EĞLENCE VE BİLGİ REHBERİM bölümü İslam ve insan / Çeşitli konularla ilgili geçmişte yapılmış hutbelerden .... konusu gösteriliyor Özet:MİSYONERLİK FAALİYETLERİ Aziz Mü'minler! İslam dini son hak din, Hz. Muhammed (s.a.v.) de son peygamberdir. Renk, dil ırk, cinsiyet ve ...
| |||||||
Çeşitli konularla ilgili geçmişte yapılmış hutbelerden .... | Açılış Sayfam Yap | Reklam | Kayıt ol | Konuları Okundu Kabul Et |
| | #1 |
| nasıııııııııııııılll Pasaj Yöneticisi | MİSYONERLİK FAALİYETLERİ Aziz Mü'minler! İslam dini son hak din, Hz. Muhammed (s.a.v.) de son peygamberdir. Renk, dil ırk, cinsiyet ve milliyet farkı gözetmeksizin bütün insanlığa gönderilmiş bulunan İslam dini, orijinalliğini, safiyetini ve asliyetini olduğu gibi koruyabilmiş yegane ilahi dindir. Kur'an-ı Kerim de en ufak bir değişikliğe uğramadan zamanımıza kadar gelebilmiş yegane bir kitaptır. Dünya durdukça da böyle devam edecektir. İslam'dan önce gönderilen ve daha sonra Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi adlarla anılan dinler ise insanlar tarafından bozulmuş, tahrif edilmişlerdir. Kur'an-ı kerim, bu dinlerin tahrif edildiğini haber vermektedir.[1] Değerli Mü'minler! Şu gerçeği hiç bir zaman aklımızdan çıkarmamalıyız. Hz.Muhammed (s.a.v.) peygamber olarak gönderildikten sonra zaten tahrif edilmiş olan daha önceki dinlere ihtiyaç kalmamış ve Yüce Allah, bütün insanlığın, ancak İslam Dinine uyarak kurtuluşa erebileceğini açıklamıştır. Çünkü İslâm Dini, insanın yaratılışına uygun temel prensiplerine sahiptir. Akılla ve ilmi gerçeklerle çelişmez. Durum böyleyken Hıristryanlar kendi muharref dinlerini bütün dünyaya yaymak için büyük çabalar sarfetmekte ve çok büyük miktarlarda maddi harcamalarda bulunmaktadırlar. Muhterem Müslümanlar! Hıristiyanlığı yaymaya çalışan kimseye misyoner, dünyayı Hıristiyanlaştırmak için gösterilen faaliyetlere de misyonerlik faaliyetleri denmektedir. Yüzyıllardır devam eden bu faaliyetler günümüzde de sürmektedir. II. Vatikan Konsilinde: "Kilise misyonerlerini göndermeye devam edecektir. Yeryüzünde her taraf Hıristiyan olmadıkça bu görev sona ermeyecektir." şeklinde karar almışlardır. Hıristiyanlığı yayabilmek için misyonerler, özel okullar,hastaneler, kütüphaneler, yabancı dil öğretim merkezleri, sığınma evleri, öksüz yurtları ve pansiyonlar kurarak fakir ailelere, kimsesiz çocuklara maddi yardımlar yaparak kitap, broşür, dergi basıp dağıtarak ve çeşitli sanat etkinlikleri göstererek amaçlarını gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar. Bu yüzden Hıristiyan inancını yaymakla görevli olan misyoneri bazen bir doktor, bazen bir hemşire, bazen bir öğretmen, bazen bir barış gönüllüsü, bazen bir asker, bazen herkesin yardımına koşan bir eleman olarak görebilirsiniz. Değerli Mü'minler! Hıristiyan misyonerler, asırlardır, kendi dini ve kültürel değerlerinden kopmuş müslüman toplulukların özlemini çekmişlerdir. Çünkü İslami duyguları ve duyarlılığı zayıflamış insanlara kolayca Hıristiyanlığı kabul ettirebileceklerini düşünmektedirler. Gerçekten insanlarımız İslamiyet hakkında ne kadar bilgisiz kalır ve manevi değerlerinden ne kadar uzaklaşırsa o nispette Hıristiyan misyonerlerin avı haline geleceklerdir. Nitekim misyonerlerin, Yehova şahitlerinin, Budistlerin, Bahailerin, Maunların ve benzeri İslam dışı hareket mensuplarının sokuldukları kimseler genellikle İslam'ı bilmeyen, manevi değerlerinden kopmuş kimselerdir. Yahut da kimsesiz çocuklar, geçim sıkıntısı çeken insanlar veya güven duygusundan yoksun kalmış kişilerdir. Yoksa misyonerlerin, dinini, kültürünü, tarihini bilen, kendi kimliğine sahip müslümanları İslam'dan koparmaları zaten mümkün değildir. Misyonerler amaçlarını gerçekleştirebilmek için bir taraftan da ellerindeki geniş imkanlarla İslam'ı kasıtlı olarak yanlış tanıtmakta, İslam'a ve Peygamber efendimize çeşitli iftira ve isnatlarda bulunmaktadırlar. Böylece hem İslam'a ilgi duyan insanların müslüman olmalarını engellemeye çalışmakta hem de İslam'a inanan ancak dinini iyi bilmeyen müslümanların inançlarında şüphe ve tereddütler meydana getirerek İslam'dan koparmayı hedeflemektedirler. İşte bu sebeple yüce dinimiz İslam'ı iyi öğrenmeli, nesillerimize öğretmeli ve yaşamalıyız. Çocuklarımızı bir inanç ve kültür boşluğuna sürüklememeliyiz. Eğer nesillerimize yüce kitabımız Kur'an-ı Kerimi ve dinimizi öğretmezsek; çocuklarımızda bir inanç boşluğu meydana gelir. Boşluktaki insanlar da her türlü batıl inancın nüfuz edebileceği birer malzeme haline gelirler. Nitekim asırlar boyu İslam'ın kalesi olmuş coğrafyalarda Hıristiyan misyonerlerin ve diğer bir takım batıl inanç mensuplarının alabildiğine faaliyetlere girişmiş olmalarının sebebi budur. İşte bundan dolayı manevi değerlerimizin yıpratılmasını önlemek, çocuklarımıza İslam'ı iyi öğretmek ve Kur'an-ı Kerimi belletmek zorundayız. Misyonerler, İslamı toplumuna birer emanet olarak kimsesiz çocukları, ihtiyaç içinde kıvranan yoksul kimseleri Hıristiyanlaştırmak için her türlü çabayı gösterirken, biz müslümanlar buna seyirci kalırsak hem geleceğimizi tehlikeye atmış oluruz, hem de Allah katında asla sorumluluktan kurtulamayız. Hutbemizi şu ilahi uyarılarla bitirelim. "Ey iman edenler. Kendilerine kitap verilenlerden bir gruba (yani batılı benimseyerek onu yaymaya çalışan bir topluluğa) uyarsanız, imanınızdan sonra sizi inkarcılığa sevkederler."[2] "Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah'ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki Allah'tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır."[3] [1] Nisa 46, Maide 13 [2] Al-i İmran 100 [3] Bakara 120 |
| | |
| | #2 |
