sığınmak; fakrını görüp Rahmet-i İlâhiyeye itimat etmek, kusurunu görüp Allah'tan af dilemek, noksanlarını görüp Allah'ı noksandan tenzih etmek olduğunu gösterir. Enenin zihnî potansiyelinin meyveleri; peygamberler, sıddıklar, ârifler ve âlimlerdir. Fizikî potansiyelin meyveleri; âdil hâkimler, iyi idareciler, alperenlerdir. Hissî potansiyelin meyveleri ise; ismet sahibi, mütevazı, cömert velilerdir.

Tasavvufta enenin bu iyi yüzü "vechullah" olarak tanımlanmaktadır. Bediüzzaman; 24. Sözün 2. dalında bir hakikatin niçin çok renklere girdiğini zühre-katre-reşha temsiliyle açıklarken, eneden dokuz farklı taifenin ortaya çıktığını söyler. Dolayısıyla hakikatin çeşitlenmesi ve renklenmesi, enedeki farklılıklardan kaynaklanır. Her insan enesindeki bu temel dokuz nakışlı benlik motifinden biri baskın, biri yardımcı, diğeri de zayıf merkezdir.
Bir başka önemli nokta da, insan benliğindeki dokuz nakışlı temel mizaç motifinin; hem ferdin, hem ailenin, hem kurumun, hem toplumun, hem de milletlerin hayatında gözlenebilir olmasıdır. Bu motifler hayatın her sahasında insanın ferdî ve içtimaî yönünü açıklamada kullanılabilir. Ene hem insanı ifade eder, hem de bütün insanlığı... Benlikte, her seviyedeki insan topluluğunun enaniyeti, kişiliği ve karakteri vardır.

Enenin felsefede verdiği meyvelerin, tarihî süreç içinde baskın olarak ortaya çıkışı dikkat çekicidir. Babil ve Eski Mısır'da (Sümerler ve eski Mezopotamya halkı) ağırlıklı olarak fizikî potansiyel inkişaf etmiş, hissî ve zihnî potansiyel fizikî potansiyelin emrine verilmiştir. Daha sonra gelen Eski Yunan medeniyetinde ise, hissî potansiyel ağırlıklı olarak inkişaf ettirilmiş ve öne çıkmıştır. Ahirzaman'da ise, zihnî potansiyel ağırlıklı olarak gelişip inkişaf edeceğinden, insanlık ilme ve fenne yönelecektir. Toplum çapında hissî ve fizikî potansiyeller, zihnî potansiyelin yardımcısı ve hizmetçisi olacaktır. Bu tarihî gelişme süreci ve insandaki enenin üç potansiyelinin beşer tarihinde ağırlıklı ve baskın olarak kullanımının bu şekilde gelişmesi, Bediüzzaman'ın Muhâkemat'ında (8. Mukaddime) anlatıldığı üzere, İslâmiyet açısından çok mânidârdır. Çünkü İslamiyet son din, Hz. Peygamber (sas) de son peygamberdir. Ayrıca Kur'ân'ın ilk emri oku olup, insanın zihin potansiyeline hitap eder. Bu hakikatı gören Bediüzzaman şu veciz sözleri söyler: "Ahirzamanda insanlık, ilme yönelecektir. Her şey bizzat veya netice itibarıyla ilme bağlıdır. Bütün hükümlerini akla ve mantığa tasdik ettiren Kur'ân ve İslâmiyet, gelecekteki inkilaplar içinde en büyük ses getiren kitap ve din olacaktır." Hepimiz biliriz ki, bilim; enenin zihnî potansiyelinde ortaya çıkan ve gelişen bir faaliyettir. Nâfile ibadetlerden daha makbul sayılan tefekkür, zihnî potansiyelle yapılır. Üç semavî din de, enede var olan bu potansiyellerin insanlık tarihindeki dağılımına uygun olarak gönderilmiştir. Musevilikte dikkat; iktidara, yönetime ve vaad edilmiş topraklara çekilmiş, bu durum fizikî potansiyelle alâkalıdır. İsevîlikte, sevgi ve aşk daha çok önemsenmiş olup, bu da insanın hissî potansiyeliyle alâkalıdır. İslâmiyet'te ise, ilk emir okumaya, ilme, irfana ve akletmeyedir. Üç semavî dinin geliş sırası ve her dinin öne çıkan ağırlıklı mesajı, enenin üç potansiyelinin her birinin baskın ve yoğun olarak kullanıldığı dönemle ve rengini verdiği toplumla bire bir örtüşür.
KaraKarTaL585 isimli üyemiz çevrimdy?ydyr. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
Alt 04-02-2008, 07:00 PM   #11
 
KaraKarTaL585 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
KaraKarTaL585
Bir KemalisT Mod.

Standart

İnkar Psikolojisi
Hamdi İŞCAN
Kâinattaki muhteşem âhenk, mükemmel nizam; başdöndürücü güzelliğiyle Yüce Yaratıcı'yı göstermekte... Rüyalarına dahi yalanın, aldatmanın girmediği, gerçeğin temsilcisi bütün peygamberler, doğruluklarıyla, ellerindeki binlerce mucizeyle tarih boyunca tevhidi haykırmakta... Herbir vicdan -tamamıyla paslanıp mühürlenmemiş ise- Allah'ın varlığına ve birliğine şahitlik etmektedir. Evet, kâinat bir lisan kesilmiş O'nu anlatıyor, O'nu haykırıyorken, varlık her köşesiyle ayan-beyan O'nun varlığını ispat eden delillerle dolu iken, nasıl oluyor da bazı insanlar inkâr bataklığına saplanabiliyor?
Cevap olarak birçok sebep zikredilebilir. Ancak biz burada, sadece psikolojik saiklerden bir-ikisini ele almak istiyoruz. Çünkü inançsızlığa saplanan insanların birçoğunda oluşan inkâr düşüncesi, zannedildiği gibi, aklî, mantıkî, ilmî bir tavırdan değil; hissî bir hâlet-i ruhîyeden kaynaklanmaktadır. Şimdi bu saiklerden birkaçını özetlemeye çalışalım:

Israrla İşlenen Günahlar
Çağın mütefekkiri, bu hususu: "Her günahta, inkâra giden bir yol vardır."1 vecizesiyle anlatır. Yani herbir günah, insanı inkâra götürecek potansiyel tehlike konumundadır. Hele bir de bu günah, ısrarla ve inatla devam ettirilir ise, insan uçurumun kenarına yaklaşmış demektir.

İnsanın iç dünyasının şerhedildiği eserlerde, bu sürüklenme, müşahhas misâllerle adım adım gözler önüne serilir. Meselâ denir; farz namazını ihmal eden bir kişiyi ele alacak olursak, bu adam, iş yerinde ihmal ettiği bir vazifesi yüzünden âmirinden azar işitiyor ve bundan üzüntü duyuyor. Halbuki aynı kişi, günde beş defa minarelerden bütün halka ilân edilen Sultanlar Sultanı'nın emrine karşı kayıtsız kalıyor, böyle büyük bir vazifeyi ihmal ediyor. Sonra zihninde bu durumun mukayesesini yapıyor: "Küçük bir ihmalden dolayı böyle bir azar işittim. Halbuki ben büyük bir vazifeyi, nicedir ihmal edip duruyorum. Elbette bunun cezası büyük olmalı ve ben çetin bir azapla karşı karşıya kalacağım." Bu sıkıntılı ruh hali içinde, diliyle ifade etmese de gizliden gizliye kalbinin derinliklerinde şöyle bir arzu oluşur: "Keşke böyle bir kulluk vazifesi olmasaydı." İnsanın iç âleminde yaşadığı hissî değişim, bu haliyle kalmaz. Sonra, açıkça dile getirilmese de, kulluk vazifesinin olmaması arzusundan kaynaklanan, ulûhiyete karşı kalbin derinliklerinde bir düşmanlık hissi uyanır. Bu his de inkâr arzusuna kaynaklık eder. İşte böyle bir durumda iken, Cenab-ı Hakk'ın varlığına dair bir şüphe o insanın kalbine gelse, kati bir delilmiş gibi ona yapışmaya meyleder. Böylece o kişi için büyük bir helâket kapısı açılır ve o kişi inkâra sürüklenip gider.

Dikkat edildiğinde görülecektir ki, bu psikolojideki bir insan, başlangıç itibariyle aklına takılan bir problemden hareketle inkâra kalkışmıyor; hesap vereceği bir makamın olmamasını arzu ediyor. Sonra bu arzusunu inanç haline getiriyor. Daha sonra bu arzusunu destekler gibi görünen bazı kuruntulara, delilmiş gibi sarılıyor.. ve neticede o kişi girdaba kapılmış bir nesne gibi vehim girdabı içinde boğulup gidiyor.

