Ödev Kaynakları bölümü Kitap Özetleri / Büyükbaba - Tahsin YÜCEL konusu gösteriliyor Özet:BÜYÜKBABA * Babamın, Ali Rıza amcamın, Zübeyde halamın anlattıklarına bakılırsa, büyükbabam başöğretmen olmadan önce dünyanın en sessiz adamıydı. Üstelik çevresindekiler ...
| |||||||
Büyükbaba - Tahsin YÜCEL | Açılış Sayfam Yap | Reklam | Kayıt ol | Konuları Okundu Kabul Et |
| | #1 |
| Eleştirmen | BÜYÜKBABA * Babamın, Ali Rıza amcamın, Zübeyde halamın anlattıklarına bakılırsa, büyükbabam başöğretmen olmadan önce dünyanın en sessiz adamıydı. Üstelik çevresindekiler de kendisi gibi sessiz olsunlar isterdi. Bu nedenle, akşamlan, küçük masasının başına geçtikten sonra, babam, Ali rıza amcam ya da Zübeyde halam boş bulunup yüksek sesle konuştular mı kabasına iğne batırılmış gibi yüzünü buruştururdu hemen. Ama, kızgınlığını belirtmek için bile olsa, kolay kolay konuşmadığından, onun yerine babaannem el koyardı duruma: "Yavaş olun, babanız çalışıyor, biliyorsunuz," derdi. Bilirlerdi, hep çalışırdı büyükbabam: öğrenci ödevi düzeltirdi, pazardan pazara alınan Cumhuriyet gazetesini okurdu, düzeltilecek, öğrenci ödevi bulunmadığı ve Cumhuriyet gazetesi tümüyle okunmuş olduğu zaman da çekmecesinden Gazi Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü ve Hasan Âli Yücel'in parlak dergi sayfalarından kesilmiş imzalarını çıkarıp önüne dizer, gözleri hep bu kesikler üzerinde, ağır ağır bir Boğaziçi tüttürdükten sonra, kimi kez bir, kimi kez iki koca saat süresince, gittikçe daha işlek, gittikçe daha yetkin örneklere ulaşmak üzere, elinin altındaki boş kağıtlara bu şanlı imzaların yenilerini atardı, hem de öyle güzel atardı ki, örnekle öykünüyü birbirinden ayırmak neredeyse olanaksızdı. Gene de bir türlü küllenmemişti büyükbabamın öykünü tutkusu, başöğretmenlik dönemine dek, aynı yoğunlukla sürüp gitmişti. Bunun için, babam bu konuya ne zaman dönse, "Ne Atatürk, ne İsmet Paşa, ne Hasan Ali Yücel, hiçbiri kendi imzasını babam kadar atmamıştır: babam o yıllarda bir dünya rekoru kırmıştı," demekten kendini alamazdı. Ama, hemen belirtmek gerekir ki, büyükbabam yalnızca üretilmişi yeniden üretmek için sürdürmezdi bu çabayı: ilk bakışta tümüyle anlamsız görünen bu işle birkaç saat oyalanıp arkalı önlü birkaç tabaka kağıt doldurduktan sonra, çekmeceden bir k'ğıt daha çıkararak hem bu üç imzadan birine benzeyecek, hem de kendi adına en çok yakışacak imzayı aramaya başlar, yani yaratıcı bir çabaya girişirdi. Kolaylıkla kestirilebileceği gibi, büyükbabam belki yüz kez bulmuştu gönlündeki imzayı. Ama bulmak en iyiyi aramayı bırakmak için bir neden değildi. Ayrıca, büyükbabamın bütün dinsel ve ulusal bayramlarda dostlarına. akrabalarına, başöğretmenine ve öğretmen arkadaşlarına armağan olarak yeni bir imza sunmak gibi köklü bir alışkanlığı vardı: sol alt köşesinde, külrengi bir yıldız içinde, başında ay yıldızlı şapkası, omzunda tek demiri, göğsünde verev kayışı ve körüklü cepleriyle yedek subaylık fotoğrafı, ortasında kabartma harflerle işlenmiş adı bulunan, değişmez kartlarının arkasına, incecik yazısı ve coşkulu anlatımıyla, "tebrik ve temennileri!"ini döktürüp de altına yeni imzasını kondurunca, büyük bir görevi yerine getirmiş gibi, mutlulukla göğüs geçirirdi. İşin ilginç yanı, büyükbabam böyle uğraşırken, çevresine büyü gibi bir şeyler yayılırdı: bayram kartlarının dolduruluşu, özellikle de yeni imzanın yaratılışı sırasında. babaannemin, babamın, Ali Rıza amcamın, Zübeyde halamın büyükbabamı neredeyse dinsel bir saygıyla süzdüklerini, konuşmak zorunda kalınca fısıltı la konuştuklarını, yürümek zorunda kalınca ayaklarının ucuna basarak yürüdüklerini görünce, bu işten köşeyi dönmelerini sağlayarak bütün yaşamlarını değiştirecek bir sonuç, öykünülenden öykünene yansıyacak bir ün ya da gönenç beklediklerini, belki geçimlerini sağlayan adamda başka hiçbir yetenek, hiçbir beceri göremedikleri için, belki başka bir nedenle, bütün mutluluk düşlerini bu öykünüye dayandırdıklarını düşünmemek elde değildi. Söylemeye gerek var mı, bilmem, babaannem, babam, amcam ve halam açısından hiçbir zaman gerçekleşmemişti bu beklenti. Ama, nice imzalardan sonra. adının başına fazladan bir !M." ekleyerek bir kez daha Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün imzasını andıran bir imzada karar kıldığı verimli bir gecenin sabahında, okulun başöğretmenliğine atandığı göz önüne alınınca, büyükbabam açısından fazlasıyla gerçekleştiği söylenebilirdi. Ne var ki, gerçekleşimi sırasında, kendisinden başka hiç kimse öykünülen imza çağrıştırabilecek bir yükselme olarak değerlendirmemişti bu olayı. Çünkü, neden saklamalı, büyükbabam bir hakkın tanınması biçiminde değil, çoğunluğu işçi, kapıcı, memur çocuklarından oluşan bir birinci sınıfı okuturken, ders yılının ortasında, kendisini pek de onurlandırmayan bir rastlantı sonucu getirilmişti yeni görevine: kentin en seçkin semtinin fazlasıyla ayrıcalıklı ilkokulunun başöğretmeni, yerine iyice ısınınca, okulun konumundan, yapısından, bahçesinden. bakan odaları gibi döşenmiş başöğretmen odasından, öğrencilerin ana babalarının zenginliğinden ve etkenliğinden kaynaklanan görkemi kendi kişiliğinin dolaysız türümü gibi görerek ipe sapa gelmez işler yapmaya, bu arada milli eğitim müdürüne sık sık kafa tutmaya başlamış, o da "Bu hıyar ne sanıyor kendini? Bulunmaz Hint kumaşı mı? Yerine odunu da atasam bu okulu ondan iyi yönetir!" deyip ne oldum delisi başöğretmeni bitli sınıfa yollamış, bitli sınıfın özellikle karısını yitireli beri iyiden iyiye odunlaşmış görünen, sessiz, şaşkın öğretmenini de başöğretmen koltuğuna oturtmuştu; kısacası, büyükbabam ünlü becerisine değil; çevresindekilerde yarattığı odun imgesine borçluydu yükselişini. Üstelik, büyükbabamın beden eğitimi öğretmeni Ceyhan beyi başöğretmen yardımcılığına getirmesi üzerine, öküz altında buzağı arayanlar bu atamanın göz boyamadan başka bir şey olmadığını söylemeye başlamışlardı: "Ceyhan'ı istiyordu adam, ama Ceyhan çok genç olduğu, hem de hiç sevilmediği için, araya bir süre bir kukla başöğretmen sokmayı yeğ tuttu. Hiç kuşkunuz olmasın, okulu bir süre Ceyhan çekip çevirecek, sonra başarılı başöğretmen yardımcısının başöğretmenliğe atanması kimseye aykırı gelmeyecek." diyorlardı. Ancak yükseliş yükselişti, büyükbabam, bu yıkıcı söylentilerden etkilenmek şöyle dursun. "Ben bu göreve bileğimin gücüyle geldim!" diyerek rastlantıya bir devrim görüntüsü kazandırmak istemişti. Kazandırmıştı da: pısırık görünüşünden hiç mi hiç umulmayan bir çabaya girişerek bahçedeki oyun alanlarından kafaların içine, önlük ve yakaların biçiminden kap kağıtlarının rengine değin her şeyi kapsayan bir şaşmaz düzen biçiminde beliren bir devrim gerçekle tirmiş, böylece, sözcüğün yaratabileceği bütün olumsuz çağrışımlara inat, bir yandan en kuşkucu yöneticilerin bile yüreğine su serperken, bir yandan da herkesi kurduğu düzenin bir parçası durumuna getirerek dilediği gibi yönlendirmeye başlamıştı. Gerçekten de, örneğin iki ders arasında okulun kapısından girip de küçükler büyüklere, kızlar oğlanlara karışmadan, en ufak bir sürtüşme, en ufak bir çatlak ses çıkmadan, her köşede bir başka ovun oynandığını, sonra, daha zil çınlar çınlamaz. Kimse kimsenin yolunu kesmeden, tek öğrenci tek öğrenciye değmeden, sınıfların kaşla göz arasında dörderli kol düzeninde dizilip uygun adım kapıya doğru yürüdüklerini, bahçede koridorlarda, merdivenlerde bir kez bile çizgi dışına taşmadan, bir kez bile ara, uzaklıkları bozmadan, hep aynı uyumla ilerlediklerini, sonra, sınıfın kapısından girilince, dörtlü kolun bir yelpaze gibi açılıp sağ sıranın pencere yanındaki, sağ orta sıranın sol orta, sol orta sıranın sağ orta sıralara yöneldiğini, sıranın önünde bulunanlar arkada, arkasında bulunanlar önde oturduklarından, öğrencilerin baş döndürücü bir hızla yerlerine yerleştiklerini gördüler mi insanlar karşı konulmaz bir katılım duygusuyla ürpererek göğüslerinin neredeyse ulu bir güçle kabardığını duyuyor, çevrelerinde olup bitenleri gittikçe daha büyük bir ilgi, gittikçe daha büyük