| nasıııııııııııııılll Pasaj Yöneticisi | KUR'AN EN BÜYÜK MUCİZE Aziz Mü'minler! Kur'an-ı Kerim, insanlara hidayet yollarım göstererek onları dünyada ve ahirette mutluluğa erdirmek için Allah tarafından gönderilen ilahi kitaplar zincirinin Hatemül Enbiya efendimize 23 senede ayet ayet, sure sure inzal olunan son halkasıdır. Bu kitap, her türlü tahrif ve tağyirden korunmuş, beşeriyetin gerçek saadetini temin edecek hükümleri, meseleleri, kaide ve kuralları ihtiva eden, kutsal kitapların da en efdalı ve sonuncusu olan bir kitaptır. Kur'an-ı Kerim, hem lafız ve hem de mana itibarı ile muazzam ve ebedi bir mucizedir, O Allah’a ait olan bir vahiy olup, onun edebî inceliklerine, güzel ifadesine ve taşıdığı manalara nihayet yoktur. Bu güne kadar hiç kimse onun en kısa ayetinin veya suresinin bir benzerini getirememiş, ebediyyen de getiremeyecektir. O, semavî bir fesahat ve belagat timsalidir, Muhterem Mü'minler! Şüphe yok ki, ilahî bir mucize olan Kur'an, ne lafız, ne de mana itibari ile şiir özelliği taşır. Çünkü şiir tamamıyla insan unsurunun bir ürünüdür. Halbuki Kur'an'ın mübarek lafızları da, manaları da ulvîdir, vahyi sübhaniyyeye müstenittir. Onun üzerinde beşerî hiçbir etki ve katkı yoktur. Kur'an'ın kendine has üslubunun sağladığı akıcılığı ve etki gücü sebebi ile, Onun inkarcı ilk muhatapları, Hz. Peygamberi şair, Kur'an-ı da şiir diye nitelemeye kalkışınca, Cenab-ı Hak, bu iftira ve yakıştırmalara "Biz Muhammed'e şiir öğretmedik, bu ona yaraşmaz da"[1] ayetiyle cevap vermiş, böylece inzal buyurduğu son kitabı ve onun kutsallığım yok sayan yaklaşımı ve zihniyeti reddetmiştir. Değerli Mü'minler! Kur'an mealleri doğrudan doğruya Kuran olmamakla beraber, onun içerdiği ilahî mesajları belli ölçüde yansıtmaları bakımından kutsallık arz ederler. Kur'an meallerin! insan ürünü oiarak alelade metinlerle bir görmek de yanlış ve tehlikelidir. Çünkü, Kur'an çevrilerinin herhangi bir şiir şeklinde düzenlenerek müzik aletleri eşliğinde, melodik bir biçimde okunması, Kur'an-ı kutsallığından soyutlamak, taşıdığı ilahi değeri, takip ettiği yüksek gayeyi gözardı etmek ve onu insan zihninin ürettiği bir ürün konumuna indirmek anlamına gelir ki doğru bir davranış değildir. Gerçek şu ki, Kur'an'ın orijinal metninin de mealinin de okunması ibadet niteliği taşır. Bu itibarla Kur'an tercümesinin müzik aletleri eşliğinde okunması, ibadetin sahip olduğu huzur ortamını, manevi ve ilahi konumunu zedeler ve sarsar. Ayrıca bu durum, müzik ile ibadetin "bir noktada" özdeşleşmesine ve zamanla müziğin camilere girmesine zemin hazırlar. Bu ise, bütün ilahi ve semavi dinlerde korunması öngörülen beş temel esastan biri olan "Dinin korunması" ilkesini ihlal edeceğinden İslam'ın onaylamadığı bir durumdur. Aziz Kardeşlerim ! Kur'an tercümesini, saz çalıp türkü söyler gibi okumak, Kur'an'ın kutsallığını zedeler, onun tekliğini ve eşsiz oluş özelliğini yok eder ve onu insanoğlu tarafından yazılmış diğer kitaplarla aynı konuma düşürür. Bu itibarla Kur'an tercümesinin bestelenerek herhangi bir enstrüman eşliğinde, şarkı, beste, veya türkü söyler gibi okunması dinen caiz değildir. Böyle bir uygulamaya girişilmesi islamî ve ilmî gerçeklere aykırı olduğu gibi, geniş halk kitlelerinin huzurunun bozulmasına ve gereksiz tartışmalara sebep olacağından böyle bir uygulama doğrudan doğruya Kur'an-ı tezyif etmek, onu eğlenceye almak ve küçümsemek demektir. Halbuki Allah "Şüphesiz bu Kur'an, hak ile batılı ayıran bir sözdür. O bir eğlence ve boş söz değildir."[2] buyurarak Kur'an-a karşı takınılacak bu tür tavırları kesinlikle yasaklamıştır. Öyle ise bütün insanları vahdete, kardeşliğe, birlik ve beraberliğe davet eden bu Kur'an'ın ayniyetini ve hikmet dolu hükümlerini olduğu gibi muhafazaya çalışmak, bütün muhteviyatına tamamen riayet etmek, tüm insanlık için en kutsal bir görevdir. [1] Yasin 69 [2] Tarık 13-14 |
| | |
| | #3 |
| nasıııııııııııııılll Pasaj Yöneticisi | GENÇLİĞE SAHİP ÇIKALIM Aziz Mü'minler! Topluma hayat veren kan damarları mesabesindeki en büyük milli hazinelerimizden biri de gençliktir. Gençlik, cemiyetin güç kaynağı ve toplumun devamını sağlayan ilahî bir emanettir. Gerçeğin ışığı olan ilimle, faziletin temeli sayılan edep ve terbiye ile mücehhez bir gençliğe sahip olan milletler, yarınlarına ümit!e bakabilirler. Aksi takdirde, gelecek meçhullerle, ümitsizliklerle dolu olacaktır. O halde, sahip olduğumuz bu bitmez tükenmez hazinenin istidatlarını ve kabiliyetlerini en güzel şekilde değerlendirerek onları aydınlık yarınlara hazırlayalım. Ruhen ve bedenen sağlıklı olmalarını temin edelim. Gençler, gerçek ilim, sanat, din ve ahlak kültüründen mahrum bırakıldığı takdirde maddi sahada cinsel içgüdülerin, manevi sahada da inanç buhranlarının çözülmeyen düğümleri arasına sıkışır, bunun neticesi olarak da, öğrenme, inanma, sevme temayülleri bazan suküt-u hayal, bazan ihanet, bazan ruh kompleksleri ve intibaksızlıklar şeklinde tezahür eder. Saadet ve mutluluk kelimesini aslî anlamından çok farklı yönlerde manalandırmaya başlarlar. Mesela; para, şöhret, mevki ve şehveti hudutsuz bir ihtiras içinde mes'ut olmanın tek şartı zannederler. Bu ruhî keşmekeş içinde de din, milliyet, iman ve ahlak aleyhtarı telkinleri, manası derinlemesine anlatılmayan kavramları, siyasi sloganları ölçüp tartmadan kabul etmeye, kamplara bölünmeye ve bazen da karşı karşıya gelmeye başlarlar. Değerli Mü'minler! Toplumda önemli bir yeri olan ve Peygamber lisanı ile övülen gençlerimizin maddi ve manevi yönlerin ihmal etmeden eğitelim, iyi bir insan ve iyi bir müslüman olmalarına çalışalım. Onların dinine ve mukaddesatına bağlı, vatanını ve milletini seven ve bu uğurda fedakarlıktan kaçınmayan, sağlam inançlı, temiz karakterli olarak yetişmelerine dikkat edelim. Hutbemizi Peygamberimizin hadisleri ile bitirelim. "Cenab-ı Hak, kıyamet gününde yedi sınıf insanı arşın gölgesinde bulundurmakla şereflendirecektir. O gün O'nun himayesinden başka sığınılacak bir melce de yoktur. Bunlar; 1-Adil idareciler, 2-Rabbine itaatle büyüyen, olgunlaşan gençler, 3-Kalbi camilere bağlı kimseler, 4-Birbirlerini Allah için sevenler, 5-Güzellik ve mevki sahibi bir kadın, kendisini kötü fiile davet ettiği zaman "ben Allah'tan korkarım" diyerek iffetini koruyanlar, 6-Sağ elinin verdiğin! sol eli bilmeyecek kadar sadakayı gizli verenler ile 7-Issız yerde Rabbini zikrederek gözyaşı dökenlerdir."[1] " Allah'ın en çok sevdiği kimse, kötülükleri terk edip iyiliklere yönelen gençlerdir."[2] [1] Riyazu's-salihin c. 1 .sh.408 [2] Ramuzu'l-ehadis sh.383 |