Israrla işlenen günahların, insanı inkâra götüren bir yol olmasının diğer bir sebebi de, o günahlara karşı oluşan "bağımlılık" duygusudur. Bu durum da şöyle izah edilmektedir: "Allah'a karşı isyanın, günahkârlığın mahiyetinde -bilhassa devam ederse- inkâr tohumu vardır. Çünkü, isyana devam eden kişi, onu kabullenir. Sonra ona müptelâ olur. Yani o günaha bağımlı hale gelir, âdeta onun esiri olur. Öyle ki artık o günahın terkine imkân bulamayacak hale gelir. Sonra o isyanın cezayı gerektirmemesini arzulamaya başlar. Bu hâl böyle devam ettikçe inkâr tohumu yeşillenmeye durur. En nihayet gerek cezayı, gerek adâletin gerçekleşeceği ceza yurdunu inkâra sebep olur. Şayet hesap gününü inkâr eden çok cılız, delil görünümünde bir vehimle karşılaşsa, o vehmi kocaman bir delil sayar. En nihayet işlediği günahlara pişman olmayıp, o günahları terk etmezse kalbi kararmaya, paslanmaya tutulur ve o kişi böylece mahvolur gider."2

Benlik İddiası veya Büyüklük Kompleksi
Mü'min suresindeki şu âyet-i kerime benlik iddiasının insanı nasıl inkâra sürüklediğine işaret etmektedir: "Kendilerine ulaşan hiçbir delil olmaksızın Allah'ın âyetleri hakkında ileri-geri tartışanların içinde olan duygu, büyüklük kompleksinden başka bir şey değildir. Sen onların şerrinden Allah'a sığın. Çünkü O her şeyi tam mânâsıyla işitir ve bilir."3 Görüldüğü üzere, Allah'ın âyetleri hakkında ileri-geri konuşma herhangi bir delile, yani akla, mantığa, ilme dayandırılmamaktadır. Asıl saik, büyüklük kompleksidir. Yani benlik iddiası ve başkasına boyun eğmeme arzusu insanı Allah'ın âyetleri hakkında ileri-geri konuşmaya götüren, esas sevkedici unsurdur. Bu âyetin tefsirine kapı aralayacak şu tespitler ne kadar dikkat çekici ve ne kadar ürperticidir: "Benlik davasından kaynaklanan 'gizli şirk' katılaştığı zaman esbâb şirkine inkılâp eder. Bu da devam ederse inançsızlığa dönüşür. Bu dahi devam ederse, insan ta'tile, yani varlığın bir yaratıcısı olmadığı zannına kapılır gider."4

Konuyu biraz daha açmak için insanı daha yakından analiz etmemiz gerekiyor: "İnsan, yaratılışı itibariyle nefsini sever. Hattâ denebilir ki, her şeyden daha çok ve her şeyden öncelikli olarak yalnız nefsini sever. Başka her şeyi nefsine feda eder. Mâbuda lâyık bir tarzda, o ölçüde nefsini över. Mâbuda lâyık bir kusursuzluk ve mükemmellik bakış açısıyla nefsini bütün ayıp, kusur ve eksikliklerden uzak görür, hiçbir hata ve kusuru nefsine lâyık görmez. Tapar derecesinde onu müdafaa eder. Hattâ kendisine armağan edilen ve gerçek ibadet edilecek Zât'ı hamd ve tesbih için verilen donanım ve kabiliyetleri bile, kendi nefsi için kullanarak, nefsini âdeta ilâh edinir. Meselâ lütûflar, ihsanlar, ilim kabiliyeti gibi kendisine bahşedilen hediyeleri kendi nefsine mal eder. Bütün bunların gerçek sahibinin kendisi olmasını arzu eder ve zamanla bu temennisini inanç haline getirir. Halbuki her şeyin gerçek sahibi Yüce Allah'tır. Bencillik nöbetlerine tutulmuş insan, daha sonra bu kabiliyet ve donanımların gerçek sahibi Allah (cc)'ı -hâşâ- rakip olarak görmeye başlar. Sonra Cenâb-ı Hakk'ın verdiği nimetlerin, O'ndan olduğu gerçeğini sözle, davranışla ve kalben örtmek, gizlemek ister ki, bu da insanın inkâra sürüklenip gitmesi demektir."5

Bu tespitlerden de anlaşılacağı üzere, bu psikolojideki insan bir delile, aklî, mantıkî, ilmî bir veriye dayanarak inkâra kalkışmıyor. Her şeyi nefsine mal etme gibi bencilce ve büyüklük kompleksinden kaynaklanan hissî bir sâikle, kendini helâk edecek bir sürece sokmuş oluyor.

Ümitsizlik
"İnsanın, inkâr girdabına kapılmasına yol açan önemli sebeplerden biri de ümitsizliktir. Çünkü güzel ve faydalı iş yapamayan, Allah'ın emirlerini yerine getiremeyen insan; azaptan korkar, ümitsizliğe düşer. Böyle birisinin gözüne, dinî meselelere aykırı gibi görünen önemsiz bir emare, kocaman bir delil gibi görünür. O kişi böyle birkaç emâreyi elde eder etmez, diğer emârelerin sâikasıyla isyanını ilân ederek İslâm dairesinden çıkar, şeytanın esiri olur."6

Görüldüğü gibi, inkâr; akıl ve zihin platformunda değil, his ve heves zemininde gelişip kök salıyor. İnkârcılık düşüncesi bir süreç içerisinde oluşuyor. Ve bu süreç aklî, zihnî sâiklerle değil, his ve heves yörüngeli sâiklerle besleniyor.
KaraKarTaL585 isimli üyemiz çevrimdy?ydyr. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
Alt 04-02-2008, 07:00 PM   #12
 
KaraKarTaL585 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
KaraKarTaL585
Bir KemalisT Mod.

Standart

Sağlıkta Mizaç ve İnancın Rolü
Dr. Selim AYDIN
Bir çoğumuz çevremizdeki insanlardan ve arkadaşlarımızdan biliriz ki, kimi insanlar daha kolay hasta olurlar veya hastalıkları çok çabuk atlatamazlar. Bazılarımız ise; aynı çevre şartlarında hasta olmaz veya hastalıktan çabuk kurtulur. Hastalık da, şifa da muhakkak ki Allah'tandır. Ancak irademizin hakkını vererek hasta olmamak ve hastalıktan kurtulmak üzere sebeplere müracaat eder, şifayı Allah'tan bekleriz.
Sağlık ve hastalık konusunda; mizaç ve karakter modelinin, vesveseli veya tevekkül sahibi olmanın, huzurlu ve stresli yaşamanın, telkine ve inanmaya yatkın bir kişilik tipinin çok büyük tesirleri olduğu anlaşılmıştır.

İmmün (bağışıklık) sistemini güçlendiren hususiyetler, sadece fiziko-kimyevî ilâçlardan değil, aynı zamanda kişilik, mizaç, karakter vasıflarımızdan, inançlarımızdan ve hayata bakış istikametimizden de gelmektedir.

İmmün sistemini güçlendiren ve zayıflatan özellikler, dinamik bir yapıda olduğundan, belli aralıklarda güçlendirilmeye veya zayıflatılmaya açıktırlar. İnsanın hayat tarzı, dünya görüşü ve inancı, doğuştan kendisine verilmiş immün sistem kapasitesini güçlendirebilir veya zayıflatabilir. İmmün sistemi güçlü kılan hususiyetler, neticede insanın sağlıklı kalmasına ve sağlığını sürdürmesine önemli ölçüde yardım eder. Araştırmacılar immün sistemini güçlendiren yedi temel kişilik özelliği belirlemişlerdir. Kişilik özelliklerimiz ve duygularımız, sağlık ve hastalık durumuna katkıda bulunan önemli vasıflardır. Bunun dışında genetik yapımız, beslenme tarzımız da ciddi seviyelerde katkıda bulunur. İmmün sistemini güçlendiren özellikler, öncelikle biyolojik bedene tesir eden fiziko-kimyevî moleküllerdir(1). İkinci plânda duygular(2), sonra düşünceler(3), hayatın mânâsının zenginliği(4), insanlararası münasebetler(5), ruhî-mânevî dünyanın derinliği(6) ve hepsinin birlikte ortaya çıkardığı beden, duygular, zihin-ruh bütünlüğünün ağ yapısı gelir(7). İmmün sistemi güçlü kılan bu özelliklerin kendini hakkıyla göstermesi için her birinin şuurunda olunmalıdır.

Zihin-ruh-beden etkileşimli ağ yapısı
Aşırı yoğun veya yeterince dinlenmeden çalıştığımızda, ailemizde derin üzüntülü hâdiseler olduğunda, genellikle vücut direncimiz düşer ve hastalanırız. Bu gözlemler; bize, düşüncelerimizin, ruh ve duygularımızın sağlığımız üzerine güçlü tesirleri olduğunu gösterir.

Meselâ hayatımız sağlıklı; zihnen, bedenen ve ruhen iyi durumda isek, soğuk algınlığına nadiren yakalanırız. Öte yandan çözemediğimiz problemlerle karşılaştığımızda ve stresli bir hayat sürdüğümüzde, kolayca gribe yakalanırız. İşyerindeki patronumuzdan, ailemizden ve işimizden baskılar arttığında tansiyonumuz yükselir. Kendimizi bitkin, yorgun ve depresyonda hissettiğimizde hasta oluruz veya enfeksiyonlara yatkın hâle geliriz. Kapasitemizin üstünde iş veya performans beklentileri olduğunda başımız ağrımaya başlar. Ailemizden birini kaybettiğimizde veya yakınlarımızdan birisi ciddi bir hastalığa yakalandığında sorumluluklarımız artar; dünyayı sırtımızda taşıdığımızı hissederiz. Bu durum bizde bel, sırt ve boyun ağrılarını tetikler. Uzun süreli bir münasebetimiz veya dostluğumuz sona erdiğinde, gözyaşlarımızı tutamayız; direncimiz kırılır, solunum yolu enfeksiyonlarına maruz kalırız. Bu ve benzeri tecrübeler, zihin durumumuzun ve ruh haletimizin, fizikî ve genel sağlığımızı devam ettirmede kritik bir faktör olduğunu anlamamıza yardım eder. Bugün bu gerçekler, modern tıp tarafından tamamıyla kabul edilmese bile, önümüzdeki yıllarda tıp eğitiminin önemli bir parçası haline gelecektir. Ayrıca zihin-beden münasebetlerinden doğan hastalıklarda, psikolojik faktörlerin önemi giderek artmaktadır. Zihin durumunun, hastalıklara karşı bizi koruyucu ve hastalıkları iyileştirici immün sistemine tesir ettiği, bugün açık bir şekilde ortaya konmuştur. İmmün sistem, insan vücudunun emniyet sistemini oluşturur ve bu sistem hem genel yönetim merkezi, hem polis kuvveti, hem de ağır harp sanayii olarak iş görür. Bu mükemmel ordu kendinden olanı ve olmayanı ayırt edebilecek bir tanıma sistemi ile donatılmıştır. Biyolojik işlemlerin ince ayarının yapılabilmesi için Rabbimiz; bu sistemi vazifelendirerek, iç ve dış çevre arasındaki dengeyi korumuştur. Mikroplarla harpten sonra, kalan artıkların temizlenme işi de bu sisteme aittir.