bir hayranlıkla izlemeye başlıyorlardı. Böylece, bu okulda her şeyin bir yeri ve bir zamanı bulunduğunu, kimin nerede, ne zaman, neyi yapacağının, kimin kimle nerede, ne zaman, nasıl konuşacağının kesin kurallara bağlanmış olduğunu anlayınca, hayranlıklar doruk noktasına ulaşıyor, büyükbabamın düzeninin varlıklarını ikinci bir deri gibi sardığını duyuyor, "Bu okula hiçbir zaman böyle bir başöğretmen gelmedi," diye söyleniyorlardı. Ama, hemen belirtmek gerekir ki, büyükbabam öyle birdenbire gerçekleştirmemişti devrimini, hatta, ilk günlerdeki tutumuna bakılınca, başöğretmenliği görkemli başöğretmen masasının başına kurulup görkemli imzalar atmak olarak anladığı bile söylenebilirdi. Başöğretmenliğe atandıktan sonra ilk işi "ABBAS YÜCEBAŞ Başöğretmen" biçiminde yeni bir kart bastırmak, ikinci işiyse aynı yazıyı pirinç harflerle ve on kat büyütülmüş olarak, birincisi masasının sağ başına, ikincisi sol başına, üçüncüsü sağ arkasındaki camlı dolabın üzerine konulacak bayrak biçimi mermerlere kaktırmak olmuş, böylece, başöğretmenliği konusunda en ufak kuşku bırakmayan bu kanıtlar ortasında, imzalarını daha bir güvenle atmaya başlamıştı. İmzalanacak yazı olmadığı zaman da masasının üstündeki deri, mermer, fildişi takımlarla oynuyor, çekmecelerini boşaltıp yeniden yerleştiriyor, bu odada, bu koltukta, bu masanın başında oturmaktan anlatılmaz bir mutluluk duyuyor, hele bir öğretmen, bir öğrenci ya da bir veli gelip de ikide bir "Başöğretmenim." diyerek saygıyla konuşmaya başladı mı mutluluğu doruğuna ulaşıyordu. Ama, bir gün, odasının penceresinden bakarken, öğrencilerin sokak çocukları gibi itişip kakıştıklarını, öğretmenlerin bu duruma aldırmadan, eller cepte, fosur fosur sigara tüttürerek dolaştıklarını görünce, güçlü bir akıma kapılmış gibi titremeye başlamıştı: bir an olsun başlarını kaldırıp da başöğretmen odasının penceresine bakmadan, diledikleri biçimde davrandıklarına göre, bu adamlar, bu çocuklar bu okulun bir başöğretmeni bulunduğunu, bu başöğretmenin de başöğretmen Abbas Yücebaş olduğunun bilincinde değillerdi, dokuzdan beşe odasında oturarak yazı takımlarıyla oynadığı sürece bunun hep böyle olacağı, yani başöğretmenliğinin başöğretmen odasının duvarları arasında kalacağı da kesindi. "Hayır, kalmayacak."diye söylenmişti büyükbabam, Böylece, tutumunu değiştirmeye karar vermiş, hemen ertesi gün, en göz alıcı giysisini giyerek ortalıkta dolaşmaya başlamıştı. Yazık ki hiçbir şey değişmemişti: öğrenciler, varlığına kulak bile asmadan, çevresinde çığlık çığlığa koşup duruyor, hatta, yollarına çıkacak olursa, basbayağı itip geçiyorlardı; öğretmenler. karşısında önlerini ilikleyip hazırola geçecek yerde, ellerini ceplerinden çıkarmadan konuşuyor, "başöğretmenim" ya da "sayın başöğretmenim" diyerek yeni durumu vurgulamaları gerekirken, ya eski günlerdeki gibi adını söylemekle yetiniyor, ya da işi alaya alarak "müdür" diyorlardı. Daha ileri gidenler de yok değildi. Örneğin, bahçede yapılan bir resim dersinde, öğrencilerin çizdikleri okul resimlerini tek tek gözden geçirdikten sonra, öğretmenin yanına gidip "Bütün çocuklar okulu bayraksız çiziyorlar: bu yanlışı düzeltin," diyecek olmuş. Öğretmense, "Elbette bayraksız çizecekler, bayram değil, seyran değil!" diyerek kahkahalarla gülebilmişti. Büyükbabam adama verilecek doğru dürüst bir yanıt bulamamıştı ama başöğretmenin hiçbir zaman unutulmadığı, tam tersine, her şeyin onun varlığına tanıklık ettiği bir düzen kurmanın zorunlu olduğunu anlamış düzenini kurma yolunda attığı ilk adım da öğrencilerin önünde yüzüne çemkiren saygısız öğretmeni "bayrağa hakaret" nedeniyle okuldan uzaklaştırtmak olmuştu. Şu var ki, kurmak istediği düzeni kafasında bütün ayrıntılarıyla somutlaştıramadığı gibi, bu düzeni gerçekleştirebilmek için nasıl bir yol izleyeceğini de bilemiyordu daha. O sırada biri çıksa da gönlündeki düzeni kendini bildi bileli en çok tiksindiği şeyi uğraşının temel öğesi durumuna getirerek. yani öğrenci, öğretmen, bütün okulu karşısında toplayıp bol bol söylev çekerek kuracağını söyleseydi, hiç kuşkusuz kahkahalarla gülerdi. Bizler de gülerdik belki. Ama, ilk bakışta ne denli şaşırtıcı görünürse görünsün, büyükbabam düzenini söylevlerine borçluydu. Hiç kuşkusuz, onun için kolay bir iş değildi bu: lakırdıdan oldum olası hoşlanmaması bir yana, kürsüden, başöğretmen olarak, bütün okula seslenmek, evde çocuklarla, öğretmenler odasında arkadaşlarla konuşmaya da, sınıfta ders anlatmaya da benzemiyordu: daha ilk sözcüğünü bile söylemeden, bütün bedenini saran bir ateş elini, kolunu ağırlaştırıyor, dili de ağzının içinde dönemeyecek ölçüde büyüyordu; üstelik, alınna yazılmışçasına, daha ilk tümcede her şey çorbaya dönüyordu: dilinin ucuna dek gelen sözcükler ya sese dönüşmemekte direterek sürekli teklemesine yol açıyor, ya da birden beklenmedik, hatta karşıt sözcüklere dönüşerek konuşmayı umulmadık yönlere sürüklüyorlardı. Büyükbabam, hemen her seferinde, eli yüzü düzgün tek tümce kuramadan, kan ter içinde, "Millete rezil olduk," diye söylenerek iniyordu kürsüden. Ama, öyle anlaşılıyordu ki, bütün rezilliklerine karşın, hiç sesini çıkarmadan dinlemekle yükümlü, kımıltısız bir, kalabalığa seslenmenin kendine özgü bir tadı da yok değildi. Öte yandan, ne denli bocalarsan bocala, ne denli teklersen tekle, söylev hep ulaşıyordu ereğine. Örneğin, saygısız resim öğretmeninin okuldan atılmasının ardından, biraz da Ceyhan beyin zorlamasıyla yaptığı ilk konuşmada, söylediklerinden "'" ile "z" den başka hiçbir şey çıkmamasına karşın, gerek öğretmenler: gerekse öğrenciler, karşılarında a'dan z'ye her şeyi düzeltmekte kararlı bir başöğretmen bulunduğunu kavramakta güçlük çekmemişlerdi. Bunun için, öğretmen arkadaşlarından biri kendisini uyarmaya kalkınca, büyükbabam, herkes az çok teklediğine göre, bunu işin tuzu biberi saymak gerektiğini söylemiş, arkadaşı düşüncesinde dayatınca da. "Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır." diyerek konuyu her şeyden önce bir biçem sorunu olarak değerlendirdiğini göstermişti. Ayrıca, birkaç haftalık bir bocalamadan sonra, konuşmalarını yazılı olarak hazırlayıp kürsüde k'ğıttan okuma yolunu seçerek tekleme oranını büyük ölçüde düşürmüştü. Böylece, halam da evlendikten sonra. tam bir sessizlik içinde, tek başına oturduğu küçük evde, büyükbabam yepyeni bir etkinliğe başlamıştı: bir zamanlar ödev düzelterek. Cumhuı-iyet okuyarak ya da Gazi Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü, Hasan Ali Yücel imzalan atarak düşünsel susuzluğunu dindirdiği minieik masasının başında, şimdi, alt dudağı dişlerinin arasında, güç bir ev ödevinin altından nasıl kalkacağını bilemeyen bir ilkokul öğrencisi gibi, bir yazıp bir karalıyor. dördüncü sınıf tarih kitabını bırakıp beşinci sınıf okuma kitabını, beşinci sınıf okuma kitabını bırakıp üçüncü sınıf hayat bilgisi kitabını alarak örnek tümceler, esinleyici sözcükler, yönlendirici bilgiler, atasözleri ve Atatürk özdeyişleri anyor, sonuçta, beş on dakikalık bir konuşma için üç dört saat, hatta üç dört gece uğraştığı oluyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, gene de pek öyle eli yüzü düzgün konuşmalar çıkaramıyordu ortaya, nerdeyse tümüyle ilkokul kitaplanndan kaynaklanan. sıradan bilgilere, beylik görüşlere dayalı bir kanşım oluşturmakla kalıyordu. Daha da kötüsü, sözcükler kendisine oyun oynamaktan bir türlü vazgeçmiyorlardı: her şey önündeki kağıtta dana gözü gibi harflerle yazılı olmakla birlikte, büyükbabam ^"hepimizin atası Atatürk" diyeceğine "hepimizin anası Atatürk" deyiveriyor, sonra, daha ilk yanlışın ezikliğini üzerinden atmasına bile zaman kalmadan, "ulu önder"in yalnız yurt içinde değil, yurt dışında da büyük bir kahraman olarak bilindiğini söylemek, daha doğrusu okumak isterken, "dünya dışında da" çok ünlü olduğunu söyleyerek soruna doğaüstü bir boyut katıyordu. Bereket versin, ne bir gülümseyen oluyordu, ne bir yüzünü buruşturan: tam tersine, her konuşması uzun ve coşkulu alkışlarla noktalanıyordu. Kolaylıkla kestiıllebileceği gibi, bu uzun