| | |
| | #4 |
| Standart Donanım | Allah razı olsun kardeş... Hutbeler kime ait? |
| | |
| | #5 |
| Akdeniz mavisi :) | çok güsel biilgiler gerçekten saol.... misyonerlikden bahsedicem.. artık incil datıyorlar bedava........ ve merterde kapıkapı dolasıyorlar.............. içlerinede belli yüksek miktarlarda para koyuyorlar....herkeze yahudilik ve hristiyanlıgın güseelliklerinden bahsediyorlar durum bu şekli almaya başladı.....RAABBİM bizleri saşırtmasın saptırmasın... |
| | |
| | #6 |
| Standart Donanım | Saman alevi onlarinki... Bizdeki cay muhabbetlerinin yerini tutar mi Bundan iyi misyonerlik faaliyeti mi var |
| | |
| | #7 |
| nasıııııııııııııılll Pasaj Yöneticisi | MEVLİD-İ NEBİ Aziz Mü'minler! Yaratılış gayesi Allah'ı bilip tanımak ve O'na layıkı vechiyle kul olmak olan insanoğlu, tarihin bazı dönemlerinde Peygamberlerin üstün gayretleri ve rehberliği sayesinde tevhid akidesine bağlı kalmış, bazan da zulüm ve haksızlığa dalarak dalalete düşmüştür. Bu gibi durumlarda Cenab-ı Hak Peygamberlerle insanların yardımına yetişmiştir. İşte milâdî 7.asırda da dünyanın her tarafı zulümler, karanlıklar ve sapıklıklar içindeydi. Öyle ki, insan ya vahşi, zalim, merhametsiz ve kaba bir mahluk, yahut esir, mazlum ve mağdur bir varlıktı. Dağdan getirdiği odun parçasını yontarak tanrı ediniyor, kendi eliyle yoğurup şekil verdiği helvayı put yaptıktan sonra acıkınca yiyordu. O zamanın Arabistanında her şey aslî hüviyetinden uzaklaştırılmış, içki korkunç bir alışkanlık haline gelmiş, yalancılık ve dolandırıcılık alabildiğine yayılmış, faiz alıp vermek servetleri sömürme noktasına varmış, kabalık ve zulüm, çocukları diri diri toprağa gömecek ve mini mini yavruları hunharca katledecek seviyeye ulaşmıştı. Değerli Kardeşlerim! İnsanlık küfrün bu karanlık çağında kötülükleri iyiliğe, fesadı sulha çevirecek, insanların ruhlarında filizlenen fesat tohumlarını söküp atarak yerine fazilet, iyilik ve Allah korkusu yerleştirecek bir kurtarıcı bekliyordu. Nihayet beklenen nûr bütün mahlukatın varlık sebebi, Nebiler silsilesinin son halkası, Seyyidü'l-Kevneyn, Rasûlû's-Sekaleyn, İmâmü'l-Harameyn, Alemlere Rahmet Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) milâdî 571 senesinin Rabîulevvel ayının 12. Pazartesi gecesi sabaha karşı dünyamızı şereflendirdiler. Bu teşrifle kainattaki bütün varlıkların sürura gark olduğunu ve ona arzı hürmette bulunduğunu Mevlid müellifi Merhum Süleyman Çelebi şu mısralarla dile getirir. Cümle zerrat-ı cihan edüp nida Çağrişu ben dediler kim merhaba Merhaba ey âl i sultân merhabâ, Merhaba ey kân-i irfan rnerhaba. Merhaba ey sırr ı furkân merhabâ; Merhaba ey derde derman merhaba, Merhaba ey Rahmeten lil-âlemin, Merhaba sensin şefiu'l müznibin... O'nun doğumuyla bu âlemde Allah'ın rahmet ve bereketi dolup taştı. Geceler ve gündüzler renk değiştirdi. Duygular ve düşünceler derinleşti. Sözler, sohbetler ve lezzetler enginleşti. Nura hasret çeken gönüller huzura erdi. Her şey ayrı bir mana, ayrı bir letafet kazandı ve dillerden şu ifadeler dökülmeye başladı: "Suya virsun bağbân gülzarı zahmet çekmesun Bir gül açılmaz yüzün tek virse bin gülzare su. " Yani, "Bahçıvan gül bahçesini sulamak için boş yere zahmet çekmesin. Zira, bin tane gül bahçesi sulasa, ya Rasulallah yine de senin yüzün gibi bir gül hiçbir zaman açılmaz." O güller gülünün bu ulvi teşrifi ile her şeyin akışı değişti. Rahmet tecellisi inci taneleri gibi kainata serpildi. Putlar sarsılarak yere devrildi. Kisraların saraylarındaki sütunlar ve kuleler yıkıldı. Mecusilerin 1000 yıllık ateşleri söndü. Save gölü buharlaştı, Bütün zulüm ve küfür bataklıkları kurudu ve O'nun nuru kainatı aydınlatmaya başladı. Ne mutlu gönlünü onun aydınlığına açanlara. Ne mutlu ona layık ümmet olup, onun izinde olanlara. Ne mutlu, ne mutlu ve ne mutlu o bahtiyarlara. "Allah ve melekleri, Peygambere çok salevat getirirler. Ey Mü'minler! Siz de O'na salevat getirin ve tam bir teslimiyetle selamlayın O'nu" (33/56) |
| | |
| | #8 |
| nasıııııııııııııılll Pasaj Yöneticisi | HİCRET Muhterem Müslümanlar! 06 Nisan 2000 Perşembe günü 1 Muharrem, insanlık ve İslam tarihinin dönüm noktalarından biridir. Müslümanlarca takvim başlangıcı olarak kabul edilen Hz. Peygamber (s.a.v.)'in Mekke'den Medine'ye hicretinin 1421 nci yılıdır. Bütün peygamberler, insanları hak dine, tevhid esasına çağırmak ve kötülüklerden uzaklaştırmakla görevlendirilmişlerdir. Ama her asırda bu ulvi çağrıya icabet ederek ona gönülden inanan insanlar olduğu gibi bunu kabul etmeyen kimseler de bulunmuştur. Bundan 15 asır önce İslam’a gönül veren Müslümanlar en sıkıntılı ve karanlık günlerini yaşıyorlardı. Yüce Allah'ın salât ve selâm'ının muhatabı, kâinat kendisinin yüzüsuyu hürmetine yaratılan eşsiz insan, Hz. Muhammed, Rabbi'nin emirlerini ilk defa Mekke'de tebliğ etmeye başlamıştı. Bu prensiplerin özünü, putların terki ile bir olan, eşi ve benzeri bulunmayan, her şeyin sahibi ve yaratıcısı olan yüce Allah'a ve O'nun emirlerine inanmak teşkil ediyordu. Ancak Mekke'li müşrikler bu emirlere kulak bile asmadılar. Cehalet ve delâletten kaynaklanan bir taassup içerisinde eşsiz peygamberle alay etmeye başladılar. O'nu, risaletini tebliğ etmekten alıkoyacaklarını ve Allah'ın din olarak seçtiği İslâm güneşini daha doğuşunda söndüreceklerini sanıyorlardı. Allah'ın elçisi, müşriklerin dayanılmaz istihzalarına, akla, hayale gelmeyen eziyet!erine engellerine rağmen, görevini en zor şartlar içerisinde ve en iyi bir şekilde yerine getiriyordu. İslâm'a gönül verenlerin sayısı çoğaldıkça, İslâm düşmanlarının müslümanlara karşı kini, zulmü ve şiddetleri de o nisbette artıyordu. Mekke inkarcıları sayıları oldukça az olan mü'minlere akıllara durgunluk verecek işkenceler tatbik ediyorlardı. Mekke'de müslümanlar canından bezmiş, yaşayamaz hale gelmişlerdi. Buna rağmen karanlık günlerin gidip, bir gün yerini nurlu ve aydınlık günlerin alacağına candan inanıyorlardı. İşte bu nedenle tüm işkencelere tam iman, ****net ve sabırla göğüs geriyorlardı. Onların gözünde ne mal, ne evlat ve ne de vatan vardı. Tek düşünceleri İslâm'ı rahatça yaşayabilmek, yaymak ve onu tüm gönüllere yerleştirmek için gidilecek huzurlu ve sakin bir yerdi. Muhterem Mü'minler! Bu durum karşısında Peygamber (s.a.v.) müslümanların bir kısmının Habeşistan'a ve diğer yerlere hicret etmelerine izin verdi.