Bağışıklık sistemi, kendi içinde bağımsız çalışan bir sistem midir?
Nasıl bir zamanlar Atlantik ile Pasifik okyanuslarının birbirinden bağımsız olduğu söyleniyordu. Ancak sıcak ve soğuk su akıntılarının bulunmasıyla, bu okyanusların birbiriyle bağlantılı olduğu ortaya çıkarıldı. Benzer şekilde son yıllarda zihin veya düşünce gücünün, hastalığa yakalanmada veya iyileştirmede önemli rol oynadığına dair reddi imkânsız veriler elde edilmiştir. Bu tespitler, bize bağışıklık sisteminin beyindeki sinir sistemi ile bağlantılı olduğunu ve birbirlerini karşılıklı olarak etkilediklerini göstermektedir. İnsandaki diğer biyolojik sistemlerle bağlantılı olan, onlarla çapraz konuşmalar yapabilen ve kontrol edilebilen bir ağ sistemi yapısında yaratıldığı anlaşılan bağışıklık sistemi ile beyin ve hormonal sistem arasındaki bağlantıyı araştırmak üzere interdisipliner bilim dalları olan psikonöro-immünoloji ve psikonöro-endokronoloji dalları kurulmuştur. Bu bilim dalları, zihin ve bedeni yöneten veya koordine eder gibi görünen sebepler olan bütün biyolojik sistemlerin, birbirinden ayrılamaz bir bütün oluşturduğunu ortaya çıkarmıştır. Biyolojik sistemler ve organlar, vücudumuzda birbirinden bağımsız olarak iş görmemektedirler. Bir başka ifadeyle; hücrelerdeki faaliyetler, sinir sistemi, endokrin sistem, immün sistem; sürekli birbirleriyle konuşan ve diyalog halinde olan alt birimlerdir. Bu birimleri birbirinden bağımsız olarak ele alıp çalışmak, organizmayı anlayamamak demektir. Birbirleriyle sürekli iletişim halinde olan bu sistemler, vücudun bütünlüğünü sağlarlar; vücudu zararlı tesirlerden ve düşmanlardan korurlar. Günümüzde bağışıklık konusunda uzman pek çok kişiyi şaşırtan nokta, düşüncelerimizin ve duygularımızın ortaya çıkışında rol alan nöro-kimyasalların, vücudumuzun bağışıklık sisteminin de çalışmasında rolü olan moleküller olduğunun ortaya çıkmasıdır. Bu açıdan beyindeki nöronlar tarafından salgılanan nöro-transmitterler, sadece beyinde iş görmez; vücuda yayılarak mesajlarını bağışıklık sistemi dahil, pek çok sisteme iletirler. Meseleye bu zaviyeden yaklaşıldığında, insanların duygularının bedene yansımada rol alan kimyevî moleküller, beden sağlığımıza da doğrudan tesir etmektedirler. İnsanlar; davranışlarını, düşünce ve hislerini değiştirdiklerinde, immün sistem dahil fizyolojik cevaplarını da değiştirirler. Bizler iman ve irade ile biyolojik yapımızı etkileyebiliriz ama onu bütünüyle değiştirip yeniden inşa edemeyiz. Bu açıdan insanlar, hissî cevaplarını, bütün bedenlerini kullanarak üretirler. Dolayısıyla insanın beden dili, onun duygularını belli ölçüde yansıtır. Duyguların penceresinden baktığımızda, beden ve zihin ayrımının olmadığını görürüz. Duygular, zihin ve beden arasındaki bütünlüğü ve münasebeti gösteren güzel birer örnektir. Günümüzde ileri görüşlü doktorlar, hastalıkları iyileştirmede, yardımcı teknik olarak zihin-beden tekniklerini (zihindeki olumsuz düşünceleri arındırma, olumlu düşünme, iyi ve güzel şeyleri hayal etme veya zihinde canlandırma, belâ ve musibetlerin arkasındaki güzellikleri ve hikmetleri görmeye çalışma, sağlıklı bir tevekkül ve kader anlayışının hasta kişiye anlatımı, hastalıklardaki hikmet ve faydaları anlatan sohbetler vb) kullanmaktadırlar. Zihin-beden bütünlüğüne dayalı tıp anlayışı olan bu yaklaşım, kişinin zihin ve düşünce dünyasını sakinleştirme, bedeni stresten uzaklaştırma, duyguların ifade edilmesini sağlama, negatif düşünceleri pozitif düşüncelerle ve bakış açılarıyla değiştirme, vücudun fonksiyonlarını kontrol edebilme, istekleri yönetebilme, iradeyi kontrol edebilme gibi teknikleri ve egzersizleri ihtiva etmektedir. Kronik ağrı ve hastalıkları olan pek çok kişi, bu yardımcı iyileştirici metotlardan oldukça fayda görmektedirler. Zihin-beden bütünlüğüne dayalı tıp anlayışının kullandığı metotlar içinde, kontrollü hayal kurma veya zihinde canlandırma, hipnoz, sinir dili programlaması (NLP), grup halinde sohbetle tedavi, davranış terapisi, algılamanın yeniden yapılandırılması, ferdî psikoterapi, stres yönetimi, aromaterapi, olumlu düşünce telkinleri, halka formunda gerçekleştirilen beden hareketleri, müzik ve sohbet meclisleri yer almaktadır. Bediüzzaman'ın Hastalar Risalesi; zihin-beden bütünlüğüne dayalı yardımcı iyileştirici teknikleri ihtiva eden, hem yan etkisi olmayan, hem de faydası kesin olan önemli bir eserdir. Hastalar, bu kitapçığı veya benzer kitapları okuduklarında veya diğer insanlarla hastalıkların nimet olan yönlerini keşfedici sohbetler yaptıklarında, immün sistemleri müspet yönde aktive edilmekte ve kullanılan ilâçların ve tedavi yöntemlerinin tesirleri artmakta, kısa sürede ciddi neticeler alınmaktadır. Zihin ve beden bütünlüğünün nasıl sağlandığı ve devam ettirildiği tam olarak bilinmemektedir. Bilinen şey şu ki, yukarıda sayılan teknikler, stresi azaltmakta, insanları gevşetmekte, onlara yapıcı, olumlu güzel düşünceler ve duygular yaşatmaya vesile olmaktadır. Bu teknikler, yardımcı yöntemler olarak AIDS, kanser, kalb hastalıkları, alerjiler, sırt-bel ağrıları ve başağrılarının tedavisinde sıklıkla kullanılmaktadır.

Kişilik özelliklerimiz zihin-beden bütünlüğünün sağlanmasında, değişen şartlara uyum sağlamada ve stresle mücadelede son derece önemli rol oynamaktadır. Çünkü mizaç tipleri, zihin-beden sisteminin bütününde gözlenen motifleri içine almaktadır. Bazı kişilik özellikleri; bazı hastalıklara davetiye çıkarırken, bazı hastalıklara karşı da koruyucu tesiri göstermektedir. Sağlığı koruyucu ve devam ettirici kişilik ve karakter özellikleri ile, sağlığı bozucu kişilik ve karakter özellikleri, son yıllarda çok sık konuşulmaya başlanan önemli bir kavramdır. İnsan benliğini ve kişiliğini oluşturan temel özellikler, ağ yapısı içinde immün sistemin güçlülüğünü ve zayıflığını da belirleyici rol oynamaktadır.

Sağlıklı bir hayatı teşvik eden psikolojik faktörler nelerdir?
Son yıllarda umutlu bir hayat beklentisinin, kendini kontrol edebilme duygusunun ve öfke kontrol edebilmenin sağlığı devam ettirmede ciddi bir kişilik ve karakter hususiyeti olduğu vurgulandı. Diğer yandan ümitsizlik, çaresizlik, depresyon, öfkesini kontrol edememe, endişe, panik, moral bozukluğu gibi psikolojik hallerin sağlığı bozduğu bilinmektedir. İyileştirici zihnin iki yönünden biri; duygusallık, diğeri davranış boyutudur. Duyguların iyileştirici özelliği, bütün duyguları olumlu-olumsuz ifade edebildiğimizde ortaya çıkar. İnsan; yapıcı şekilde öfkesini, üzüntüsünü ve korkularını ifade etme imkânı elde ederse, ümitsizliğe, depresyona, öğrenilmiş çaresizliğe ve pasifliğe düşmekten korunmuş olur. Ayrıca bağışıklık sistemini de zayıflatacak menfî durumlardan korunulur. Sonuçta da, zihin ve ruh sağlığını sürdürme imkânı elde eder. Bu açıdan sadece müspet duyguları değil, menfî duyguları da kişinin kendi içinde saklamadan karşı tarafa güzel bir yolla ve kırıcı olmadan ifade edebilmesi sağlığı koruyucudur.