ve coşkulu alkışlar bir başka başannın da belirtisiydi: daha ilk söylevin ardından. bir mucize olmuş gibi, öğrenciler büyükbabamı görür görmüz saygıyla yol açmaya, öğretmenler sigaralannı söndürüp önlerini ilikleyerek hazırola geçmeye başlamışlardı, şimdi de isteklerini yerine getirmek için birbirleriyle yanş ediyor, her söylevden sonra biraz daha saygılı, biraz daha uysal, biraz daha uyumlu oluyorlardı. Kısacası. büyükbabam bu okulun başöğretmeni olarak varlığını kesinlemenin, dolayısıyla bu okulu yönetmenin yolunu bulduğundan kuşku duymuyordu: her şeyin başı söylevdi. Bunun için, eski tiksintisinden kısa sürede sıyrıldığı gibi, her sevinci, her tersliği. her yıl dönümünü ve her bayrak törenini öğrenci ve öğretmenlere söylev çekmek için bir fırsat olarak değerlendirmeye başlamıştı. Böylece, daha başöğretmenliğinin ikinci yılında. oldukça zengin bir "konuşma günleri" dizelgesi oluşturmuş durumdaydı: her haftabaşı ve her hafta sonunda, bayrak töreninden önce yapılan "mutad hasbıhaller"le ulusal ve dinsel bayram konuşmalanna ek olarak, 15 Kasım 1638 Bağdat'ın fethinden 7 Şubat 1921 Gaziantep'in kurtuluşuna değin bütün "önemli günler"in yıldönümleri, Yerli Mallar Haftası'ndan Verem Savaş Haftası'na değin bütün "önemli haftalar" izlenceye alınmıştı. Ayrıca, öğrencilerden birinin bir cam ya da sıra kırması, bir başka öğrencinin koşulmaması gereken bir yerde koşarken düşüp yaralanması, daha başka bir öğrencinin boksörlüğe kalkarak sıra arkadaşının burnunu kanatması. olağandışı bir söylevi zorunlu kılıyor, görevliler birden beşe bütün sınıflan bahçede ya da müsamere salonunda toplarken, büyükbabam hemen odasına kapanıyor, okuluna yeni bir coşku şöleni vermenin sevinci içinde, elden geldiğince etkili bir söylev hazırlamaya girişiyordu. Babam gibi bizim okulun havasına yabancı olanlar çok şaşıyorlardı bu işe, "Abbas bey bunca teklemeye karşın insanlan nasıl böyle coşturabiliyor? Anlaşılacak gibi değil!" diyorlardı. Ama, şimdi düşünüyorum da. anlaşılmayacak bir yanı yoktu bunun. Büyükbabam varlığını nasıl konuştukça, artarda öğütler ve buyruklar sıraladıkça kesinliyorsa. kendisini dinleyenler de dinleyip alkışladıkça, öğütleri ve buyruklan yerine getirdikçe kesinliyorlardı varlıklannı. Sonra, öyle anlaşılıyordu ki, yüzde doksanı bayrak törenlerinde ve dedelerimizin şanlı utkulannın yıldönümlerinde gerçekleştirilen bu söylev etkinliği, hemen her yinelenişinde, geçmişin bugünden çok daha büyük bir önem taşıdığını ve sözlerin yerini bulmasının temel koşulunun olabildiğince bol bayrak eşliğinde, olabildiğince parlak bir tören havası içinde, dönüp dolaşıp atalara gelmek olduğunu kanıtlıyor, büyükbabam da, işlevini bilinçle kavramış bir yönetici olarak, durumun gereklerine her geçen gün biraz daha iyi uyuyordu. Böylelikle, söylevler edimleri, edimler söylevleri koşullandırdıkça, Okul-Aile Birliği'nin de desteğiyle, okuldaki bayrak sayısını her dört öğrenciye bir bayrak düşecek biçimde artırmış, Mete'lerden, Çoluk Kağan'lardan, Attila'lardan, Çengiz-Han'lardan son kahramanlanmıza doğru gelmek üzere, okulun bütün duvarlannı "devlet yıkıp devlet kurmuş" ünlü Türk büyüklerinin yaldız çerçeveli resimleri ve özdeyişleriyle donatmış, sonra, üç kıtanın burçlannda dalgalanmış bayraklann gölgesinde, Türk adını taı-ih sayfalanna "altın harflerle yazdırmış" yüzlerce kahramanın "gözleri ve sözleri" önünde. her türlü başıbozukluk "yüz kızartıcı bir cinayet" gibi görünmeye başlayınca, yardımcısı Ceyhan beyle birlikte, haftalarca çalışarak sınıflara girip çıkma, sıralarda oturma biçiminden bahçedeki oyunlara, giyim kuşamdan konuşma ve selamlama biçimlerine dek her şeyi kesin kurallara bağlamış, bununla da yetinmeyerek hangi sınıfta hangi kitaplann okunacağını, hangi şürlerin ezberleneceğini. hangi şarkılann söyleneceğini saptayıp kesin dizelgeler oluşturmuş, dizelge dışında kalan her türlü kitap, şür ve şarkıyı yasaklamıştı. Gene aynı yaklaşım çerçevesinde, en azından ilkokullar düzleminde, anakentin ilk Mehter Takımı'nı, ilk Türk Halk Oyunlan ve Türk Halk Türküleri kollarını kurma onuru da büyükbabamındı. Bu kollan, çok kısa aralıklarla, Türk Klasik Sanat Musiki Kolu, Türk Modern Klasik Danslan Kolu ve Türk Temaşa Kolu izlemişti. Büyükbabam, daha nicelerinden önce, folkloru günlük yaşamın aynlmaz ögesi durumuna getirmişti böylece, okulunun yalnızca bir düzen ortamı değil, aynı zamanda sürekli bayram yeı-i olmasını sağlamıştı. Öyle ki, eğer pazar ya da 10 Kasım değilse, günün herhangi bir saatinde bizim okulun önünden geçip de davul zurna ya da ince saz sesleri duymamak neredeyse olanaksız bir şeydi: kollann talihli üyeleri geçmişle bugün arasında mekik dokurlardı durmadan: Türk Temaşa Kolu tarihimizin şanlı sayfalannı sergileyerek bilgi ve bilincimizi bütünler, TürL. Halk Türküleri ve Türk Halk Oyunlan kollan "yurt coğrafyası"nın değişik havalannı geıirir, Türk Klasik Sanat Musikisi Kolu "yüksek sanat dehamız"a tanıklık eder, Türk Modern Klasik Danslan Kolu'ysa, aynı "deha"nın yarattığı kıvrak göbek havalanna birkaç bale kalıbı sokarak geçmişle gelecek arasında "sağlam bir köprü" kurardı. Ayrıca, bütün bu kollar, Mehter Takımı ve Yavrukurt Bölüğü'yle birlikte, büyükbabamın "mutad hasbıhal" ve söylevlerine uygun ortamı hazırlamak gibi önemli bir görevi de gerçekleştiriyorlardı. Bu görevin gereği olarak, müsamere salonunun iki yanında, üçerli kol düzeninde, başlarında kepleri, kucaklarında trampetleri, sırtlarında çantalarıyla, yavrukurtlar sıralanıyor, sahnenin hemen önünde, birbirinden parlak giysiler, birbirinden kocaman davullarla, sefere çıkmaya hazır, belki de çıkmış durumda, kent ilkokullarının en ünlü ve en büyük mehter, kimi, onun arkasında, kara kalpaklı er, erbaş ve subayları, kırmızı fesli kalem efendileri, çember sakallı imamları, şalvarlı köy delikanlıları, sürmeli gelinleriyle Türk Temaşa Kolu, onun arkasında, sağ başlarında heykel gibi dikilen kolbaşlarıyla, Türk Halk Türküleri Kolu'nun meydan sazından kemençeye, zurnadan sipsiye dek türlü çalgılar taşıyan, süslü köylüleri, Türk Halk oyunları Kolu'nun indirgenmiş dadaş, seymen ve efeleri, Türk Klasik Sanat Musikisi Kolu'nun aile boyu kavuklar, çadır gibi geniş kürkler, ağır bindallılar altında varsayımsal bir niteliğe bürünen hanende ve sazendeleri. Türk Modern Klasik Dansları Kolu'nun kara, parlak giysileri bedenlerine zamkla yapıştırılmış gibi oturmuş oğlanlarıyla uzun, geniş, yan saydam. ak, pembe, san ipeklere bürünmüş kızları alıyordu. Böylece her yanı süsleyen bayrak ve flamalarla Mehter Takımı'nın çaldığı görkemli marşlar çevrime girince, büyüleyici bir etki yaratıyordu büyükbabamın kollan, İşin ilginç yanı, büyüyü yaratanlar ve yaşatanlar üç aşağı beş yukarı aynı kişilerdi; çünkü, herhangi bir kola girebilmek için gerekli giysi ve gereçleri sağlayamadıklarından, toplantılara sınıf birimleri içinde, ak yaka, kara önlükle katılmak zorunda kalan öğrenciler oldukça küçük bir azınlık oluşturuyordu okulda. Şu var ki, bu öğrencilerin büyük bir bölümü de Sınıf Temizlik Kolu Başkanı ve Sınıf Temizlik Kolu Yarbaşkanı, Sınıf Kızılay Kolu Başkanı ve Sınıf Kızılay Kolu Yarbaşkanı, Sınıf Kitaplık Kolu Başkanı ve Sınıf Kitaplık Kolu Yarbaşkanı, vb. olarak değişik renk ve boylarda kolluklar takarak sıradan öğrenci niteliğinden sıynlıyor, böylece, bir avuç niteliksiz öğrenci dışında, herkes belirli bir işlev ve belirli bir konumla tanımlanıyor, koca okul her öğesi kendi özgül işlevini gerçekleştiren bir canlı beden olarak beliriyordu |
| | |
| | #2 |