İşte bu hicretler nedeniyle İslam, Mekke sınırlarını aşarak, diğer şehir ve ülkelere ulaşmış ve orada yayılmaya başlamıştı. Bu durumu gören Kureyş'in ileri gelen inkarcıları, ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Daha evvel Mekke'den dışarı atmaya çalıştıkları müslümanları, bu defa İslâm'ın yayılmasını önlemek için, Mekke'de hapsetmek ve başka yerlere göndermemek palanları hazırlamaya başladılar. Allah Rasûlü'nün vücudunu ortadan kaldırmaya düşünüyorlardı. Lakin bu planlarında oldukça geç kalmışlardı. Çünkü Mekke'de müslümanlar sayılacak kadar azalmıştı. Peygamber efendimiz, Hz. Ebubekir, Hz. Ali ve ashabın pek azından başka kimse kalmamıştı. Bu olaylar devam ederken, nihayet Cenabı Hakk'ın izni ile O'nun himayesinde Allah Rasülu Hz. Muhammed'e en sadık arkadaşı Hz. Ebubekir ile birlikte Medine'ye hicret emri gelmiş, böylece Allah en sevgili kulu ve elçisini korkunç bir suikastten kurtarmıştı. Hz. Peygamber, yanında sadık dostu Hz. Ebubekir ile birlikte müşrikleri şaşırtmak, izlerini kaybettirmek için Medine yönünün aksi istikametinde hareket ederek “Sevr” dağında bir mağaraya sığınmışlardı. Düşman bu iki yolcuyu bulmak için her tarafı iyice aramışlar, mağaranın önüne gelmişlerdi. İçeridekiler dışarıdakilerin sesini duyuyorlardı. Bu arada Hz. Ebubekir heyecanlanmış, vücudu titrer bir duruma gelmişti. Bunu gören Hz. Peygamber "Üzülme, Allah bizimle beraberdir" demişti. Aziz Mü'minler! Hutbemizin başında okuduğum ayeti kerimede bu olay şöyle anlatılmaktadır. “Eğer siz O'na (Rasulüme) yardım etmezseniz şunu bilin ki; inkârcılar O'nu (Mekke'den) çıkardıklarında mağarada bulunan iki kişiden biri olarak Allah O'na yardım etmişti. Arkadaşı Ebubekir'e "Üzülme, Allah'ın yardımı bizimledir." diyordu. Allah ona güven vermiş, görmediğiniz askerlerle onu desteklemiş inkar edenlerin, sözünü alçaltmıştı. Ancak Allah'ın sözü yücedir. Allah güçlüdür, hakimdir."[1] Muhterem Müslümanlar Hicret, müslümanların geçmişi hatırlamalarına ve geleceğe hazırlanmalarına sebep olan büyük bir hadisedir. Hicret, imanın küfre; hakkın ve adaletin zulme; ilim ve irfanın cehâlete karşı üstün gelmesinin başlangıç tarihidir. Hicret, bir reaksiyon değil, “aksiyon” dur. Hicret, bir m*****n kabuğunun çatlaması ve neşvü nema bulması, gün yüzüne çıkmasıdır. Hicret başlıbaşına bir olay, bir tarihtir. Asırların biriktirmiş olduğu küfrü söndürecek büyük bir gerçeğin hareket noktasıdır. Mucizeler meydana getiren cihan inkılâbı, tarihin seyrini değiştiren hareket, çaresizliğin çöküntüsünü sineye çeken insanlığın vahim dıramının sonudur. Yeryüzündeki muzır mikropları yakıp kurutan ilahi bir güneş; Hak dinin yayılmasını, cihanşumül olmasını sağlayan büyük olaydır. Önce Arabistan'ı, sonra bütün dünyayı aydınlatan, Kur'ân ve İslâm ilminin öğretilmeye başlandığı tarihtir. Hicret bir ri'cat değil, ilâhi bir fetihtir. İslamiyetin cihana açılması bu olayla başlamış İslâm gerçeği, bu olayla varlığını dünyaya duyurmuştur. Peygamberin mübarek dudaklarından duyulan bu tebliğ ile, son ve hak din, bu olaydan sonra ilâhi vahiylerle müesseseleşmiştir. Hutbemizi sevgili Peygamberimizin konu ile ilgili bir hadis-i şerifi ile bitirelim. "Ameller niyetlere göredir. Kişi için yalnız niyet ettiği şey vardır. Kişinin hicreti Allah'a ve Rasulüne müteveccih ise, hicreti Allah ve Rasulünedir. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalığa ve evleneceği bir kadın için ise, hicreti hicret ettiği şey içindir."[2] [1] Tevbe/40 [2] Buhari 1/20, Müslim III/1515 |
| | |
| | #9 |
| nasıııııııııııııılll Pasaj Yöneticisi | İSLAMDA SAĞLIĞIN KORUNMASI Muhterem Müslümanlar! Hz. Peygamber "Hastalık gelmeden, sağlığın kıymetini biliniz."[1] buyuruyor. Bu hadisi şerifde önemli bir uyarma bulunmaktadır. Çünkü hastalık gelmeden, sıhhatin değerini bilmek, gelecek hastalıklara karşı korunma tedbirleri almayı gerektirir. Doktorun yetişmesi de onu eğitecek kurumların varlığı ile olur. Dinimiz sağlığı korumanın üzerinde önemle durur. Sağlığın korunması, İslamiyetin muhafazasını istediği beş gayeden biridir. Hastalıktan sakınmak, sağlıklı yaşamaya gayret etmek, dini bir vazifedir. Çünkü her şey sağlıklı olmaya bağlıdır. Bundan dolayı bir hadisi şerifde "Kuvvetli mü'min zayıf mü'minden hayırlıdır."[2] buyurularak müslümanın bedenen ve ruhen sağlıklı bulunmasına işaret edilmiştir. Umumî sağlığı, temin için de tıp ilmine ve tabib yetiştirilmesine yönelten, tedaviye teşvik eden, hastalık gelince ne yapalım deyip oturmanın doğru olmadığını gösteren hadis-i şeriflerden birinde "ölümden başka hiçbir hastalık yoktur ki, tedavisi kabil olmasın. El verir ki ilacı elde edilsin"[3] buyuruluyor. Anlaşılıyor ki tedavisiz hastalık yoktur. Ancak arayıp tedavi yollarını bulmak gerek. Hastalıklara çare aramayı, tedavi yollarına başvurmayı, ilaç almayı öğütleyen, şu hadis-i şerif ne kadar güzel ve isabetlidir. "Cenab-ı Hakk, şifasını yaratmadığı hiçbir hastalık indirmemiştir. Ey Allah'ın kulları, dertlerinize deva arayınız"[4] Günümüzde hastalık gelmeden tedbir almanın, doktorlara başvurarak deva aramanın çeşitli yolları vardır. Bunların başta geleni, koruyucu aşıları yaptırmaktır. Sağlığın korunmasında, koruyucu aşıların çocukluktan itibaren uygulanmasının önemi büyüktür. Çocuk doğar doğmaz hemen sağlık ocakları, aşı merkezleri ile ilgi kurup, onların aşılarına başlamak lazımdır. Okul çağına kadar bu iş anne ve babalara düşmektedir. Aşı kampanyaları başladığında, aşılanmak dinen hepimize düşen vazifeler arasındadır. Çünkü aşılanmayı ihmal ederek, Allah korusun, hastalığa tutulanlar, hem kendilerini korumadıkları, hem de hastalığın yayılmasına sebep oldukları için sorumlu olurlar. Aşıları bulunmuş olan hastalıkların, aşı ile önlenmesi Peygamberimizin "Hastalık gelmeden sağlığın kıymetini biliniz" öğüdüne uymaktır. Ayrıca "Kendinizi elinizle tehlikeye atmayınız."