Müspet duygular (huzur, sürur, sevinç ve ümit gibi) sağlığı korumada doğrudan faydalıdır. Deri kanserine yakalanmış fertler içinde duygularını açıkca ifade edebilen tiplerin daha fazla kanserli hücreleri yok edici immün hücreye ve daha yavaş çoğalan bir tümöre sahip oldukları gözlenmiştir. Kısacası, duyguların ifade edilmesi sağlığımızı korumada önemli bir faktördür. İyileştirici zihnin davranış boyutu ise, olumlu tutum ve davranışlar sergilemede gösterilen iradî kararlılıktır. Kişinin duygularını ifade ettikten sonra gösterdiği tutum ve davranışlar da son derece önemlidir. Bundan dolayı menfî hisler yaşamamıza sebep olan çevrelerden uzak durmaya karşı tedbirler almalıyız. Bizi sinirlendiren, korkutan, kaygılandıran kişilerden ve mekânlardan uzak durmaya çalışmalıyız. Peygamber Efendimiz (sas)'in davranış ve sözleri bu zaviyeden incelendiğinde bu hususiyetler çok açık olarak görülmektedir.

Kişinin; duygularını işleme ve onlara uygun cevaplar üretmesini sağlayan şey ise, onun kişilik tipindeki özelliklerdir. Farklı kişiliklerin; belirli duyguları yaşama derecesi ve stresle başa çıkma stratejileri farklı farklıdır. Kişilik tipimizi karakterize eden özellikler kısmen doğuştan ve kısmen de 0-6 yaş arasındaki yetiştirilme tarzımızdan kaynaklanmaktadır. Kişi her ne kadar iradeye ve seçme hakkına sahip olsa da, doğuştan getirdiği ve çocukluk döneminde belli bir şekle sokulan mizaç tipinin reaksiyon aralığı içinde hayatını düzenlemek zorundadır. Meselâ; kişilik tipinde çekiniklik, tasdik arama ve ihtilaf çıkarmama özelliği var ise, kişi kendisine yapılan haksızlıklar karşısında çok mücadeleci bir tutum sergilemeyecektir. Ancak kişide atılganlık, kararlılık ve sebat özellikleri var ise, kişi kendi haklarını korkusuzca savunacak ve mücadeleden vazgeçmeyecektir. Kişi uysal ve teslimiyetçi bir kişilik özelliğine sahip ise, romantik münasebetleri koptuktan sonra, ümitsizliğe düşecektir. Eğer kişide iyimserlik var ise; daima hayata karşı ümitli tutum sergiliyorsa, üzülse de yaşama sevincini kaybetmeyecektir.

İnsanlar kişilik özelliklerini değiştirebilirler mi?
Elbette belli sınırlar içinde immün sistemi güçlendiren özelliklerini geliştirebilirler. Çünkü bu özellikler belli ölçüde değişime açıktır. Ne hissettiğimiz ve hislerimizi nasıl ifade ettiğimiz, bizim kişilik tipimizdeki nakışlarda saklıdır. Aynı şekilde stres altında kaldığımızda nasıl bir tutum ve davranış sergileyeceğimiz de kişiliğimizle kısmen belirlenmiştir. Yaratılışımızdaki ruhî-zihnî ve bedenî kıstaslar belli duyguları hissetmemize yatkınlık sağlarken, belli hisleri de bloke eder.

Ancak unutulmamalıdır ki, günümüzde zihin-beden bilimi oldukça gençtir. Moleküler seviyede zihin-beden bağlantılarını ortaya çıkaran araştırmalar oldukça azdır. Düşünce ve duygularımızın hücreleri, dokuları ve organları; hangi yolları sebepler zincirine takarak etkilediğinin anlaşılmasında daha öğrenilecek ve keşfedilecek çok şey vardır. En azından hangi hastalıklarda hangi yardımcı tekniklerin daha tesirli olduğunu tam olarak bilemiyoruz
KaraKarTaL585 isimli üyemiz çevrimdy?ydyr. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
Alt 04-02-2008, 07:00 PM   #13
 
KaraKarTaL585 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
KaraKarTaL585
Bir KemalisT Mod.

Standart

Telkinden Vesvese ve Şüpheye
Dr. Arslan MAYDA
İnsan hayatı boyunca iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini, doğru ile yanlışı iç içe görür. Zıtlıklar arasında bir tercihte bulunması istendiğinde, alternatiflerden bir tanesini kendi iradesiyle tercih eder ve dolayısıyla da neticede ortaya çıkan müspet veya menfî durumlardan mes'ul olur.
Her meslek, en güzel ve en doğru şekilde erbabından öğrenilir. Ahlâk ve davranışların da öğreticileri farklıdır. Güzel ahlâka ait değerleri; dürüst, emin, insanı seven, insanî değerleri bizzat yaşayan eğitimcilerden; kötülüğe ait bilgileri ise, yalancıdan, gaspçıdan, ırz ve namus düşmanından öğreniriz. İyilikleri ve güzellikleri hayatına düstûr eden eğitimcilerin her davranışı bir telkindir. Hayatını kötülüğe ve karanlığa programlamış birisinin de etrafındakilere kötülük telkin etmekten başka bir işi yoktur.

İnsanların, çocukluktan itibaren beş duyu ile kayda aldığı ve kabul ettiği her şey içten gelen telkinlerin ayrı bir kaynağıdır. Şuur altından tercihe sunulan her davranış malzemesi telkin dediğimiz uyarıcı (stimülüs) olmadan açığa çıkmaz. Meselâ yolda giderken çocukluğunuzda çok samimi olduğunuz bir arkadaşınıza benzer bir çocuk görseniz, bu hemen şuur altından o arkadaşınızı tedaî ettirir ve hatıralarınızı canlandırır. Arkadaşınızı hayâlinize getiren telkin, yani uyarıcı sokakta gördüğünüz o çocuktur. Yine kendiniz bir araba hayâl etmek istiyorsunuz, burada telkin sizsiniz. Bir tv kanalında seyrettiğiniz film size bir insanın kötülüklerini anlatıyorken, siz o insanın kötü biri olduğuna karar verdiğiniz gibi, çocukluğunuzdan bu tarafa yaşadığınız kötü insan modelleri tek tek gözünüzün önünden geçer. Burada telkini ortaya çıkaran tv kanalındaki programdır. Kötü gösterilen bu şahsın masum olduğu daha sonra ortaya çıksa bile, ilk telkinle yerleşen düşünceleri eskiye dönerek silemezsiniz.
İnsanın dış âleminden telkinler geldiği gibi iç âleminden de telkinler gelir. İnsan kendi kendine, hem iyiyi hem de kötüyü aynı anda telkin edemez. Aynı kalbe birbirine zıt iki duygu hakiki olarak aynı anda yerleşemez. Bozulmamış ve kararmamış bir vicdan ve kalb iradenin imtihanına yardımcı olarak onun doğru ve yapıcı olanı seçmesini telkin eder. Bu telkinde fizyolojinin ve içinde bulunulan çevrenin çok ciddi tesiri vardır. Birçok kötülük ve günah uygun fizyolojik yapı ve çevre bulamadığı için henüz filizlenmeden sönerken, birçok kötülük de uygun ortam ve psikofizyolojik durumun elverişli zemininden neşet eder.

Bozulmamış, iyi bir vicdandan menfî düşünce çıkmaz, dolayısıyla bu insanların içine doğan kötü telkinler, kendisinden değildir. İnsanın kendi durumuyla ilgili menfaatleri, alâkalı olduğu diğer insanların menfaatleriyle çakıştığı zaman, içinde birbirine zıt iki düşünce hâsıl olur. Şahsî menfaatimize uygun düşmese de, kalbimiz ve vicdanımız önce doğruyu seçer, çünkü doğruyu tanır ve bilir; fakat menfaatine bir zarar geldiğinde olumlu düşünmekte zorlanmaya başlar. Tercihinde haksızlığa doğru kayma söz konusu olursa, işte o noktada menfî telkinler başlar. İşte bu menfî telkinler insanın kendisinden değildir. Mutlaka kötülüğü telkin eden vardır; yaptığının neticesinden haz duyuyorsa nefisten; iç sıkıntısı duyuyorsa şeytandandır. (Küçük bir çocuk yolda karşıdan karşıya geçerken "acaba araba çarpar mı, çarpmaz mı" vesvesesinin sıkıntısı gibi)
Dissonaus teorisine göre insan iki uyumsuz düşünceyle karşılaştığı zaman mutlaka psikolojik huzursuzluk duyar; bazı hususî mekanizmaları harekete geçerek düşünce ayrılıkları arasında bir barışma, bir yakınlaşma hâli meydana getirir. Çünkü ikilik insanda psikolojik gerilime yolaçar. Bunun sebebi, vicdanı rahatlatma ve huzursuzluğu dindirme isteğidir.