| Eleştirmen | Kısacası, büyükbabamın daha birkaç yıl önce başöğretmen odasının penceresinden bahçede sokak çocukları gibi çığlıklar koparan öğrencilere, eller cepte, fosur fosur sigara tüttürerek dolaşan öğretmenlere bakarken kurduğu büyük düş neredeyse tümüyle gerçekleşmişti şimdi: ortalarda görünsün görünmesin, öğrenci ve öğretmenlerini müsamere salonunda toplayıp konuşsun, konuşmasın, her şey, herkes, her devini, her duruş başöğretmenin varlığına tanıklık ediyordu, bedenin her ediminin beynin varlığına tanıklık etmesi gibi. Büyükbabam bunu bile az bularak, varlığını her an, her yerde somut bir biçimde duyurmak üzere, sınıf ve koridor duvarlarına, ünlü Türk büyüklerinin özdeyişleri arasına, onlarınkiler gibi yaldızlı çerçevelerle çerçevelenmiş olarak. "ORMAN VATANIN CİĞERİGÖĞSÜMÜZ SİPERİDİR. Abbas Yücebaş Başöğretmen." ya da "MİNAREDE EZAN, CAMİDE NAMAZ, OKULDA İRFAN Abbas Yücebaş Başöğretmen ya da "TURİST TÜRK'ÜN EFENDİSİDİR. Abbas Yücebaş Başöğretmen. " türünden, kendi imzasını taşıyan, sayısız özdeyişler astırmış, her sınıfı ve her kolu en az haftada bir kez "başöğretmen denetlemesi"nden geçirmeyi şaşmaz bir gelenek durumuna getirmiş, söylevlerinin sayı ve süresini de en az iki katına çıkarmıştı. Bereket versin. söylevlerini kullanır kullanmaz yırtıp atmayı bırakarak özenle dosyalamaya başladığı için, eskiden olduğu gibi küçük masasının başında saatlerce uğraşması gerekmiyordu. Diyelim ki, yeni bir 23 Nisan söylevi hazırlayacaktı, hemen "23 Nisan Konuşmalarım" dosyasını açıyor, iki tümce şurdan, bir tümce burdan, bir tümce kafadan, bir tümce de okuma kitabından. yeni söylevi yarım saat içinde kotarıveriyor, o da olmazsa, "29 Ekim Konuşmalarım" ve "19 Mayıs Konuşmalarım" dosyalarına başvurup berikinden bir "giriş" ötekinden bir "sonuç" alarak sorunu çözümleyiveriyordu. Böylelikle, zamandan kazandığı gibi, bu hep birbirine benzeyen. hep birbirini yineleyen sözler belle~e daha iyi yerleştiğinden, geleneksel teklemelerin sayısı da büyük oranda azalıyordu. Tek sakınca, insanın kendi cebindeki parayı çalıyormuş gibi bir duyguya kapılmasıydı. Ama büyükbabam bunun da üstesinden gelmişti: dürüst mü dürüst bir özgönderim yöntemi kullanarak, yani eski söylev parçalarını yeni söylevlerine "15 Aralık 19... tarihli mutad hafta başı hasbıhalimde de söylemiş oldu~um gibi" ya da "23 Nisan 19... tarihli konuşmamda aynen şöyle demiştim" türünden girişlerle sokarak hem söylevi biraz daha uzatmış oluyor, hem de yinelemeyi tanıtlamaya dönüştürüyordu. Üstelik, eskiden söylenmiş sözleri böyle günü. ayı ve yılıyla anmak onları tarihselleştirmek gibi bir şeydi. Büyükbabam, daha sonra, bu türlü girişlerin başına "Anımsayacaksınız" ya da "Çok iyi anımsayacağınız gibi" türünden parçacıklar ekleyerek tarihselliğine dinleyicilerini de ortak etmeye başlamıştı. Ancak zaman zaman kantarın topunu biraz fazla kaçırıyordu. Örneğin, bir açılış günü, yüzünde sevecen mi sevecen bir gülümseme. "Bugün kutsal okul basamağının ilk eşiğine ayak basmakta bulunan sevgili birinci sınıf yavrularım, şimdi sizlere sesleniyorum ve diyorum ki" diye başlayan uzun mu uzun bir tümceyi "Çok iyi anımsayacağınız gibi, bundan tam dört yıl önce bugün, burada, bu kürsüden, gene sizlere seslenmiş ve aynen şöyle demiştim," diye sürdürdüğü zaman, "kutsal okul basamağının ilk eşiğine ayak basan" birinci sınıf öğrencileri arasında ben de vardım. Büyükbabamın ünlü söylevlerine alışkın olmadığımdan, açık bir tutarsızlık olarak değerlendirmiştim bunu, konuşması biter bitmez sıramdan çıkarak yanına koşmuş, ellerim arkamda, ağzım kulaklarımda, şımarık mı şımarık bir sesle, "Büyükbaba, senin burada dört yıl önce söylediğini biz birler nereden anımsayalım?" diye çıkışmıştım. Büyükbabam önce tatlı tatlı gülümsemişti ama hemen sonra saçlarımı okşar gibi yaparak kulağımı iki parmağının arasına kıstırıp koparırcasına bükmüş, sonra da öpmek istiyormuş gibi eğilerek. "Büyükbaba müyükbaba yok artık." diye fısıldamıştı, "bundan böyle siz de herkes gibi başöğretmenim diyeceksiniz bana, öyle zırt pırt yanıma da gelmeyeceksiniz. Şimdi doğru yerinize!" Hiç kimsenin elini kolunu sallayarak başöğretmen karşısına çıkamadı~ını, çıkınca da "okulun en büyüğü"ne gösterilmesi gereken saygının belirtisi olarak, yaklaşık bir metre uzağında durup "iki eller"in orta parmağı pantolon ya da etek dikişinin üzerinde, gözlerde "en içten bir saygı ve sevgi" anlatımı, askerce hazırola geçerek konuşmaya izin çıkmasını beklemek ve her tümceye "başöğretmenim" diye başlamak gerektiğini bilmediğimden, bu sert tepki, bu "sen"den "siz"e, "büyükbaba"dan "başöğretmenim"e geçme numarası bağışlanmaz bir canavarlık gibi gelmişti bana. bütün gün hıçkırıp durmuştum. Akşam, olanları öğrenince, babam da hop oturup hop kalkmıştı. Hiç unutmam. "Bu adam iyice tozuttu artık: bütün küçük adamlar gibi büyük oynamaya kalkıyor ya bütün yaptığı indirgemek; her şeyi kendi küçük boyutlarına indirgiyor: işte son örneği: torununu da öğrenciye indirgedi, diye söylenip duruyordu. İçerdiği haksız horgörü bir yana bırakılacak olursa, pek de yanlış sayılmazdı babamın özlemi: büyükbabam gittikçe daha kapsamlı bir indirgemeye yönelmişti durmadan, birbirlerini yineleyen söylevleri de, aynı koşullarda hep aynı devinileri ve aynı sözleri yinelemeyi içeren düzeni de, okunacak kitapları ezberlenecek şiirleri, söylenecek şarkıları belirleyip bunların dışında kalan her türlü kitap, şiir ve şarkıyı kesinlikle yasaklaması da dizginlenmez bir indirgeme tutkusuydu. Ama, öyle görünüyordu ki, bunun küçümsenecek, ayıplanacak bir yanı yoktu; tam tersine, indirgeme, hiç değilse büyükbabamın uyguladığı biçimiyle, gerekliyi gereksizden, yararlıyı zararlıdan ayırarak her şeye bir açıklık, bir kolaylık, bir rahatlık getiriyor, kurallar, bir kez benimsendikten sonra, bir kısıtlama gibi görünmek şöyle dursun, her şeyin neredeyse kendiliğinden yapılmasını sağlıyor, yasaklarsa, bir bilgi, beğeni. düşünce sınırlaması olarak değil, bir bilgi ve ekin devrimi olarak beliriyordu, çünkü, bilinmesi istenenler açıklıkla belirtilip bilinmesi istenmeyenler kesinlikle yasaklanınca, bilinmesi isteneni öğrenenler için "bilinmeyen" diye bir sorun kalmıyordu, bilmedikleri hiçbir şey yokmuş gibi bir sağlıklı duyguya eriyor, ayrıca yasaklanmış kitaplar okuyup yasak bilgiler edinmeye kalkanları birer hasta, birer sapık olarak niteleme hakkını kazanıyorlardı. Ne olursa olsun, büyükbabamın başöğretmenliğe getirilmesinin üzerinden beş yıl bile geçmeden. bizim okulu bitiren her öğrenci, on altı Türk devletinin bütün hakan ve padişahlarının adları, bayraklarının renklerini ve simgelerini, bütün büyük savaşların tarihlerini, nedenlerini ve sonuçlarını bir bir sayabiliyor, Mehmet Âkif in "Çanakkale şehitleri"nden Yahya Kemal'in "Süleymaniye'de bayram sabahı"na, otuz büyük Türk manzumesini ezbere, hem de "duyarak" okuyabiliyor, her türlü musluk / havuz problemini zorlanmadan çözebiliyor, bütün dünya başkentlerini haritada eliyle koymuş gibi bulabiliyordu. Bu büyük başarılar karşısında, okulumuza gelen bütün denetmenlerin gözleri kamaşıyor, büyükbabamın elini içten bir coşkuyla sıkarak "Bu büyük başarınızdan dolayı ne kadar kutlansanız azdır," diyorlardı. Büyükbabam gene de çabalarına bir an bile ara vermiyor, şaşmaz düzeninin isterleri uyarınca biçimlendirilmemiş hiçbir şey kalmasın istiyordu. Babamın hiç düşünmeden "yüz karası" diye nitelediği olay, yani öğrenci ve öğrenci velilerinin öğretmenlere "armağanda bulunma" işlerini bir düzene, dolayısıyla bir törene bağlama konusundaki girişimi de her şeyden önce bu yönelimden kaynaklanmıştı, bir başka deyişle, bayağı bir çıkar kaygısının değil, kusursuz bir düzen, kendine özgü bir indirgeme gereksiniminin sonucuydu. "Okul-aile ilişkileri konuşmalarım dosyası"nda yer alan 17 sayılı konuşmada açıkça belirttiği gibi. Büyükbabam, "eğitim ordusunun otuz yıllık bir neferi olarak," değerli öğrenci velilerinin yaşamlarını sevgili öğrencilerinin başarısına adamış olan "fedak'r ve vefak'r" öğretmenlere zaman zaman birtakım armağanlar vermekten büyük haz duyduklarını çok iyi biliyordu; bu anlamlı geleneğe karşı çıkmak usundan bile geçmezdi; tam tersine. gönülden onaylamakta ve sürmesini dilemekteydi; ancak, okul geleneğine uygun olarak, her konuda olduğu gibi bu konuda da "mantık ve düzen"i egemen kılmak amacıyla, özellikle çiçek, pasta, çikolata, vb. gibi "kalıcı olmayan" armağanlarla gömlek, kravat, kazak, saat. Dolmakalem, cüzdan, kemer, vb. gibi "az kalıcı" bir nicelik taşıyan, öte yandan, bizde önceden bulunduğu ya da kimi