[5] mealindeki ayet-i kerimede de buna işaret bulunmaktadır. Kişi kendi ve ailesinin sağlığını korumakla görevli olduğu gibi, toplumun ruh ve beden sağlığını koruyacak uzmanları yetiştirmekle de vazifeli tutulmuştur. İslâm alimlerinin büyüklerinden İmam Gazâlî, tıp tahsilinin farz-ı kifaye olduğunu belirtiyor. Yani bir cemiyette onları bedenen ve ruhen ayakta tutacak yeteri kadar tabib yetiştirmek o toplumun üzerine farz olur diyor. Bu da konunun önemini belirtmeye yeter bir delildir. Aziz Mü'minler! Sağlığı korumak ve ruhen dinç bulunmak, yalnız ilaç veya aşı işi değildir. Yemenin, içmenin, giyinmenin, uyku ve dinlenmenin, temizliğin ve yeter derecede bilgi sahibi olmanın da bu mevzuda ayrıca rolleri vardır. Bu hususlarda pek çok uyarıcı hadislerden biri de bizlere ayrı bir ışık tutmaktadır. Resül-i Ekrem buyururlar ki: "Bir yerde veba olduğunu işittiğiniz zaman, o yere girmeyiniz. Bulunduğunuz yerde veba hastalığı olursa oradan da çıkmayınız"[6] Burada bulaşıcı hastalıkları için karantina uygulanmasının lüzumu açıkça belirtilmiştir. Unutmamak gerekir ki bedenin bütün uzuvlarının sağlığı gibi, ruh sağlığı da tıp ilminin dalları arasındadır. Böylece tıp, ilmin yarısı sayılmıştır. Bundan dolayıdır ki, dinimizde, tıp tahsili ve herkesin yeterli sağlık bilgisi edinmesi önemli bir yer tutmaktadır. Hastahaneler açmak, onları yaşatmak, hastalıkları önleyici tedbirler almak, yeni yeni ilaçları bulmaya çaba sarfetmek, dinimizin bizlerden istediği vazifelerdendir. Çünkü bütün bunlar sağlığı korumanın vasıta ve sebepleridir. İmam Şafii Hazretleri der ki: "Helal ve haramı bildiren ilimden sonra tıp ilminden daha faydalısını bilmiyorum." Muhterem Mü'minler! Sağlık, Allah'ın kullarına verdiği bir nimettir. Onun değeri bilinmelidir. Sağlığımızı hiçbir zaman boşa harcamamalıyız. Onu koruyup, ondan faydalanmalıyız. Çünkü Hz. Peygamber buyuruyor ki: "İki nimet vardır ki, insanlardan çoğu bunlar hakkında aldanmışlardır. O nimetler, sağlık ve boş vakittir."[7] Peygamberimizin öğütlerine uyarak her ikisini de değerlendirmek üzerimize düşen ödevlerdendir. [1] Fethu'l Kebir, 1/203 [2] Müslim Ter.Şerhi A.Davudoğlu, 10/649, No:2664 [3] Büyük İs.İlmihali Ö.N.Bilmen,464 [4] Tirmizi, 4/383, No:2038 [5] Bakara Suresi, 196 [6] Tecridi Sarih Terc. 9/206 [7] Fethu'l Kebir, 3/264 |
| | |
| | #10 |
| nasıııııııııııııılll Pasaj Yöneticisi | ALLAH'IN EN SEVGİLİ KULU HZ.MUHAMMED (S.A.V.) Muhterem Müslümanlar! Cenabı Hak, varlığını ve birliğini insanlara duyurmak için zaman zaman peygamberler göndermiştir. Bu peygamberlerin içerisinde Hz. Muhammed (s.a.v.)'in müstesna bir yeri vardır. Bütün Nebiler ve Rasûller O'nu müjdelediler. Bütün semavi kitaplar ondan söz ettiler. Yani bütün nebiler O'nun teşrifatçıları, inen kitaplar da 0'nun nübüvvetinin birer şahitleridirler. O imansızlığın, ahlaksızlığın, zulmün ve cehaletin insanlığı kapladığı bir zamanda, bir hidayet meş'alesi olarak geldi. Peygamberlik kapısı onunla kapandı ve mühürlendi. O insanlığın da, peygamberliğin de zirvesindedir. Hiçbir kalem onu tasvir, hiçbir beyan onu tavsif edemez. Yine O'nu isim olarak taşıdığı mübarek "Muhammed" kelimesi tavsif etmektedir. Bizzat Allah 0'nu övmüş ve yaratmıştır. O "habib" yani sevgili makamındadır. Muhterem Müslümanlar! Allah (c.c.) Hz. Muhammed (s.a.v.) ile bilinir ve 0'nun tarif ettiği yoldan gidilme şartıyla bulunur. Yani Allah'a giden yol, Hz. Muhammed (s.a.v.)'den geçer. Zatı ulûhiyeti tasdikle başlayan kelime-i tevhid; risalet-î Muhammediyeyi tasdikle son bulmaktadır. Bu demektir {s.a.v.)' siz tevfik olmaz, Muhammed (s.a.v.)' siz muhabbet olmaz. Nitekim Kur'an-ı Kerimde şöyle buyurulmaktadır: "De ki: Eğer siz Allah'ı seviyorsanız, bana uyunuz ki, Allah'ta sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın..."[1] O, zahirde ümmi idi, okuma yazma bilmezdi. Gerçekte ise "Ümmü'l Kitap"tı. İlimler deryası idi. Zaten O'na kim hocalık yapabiecekti! Kim O'na neyi ne ile öğretecekti! evet mevcut mahlukun hiçbiri ona hocalık yapamazdl. Zira 0'nun üstadı bizzat "ezel ve ebed" sultanı olan Allah'tı. O bütün ilimleri kuşatmıştı, ilimler O'nu kuşatamazdı. O diğer Peygamberler gibi bir kavmin, bir milletin değil, topyekün insanlığın peygamberidir. Cihan mürşididir. Zaman-ı saadetinden dünyanın sonuna kadar olan devir, "devr-i Muhammedi" dir. Mü'mini de, kafiri de onun ümmetidir. O'nu kabul edenlere "ümmet-i icabe" etmeyenlere "ümmet-i davet" denilir. O'na "Abdullah'ın oğlu Muhammed" gözüyle bakanlar yıkıldılar, "Muhammed'ün Rasulullah" görenler bahtiyar oldular. O'nun hayatı; edep, nezaket, iyilik, temizlik, sevgi, şevkat, merhamet, ihlas, samimiyet, vefa, doğruluk ve diğer faziletlerle dolu bir hayattır. Nitekim Allah (c.c.) O'nu beşeriyyete takdim ederken: "Şüphesiz sen büyük ahlak, büyük seciyye ve büyük fazilet üzerinesin."[2] buyurmaktadır. Evet o alemlere rahmet olarak geldi, sevgi ile baktı merhametle sine açtı, şefkat saçtı. Muhterem Müslümanlar! İki cihan güneşi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) efendimizi bizzat Allah (c.c) sevmiş, ondan razı olmuş ve kendisini de razı edeceğini va'd buyurmuştur. Duha süresinin 5. Ayetinde: "Ey Rasulüm! Muhakkak Rabbin sana verecek ve sende razı olacaksın" buyurmuştur. Bu da ahirette kendisine makamı mahmud'un, yani şefaat makamının verileceğine işarettir. Bir hadis-i şerifte: "Rabbim bana 'razı oldun mu?' buyuruncaya kadar ben şefaat edeceğim" buyurmuştur. Bundan daha büyük, daha yüksek bir mertebe olur mu? Muhterem Mü'minler ! Böyle bir peygambere ümmet olmak ne büyük bir bahtiyarlık ve ne büyük bir şereftir! İnsanoğlu gelişinde gidişinde, maddesinde manasında, edebinde erkanında O'na uymadıkça hüsrandadır, felakettedir. Beşeriyyetin ebedi huzur ve saadete kavuşması ancak O büyük insanı her zaman ve mekanda, her işte ve herhalde örnek almakla mümkündür. O bizim sebebi hidayetimizdir, halaskârımızdır. İslâm'ın hakikatını, hayatın ve mematın zevkini bize o öğretmiştir. Kalbimizin tek zineti O'nu hatırlama, dilimizin biricik virdi O'nu anmak olmalıdır. Onsuz nasıl yaşarız? Allah cümlemizi şefaatine mazhar buyursun. -------------------------------------------------------------------------------- [1] Al-i İmran Suresi, Ayet: 32 [2] Kalem Suresi, Ayet: 3 |