Meselâ milletin malını zimmetine geçirme plânları yapan birisi, henüz bu kötülüğü plânlamadan önce, yapacağının doğru olmadığının farkındadır. Vicdanı doğruyu tanır ve kabul eder. Fakat zengin olma isteği, çevresindekilerin kolay yolla zengin olmaları ve bir de söz dinlemeyen hanımının baskısı varsa, vicdanı ile çatışmaya başlar ve psikolojik rahatsızlığa girer. Beynin özel savunma ve kendini kandırma mekanizmalarını harekete geçirerek hem malı alayım, hem de hırsız olmayayım diye çözüm yolları arar. Aklın ve kalbin telkini doğru yönde olursa, vicdanı o mala sahip olmanın yanlış olduğunu tasdik eder. Kararını müsbet yönde verdiğinde içinde günahtan korunmanın büyük mutluluğunu duyar ve sevinir.
Malı zimmetine geçirmek fikrini tercih ederse menfî yönde telkinler gelir ki, işte bu insanın vicdanından ve kalbinden değildir, nefsindendir. Çünkü bu telkini insanın ruhu, kalbi ve vicdanı kabul etmez. Menfîlik kabul edilince “Devletin malı deniz, herkes yiyor, devlet bize ne veriyor ki, zaten verdiği maaş ne ki, şu maaşı verseydi şimdiye kadar şu kadar biriktirirdim...” gibi menfî telkinlerle psikolojik rahatsızlığını gidermeye çalışır. Burada mal edinme ile haz elde ettiği için buradaki telkin nefistendir.

İnsan menfî tercihlerde nefsinin kötü telkinleri altındadır. Vesvese de bunlardan biridir. Telkin ve vesvese vicdanî ve nefsî boyutlu iç içe iki durum değerlendirmesidir. Vesvese olumlu ile olumsuz arasında tercihte zorlanmadır. Vesvesedeki müsbet telkinler insanın vicdanından, sıkıntı veren menfî telkinler ise şeytandandır. İnsan müsbet–menfî düşünceler arasında gidip–gelirken şeytan menfîliği telkin ettiğinde, gelecek olan zararı düşünür. Zararın büyüklüğünü hayâl eder; psikolojik sıkıntı ve korkuya girer, kalbi çarpar, dudağı titrer, bağırsakları hızlı çalışır, ağzı kurur, rengi solar. İşte bu menfî telkinin fizyolojik belirtileridir.

Meselâ, “arkadaşımın kalemini verdim mi, vermedim mi?" gibi unutkanlık ve hatırlamamaktan doğan zararsız vesveseler haricindeki patolojik vesveselerde, kişinin zarar görmesine yol açabilecek menfî durumlar sözkonusu olduğundan, acaba farzın son rekâtını kıldım mı–kılmadım mı, evin dış kapısını açık bıraktım mı–bırakmadım mı, açık kapıdan eve hırsız girdi mi –girmedi mi, çocuklar tüpü açık bıraktı mı–bırakmadı mı, çocuk karşıdan karşıya geçerken araba çarpar mı–çarpmaz mı?" gibi tereddütlerde menfî tarafa bakış (muhtemel bir zarardan dolayı) ağırlık kazanır. Bu menfî düşünceler devamlı hale gelir ve insanın psikolojisini bozacak dereceye varırsa, gelen uyarılarla (stimuluslarla) beyin çok hassaslaşır. Sinir kavşaklarındaki reseptör (alıcı nöron) farklılığından dolayı en ufak uyarıda vesvese meydana gelir ve kişi korku duyar. İşin sıklığı ve devamlılığı sonuçta evhamı meydana getirir. Eğer kişide psiko–fizyolojik yatkınlık da varsa ve bu uyartılar çocukluk döneminin psikolojik travmalarını (yaralanmalarını) uyarırsa, bu hal paranoya (şüphecilik) haline dönüşebilir. İşte insanın iç huzurunu bozucu sıkıntı doğurucu telkinler şeytandandır; çünkü burada haz yoktur eğer haz olsaydı nefisten olurdu...
Bir tv programında konuşmacı, diğer konuşmacıya; “Senin söylediklerin hep takiyye! Bunlar yalan, sen busun! Sen şusun! Sen din devleti kuracaksın! Sana inanmıyorum!” diyordu. Yıllardır inananlar hakkındaki menfî telkinler; vesveseyi, evhamı, şüpheyi peşi peşine doğurmuştur. Sûizandan başka duyulan ve hissedilen bir telkin yoktur. İşte bazı insanlara her türlü menfiliği telkin eden ve nefislerinden kaynaklanan bu menfî tutumlarıdır.

Vesvese için Bediüzzaman Said Nursî; “Ey vesvese illetine tutulmuş ve onun müptelâsı olmuş kişi, vesvesen neye benzer? Musibete benzer, ona önem verirsen şişer, önem vermezsen söner. Onu büyük görürsen büyür, küçük görürsen küçülür. Korksan, ağırlaşır hasta eder. Korkmazsan hafif olur, sathî kalır, mahiyetini bilmezsen devam eder, bilirsen onu tanırsan gider” diyerek, vesveseye karşı ilâç ve ümit vermektedir.

Vesvese bir belirtidir. Alışkanlık hâline gelir ve önem verilirse, büyük görülür ve şişer, menfî belirtilerinden korkulursa psikolojik hastalığa dönüşür.

Yapılacak şey ona önem vermemek, küçük görmek ve korkmamaktır.

Peygamber Efendimiz (sas) vesvesenin şeytandan geldiğini belirtmiş, tedavi için “Allah’ım; Kur’ân’ına, isimlerine ve sıfatlarına sığınırım” diye dua etmemizi buyurmuştur. Vesveseyi küçültmenin yolu her yerde Olan ve her şeye gücü Yeten her şeyi değiştirmeye Kadir Olan'a sığınmak ve dayanmaktır. Ancak böyle vesvese küçülür, kaybolur gider.

Yine Bediüzzaman, vesveseli adam için, “Bu sözler senin kalbinin sözleri değil. Çünkü senin kalbin ondan üzülür, onun yapısına kötü telkin yerleştirilmemiştir. Belki kalbe yakın olan lümme–i şeytâniyeden geliyor. Vesvesenin zararı, menfî neticelerini kişinin kendi kendine telkin etmesiyle olur, kalbi çarpar sıkıntıya girer.” demektedir. Peygamber Efendimiz (sas) de, vesvesenin şeytan tarafından geldiğini buyurmaktadır. İnsanın zararına olan ve mübtelâ olunduğunda devamlı menfî telkinlere maruz kaldığımız vesveseden kurtulmak için; menfî telkinlerin, nefis ve şeytandan kaynaklandığı düşünülürse kurtulmak kolaylaşır.

İnsanlara daima güzel düşünme tavsiye edilmelidir. Çünkü güzel düşünen güzel görür, iyi ve güzeli gören de hayatından lezzet alır. İyilikteki kötüye takılan da kötü görür, kötü düşünür; vesvese ve evham içinde şüpheci bir hayatla hayatını kendine de, çevresine de zindan eder.
KaraKarTaL585 isimli üyemiz çevrimdy?ydyr. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
Alt 04-02-2008, 07:01 PM   #14
 
KaraKarTaL585 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
KaraKarTaL585
Bir KemalisT Mod.