zaman üstümüze, kimi zaman beğenimize uymadığı için "ekonomik" olmayan, üstelik kimi dar kafalı insanlarda bir rüşvet izlenimi uyandıran, alışılmış armağanlardan vazgeçilmesini, bunun yerine, Cumhuriyet öğretmenine verilecek armağanın "kalıcı" olması, bunun için de "hem maddî, hem manevi" değer taşıması gerektiği ilkesiyle "birlik beraberlik" ilkesini gözönünde bulundurarak, her yıl belirli bir günde, örneğin mayısın ikinci cumasında "okul çapında" düzenlenecek bir törenle "fedak'r ve cefak'r" öğretmenlerimize, sınıflarındaki bütün öğrencilerin katkısıyla, tek ama anlamlı bir armağan, örneğin bir "plaket" sunulmasını önermekteydi. Gene aynı konuşmada. okul yönetiminin bu konuda herhangi bir öneri getirmekten geri durmasının doğal olduğunu bilmekle birlikte, gerek sayın öğrenci velilerimizin "hepimizin göğüslerimizi kabartan" yüksek servet düzeyine, gerek aynı sayın velilerin çocuklarının öğretmenlerine verdiği değere, gerekse bir süredir yapmakta olduğu "nabız yoklamaları"na dayanarak, "adı geçen plaketleri "in tümünün altın olacağından "bir an bile" kuşku duymadığını belirtikten sonra, şimdiden ele almakta yarar gördüğü bir başka noktaya geliyordu: bilindiği gibi, müzik ve beden eğitimi öğretmenleriyle okul başöğretmeninin sınıflan yoktu. daha doğrusu tek bir sınıfa değil. bütün sınıflara "hizmet ediyorlardı": bu "değerli personel"in "armağan dışı kalması" söz konusu olamayacağına göre, sayın velilere "yeni bir külfet yüklemeyecek" bir çözüm bulmak gerekirdi: bu çözümse, olsa olsa, her sınıfta toplanacak altın plaket parasının yüzde on beşini başöğretmenle müzik ve beden e7itimi öğretmenlerine alınacak plaketlere ayırmak olabilirdi. Şimdiden ele almakta yarar gördüğü "son ve nihai bir nokta"ysa, gerçekleşeceğinden "bir an bile" kuşku duymadığı bu armağan törenlerinde, sınıf öğretmeninin plaketini o sınıfta plaketin alınmasına en büyük katkıyı sağlamış olan velinin. müzik ve beden eğitimi öğretmenlerinin plaketini okul başöğretmeniyle Okul Aile Birliği başkanının uygun göreceği iki kişinin, okul başöğretmeninin plaketini de. törende bir bakan, vali yada belediye başkanı bulunmaması durumunda, okul Aile Birliği başkanının vermesinin uygun olacağıydı. Söylemek bile fazla. veliler sınıf öğretmenlerine, hatta okul başöğretmeninin kendisine "kalıcı olmayan" ya da "az kalıcı" armağanlar taşımaya hiç ara vermemişlerdi. ama "kalıcı" armağan konusundaki öneriyi "coşkun ve sürekli alkışlarla" benimsemişlerdi. Böylece, benim öğrencilik yıllarımda. 1 Mayıs Bahar Bayramı'nın hemen ardından, bahçede. merdivenlerde, koridorlarda, sınıf kapılarında. birbirinden süslü, birbirinden güleç hanımlar ve beyler, okul düzenini bozmak pahasına, yumak yumak topluluklar oluşturarak konuşur, tartışır, hesaplar yapar, örnekler üzerinde karşılaştırmalı incelemelere girişir, büyükbabamsa, dudaklarında alçak gönüllü bir gülümseme, bir yumaktan ötekine giderek herkesin elini sıkar, eski deneyimlerinin ışığında velilere yol gösterir. altın plaketlerin ağırlık ve görkeminin bir yıl öncekilerinkinden aşağı kalmamasını sağlardı. Sonra, mayısın ilk cuması gelip çatınca. öğlenin üçünden akşamın sekizine değin. öğretmeni. öğrencisi. velisi., konuğu, bütün okul benzerine az rastlanır bir coşkuyla kaynardı. Ceyhan Beyin yönetiminde, toplu olarak söylenen İstiklâl Marşı'nın ardından, büyükbabam alkışlar arasında sahneye gelerek "günün anlam ve önemini" belirten yazılı konuşmasını yapar, Okul-Aile Birliği başkanı "cevabi teşekkür konuşması"yla kendisini yanıtlar, sonra, daha şimdiden birer kol öğesi olmuş dört, beş beşinci sınıf öğrencisi asker adımlarıyla sahneye gelip konuklan selamlayarak öğretmen şiirleri okur, sonra Türk Temaşa Kolu biri Fatih Sultan Mehmet'in Akşemsettin Efendi'yle birlikte İstanbul''a girişini, öbürü Sel'nik Askeri Rüştiyesi riyaziye öğretmeni Mustafa Efendi'nin en iyi öğrencisi küçük Mustafa'nın adına Kemal adını ekleyişini canlandıran iki kısa oyun sunar, sonra Türk Halk Türküleri Kolu'nun sazı ve sözü eşliğinde. Türk Halk Oyunları Kolu, Kırklareli'den Bursa'ya, Bursa'dan Silifke'ye, Silifke'den Erzurum'a, Erzurum'dan Rize'ye, Rizeden Artvin'e atlarken, konuklan coşturdukça coşturur, sonra, Türk Klasik Sanat Musikisi Kolunun eşliğinde, Türk Modern Klasik Dansları Kolu'nun ak, pembe. san tüllere bürünmüş kızları kimi zaman devinilerinin bütün anlamını kollarında. ellerinde ve parmak uçlarında toplayarak başdöndürücü bir ağırlıkla, kuğular gibi gezinir, kimi zaman bütün varlıklarını kalçalarıyla karınlarında yoğunlaştırarak şaşırtıcı bir kıvraklıkla, karşılıklı göbek atmaya başlarlar, sonra, birdenbire, kulakları sağır eden bir davul gümbürtüsü içinde, salonun arka kapısında, Mehter Takımı görünüp de. iki ileri bir geri, kendilerine doğru yürüyünce, izleyicilerin kahkahaları arasında. ezgili çığlıklar kopararak, çil yavrusu gibi dağılırlardı. Mehter Takımı. günlerdir büyük bir özenle hazırlanan bu eğlenceli oluntunun ayrımında bile değilmiş gibi, hep aynı ağırbaşlılıkla ilerleyerek sahneye gelir, en an mermerden bile duman gibi toz çıkaran gösterisine başlardı. Bu gösteri de bitince, 1-A öğretmenininden 5-G öğretmenine doğru gidilmek üzere, "plaket sunma" törenine geçilirdi. Bu da gerçek bir coşku kaynağıydı: konuklar hiç ayrım gözetmez, bütün öğretmenleri aynı coşkuyla alkışlarlardı. Ama, değişmez sunucu Ceyhan Bey en son ve en büyük plaketi almak üzere sayın başöğretmeni, sunmak üzere de sayın Okul-Aile Birliği başkanını sahneye çağırınca, koca salon alkıştan yıkılırdı. Büyükbabam öğretmenlerinkinden en az üç kat daha büyük ve daha ağır olan armağanını alıp şöyle bir gözden geçirdikten sonra, yanında dikilen yavrukurta verir, böylece soğukkanlılığını koruduğunu kanıtlardı. Ne var ki, "sayın başkanın şahsında" bütün okula teşekkür etmeye başlayınca, sesi de elindeki k'ğıt gibi titrer, söylediklerinin çoğundan hiçbir şey anlaşılmazdı. Bu nedenle. büyükbabam sözlerini bitirip de salona el sallamaya başlayınca, birinci sınıf öğrencilerinin deneyimsiz velileri törenin sona erdiğini sanarak yerlerinden kalkmaya yeltenirlerdi. Ama tören öyle kolay kolay biter miydi? Ceyhan Bey hemen mikrofonu kaparak törenin sürmekte olduğunu bildirir, şimdi Okul-Aile Birliği'nin "anlamlı bir sürprizi"ne tanık olacağımızı muştuladıktan sonra başta sayın başöğretmenle sayın Okul-Aile Birliği başkanı olmak üzere, salonda bulunan birtakım önemli kişileri ad okuyarak sahneye çağırırdı. Çağrılanlar gülümseyerek sağdan sola sıralanırken, her birinin arkasında, kucağında kocaman ve çok süslü bir paketle. bir yavrukurt esas duruşa geçerdi. Bu işlem tamamlanınca. Ceyhan Bey mikrofonda birtakım numaralar ve adlar okumaya başlar, her okuyuşunda da önlüğü solmuş, kısalmış, pabuçları çarpılmış, kavruk mu kavruk bir kız ya da oğlan, yan kapıdan salona girip sahneye koşar, yavrukurtun önündeki saygın kişiye geçirdiği süslü paketi el öpüp almasıyla gerideki bayrak rengi kadife perdenin arkasında gözden silinmesi bir olurdu. Aynı işlem en az on beş kez yinelendikten sonra. Ceyhan Bey konuklardan yerlerinden kalkmadan beş dakika beklemelerini rica eder, beş dakikanın sonunda "tamam!" diye bağırırdı. O zaman, az önceki kavruk çocuklar, ortalığa çökmüş olan kalın sessizliği yırtarak, gözden silindikleri yerden, ama ceketinden kundurasına, kravatından çorabına dek, yepyeni ve bir örnek giysilerle donanmış olarak sahneye döner, bundan böyle yoksulluklarının en parlak göstergesi olarak değerlendirilecek olan güzel giysilerinin iyice görülmesini sağlamak istercesine ağır ağır boy sırasına girip hazırola geçerek konuklara doğru üç kez üst üste: "Sağol! Sağol! Sağol!" diye bağırırlardı. Konuklar da alkışlarla karşılık verirlerdi buna. Ama, doğrusunu söylemek gerekirse, günün en ölgün alkışlan olurdu bu alkışlar. Uzun süre bir tarih, saray ve ordugâh havasına daldırıldıktan sonra, varlığını tümüyle unuttukları bir başka, hatta karşıt ortama getirilmekten hoşlanmazlardı anlaşılan, ya da kendi çocuklarının başarılı gösterilerinin ardından, "Sağol! Sağol! Sağol!!" diye