| | |
| | #11 |
| nasıııııııııııııılll Pasaj Yöneticisi | ANA BABA HAKKI Aziz Mü'minleri İnsanın doğumu ile başlayıp, ölümü ile son bulan dünya hayatında, biri Allah’a, diğeri de mahlukata ait olmak üzere iki sorumluluğu vardır. Kişinin yaradanı ile olan rabıtası O'nun varlığını bilmek, birliğine itikat etmek ve yüceliğim' tefekkürden sonra dili ile O'nu zikrederek kemal sıfatlarla muttasıf, noksanlıklardan münezzeh, bütün mahlukatın maliki olduğunu düşünmek suretiyle bedeni, mali ve hem mali, hem bedeni olan ibadetleri yerine getirmektir. İnsanın diğer yaratıklarla olan muamelelerinde ise, mahlukata şefkat ve merhamet etmesi, haksizlik yapmaması, herkesin hukukuna riayet etmesi ve her birinin hakkını yerli yerince vermesidir. Aziz Mü'minleri Mahlukat içinde insana en yakın ve şefkate en layık olan anne ve babalardır. Çünkü Cenab-ı Hak, anne ve babaya hürmeti zat-ı uluhiyyetine ibadetle eş değerde tutarak şöyle buyurmuştur. "Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti."[1] Bizi hiç yoktan yaratıp sayısız nimetlere garkeden Rabbımıza ibadet nasıl bir görev ise, bizim sebebi vücudumuz olan ana ve babamıza hürmet, saygı ve ihsanda bulunmak da Allah'ın üzerimize yüklediği bir borçtur. Yüce Kitabımız Kur'an-ı Kerim onlara nasıl davranmamız gerektiğini şöyle öğütler: "Onlardan biri veya her ikisi senin yarımda yaşlanırsa, kendilerine "of!" bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle" "Onları esirgeyerek alçak gönüllülükle üzerlerine kanat ger ve : Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et! diyerek dua et."[2] "Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm."[3] Anne ve babaya gösterilecek saygı ve sevginin, yapılacak izzet ve ikramın, onların bize yaptıklarına karşı bir teşekkür mahiyeti taşıdığım da Kur'an-ı Kerim şöyle belirtir: "Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır."[4] İki cihan serveri Efendimiz (s.a.v.) de anne ve babalarımızla alakalı şu tavsiyelerde bulunur. "Rıza-i ilahî, ana-babasını kendisinden hoşnut etmekle elde olunur." "Ana-babaya itaat, Allah’a itaattir. Ana-babaya isyan Allah’a isyandır." "Cennet, anaların ayakları altındadır." "Anasını ve babasını üzen, onlara isyan etmiş gibi büyük günah kazanır."[5] -------------------------------------------------------------------------------- [1] İsra, 23 [2] İsra, 24 [3] Lokman, 15 [4] Lokman, 14 [5] A.H.Akseki İslam Ahlakı |
| | |
| | #12 |
| nasıııııııııııııılll Pasaj Yöneticisi | İSTANBUL'UN FETHİ Aziz Mü'minler! Ezelden ebede kadar devam edecek "Tevhid akidesi", en büyük hakikat, Hira dağında inen "Oku" emri île kemale erdi. Bu aynı zamanda, şerefli bayrağımızın mukaddes Hilalinin de ilk ışığı olmuştur. Çünkü bayrağımızdaki ay yıldız tevhidi ifade eder. Bu nur hamulesi yayılmaya, karanlıklar içinde ışık arayan insanlığa "Onu biz indirdik, biz muhafaza edeceğiz" garantisinde ebedî ışık saçmaya başlamıştır. Bir kol Arabistan, Irak, İran ve Türkistan'a kadar ulaşıp Türklüğe ebedî zafer azmini ve hayat iksirini sunarken, diğer bir kol Mısır, Trablusgarb, Tunus, Cezayir üstünden İspanya'ya geçerek dünya medeniyetinin doğuşunu hazırladı. Anadolu, büyük Türk hakanı Sultan Alparslan ile ebedî bir fethe kavuştu. 1071'den sonra Hilal bir şimşek hızıyla İstanbul kapılarına dayandı ve bayrak elden ele geçerek Ulubatlı onu, küfrün çürümüş taşlarla korunan şehri üstünde dalgalandırdı. Muhterem Mü'minler! Tarihimiz, fetihler, fatihler, Kahramanlıklar ve zaferler tarihidir. Üç bin yıllık bir geçmişe sahip olan ve dünyanın en büyük ordularını donatan bu milletin kazandığı zaferleri ve gerçekleştirdiği fetihleri saymak mümkün değildir. Ancak fetih denince akla İstanbul'un fethi, Fatih denince de Fatih Sultan Muhammed Han gelir. Bu kutlu hadise Fatih'in şahsiyeti ile öylesine özdeşleşmiştir ki onları birbirinden ayrı düşünmek zaiddir. Muhterem Müslümanlar! Ashab-ı Kiram zamanından beri defalarca muhasara edilen İstanbul'u fethetmek, daha başlangıçtan beri münferit ve mücerret bir hadise olmaktan çok, İslarnî bir ideal olmuştu. Çünkü Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.): "Kostantiniyye (İstanbul) mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir"[1] buyurmuşlardır. Bu ulvî heyecan şeraresini yaradılışındaki istidatlarla, almış olduğu maddi ve kalbi eğitimle birleştirerek, fethi mübine hazırlanan Fatih de şöyle diyordu: "Ya Bizans beni alır, ya ben Bizansı alırım." Bu aşk, bu şevk ve bu tefekkürle Sultan Mehmed Han 29 Mayıs 1453 sabahı karadan ve denizden görülmemiş bir azim ve büyük bir hücumla top gürültüleri arasında yükselen kös, davul, mehter sesleri, ve tekbir sedalarıyla askerlerini Peygamber müjdesi rehberliğinde İstanbul'a sel gibi akıtıyordu. Bu sahneyi büyük şairimiz Yahya Kemal Beyatlı şöyle tasvir ediyor: Vur pençe-i Alî'deki şemşîr aşkına Gülbangi asmam tutan pîr aşkına Düşsün çelengi Rum'un eğilsun ser-i firenk Vur Türk'ü gönderen yed-i takdir aşkına Son savletinle vur ki açılsın bu surlar Fecr-i hücum içindeki Tekbir aşkına. İşte bu heyecan ve aşkla yapılan hücumla, nihayet surların üzerinde Ulubatlı Hasan'ın diktiği bayrak, dört bir yana dalgalanmaya başladı. Artık Kostantiniyye fethedilmişti. Değerli Kardeşlerim! 29 Mayıs 1453 İslam'ın çağ kapatıp, çağ açan kudretinin bir kerre de Bizans üstünde tecelli ettiği tarihtir. Öyle bir tarih ki, Ezan-ı Muhammedîlerin çan seslerini, nurun zulmeti, ilmin cehaleti, îmanın küfrü, cesaretin cebaneti, Hakkın batılı fethettiği tarihtir. Bu tarih aynı zamanda İslam'ın cihat şuurunun idrak edildiği bir tarihtir. |