Standart

Farklı Kişilik Gruplarının Takım Çalışmalarındaki Yeri
Dr. Selim AYDIN
İşletmelerin danışma ve ekip çalışması toplantılarında yaşanan problemlerden biri, ekipdeki insanların kişilik ve benlik yapılarındaki farklılıkların yol açtığı çeşitliliğin yönetiminde yaşanan zorluklardır. Böyle bir ekibin çalışmasına dışarıdan bir gözlemci olarak katıldığınızda genellikle şu türden manzaralar görürsünüz.
Bazı kişiler, toplantı sırasında sessiz kalmayı tercih ederler. Bazıları sürekli konuşur, kendilerini ön plâna çıkarırlar. Bazıları ise sürekli menfilikleri ve riskleri gündeme getirir, muhtemel tehlikelere işaret ederler. Bazıları da yeni projenin sağlayacağı faydalar üzerinde sıklıkla durur, geleceğe dair fantezi kurgular geliştirirken, bazıları sürekli geçmişte yaşanan durumlara atıfta bulunarak proje hakkındaki görüşlerini bildirir. Bazıları sadece projenin genel yapısı üzerinde dururken, bazıları detaylarına iner ve çok ayrıntılı sorular sorar. Kimileri metot ve standartlarla, kalite ve pazar payı ile alâkalı endişelerini, kimileri de bu projenin tecrübî safhadaki problemlerini ve yaşanacak zorlukları ön plâna çıkarırlar. Bazıları satış ve reklam safhasında yaşanabilecek problemlere dikkati çekerken, bazıları da satış ve pazarlama ağının yapısı ve modeli üzerinde düşüncelerini söyler. Kimileri ise, hiç konuşmalara katılmaz, sessizce projeyle ilgili sunulan dökümanlara, grafiklere ve bilgilere kendini gömer, anlamaya çalışır. Toplantının sonuna doğru bazıları, hemen proje hakkındaki olumlu görüşlerini heyecanla bildirirken, bazıları projedeki aksaklıkları ve muhtemel problemleri tek tek bildirir. Bazıları ise, karar vermek için bu sürenin yeterli olmadığını, kendisinin bütün dökümanları incelemek için en az bir güne ihtiyacı olduğunu söyler, kararını sonraya tehir eder.
Bu gerekçeden dolayı, iş dünyasında kararlar, önce konuyla ilgili kişilerin katılımıyla kurulan ekipler tarafından bir veya birkaç toplantı sonrasında alınır ve alternatif çözüm teklifleriyle birlikte üst yönetime sunulur. Üst yönetim, ağırlıklı olarak problemi tartışmak ve alternatif çözümler üretmek yerine, sunulan çözümleri değerlendirir ve seçer, gerekirse, farklı çözüm arayışlarına da gidebilir. Daha sonra alınan kararlar, her şeye yetkili baş yönetici lider tarafından da takip edilir; uygulamadaki problemlere ânında müdahale edilip sistemin üretkenliği ve akışkanlığı devam ettirilir.
Eğer siz böyle bir ekibe kamu kurumunda veya kamu yararına çalışan üçüncü sektör adıyla bilinen gönüllü kuruluşlara ait bir sistem içinde katılıyorsanız, çok farklı düşüncelerin saatlerce tartışıldığını ve üretime yönelik ortak akıl üretilemediğini göreceksiniz. Sonunda başkanın ve yakın çevresinin teşkil ettiği bir yönlendirme ve müdahaleyle belli kararlara ancak “demokratik merkeziyetçilik” yaklaşımıyla varılır. Görünüşte demokratik, ama gerçekte başkan ve yakın çevresinin istekleri doğrultusunda kararlar alınır. Böylece işler, başkan ve yakın çevresinin yönlendirdiği politikalar çevresinde yönlendirilir ve yürütülür. Ekipteki her kişinin uzmanlığından ve birikimlerinden istenilen seviyede istifade edilemez , yetişmiş insan kaynağı israfı yaşanır. Bu insan kaynağı israfı, otoriteyi sarsmadığı ve genel dengeleri bozmadığı sürece hiç fark edilmez.
Bugün algılama bilimi ve nöropsikolojik bilimler çok iyi şekilde ortaya koymuştur ki, bir kimsenin sahip olduğu kişilik tipi (bandı) motifi, onun algılama ve karar verme, öğrenme ve iletişim kurma, problem çözme biçimini belirlemekte ve sınırlamaktadır. Çünkü insanlar hâdiseleri ve varlıkları olduğu gibi görememekte; kendi kişilik ve benlik kategorilerinin teşkil ettiği pencereden algılamakta, dolayısıyla o pencerenin sınırlamalarına maruz kalmaktadırlar. Kendi benlik ve kişilik penceresinden dünyayı algılamak oldukça rahat ve zahmetsiz olduğu için, çoğu zaman bu pencerenin dışına bile çıkamadan hayatı sürdürürüz. Kişi, farklı kişilik gruplarına ait pencerelerin olduğuna dair farkındalık kazanmışsa, ancak o zaman diğer kişilik ve benlik gruplarının pencerelerinden hâdiselere bakma şansı yakalar ve empati marifeti (kendisini karşı tarafın yerine koyma) kazanabilir. Benzer şekilde biz çevremizdeki her şeyi olduğu gibi duymayız. Kişilik tipimizin işittiği biçime göre işitir ve duyarız. Her bir kişilik tipi dünyayı farklı algılar ve görür. Çok zengin tercihlerle ve güzelliklerle dolu hayattan bir şeyi daha fazla ve ağırlıklı olarak ister, adeta hayattaki o şey onu kendine doğru çeker. Bu o kişinin zaafı olarak bilinir. Kimi insan, insanlarla beraber ve onlarla hemhâl olmaya can atarken, kimisi de insanlardan uzaklaşıp kafasını dinlemeyi ve kitap okumayı tercih eder. Aslında bizi kendine doğru çeken ve adına tutku dediğimiz şeyler, kişilik grubumuzun ana motifine işaret eden sinyallerdir. Kur'ân–ı Kerim'de “... ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık..." (Hucurat Suresi, 13. âyet) diye bir âyet vardır. Bu âyette geçen kabileleri, farklı kişilik gruplarına ait kabileler olarak da anlamak mümkündür. Yine bir başka âyette; “her insan kendi şakilesi (fıtratı, mizacı, karakteri) üzerinde hareket eder. Hangisinin daha doğru olduğunu ise Allah daha iyi bilir” (İsra Suresi 84. âyet) ayeti de herkesin kendine has bir algılama tarzı ve iş ortamında nev'i şahsına münhasır problem çözme ve diyalog kurma biçimi olduğuna işaret eder.
Özel teşebbüste kararların verilme biçimiyle, kamu sektöründe ve akademik çevrelerde kararların verilme biçimi aynı değildir. Çünkü özel teşebbüs, verimlilik ve üretkenlik üzerine kurulduğundan, üretim ve hizmet süreçlerinin beklemeye tahammülü yoktur. Hele sabredelim, zaman içinde çözeriz gibi, zamanın değerini göz ardı eden düşüncelere özel sektörde yer yoktur. Bu açıdan özel sektörde zamanın kıymetini ortaya koymak için özel bir saat geliştirilmiştir. Bu saate bazıları “müessese saati”, bazıları “iş yapma ve üretim saati” adları vermektedirler. Bu saatin mânâsı ve değeri, geçen saniyelerle değil, o saatte yapılması gereken işler ve üretimden sağlanan kazançla o işlerin ve üretimin yapılmadığı zamanda ortaya çıkan kayıp arasındaki fark ile belirlenir. İş yapma ve üretim saatini kullanan insanlar için “zamanın kullanımında anlaşmalar yapılması ve buna sadık kalınması” son derece önemli iken, normal saate göre hayatını geçiren insanlar için böyle zaman anlaşmaları, can sıkıcı şeylerdir. Ama kamu sektöründe, bürokrasi ve hiyerarşiyi korumanın daima üretimden önce geldiği sistemlerde, bu tür düşünceler ve yaklaşımlar çok tabiî karşılanabilir. Özel sektöre kıyaslandığında, akademik çevrelerde, zamanı ve kaynakları aktif kullanma açısından büyük bir serbestlik ve bağımsızlık vardır. Akademisyen projesine para bulmuşsa, kendi küçük dünyasında istediği şeyi yapabilir ve istediği hipotezi test edebilir, kendi çalışma hızında araştırma yapabilir. Akademisyen ferdî olarak üretken ise, kimse onun neyi niçin ürettiğini sorgulayamaz ve istediği konuda araştırma yetkisine sahiptir. Ama aynı akademisyen özel sektörde çalışmak zorunda kalırsa, oyunun kuralları değişmektedir. Çünkü şirketin vizyon ve misyonu doğrultusunda, farklı ekiplerle iş birliği halinde ortak ürünler etrafında çalışma yapmak mecburiyeti vardır. Ayrıca çalışılacak konuların ticarî olarak satın alınabilir ve pazarlanabilir değerlere sahip olması öncelikli kriterlerdir. Bu açıdan şirketlerde farklı bilim dallarından uzman kişiler, bir masa etrafında bir araya gelip, birikimlerini çaprazlayarak, yeni orijinal ürün ve hizmetlerin üretilmesine katkıda bulunurlar. Bunun için de her kişi, ekip toplantıları sonucunda ortaya çıkan ortak akıl ve değerler ışığında tanımlanan projelerde iş bölümüne dayalı araştırmalar yapmak zorundadır.
İşte yukarıdaki gerekçelerden dolayı, özel sektörde böyle karmaşık ekipler içinde çalışacak olsanız, öncelikle şirketinizin insan kaynakları bölümü, sizi bir seri kişisel gelişim seminerleri eğitiminden geçirir. Bunların başında insanı tanıma sistemi eğitimi, güçlü ve zayıf yönlerinizin ve takım çalışmasında kişilik grubunuzun yapacağı katkıların ne olduğuna dair takım yönetimi dinamikleri, ortak akıl ve değer üretme prensipleri, toplantı yönetimi kaideleri, farklı kişilik ve benlik tipindeki grup dinamikleriyle sağlıklı diyalog gibi kurslara katılmanız sağlanır.
Bu kurslara katılan kişilere kurs öncesi ve sonrası nasıl bir farkındalık kazandıkları sorusu sorulduğunda genellikle şu cevapları vermişlerdir: “Farklı kişilik gruplarına ait farklı bilim dallarından gelen insanlarla sağlıklı diyaloğun muazzam miktarda bir sinerji ve katma değer ürettiğini fark ettim. Takımın ve ekiplerin kolektif IQ (zekâ katsayısı) değerinin nasıl artacağının yollarını öğrendim. Bunlardan birincisi, her takımın, farklı kişilik gruplarına ait farklı uzmanlık alanlarından kişilerden oluşması gerekmektedir. Aynı kişilik bandına ait uzman kişilerin üreteceği katma değer çok düşük olmaktadır. Yeniliklerin ve buluşların artmasında önemli faktör, farklı kişilik gruplarına ait kişilerin diyaloğunu temin etmek. İkincisi, farklı bilim dallarından insanların takımda yer almasını sağlayarak bilimler arası düşünce çaprazlamaları yaptırmak gerekiyor. Üçüncüsü ise, bu şekilde kurulmuş takımların her bir üyesine, kendi kişilik tipinin ne olduğunu tanıtmak, farklı kişilik tipleriyle nasıl sağlıklı iletişim kurulabileceğinin eğitimini vermek ve herkese takım içi iletişim dinamikleri eğitimi aldırmaktır.”
İnsanın kişilik tipine ait grubu doğru şekilde tesbit edebilmesi için kendi üzerinde gözlem yapması, düşünmesi ve davranışlarını yönlendiren iç arzu ve istek motiflerinin ne olduğunu belirlemesi gerekir. Kişi sadece görüntüdeki tutum ve davranışlara bakarsa, kişilik tipini öğrenmesi oldukça zordur. Çünkü görüntüdeki tutum ve davranışların, ön beynin kontrolünde şuurlu şekilde yapılan tutum ve davranışlar olma ihtimali çok yüksektir.
Gerçekten faal ve tesirli çalışan takımların ve istişare gruplarının teşkil edilmesi isteniyorsa, bunun öncelikli şartı, sadece farklı uzman kişileri bir araya getirmek değil, farklı kişilik gruplarına veya fıtrat motiflerine sahip uzman kişilerden heterojen bir ekip kurulmalıdır. Eğer takım lideri veya kurumun yöneticisi, bu kritik bilginin farkında değilse ve sadece yönetimi kolay olsun diye kendi kişilik grubuyla örtüşen ve tasdik edici kişileri takıma seçiyorsa, takım ve müessese çok uyumlu ve ahenkli olacak, kolay yönetilebilecektir. Ancak o kurum veya takımda verimlilik, yüksek performans, mucidlik, yenilik ve orijinalite çok az seviyede gözlenecektir. Çünkü farklı kişilik tiplerini yönetmek, onların farklılığını zenginliğe dönüştürmek çok zor ve merkeziyetçi otoriteyi rahatsız ettiği için, bu değerleri sisteme katan farklı kişilik gruplarından oluşan heterojen ekip motifi, çoğu zaman göz ardı edilmektedir.
Kişilik bandları farklı liderlerin, liderlik tarzları da farklı farklıdır. Her bir kişilik grubu, liderliğin bir boyutunu daha çok ön plâna çıkarır. Bir Churchill’i, Hitler’i, Gandhi’yi, Atatürk’ü, Turgut Özal’ı ve Süleyman Demirel’i düşünün. Aralarındaki icraat farklılıklarının % 60’ının onların kişilik grubu motiflerindeki farklılıktan kaynaklandığını göreceksiniz. Benzer şekilde dört halifenin (Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (ra)) hayatını ve icraatlarını hatırlayınız. Birbirinden farklı güzellikleri yansıtan icraatların onların kişilik grubu motiflerinden (fıtratlarından) kaynaklandığını görürsünüz. Bu yüzden günümüzde temsiliyeti yüksek, küllî (bütüncül) ve evrensel lider, tek bir şahısdan değil, farklı liderlik özelliklerini taşıyan şahısların bir araya gelip oluşturdukları şahs–ı maneviden veya kolektif şuura dayalı liderlik ve şurâdan ortaya çıkar. Bu hakikatten dolayıdır ki, en verimli üretken ve yenilikçi takım ve kurumlar, farklı kişilik kümelerine sahip uzman kişilerin bir araya getirilmesiyle tesis edilenlerdir. Her bir kişilik grubu motifi, toplam küllî gerçekliğin sadece bir kısmını algılayabilir, görebilir ve duyabilir. Tamamına yakınını algılamak, görmek ve işitmek için, farklı kişilik grubu motiflerinden oluşan takımlar (danışma heyetleri) şeklinde çalışmak mecburiyeti vardır. İstişareler ve fikir alışverişleri, aynı kişilik grubuna sahip 5–10 kişiyle değil, hadiselerin farklı boyutlarını görebilen farklı kişilik tiplerine sahip uzman kişilerle yapılmalıdır ki, hak ve hakikate saygılı kalınabilsin, başarısızlıklar azaltılsın, verim yükseltilebilsin. Peygamberimizin “ümmetimin ihtilafı rahmettir” şeklindeki hadisleri, hâdiselerin farklı yönlerini algılayan ve seslendiren farklı kişilik gruplarına sahip insanların fikirlerinin çarpıştırılmasının gerekliliğine işaret ediyor olmasın? Kısacası varlık ve olayların 360 derecelik küllî gerçekliğini algılama kabiliyetimiz yoktur. Her şeyi kendi kişilik ve benlik tipinin sağladığı zâviye ve pencereden seyreden insanoğlunun bilgisi ve derinliği sınırlı kalmaktadır. Bu sınırlılık ve darlık, ancak kolektif zekâ, kolektif şuur ve kolektif çalışma ve işbirliğiyle aşılabilir. Bu gerçekten dolayıdır ki, önümüzdeki yıllarda, kolektif akla, kolektif şuura ve kolektif çalışmaya verilen ehemmiyet ve değer daha çok artacaktır. Kolektif çalışmadan üretilen sinerji, bereket ve katma değer de, farklı kişilik grubu motiflerinin üstün yanlarının ve farklılıklarının ne ölçüde dikkate alınıp, saygı duyulduğuna bağlı olarak artacak veya azalacaktır. Kişi bu hakikatlerin farkına varmadığı, varsa bile ona uygun tutum ve davranışlar geliştirmediği ölçüde, kendi kişilik ve benlik hapishanesinden çıkamayacak, diğer kişilik ve benliklerin güzelliklerini ve bakış açılarını anlayamama problemi yaşayacaktır. Belki daha da kötüsü, ekip ve kurumdaki farklı kişiliklerin güzelliklerinin hayata taşınmasına ve gelişmesine kendi benlik penceresinden ürettiği haklı gerekçeler ışığında engel olacaktır. Bu tip psikobenlik kaynaklı rahatsızlıklardan kurtulmanın yolu, “beni bana sorma, bir ben vardır benden içeru” diyen Derviş Yunus’a kulak vermekten, kişinin kendini bilip tanımasından, zaaflarının üstesinden gelmekten ve benliğini “biz havuzunda” eritmekten geçmektedir.
KaraKarTaL585 isimli üyemiz çevrimdy?ydyr. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
Alt 04-02-2008, 07:01 PM   #15
 