bağırmakla kalan bu kavruk çocuklara belirli bir hoşgörü duyarlardı. Yoksulluğun böyle süslenip püslenerek neredeyse karşıtına dönüştürülmesi de gerçekçilik anlayışlarına biraz ters düşerdi belki. Ne var ki, hoşgörülerine iyiden iyiye yerleşmek üzere oldukları bir anda, bayrak rengi kadife perde bir kez daha aralanıp da donatılmış çocukların en küçüğü kucağında bir yığın kır çiçeğiyle sahnenin önüne gelince, her şey tersine dönerdi birdenbire: kır çiçeklerinin simgesel tutarlılığı karşısında rahatlayıverirler, sonra çocuk bu kır çiçeklerini birer birer kendilerine doğru atmaya başlayınca da yerini, sınırını iyi bilen yoksulluğun minnet gösterisi karşısında zenginliklerini sürekli bir mutluluk gibi duyarak avuçlan acıyıncaya dek alkışlarlardı. Koca bir yıl boyunca sürdürülmüş çabaların taçlandırılması olan bu armağan törenini büyükbabamın okulundaki beş yıllık öğrenimim boyunca her yıl izlemiş, daha sonra da birkaç kez izleme olanağı bulmuş, ama bir kez bile değişik bir biçimde yapıldığını görmemiştim. Kollan oluşturan ya da yeni giysilere kavuşan öğrenciler belirli bir oranda değişiyordu kuşkusuz. İzleyiciler değişiyordu, Okul-Aile Birliği başkanları da, üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri söyleseler bile, hep aynı sözcükleri kullanmıyorlardı, büyükbabamın söylevlerinde bile değişen öğeler oluyordu, ama tören hep aynı biçimde gelişiyor, yavrukurtlar hep aynı yerlerde duruyor, Türk Halk türküleri Kolu hep aynı kılıklar içinde aynı türküleri söylüyor, Türk Modern Klasik Dansları Kolu hep aynı oyunları oynuyor, Mehter Takımı salona hep aynı gürültüyle giriyor, sınıflar hep aynı düzene göre, aynı yerlere diziliyordu. Oysa en çok değişiklik önerisi bu tören konusunda gelmiş, kimi öğretmenler, yoksul öğrencilerle birlikte ödüllendirilmelerinin altın plaketlere gölge düşürdüğü gerekçesiyle, törenin son bölümünün, örneğin 23 Nisan gibi bir başka kutlama gününe alınmasını yada ayrıca bir "yoksullara yardım günü" düzenlenmesini istemişlerdi. Büyükbabam kimi zaman tatlılıkla, kimi zaman da öfkeyle geri çevirmişti bu önerileri. Bir kez, yoksul öğrencilere verilenler armağan değil, yardımdı; ikincisi, bu çocuklara saklanacak şeyler değil, kullanılacak şeyler veriliyordu; üçüncüsü, öğretmenlin bu mutlu günlerinde yoksul öğrencilerinin sevindiğini görmeleri güzel bir şeydi; dördüncüsü, izlencenin değiştirilmesi yönetime duyulan güveni sarsabilirdi; hiç söylenmemekle birlikte, beşinci ve en güçlü nedense, büyükbabamın her şeyi kurala dökme tutkusunun bir yaşama biçimine dönüşmüş olmasıydı: şimdi, bütün geçmişi birkaç düzine anma gününe indirgeyip yaşamı folklora dönüştürdükten sonra, Orta Asya çölleriyle Viyana kapılan arasında bir yerlerde, en azından 1071'den 1923'e, çok uzun bir artsüremliliği deliksiz bir eşsüremlilik olarak yaşıyor, bu eşsüremlilikle bu eşsüremliliğin yansıması olan törenlerin dışında kalan ne varsa, hepsini korkunç bir sapma, ölümcül bir yozlaşma olarak değerlendiriyordu. Okulumuza atanan genç bir öğretmeni göreve başlamasının üzerinden daha bir hafta bile geçmeden geri yollamasının nedeni de onda böyle ölümcül bir yozlaşma saptamış olmasıydı. Sonradan öğrendiğimize göre, bu öğretmen öğrencilerine dizelgede yer almayan bir şiir öğretmeye kalkıp da haber büyükbabamın kulağına gidince, sert bir tartışma çıkmıştı aralarında, genç öğretmen, kimin karşısında bulunduğunu düşünmeden, "Ama siz kör deyneğini bellemiş gibi her şey hep aynı biçimde yinelensin istiyorsunuz! Olmaz böyle şey! Böylesi ne eğitime sığar, ne yaşama!" demek gözüpekliğini göstermiş, büyükbabam kendisine tıpkı kökü dışarda hainler gibi konuştuğunu söyleyince de gülmüş, "Sizinki çok mu içerde sanki? Bir ayağınız Viyana'da, bir ayağınız Alma Ata'da," diyerek kendi kovulma kararını kendi eliyle çıkarmıştı. Ama babam çok beğeniyordu yanıtlarını, "Aferin delikanlıya! İyi görmüş: gerçekten her şey hep aynı biçimde yinelensin istiyor," deyip duruyordu. Kendince bir açıklama da bulmuştu buna: büyükbabamın başöğretmenlik koltuğuna çok ısındığını, her şeyi kaplayan bu sonsuz yinelemeyi sürdürmekle başöğretmenliğini de sürdüreceği gibi aldatıcı bir umuda kapıldığını söylüyor, "Sigarayı da bu yüzden, hastalanırım da koltuğumdan uzak kalırım korkusuyla bıraktı." diyordu. Bence tutarsız bir açıklamaydı bu: doğruydu. büyükbabam her şey hep aynı biçimde yinelensin istiyordu, ama bencil kaygılarla değil. her geçen gün biraz daha güçlenen bir anlık gereksinimiyle istiyordu. Belki pek de erimini, anlamını düşünmeden yarattığı bu düzene alıştıktan sonra, onun dışında kalan her şeyi bir aykırılık, bir yozlaşma, hatta doğrudan kendine yönelen bir düşmanlık olarak görüyor, biricik kurtuluşu kendi düzenine sığınmakta buluyordu. Bunun için, söylevlerinde en büyük yeri "düşman" izleğine vermeye başlamıştı. Örneğin "Mutad Hasbıhaller Dosyası"nda yer alan 89 ayılı konuşmada "hiç kimseye, ama hiç kimseye, hatta babamıza bile güvenmemizi" sağlık veriyor, 91 sayılı konuşmadaysa, İngiliz'inden Rus'una dünyanın bütün halklarının can düşmanlarımız olması yetmiyormuş gibi, bunlara bir de kendi yurttaşlarımızı ekliyor, kökü dışarıda, karanlık güçlerden, geleneklerimize sırtçeviren, satılmış yada aldatılmış sakallı gençlerden sokak başındaki ayaksız dilenciye, okulun kapısında açıkta simit satan simitçiye dek herkesi "düşman safları"na kattıktan sonra, "Gözünüzü dört açmak zorundasınız, çünkü iç ve dış düşmanların gözü her zaman üzerinizdedir, dünde üzerinizdeydi, bugün de üzerinizdedir, yarın da üzerinizde olacaktır, bana inanınız," diyordu. Biz de inanıyorduk, çünkü kendisiyle aynı durumdaydık: her akşam, kulaklarımızda kudüm ve davul sesleri, gözlerimizde efe, dadaş, seymen ve yeniçeri görüntüleriyle, "bin yıllık bir tarih"in içinden çıkıp da yabancı bir uzamın ve yabancı bir çağın bozuk kaldırımları üzerinde, kılıkları birbirini tutmayan, sıra mıra tanımayan, uygun adım nedir bilmeyen bir başıbozuklar kalabalığıyla karşılaşınca, her yurttaşı her an gırtlağımıza sarılabilecek gücül birer düşman olarak görüyor, şanlı geçmişimize karşın, ölümüne korkuyorduk. Düşman yalnız sınırlarda ve sokaklarda da değildi üstelik, her yerdeydi: bizimki gibi örnek bir okulda bile, zaman zaman camlar kırılabiliyor, sıralar, duvarlar çizilebiliyor, birbirine vurmaya yeltenen öğrenciler çıkabiliyorsa, ülke ve kent gibi okul ve sınıf da "iç ve dış düşmanlar" dan arındırılamamış olduğu içindi. Öyleyse okulda ve sınıfta da gözümüzü dört açmamız, düşmanımızı tanıyarak buna göre önlem almamız gerekiyordu. Büyükbabamın birçok "mutad hasbıhal" de belirttiği üzere, bu "okul içi düşmanlar" kabaca üç sınıfa ayrılabilirdi: |
| | |
| | #3 |
| Eleştirmen | 1) Düzeni ne yaptıklarını bilmeden bozanlar; 2) Yaptıklarını eğlenceli buldukları için bozmaya kalkanlar; 3) Bilinçli olarak karışıklık ve yılgınlık yaratmak için bozgunculuğa başvuranlar. Gene pek çok "mutad hasbıhal" de belirtildiği gibi, birinciler tatlılıkla uyarılıp yola getirilebilirdi. ikincileri küçük cezalarla uyarıp eğlence gereksinimlerini sağlıklı yollardan karşılamaya yöneltmek, üçüncüleriyse, hiç zaman yitirmeden, görüldükleri yerde, en sert cezalarla ezmek, eldeki bütün olanakları kullanarak aramızdan atmak gerekirdi. Büyükbabamın, hiçbir "hasbıhal"inde sözünü etmemekle birlikte, her zaman göz önünde bulundurduğu bir ayrım daha vardı, o da birincilerin yüksek memur ve zengin çocukları, ikincilerin Okul-Aile Birliği'ne her yıl belirli bir katkı sağlayanlar, üçüncülerinse gecekondulardan ya da bodrumlardan gelenler arasında çıktığıydı. İşlenen suç tıpatıp aynı olduğu zaman bile. Örneğin ünlü bir zenginin beşinci sınıftaki oğlu kızların bacaklarını çimdiklemeyi sürekli bir alışkanlığa dönüştürünce, büyükbabam kendisini odasına çağırıp yanağını okşayarak bu huyunu bırakması konusunda "arkadaşça" uyanda bulunmakla yetinmiş, buna karşılık, okul yakınlarında yapılan yeni bir apartmanın kapıcısının 2-G'ye alınan kavruk oğlu, kimi ders aralarında, okulun gelişmiş kızlarının