| | |
| | #13 |
| nasıııııııııııııılll Pasaj Yöneticisi | İSLAMIN GAYESİ GÜZEL AHLAKTIR Aziz Mü`minler! Her insan saadete ulaşmayı ister. Kişinin saadete ulaşabilmesi için bazı şeylere sahip olması gerekir. İman, ibadet, ilim ve ahlak sahibi olmak, saadetin temel esaslarıdır. Bunlara sahip olan kimse için saadet kapıları açılmış demektir. İman, ibadet ve ilim insanı olgunlaştırır ve güzel ahlak sahibi yapar. Güzel ahlak, İslam için bir gayedir. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadislerinde: "Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim."[1] buyurmuşlardır. Müslümanı bir ağaca benzetirsek; onun kökü iman, kolları amel, yaprakları ilim, meyvesi de güzel ahlak ve fazilettir. Kur'an-ı Kerim ve Efendimizin sünneti, bütün canlılara ve cansızlara hayat veren toprak, su, hava ve güneş gibidir. Bahçe sahibi fidanı diker ve yıllarca ona hizmet eder, neticede ondan meyve bekler değil mi? Müslümandan beklenen şey de güzel ahlaktır. Ağacın en tatlı ve en faydalı yerinin meyvesi olduğu gibi, müslümanın en güzel yönü de ahlak sahibi olmasıdır. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.) "Mü'minlerin iman yönünden en üstün olanları ahlakça en güzel olanlarıdır."[2] buyurmuşlardır. Muhterem Müslümanlar! Güzel ahlak konusunda Peygamber efendimizi kendimize örnek almalıyız. Bir ayette Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor. "Andolsun ki, Resulullah da sizlerden Allah'ı ve ahiret gününü ummakta olanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır."[3]Ashab-ı Kiram, Hz.Muhammed (s.a.v.)'i kendilerine örnek alıp her konuda onun sünnetine uydukları için, kısa zamanda kemale ermişlerdir. Aziz Cemaat! Biliyorsunuz ki, zamanımızda her toplumda ahlak buhranı ve huzursuzluk mevcuttur. Milletlerin maddi ve teknik yönden ilerleyip daha çok imkanlardan yararlanmalarına rağmen, huzura ulaşamadıkları bir gerçektir. Bu buhran ve bunalımlardan kurtuluş yolu, İslam ahlakını öğrenip yaşamaktır. Yetişen nesillere İslam dinini öğretmeliyiz. Dini hükümlere ve ahlaki kaidelere uygun hareket ederek gençlere örnek olmalıyız. Toplum olarak huzur ve saadete böylece ulaşabiliriz. İslam ahlakının yaşandığı toplumlarda kardeş kardeşi öldürmez. Kimse kimsenin malına ve ırzına göz dikmez. Küçükler büyüklere saygı gösterir, büyükler küçüklere şefkat ve merhamet eder. Dünyaları böyle olanların ahiret hayatlarını kâinatın Efendisinden dinleyelim: "Kıyamet gününde bana en yakın ve katımda en sevgili olanınız, ahlakı en güzel olanınızdır. Benden en uzak ve katımda en sevimsiz olanınız ise, çok konuşan, lüzumsuz ve uzun konuşanlarla, kibirli olanlarınızdır."[4] Muhterem Müslümanlar! "Ahlak iledir kemal-i adem, Ahlak iledir nizam-ı alem" diyen edip ne güzel demiş ve ne güzel söylemiş. Bu sözden de anlaşıldığına göre, insanların kemale ermesi, güzel ahlak sahibi olmalarıyla mümkündür. Olgun ve kamil olanlar, güzel ahlak ve hüsnü edep sahibi olanlardır. Dinimiz, güzel ahlak sahibi olmak için gerekli olan her şeyi emir ve tavsiye etmiş; kötü olan her hareketi de yasaklamıştır. Dünyanın nizamı da ahlak iledir. Toplum içinde huzur, sükun ve güvenin olabilmesi için, fertlerin ahlak sahibi olmaları ve birbirlerinin haklarına saygı göstermeleri lazımdır. Toplum içinde bulunan her insan, haksızlık etmekten, başkalarına zarar vermekten sakınmalıdır. Kişinin toplum içinde itibar görebilmesi, sayılıp sevilebilmesi konusunda güzel ahlaklı olmasının önemi büyüktür. Güzel ahlaklı olan müslümanlar, Allah ve resulü katında sevimli olduğu gibi, insanlar nazarında da sevgi ve saygı görürler. Bunun için "Kişinin edebi, altınından kıymetlidir." denilmiştir. Güzel ahlaklı olmanın faydasını insan dünyada göreceği gibi ahirette de görecektir. Aziz Cemaat! Güzel ahlakı elde etmek ve güzel ahlakla hemhâl ve hemdem olmak için, Cenab-ı Hakkın emirlerini yapıp, nehyettiği kötülüklerden sakınmalı, Peygamber Efendimizin sünnetine uygun hareket etmeli, Her türlü haram, zulüm ve haksızlıklardan uzak durmalı, Gizli ve açık her yerde, Allah`ın murakabesinde olduğunu hatırlamalı, Günah ve faydasız olan sözleri söylemeyip, az ve faydalı konuşmalı, Vaktini boşa geçirmeyip, dünya ve ahirete yarar bir şeyle meşgul olmalı, Hiç kimsenin aleyhinde konuşmamalı ve kimseyi rahatsız etmemeli, Elinden geldiği kadar herkese maddi ve manevi yardımda bulunmalı, Büyüklere hürmet, küçüklere şefkât göstermeli, Alçak gönüllü, samimi, tatlı dilli ve güzel yüzlü olmalıdır. -------------------------------------------------------------------------------- [1] Ramızul Ehadis Sh.245 [2] Ramuzul Ehadis Sh.81 [3] Ahzab:21 [4] Sünen-i Tirmizi C.4, Sh.370 |
| | |
| | #14 |
| nasıııııııııııııılll Pasaj Yöneticisi | MÜSLÜMAN KUR'ANI OKUYUP ANLAMALIDIR Aziz Mü'minler! Kutsal kitabımız Kur'an-ı Kerim, bir hayat rehberi, bir ahlak kaideleri manzumesidir. Her sahada yol gösterici olarak, dünya ve ahiretimizin huzurlu geçmesinin anahtarını veren eşsiz bir kitaptır. Bu sebeple Kur'an-ı Kerimi okuyup, onun muhtevasını öğrenmek, her müslüman için gereklidir. Kur'an-ı okumak bir ibadet, hatta açıp yüzüne bakmak sevaptır. Bunun böyle oluşu onu okumaya ve anlamaya teşvik içindir. Çünkü Kur'an içinde bulunan emirlere ve yasaklara uymaları ve müslümanların hayatlarını, ona göre tanzim etmeleri için gönderilmiştir. Cenab-ı Hak Bakara suresinin ikinci ayetinde, Kur'an-ı Kerimin, sakınanlar için bir hidayet rehberi olduğunu bildirmiştir. Hz. Peygamber de, Kur'an-ı Kerimden bir şeyler olsun öğrenmemiş olanları harap bir binaya benzetmiştir. Şimdi hatıra gelebilir ki, Kur'an-ı Kerim Arapça, okusak da anlamıyoruz. Hemen söyleyelim, dilimizde tercümeleri ve tefsirleri bulunmaktadır. Bunların sağlıklı yapılanlarını okuyarak, onun içindekileri rahatlıkla ve kolayca öğrenebiliriz. Aziz Cemaat! Kur'an-ı Kerimi okuyup anlamalıyız. Çünkü o her şeyden önce insanı, kendi eliyle müslümanlar için bir mü~de olmak üzere yaptığı putlara tapınma küçüklüğünden kurtarmıştır. Ayrıca, insanları kainatın