KaraKarTaL585 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
KaraKarTaL585
Bir KemalisT Mod.

Standart


İç Motivasyonun Motifleri
Dr. Selim AYDIN
İnsanın en temel ihtiyacı yarına kalabilmektir. Yarına taşınabilmek için; öğrenmeye, gelişmeye ve uzlaşmaya ihtiyaç vardır. Bundan dolayı insanın hayatını sürdürmesi hem iç, hem de dış motivasyona bağlıdır. Çünkü insanı hareket ettiren sistemler hem iç benliğiyle -arzu ve istekleriyle-, hem de dışardan gelen uyarılarla örgülenmiştir. İnsanın ayakta kalabilmesi ve yarına taşınabilmesi için gerekli motive edici istekler yapısına dercedilmiştir. İstek ve arzular ikiye ayrılabilir:
1- Gâye ve hedefi ortaya çıkaran istekler
2- Gâye ve hedefe ulaşmayı sağlayacak -vasıta aracı- istekler

Bu ihtiyaçların karşılanabilmesi için, üç ana nihai istek ve bu istekleri karşılayıcı üç ana iç motivasyon kuvveti insanın fıtratına konmuştur.

A) İnsan, başkalarına muhtaç olmadan izzetiyle ve haysiyetiyle yaşamak ister (Bağımsız olma isteği). Bu istek onun nihai bir hedefi olup, gâyeye yönelik bir istektir. Bu gâyeye ulaşmak için vasıta konumunda olan istekler de vardır. Güç arama isteği bu tür bir istek olup; insanın kendi ayakları üstünde durmasını, başkalarına muhtaç olmadan onurlu bir hayat sürme ihtiyacını karşılar. Bu istek olmasaydı insanlar çalışma ve üretme motivasyonlarını kaybederlerdi.

B) İnsanın bir başka önemli ihtiyacı aidiyet (bir yere ait olma) duygusudur. Bu istek sosyalleşme ihtiyacı olarak da ele alınabilir. Bu durum insanın sosyalleşmesini sağlar ve yaptığı işlere anlam ve zenginlik katar. Gâyeye yönelik olan bu isteğin karşılanması ise, bir başka aracı istekle (Onay arama, kabul edilme ve beğenilme arzusu) gerçekleştirilir. Yapılan araştırmalar neticesinde; kadınlarda onay arama, kabul edilme ve beğenilme arzusu baskınken, erkeklerde bağımsızlık arzusu daha baskındır. Bu da aile içi iletişimde, eşler arası diyalogda iç motivasyonun ne kadar önemli yer tuttuğunu göstermektedir.

C) İnsanın hayatını sürdürmesinde gerekli olan bir diğer gâye istek de yarına kalabilme arzusudur. Yarına taşınabilmenin şartı, ilham arama isteğine sahip olmadır. İlham arama; yeni şeyler öğrenmeyi, canlı kalmayı, yenilikleri benimsemeyi, tutucu ve bağnazlıktan uzak kalmayı sağlar. Burada yarına kalma isteği gâye istek iken, ilham arama arzusu gâyeye ulaştıran aracı istektir.

Bu duygular, insanlarda farklı motiflerde bulunmaktadır. Ayırca bu motifleri oluşturan isteklerin şiddet derecesi, herkeste farklıdır. Bu duyguların oluşturduğu iç benlik kaynaklı motive edici motifler, yandaki tabloda verilmektedir.