karşısına geçip "A. kıza bak, kıçında donu yok!" diyerek bacaklarını açtırtınca, büyükbabam kapıcıyı odasına çağırtmış, bu çocuğu hemen bu okuldan almasını, yoksa. kendisi başöğretmen kaldığı sürece, hiçbir zaman üçüncü sınıf öğrencisi olamayacağını söylemişti. Ama, bu ayrım konusunda bizlere hiçbir ipucu vermediğinden, ne yapmamız gerektiğini kolay kolay kestiremiyorduk. Örneğin durup dururken topumuzu patlatan, "Neden patlattın?" deyince de kavga çıkarmaya kalkan şu Hülagu yaptığının kötü bir şey olduğunu bilmeden mi yapıyordu bunu, eğlence olsun diye mi, yoksa yılgınlık yaratmak için mi? Eğitilmesi mi. uyarılması mı, yoksa ezilip aramızdan atılması mı gerekirdi? Bir türlü karar veremiyor, karar veremediğimiz için de kıvranıp duruyorduk. Kısacası, yalnız tören, şenlik ve övünç değildi yaşamımız, kuşku, korku, bunalımdı aynı zamanda. Hiç kuşkusuz. büyükbabam ünlü söylevlerinde bunalımı aşmanın yollarını da gösteriyordu bize. "Ne zaman içiniz sıkılırsa, ne zaman başınız dara düşerse, sıkılan yumruklarınızı açınız, oturduğunuz yerden kalkınız, yanınızdaki arkadaşınızla el ele tutuşarak Korkma sönmez'i söyleyiniz. Bakınız nasıl rahatlayacaksınız" diyordu. Ama, eksik anladığımızdan mıdır, nedir, yöntem uygulanmaz olarak beliriyordu. Genellikle: yanımızdaki arkadaş, dost mu, düşman mı olduğunu bilemememiz bir yana, "Öyle zart zurt Korkma sönmez söylenmez, hem de el ele tutuşmak Korkma sönmez'e saygısızlık olur," diyebiliyordu. Bu durumda, yapılabilecek tek şey, yöntemi eksik uygulamak, yani bir köşede yalnız başına hazırola geçerek Korkma sönmez'i içinden söylemekti. Bir başka güvenli yol da büyükbabamın sık sık önerdiği "diğer reçeteler"e başvurmak, yani damarlarımda dolaşan en soylu kana güvenmek, bayrağımızı, tarihimizi sanatımızı çok sevmek, birlik beraberlikten şaşmamak ve çalışmak çalışmak çalışmaktı. Yazık ki, geçici bir süre için korkulan unutturan çalışmak çalışmak çalışmak bir yana, Korkma sönmez'i kimsenin elini tutmadan, sessiz söylemek kuşkulan fazla dağıtmadığı gibi, "diğer reçeteleri"de yeterince rahatlatmıyordu içimizi, çünkü, şarkılar, türküler, söylevler bitip de kendi kendimizle başbaşa kaldık mı bir bir açık vermeye başlıyorlardı, ya da bize öyle geliyordu: Atilla'nın, Barbaros'un, Sokullu'nun, Sinan'ın kanı olduğuna göre, kanımıza güvenimiz sonsuzdu, ama elinin çamurunu bayrak direğine süren gecekondulu çocuğun da, sapık düşüncelere kapılmış üniversitelinin de, ekmeğini alnının teriyle kazanması gerekirken, yurttaşların sırtından geçinmeye kalkan ayaksız dilencinin de aynı kanı taşıdığını düşündüğümü zaman, kanımız, bütün kırmızılığına karşın, adamdan adama değişen, hiç değilse kimi damarlarda kurtarıcı etkisini yitiren bir töz gibi görünüyordu gözümüze, rengini kanımızdan alan şanlı bayrağımız gibi. Tarihimiz ve sanatımız da göğsümüzü kabartıyordu. Malazgirt, Çaldıran, Mohaç güvenize güven katıyor, Baki, Nedim, Yahya Kemal Abdülhak Hamit, Hamamizade İsmail Dede Efendi, Hacı Arif Bey, Münir Nurettin Selçuk ve türkülerimizin "adsız kompozitör'leri yalnız savaşta değil, sanatta da bizden üstün ulus bulunmadığı konusundaki inancımızı perçinliyorlardı, ama tarihimizi çok sevip de Baltacı Mehmet Paşa'nın Katerina'nın cilvesine yenik düşmesine, Kanuni Sultan Süleyman'ın Viyana kapılarından geri dönmesine Genç Osman'ın acımasızca öldürülmesine yanmamaya, sanatımızı çok sevip de şöyle böyle yüz kitaplık okuma dizelgesinin dışında kalan hiçbir kitabın okul kapısından içeri sokulmamasına, yeni gelen müzik öğretmenimiz Türk Halk Türküleri Kolu'nda "Emine'm ve "Muallim" türkülerini öğretmeye kalkınca, büyükbabamın saçını başını yolarak, "Olmaz, efendim, olmaz, böyle saçmalık olmaz! Fincana turşu kurulmaz, yoncadan süpürge olmaz! mezbele bunlar mezbele!"diye haykırmasına bir anlam vermeye olanak yoktu. Birlik beraberlik konusunda da aynı şey, gönülden bağlıydık bu ilkeye, hele büyükbabamla öyle bir birlik beraberlik içindeydik ki, büyükbabam bir "Hasbıhal" de, bahçedeki çöp kutusuna yanar durumda atılan kibrit çöpünü anıştırarak "çocuklarım, hepimize geçmiş olsun: bu sabah büyük bir mucize atlattık" dediği zaman, tehlikenin geçersizliğini de, teklemenin gülünçlüğünü de bedenimizde belirsiz bir sızı gibi duyuyorduk yalnızca, ama hiç düşmanlarımızın hainlikle dış düşmanlarımıza taş çıkarttıklarını, dün olduğu gibi bugün de varolduklarını, bugün olduğu gibi yarın da varolacaklarını, köye, kente, okula, sınıfa, her yere sızdıklarını büyükbabamın kendisi söylediğine göre, tam birlik beraberliği sağladık derken, korkunç bir oyuna gelmemiz işten bile değildi, böylece, bir kez daha, en yakınlarımız bile birer düşman adayı olarak beliriyor, biz de, geçmişi ve geleceğiyle, Orta Asya'dan Orta Avrupa'ya dek uzanan bu güzel yurtta, okulda, sınıfta bile korku içinde yaşıyorduk. Ne de olsa çocuktuk daha. birtakım önemli ayrıntıları gözden kaçırmış. söylenenleri yanlış değerlendirmiş olabilirdik. Hem ne diye değerlendiriyorduk ki? Sorular sorup sonuçlar çıkaracak yerde, kafa ve gönül rahatlığı içinde, "vatana ve millete yararlı insanlar" olarak yetişmemiz için dinlediğimizi olduğu gibi belleğimize aktarıp gerisini büyüklerimize bırakmamız yeterdi. Büyükbabam bunu istiyordu bizden, yalnızca bunu. Ona göre her türlü yorum ve soru bir bozgunculuk, başöğretmene, okula. yurda, ulusa, tarihe, kana ve bayrağa karşı bir iç düşmanlıktı. Ben dördüncü sınıftayken, tarih dersi denetimi bir kez daha "Çocuklarım, bana inanınız, bu vatanın her karış toprağı şehit kanlarıyla sulanmıştır" sözleriyle noktalanıp da aramıza yeni katılmış bir arkadaş. "Nasıl olur, başöğretmenim, biz yüzyıllar boyu düşman topraklarında savaştık, onların topraklarını suladık, ama yurdumuzun birçok yerlerine düşman ayağı bastırmadık," diye atılınca, büyükbabam bunun için küplere binmişti işte: çocuğun bilgisizliğinden girip bilinçsizlik ve bozgunculuğundan çıkmış, babasını okula çağırtarak zayıf düşmüş yurtseverlik duygularının güçlendirilmesi konusunda yol göstermek istemiş, adam oğlunun bu sözlerinin güzel bir yurtseverlik örneği sayılabileceğini söyleyince de yumruğunu masaya indirerek: "Hayır! hayır! hayır!" diye gürlemişti: "Hayır, efendim, herkes kendi yurtseverliğini kendi anladığı biçimde göstermeye kalkarsa, ortada yurtseverlik diye bir şey kalmaz!" Arkadaşımızın babası, "Yani sizce yurtseverliğin yurtseverlik sayılması için hep aynı kalıplar içinde mi belirmesi gerekir?" diye sormuş, büyükbabam da "Kalıplar değil, kalıp," diyerek tartışmaya son vermişti. Bu kısa tartışma sorunun önemli bir yanını daha çıkarıyordu ortaya, gönül ve kafa rahatlığına kavuşmanın ilk koşulu soru sorup sonuç çıkarmaya kalkmadan büyüklerimize güvenmekse, ikinci koşulu da giyimde, kuşamda, konuşmada, davranışta, tasada ve kıvançta durmamacasına tek biçimliliğe yönelmekti: böylece, "aynı" iyi, "ayrı" kötü olarak belireceğinden, dostla düşmanı bir bakışta ayırabilecek, büyüklerimizin çizdiği yolda, şaşırmadan, tökezlemeden, güvenle ilerleyebilecektik. Bu açıdan bakılınca, büyük babamın indirgeyip yineleme yöntemi derin bir anlam kazanıyordu. Ama büyükbabam için yalnızca bir eğitim ve yönetim biçimi değildi bu, daha önce de söylediğim gibi, bir anlık gereksinimiydi, bütün yaşamı kaplayan bir anlık gereksinimi. Bunun için, bilerek ya da bilmeden, yaşamını baştan sona bir öz öykünü durumuna getiriyordu büyükbabam, örneğin, her hafta yaptığı kol ve sınıf denetlemelerinde, koro ya da saz çalışmalarını izlerken, sessizce bir köşeye ilişerek başı ve ayağıyla tempo tutmakla yetiniyor, Türk Halk Oyunları ya da Türk Modern Klasik Dansları Kolu'na gelince, çalışmaları keserek dansta en önemli öğenin devini olduğunu vurguladıktan sonra, a) yukarıdan aşağıya, b) aşağıdan yukarıya, c) yana, yani sağa ve sola olmak üzere üç temel devini bulunduğunu, bu temel devinilerin de a) baş, b) gövde c) kol ve bacak devinileri olmak üzere gene üçe ayrıldıklarını açıkladıktan sonra, işin temeli çözümlenmiş de geriye yalnızca ikincil ögeler kalmış gibi, "Siz berdevam edin," diyerek