gerçek ve tek yaratıcısı yüce Allah'a kul olarak ibadet etme şuur ve şerefine kavuşturmuştur. Kutsal kitabımız, her asrın kitabı olarak gönderildiğinden, içindeki bilgilerde her sahayı kuşatacak vasıftadır. O en iptidai insandan en kültürlü fikir adamlarına, en dindar kimseden, dini hayattan uzak olanlara, zenginler kadar fakirlere de hitap ettiğinden, her kesimden insanları ilgilendiren esasları içinde bulundurmaktadır. Kur'an-ı Kerim okununca görülecektir ki, o, yalnız inanç ve ibadetlere ait bir kitap değildir. O, dünya hayatımızın da her sahasında bize yol göstericidir. O bütün muhataplarına hitap bir kitaptır. Çalışkanlığı methedip tembelliği yeren, zulmü kaldırıp, merhameti teşvik eden, büyüklere hürmeti, küçüklere şefkati vazife, yapan, düşüncesizliği hiçe sayıp, akla gerekli mertebeyi veren, yine Kur'an-ı Kerimdir. O, ruhlara şifa verendir, bunalan insanları sıkıntılardan kurtarandır. Onunla fertler ve cemiyetler huzur ve güven bulmuş, onun getirdiği prensiplerle medeniyetler kurulmuş, onunla karanlıklar aydınlığa kavuşmuştur. Onun içindir ki Kur'an-ı Kerim okunmalı ve anlaşılmalıdır. Onu tam ve doğru olarak anlamaya çalışmak her müslüman için önde gelen bir görev olmalıdır. Muhterem Müslümanlar! Okulların tatil olduğu şu mevsimde çocuklarımıza Kur'an-ı Kerim okumayı öğretmeye gayret edelim. Bunun ihmalinin, ana ve babalar için büyük bir vebal olduğunu da unutmayalım. Hz. Peygamberin şu: hadisi şerifleri, inananlar için talimat olmalıdır, "Çocuklarınıza Peygamber sevgisini, ehl-i beyt sevgisini ve Kur'an okuma sevgisi güçlü bir şekilde aşılayıp gönüllerine ve kafalarına yerleştiriniz."[1] Cenab-ı Hak da Kur'an-ı Kerim de bizlere şöyle hitap ediyor. "Gerçekten bu Kur'an insanları öyle bir yola doğrultup götürür ki, o en adil ve en doğru yoldur."[2] "Sana bu kitabı her şeyin apaçık bir beyanı, bir hidayet, bir rahmet ve müslümanlar için bir müjde olmak üzere peyderpey indirdik."[3] "Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerde olan dertlere bir şifa, mü'minler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir."[4] "Kur'an-ı Kerime sarılınız ve ayrılığa düşmeyiniz"[5] Son söz kainat Peygamberinin olsun: "Kur'an okuyunuz. Zira o, kıyamet gününde, okuyucularına şefaat edecektir."[6] -------------------------------------------------------------------------------- [1] Fethul Kebir 1/59 [2] İsra-9 [3] Nahl-89 [4] Yunus-51 [5] Al-i İmran-5 [6] Fethul Kebir 1/217 |
| | |
| | #15 |
| nasıııııııııııııılll Pasaj Yöneticisi | ALAY ETMEK KÖTÜ BİR HUYDUR Aziz Mü'minler! İstihza (alay), söz, davranış veya yazı ile bir insanla eğlenmek, onunla alay etmek, onun haysiyet ve şerefini rencide etmek demektir. İslam, müslümanların gerek kendi aralarındaki münasebetlerinde ve gerekse başkalarına karşı olan davranışlarında mânevi hayata zarar verecek ve hakaret anlamı taşıyacak söz ve davranışları şiddetle yasaklamış ve bunlardan kaçınmalarını emretmiştir. "Ey mü'minler, bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da başka kadınları alaya almasınlar, belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın; inandıktan sonra yoldan çıkmış olmak ne kötü bir isimdir. Tevbe etmeyenler, işte onlar zalimlerdir."[1] Muhterem Müslümanlar! Bir insanla alay etmek, onu değersiz görmek demektir. Halbuki insan, saygıdeğer bir varlıktır. Allah'ın ahsen-i takvim üzere yaratarak yeryüzünün halifesi kıldığı insanı hakir görmek yanlıştır. Kaldı ki, Allah, alay edilen kimsenin Allah katında alay edenden daha değerli olduğunu bildirmekte, alay edenler hakkında da şöyle buyurmaktadır. “Senden evvelki Peygamberlerle de istihza edilmişti de istihza edenlerin yaptıkları maskaralıklar kendi başlarına gelmişti."[2] Peygamberimiz de "Bir kimseye günah olarak müslüman kardeşini küçük görmesi kafidir"[3] buyurarak insanları bu kötü huydan kaçınmaya davet etmiştir. Ayrıca Kur'an-ı Kerim, müslümanlarla alay eden münafıkların durumunu tavsif ederek şöyle buyurur : “Bu münafıklar mü'minlerle karşılaştıkları vakit biz de iman ettik derler.Kendilerini saptıran şeytanları ile başbaşa kaldıklarında ise, biz sizinle beraberiz, biz mü'minlerle sadece alay ediyoruz derler. Gerçekte Allah onlarla istihza eder de azgınlıklarında onlara fırsat verir. Bu yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar. Îşte onlar, hidayete karşılık delaleti satın alanlardır. Ancak onların bu ticareti kazançlı olmamış ve kendileri de doğru yola girememişlerdir."[4] Değerli Mü'minler! Her ne şekilde otursa olsun, başkalarıyla eğlenmek, onu sevmediği ve hoşlanmadığı takaplarla çağırmak, ahlaki bakımdan çok çirkin bir harekettir. İnsan istihza ve alayın dışındaki her şeyi unutabilir, fakat bu gibi tavır, davranış ve hareketleri asla unutmaz. Bu sebeple İslam, insanları bu kötü huydan şiddetle men etmiştir. İslam, istihzayı, insanlara açıktan açığa sövüp saymayı, onları yazılı ve sözlü olarak tahkir ve tezyif etmeyi hoş görmez. Çünkü bu tür davranışlar insanın manevi hayatına tecavüz etmek manasını taşır ki, bu da ahlak yokluğundan, terbiye eksikliğinden ileri gelir. Böyle olan kimseler de ahlaki faziletlerden, insani meziyetlerden yoksun sayılırlar. İslamda değil insanlara, hayvanlara bile kaba ve çirkin sözler söylemek yasaklanmıştır. Yaratılan yaratanı bilse, yaratılan yaratanın yaratıklarını nasıl incitir, onları nasıl üzer. Yunus ne güzel demiş: Elif okuduk ötürü Pazar eyledik götürü Yaratılmışı hoş gördük Yaratandan ötürü -------------------------------------------------------------------------------- [1] Hucurat 11 [2] Enam 10, Enbiya 41 [3] Riyazüs-salihin 3/156 [4] (Bakara 14-16) |
| | |
![]() |
| Seçenekler | |
| Stil | |
Çeşitli konularla ilgili geçmişte yapılmış hutbelerden ....Çeşitli konularla ilgili geçmişte yapılmış hutbelerden .... konusu, EĞLENCE VE BİLGİ REHBERİM/İslam ve insan bölümünde tartışılıyor . | |
| ||||
| Konu | Kategori | |||
| Evden eve nakliyat | Liseler & Üniversiteler | |||
| Şehir ve Firma Rehberi | Tatil ve Oteller | |||
| Tatil ve Oteller | Seo | |||