İnsanlar bu üç dahili motive edici arzuyu; ya fizikî âlemde, ya insan ilişkilerinde veya bilgi âleminde tatmin etmeye çalışırlar. Örnek vermek gerekirse; güç ve onay arayan insanlar, isteklerini ya maddî (fizikî) âlemde, ya insan ilişkileri alanında ya da bilgi alanında tatmin ederler. Bu zaviyeden bakıldığında her bir motivasyon motifinin kendi içinde üç alt grubu vardır. Sonuçta iç motivasyona ait onsekiz farklı motif ortaya çıkar. Bu onsekiz farklı motive edici fıtrattan birine sahip olan insanoğlu, isteklerin baskınlık derecesine göre hayatını farkında olmadan şekillendirir. Bir başka ifadeyle herkes kendi karakteri, yaratılışı (fıtrat) üzerinde hareket eder ve motive olur. Motive edici faktörler, hayatın içinde ifrat, tefrit ve istikamet olarak tanımlanan şekillerde kendini ortaya koyarlar. Farklı şekillerde motive olan insanların, içinde yaşadıkları çevrenin ayakta kalabilmeyi kolaylaştırıcı ve zenginleştirici değerlerine gösterdikleri tutumlar da farklıdır. Meselâ güç arayan insanlar, içinde bulundukları çevrenin prim yapan değerlerinin öncüsü olmaya çalışır ve toplumdaki ayakta kalma değerlerini kullanarak -manipüle ederek- güç toplarlar. İlham arayanlar ise, o toplumda ve çevrede geçerli olan ayakta kalma değerleri ile yetinmezler, daha yüksek kalitede, orijinal ve insanî boyut endeksli ayakta kalma değerlerini arama, bulma ve hayata taşımaya çalışırlar. Onay ve kabul arayanlar ise, içinde bulundukları çevrenin ayakta kalma değerlerini itirazsız kabul edip, gereken tutum ve davranışları kolayca sergilerler ve o çevrenin veya kurumun gücünü elinde tutanların destekçisi, sözcüsü ve onaycısı olurlar. Onaycı insanlar, sürekli güçten ve takımdan bağımsız hareket etmenin muhtemel zararları üzerinde kafa yorarlar ve mevcut gücün onaylamadığı tutum ve davranışları sergileyen ve onu eleştiren insanların dedikodusunu yaparlar. Onay arayan kişiler, bulundukları çevredeki geçerli ve ayakta kalmayı zenginleştirici değerleri iyi çözümleyebildiklerinden, hâkim güç odaklarını eleştiren insanlar için, o çevrede nasıl ayakta kalınabileceğini gösteren iyi bir öğretmendirler.

İnsanlara hayata uyum ve katkı adına verilmiş olan bu arzular, iyi tanınmaz ve işlenemezse, insanı topluma zarar verecek noktaya getirebilir. İnsana verilen bu motive edici arzuların her biri, kendine özgü kayma ve kaybetme noktası oluşturur. Güç merkezli fertlerin, onay merkezli fertlerin ve ilham merkezli fertlerin risk noktaları ve şeytana takılma noktaları da farklı farklıdır. Meselâ, güç arayanlar bandındaki bir insanın kayma noktası(şeytanı), bu gücü âdilâne kullanıp kullanamaması, güç ve otoriteyi zulüm vasıtası yapıp yapmaması, arkadan gelenlere yetişme ve önlerini açma fırsatı verip vermemesi, güç ve otoriteyi koruma adına yeniliklere ve gelişmelere kapalı olup olmamasıdır. Onay bandındaki insanların kayma noktası (şeytanı) ise; onay arama duygularını tatmin etme uğruna yapılan yanlışları, hataları görmeme, ve yanlışlar karşısında susma, doğru ve güzel şeyleri "onay arama, kabul edilme, aidiyet hissim zedelenir" endişesiyle grupla paylaşmamadır. İlham arayanlar bandındaki insanın kayma noktası (şeytanı) ise, kendisine gelen ilhamları, kendisinden bilmesi, fahre kapılması, kendini bir şey oldum zannetmesi, gurur ve kibri gösteren firavunca tutum ve davranışlar sergilemesidir. Her bir motifin engelleyici ve geliştirici potansiyelleri farklı olduğundan; her insanın iç dünyasındaki motive edici arzularını tespit etmesi, bunların şuurunda ve farkında olması ve meşru zeminlerde sağlıklı bir şekilde bu hislerini doyurması şarttır.

Motivasyon hangi işi yapmaktan zevk aldığımıza bağlıdır. Motive edici kuvvetleri, hisleri ve uyarıcıları tespit edip, hayatımızı yönlendirmemiz gereklidir. Her insanın motive edici kuvvetleri farklı olduğundan, motivasyonlar aynı derecede tesirli olmayabilir. İnsanları motive etmek istiyorsanız iç motivasyon eğilimleriyle, dış motivasyon uyarılarının farkında olup birbiriyle örtüştürmek zorundasınız. Meselâ; ilham arama isteği ön plânda olan bir insanı, mal mülk edinme imkânı sağlayarak motive edemeyeceğiniz gibi, güç arayan bir insanı da vizyon oluşturma sorumluluğu vererek motive edemezsiniz. Bir diğer nokta, insanın temel biyolojik ihtiyaçları motive edici unsur olarak sürekli kullanılamaz. Fizyolojik ihtiyaçları karşılanmış insanı, bir üst seviyedeki karşılanmamış isteklerle motive edebilirsiniz. Çünkü bu temel fizyolojik ihtiyaçlar, bir kere karşılandıktan sonra, insanlar bunu aşar ve insanları motive etmek için artık siz farklı şeyler sunmak mecburiyetinde kalırsınız. Açarsak, insanların ihtiyaç duydukları, karşılanmamış ve doyurulmamış isteklerini yerine getirerek onları motive etmek mümkündür. Motive edici faktörler arasında fizyolojik ihtiyaçların karşılanması değil; başarma hissini yaşatma, tanınma, fark edilme, sevdiği işleri yapma fırsatı verme, sorumluluk verme, ilerleme, yükselme hissi verme motivasyonun önde gelen unsurlarındandır.

İnsanları motive ederken, iç motivasyonel kuvvetlere saygı duymalı ve dış motive edici unsurları iç motivasyonel yatkınlıklarla örtüştürmeye dikkat edilmelidir. Dış motivasyonlar sadece, iç motive edici istekleri ateşleyici olmalıdır.

Farklı insanlar, hayatın ihtiyaçlar piramidinde farklı seviyelerde bulunduğundan, insanları motive edici faktörlerde çoğulcu yaklaşımı benimsemeliyiz. Bu münasebetle lider, fertlerin iç motivasyonel kuvvetlerini kurum ve ekibin gâye ve vizyonlarıyla örtüştürebilmeli ve ona göre görev dağılımı yapabilmelidir.

Şahsiyet, insanın rampası (şasesi) olup, her insan hayat yolculuğunu kendi rampası üzerinde yapar. İnsanlar, farklı fıtrat motifleri oluşturacak şekilde yaratılmışlardır. Bu benlik motifleri, doğru şekilde fark edilip ifade edilmezse, insanın benlik şasesinde veya rampasında bozulmalar ve yıpranmalar meydana gelir. İnsanın olumlu, başarılı özelliklerinin toplamı 100 birim olarak kabul edilirse, sağlıklı, düzgün, tutarlı kişiliğe (şahsiyete) sahip olmanın değeri 100'ün önünde bulunan 1 rakamıdır. Yüz rakamının ikinci sıfır rakamı, insanın başarılarına, üçüncü sıfır da tecrübelerine karşılık gelir. Eğer 100 rakamının önündeki bir rakamını iptal ederseniz herşey sıfır olur. Bu açıdan, kişinin başarılarını ve tecrübelerini anlamlı kılan, onun şahsiyetli, düzgün, tutarlı bir insan olma derecesidir. Sağlıklı ve dengeli kişilik gelişimini başarabilmek için insan, güçlü isteklerini insanlara zulmetmeden ve onların önünü tıkamadan tatmin edebilmeli, zayıf motive edici durumda bulunan isteklerini de güçlendirme çabası içinde olmalıdır. Hayatta ihmal edilmemesi gereken ev ödevlerinden biri de herkesin, kendi iç motivasyon motifini tanıyıp fark etmesi ve rampasını kendi motifine uygun olarak inşa etmeye çalışmasıdır. Herkes, işe kendi üzerinden başlamalı, merkezden çevreye, içten dışa doğru düzeltme ve onarma prensibini rehber edinmelidir. Eğer insanlar kendileri üzerinde yeterince çalışma yapmamış ve kendi boşluklarının farkında değillerse, farkında olmadan, hayat yolculuklarının herhangi bir noktasında Sezar veya Mehdilik iddialarına kapılabilirler. Bunu da çoğu zaman farkında olmadan kendi karakterinin gereği olarak da yapabilirler. Bu açıdan her insan, kendini düz-sıfır bir insan olduğu hakkında ikna edebilir ve her sabah kalktığında kendini sıfırlayarak yeni bir güne başlamayı becerebilirse, bu imtihan dünyasında daha güvenli yollarda yürüme fırsatı yakalayabilir


KaraKarTaL585 isimli üyemiz çevrimdy?ydyr. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular

Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Kültürel Psikoloji YSS Felsefe - Sosyoloji - Psikoloji 0 28-01-2008 11:28 AM
Genel Olarak Pisikoloji YSS Felsefe - Sosyoloji - Psikoloji 1 17-12-2007 09:30 PM
Psikoloji Dönem Ödevi CoRTeZ Felsefe - Sosyoloji - Psikoloji 0 16-12-2007 07:54 PM
Psikoloji hakkında kısa bilgi CoRTeZ Felsefe - Sosyoloji - Psikoloji 0 16-12-2007 07:30 PM

Aradığınızı bulamadınız mı?
Sorun Cevaplayalım.

----Kapat----


Tüm Zamanlar GMT +2 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 11:53 PM.


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377