çıkıp gidiyor, bütün matematik dersi denetimlerini "Ama şurasını unutmayalım ki, en sağlam çözüm damarlarımızdaki asil kandadır," bütün coğrafya dersi denetimlerini "Toprak üstünde ölen varsa vatandır," bütün tarih dersi denetimlerini de "Bana inanınız, bu vatanın her karış toprağı şehit kanlarıyla sulanmıştır" sözleriyle noktalıyordu. Özellikle son yıllarda, gene aynı gereksinimin etkisiyle, okunacak kitapları söylenecek şarkıları, oynanacak oyunları sınırladığı gibi, okulu yalnızca kol üyelerine, mehter takımı ve yavrukurt bölüğüne indirgeyip on beş de yoksul çocuk bıraktıktan sonra, geri kalan bütün öğrencileri kapı dışarı etmeyi düşlediği çok oluyordu. Ama çabuk sıyrılıyordu bu düşten. "Bunu yapmak olanaksız, üstelik gereksinimim de yok." diye söyleniyordu. Yoktu gerçekten: nasıl olsa öğrenciler odağını kendisinin oluşturduğu şaşmaz bir düzenin edilgen öğeleri durumuna gelmişlerdi, nasıl olsa, en büyük okullarda okumuş, en yüksek görevlerde bulunmuş velileri, burunlarından kıl aldırmayan denetçileri bile coşturup büyülüyor, nereye isterse oraya getirebiliyordu. Babam bunu büyükbabamın kişisel yeteneğinden çok, öğrenci velilerinin çıkarcılığına bağlamıştı her zaman: ona göre, veliler büyükbabamdan bu denli "yağ çekiyorlarsa" günün isterlerine en uygun eğitim ve öğretimin burada, büyükbabamın okulunda, büyükbabamın çabalarıyla gerçekleştirildiğini bildikleri içindi. Bizim okuldan çıkanların gittikleri bütün ortaokullarda el üstünde tutuldukları göz önüne alınınca, bu görüşte belirli bir gerçek payı bulunduğu düşünülebilirdi. Ama, bana sorarsanız, büyükbabamla ilgili çoğu konularda olduğu gibi bu konuda da yanılıyordu babam. hem de çok yanılıyordu: büyük babama gösterilen derin sevgi ve saygının, çevresinde yarattığı büyük coşkunun herhangi bir çıkar kaygısını fazlasıyla aştığını, dolayısıyla yağcılıkla bir ilgisi bulunmadığını anlamak için, babacan ve alçakgönüllü havasıyla, iki dirhem bir çekirdek, incecikten kırıtarak bahçede ve koridorlarda dolaşmasını, kürsüsünde konuşmasını izlerken, veli, öğrenci, öğretmen, insanların gözlerinde çakmaya başlayan içten parıltıyı görmek yeterdi: büyükbabamı gerçekten sevmeseler. büyükbabama gerçekten hayranlık duymasalar, böylesine ışıldamazdı gözleri. Bu sevgi ve hayranlığın gerçek nedenine gelince, bence öğrencilerin başarısı gibi bunun da gizini büyükbabamın davranışlarına yön veren çifte ilk de ve bu çifte ilkeyle yoğrulmuş ünlü konuşmalarda aramak gerekirdi. Hiç kuşkusuz, somut koşullar göz önüne alınmadan, soğuk bir yaklaşımla okununca, sonsuz bir ayna oyunuyla hep birbirini yansıtan, birbirini yineleyen, başı sonu belirsiz bir söz yığını olarak beliriyordu büyükbabamın konuşmaları, ezici bir kımıltısızlık izlenimi yaratıyordu insanda, ama o günleri yaşamış bir insan olarak, kesinlikle söyleyebilirim ki, büyükbabam söylevlerinin bu özelliğiyle büyülüyordu insanları: öğretmenler. öğrenciler, veliler onu her dinleyişlerinde aynı bildik alanda buluyorlardı kendilerini, bilinmedik, beklenmedik hiçbir şeyle karşılaşmıyor, rahatlayıp güvene geliyorlardı, Bu rahatlık ve güveni coşkuya dönüştüren şeyse, elimizde bulunan bini aşkın söylevin de tanıklık ettiği gibi, büyükbabamın hiçbir zaman, hiçbir söylevinde, ilkokul düzeyinin üstüne, ilkokul kitaplarındaki bilgilerin dışına çıkmamasıydı, çünkü, baba ocağına döner gibi, genelin ve yüzeyselin sıcak odağına geliyorlardı böylece. Buna bir de bol davullu mehter marşları, kılıç kalkan şakırtıları, efeler, dadaşlar, seymenler eklenince, her şey bir derinlik ve yücelik kazanıyor, kürklü hanımlar, kalantor beyler, yerleşmiş bilgilerini, köklenmiş kanılarını, yıllanmış özlemlerini tanıyıp coşarak alkışı basıyor, bayraksa bayrak. kansa kan, tarihse tarih, sanatsa sanat, yurtseverlikse yurtseverlik, insanlıksa insanlık, düzense düzen, ayaklarını her konuda bildik ve sağlam bir toprağa bastıklarını duyuyor, her şeyin kesin yanıt, şaşmaz çözüm bulduğu bir dost alanda coşku ve mutlulukla kaynaşıyorlardı. Yazık ki. bütün mutluluklar gibi bu mutluluk da noktalanmıştı sonunda. Büyükbabam yaş nedeniyle emekliye ayrılmış, sağında amcam; solunda babam, arkasında ben, koltuğunun altında altın plaket yerine bir gümüş tabak, sevgili okulunun kapısından hiç alışkın olmadığı bir saatte, hem de bir daha hiç dönmemek üzere, sessizce çıkıp gitmek zorunda kalmıştı. doğrusunu söylemek gerekirse. umduğumuzu fazlasıyla aşan bir yiğitlikle katlanmıştı bu yazgıya. Okul-Aile Birliği'nce düzenlenen uğurlama töreninde, elindeki k'ğıt zorlu bir akıma kapılmış gibi titreyip dursa bile, belki de en ilginç, en özgün konuşmasını yapmış, üstelik, bütün özgünlüğüne karşın, hemen her tümcesini alkışlatmayı başarmıştı. Hele söylevinin sonuna doğru sağ eliyle geniş bir yarım halka çizerek, "Bu okulda öyle bir düzen kurdum ki, bunca yıldır tek öğrencim yerini şaşırmadı," dedikten sonra, "Bilgisine, görgüsüne ve ailesine göre, herkese eşit davrandım, çünkü, siz de bilirsiniz ki, mülk adaletin temelidir," diye gürlediği zaman. dinleyenlerin coşkusunu görmeliydi. Çok da güçlü görünüyordu, hatta, aşağıdan bakılınca, konuştukça büyüyormuş gibi bir izlenim uyanıyordu insanda. Ama, aynı günün akşamı, bizim evde, babamla amcamın arasında, sessiz sessiz otururken, o kocaman, yakışıklı adamın tam karşıtı olup çıkmıştı: koltuğunda büzülüp küçülmüş, değişmez bir noktaya bakıyor, annemin, babamın, yengemin, halamın bütün konuşma girişimlerini boş ve soğuk bir bakışla geri püskürtüyordu. Babamın bütün aileyi bizim evde bir araya getirerek emekliliği bir de kendi aramızda kutlama tasarısı tersine dönmüştü böylece: büyükbabam asık suratıyla şöleni neredeyse bir ölüm yemeğine dönüştürmüş, sonra ,daha kahveler bile içilmeden. "Kusura bakmayın, benim çok uykum var, gidiyorum." diyerek gümüş tabağını alıp gitmişti. Babam hüzünle arkasından bakmış, "Zavallı babacığım." diye söylenmişti, "daha ilk akşamdan yıkılıverdi: davulsuz zurnasız yaşamaya dayanamayacak". "Hayır, dayanır," diyen çıkmamıştı içimizden. ama büyükbabam dayanmıştı, hem de kimseden yardım görmeden. yalnızca anılarının desteğiyle dayanmıştı, Ama, başöğretmenlik yaşamının da fazlasıyla kanıtladığı gibi. büyükbabam somuta, elle tutulur, gözle görülür olana tutkun bir düzen ve mantık adamıydı, öyle düzensiz bir biçimde, yumulmuş gözler önünden geçecek bulanık görüntülerin beklenmedik rastlantılarına bağlayamazdı anılarının yazgısını, neredeyse bütün emeklilik ikramiyesini harcayarak, bir zamanlar küçük masasının başına geçip Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün, İsmet İnönü'nün. Hasan Âli Yücel'in imzalarında kendi imzasını aradığı odanın gülkurusuna boyanmış duvarlarını yan bellerine dek camek'nlarla donatmış, camek'nların kırmızı çuhayla kaplanıp neonlarla aydınlatılmış raflarının üzerine, tarih sırasına göre ve Çin mürekkebiyle inci gibi harflerle yazılmış açıklamalar eşliğinde her yıl aldığı altın plaketleri, zengin velilerin verdiği dolmakalem, saat, çakmak, anahtarlık. Eiffel'li, Pisa''lı, Notre Dame'lı kül tablaları gibi kalıcı armağanları, validen, milli eğitim müdüründen, ana kent bandosunun yöneticisinden gelmiş "takdir ve teşekkür mektupları"nı sıralamış, camek'nların yukarısına da. başta yetenekli bir öğrenci annesinin elinden çıkmış yağlıboya portresiyle öğrencilerden birinin seksenlik büyükbabasının çakıl taşlarıyla yaptığı atamsı "profil" olmak üzere, yaldızlı çerçeveler içinde, değişik törenleri yansıtan, irili ufaklı resimleriyle doldurmuştu. Böylece, bütün kolların bir araya gelmesiyle müsamere salonunun "bin yıllık tarih"i gözle görülür kılması gibi. bu oda da büyükbabamın şanlı başöğretmenlik geçmişini yadsınmaz bir gerçek olarak yansıtıyor |
| | |
![]() |
| Seçenekler | |
| Stil | |
Büyükbaba - Tahsin YÜCELBüyükbaba - Tahsin YÜCEL konusu, Ödev Kaynakları/Kitap Özetleri bölümünde tartışılıyor . | |
| ||||
| Konu | Kategori | |||
| Evden eve nakliyat | Liseler & Üniversiteler | |||
| Şehir ve Firma Rehberi | Tatil ve Oteller | |||
| Tatil ve Oteller | Seo | |||