Rehberim

Diyanet Tefsiri

İslam ve insan bölümü Kur'an-ı Kerim / Diyanet Tefsiri konusu gösteriliyor Özet:ZİLZAL SÛRESİ 99 İndiği Yer : Medine İniş Sırası : 93 Âyet sayısı : 8 Nüzulü Mushaf'taki sıralamada doksan dokuzuncu, ...


Go Back   Rehberim > EĞLENCE VE BİLGİ REHBERİM > İslam ve insan > Kur'an-ı Kerim

Diyanet Tefsiri

Açılış Sayfam Yap Reklam Kayıt ol Konuları Okundu Kabul Et

  Sponsorlu Bağlantılar

Cevapla

Seo Seçenekler Stil
  #16  
Okunmamış 04-08-2007, 02:15 AM
fatihtekin
Standart Cevap: Diyanet Tefsiri

ZİLZAL SÛRESİ

99


İndiği Yer :


Medine



İniş Sırası :


93



Âyet sayısı :

8



Nüzulü


Mushaf'taki sıralamada doksan dokuzuncu, iniş sırasına göre doksan üçüncü sûredir. Nisa sûresinden sonra, Hadîd sûresinden önce Medine'de, inmiştir. Mek*ke'de indiğine dair rivayetler de vardır.[1]



Adı


Sûrede kıyamet sırasındaki büyük yer sarsıntısından bahsedildiği için "dep*rem" anlamına gelen "zilzâT isimim almıştır. "Zelzele" adıyla da anılmaktadır. [2]



Konusu

Sûrede kıyamet kopması sırasındaki şiddetli yer sarsıntısının ardından kıya*met gününde yaşanacak olan sıkıntı ve dehşet verici haller anlatılmaktadır; ayrıca dünyada işlenen hayır veya şerrin karşılığının âhirette ödül veya ceza olarak alına*cağı bildirilmektedir.[3]



Meali


Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla... 1. Yer o dehşetli sarsıntısıyla sarsıldığında; 2. Ye yer ağırlıklarını dışarı çıkardığında; 3. Ve insan, "Ne olu- yor buna!" dediğinde; 4-5.0 gün yer, rabbinin ona vahyettiği şekilde bütün haberlerini anlatır. 6. İşte o insanlar yaptıkları kendilerine gösterilsin diye (bulundukları yerden) farklı gruplar halinde çıkarlar. 7. Kim zerre miktarı ha*yır yapmışsa onun karşılığını görür. 8. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onun karşılığım görür. [4]



Tefsiri


1-5. Kıyamet gününün ne kadar dehşet verici bir gün olduğu ve o sırada ne*lerin meydana geleceği anlatılarak insanların o gün için hazırlık yapmaları gerek*tiğine dikkat çekilmektedir. Diğer âyetlerden de anlaşıldığı üzere kıyamet kopaca*ğı gün Sûr'un birinci defa üflenmesiyle yer küresinde şiddetli sarsıntılar meydana gelir ve dağlar yerlerinden kopup savrulur, yeryüzünde yıkılmayan hiçbir şey kal*maz [5] Çünkü "kıyamet sarsıntısı gerçekten çok büyük bir olaydır"[6] 2. âyetteki "yerin ağırlıklarını dışarı çıkarması" ifa*desi birkaç türlü yorumlanmıştır:

a) İçindeki hazineleri dışarı çıkarması.

b) Kabir-lerdeki ölülerin dirilip dışarı çıkması.

c) Yer altındaki madenler, gazlar, ve lâvla*rın dışarı çıkması. Müfessirler yerin ağırlıklarını dışarı çıkarması olayının Sûr'un ikinci kez üflenmesiyle gerçekleşeceğini söylemişlerdir. Yerkürede meydana ge*len bu dehşet verici olayları gören insan, "Ne oluyor buna!" diyerek korku ve şaş*kınlığını ifade eder. Çünkü daha önce bu derecede şiddetli bir sarsıntı görülmemiş*tir.

"O gün yer, rabbinin ona vahyettiği şekilde bütün haberlerini anlatır" mealin*deki 4-5. âyetler başlıca üç şekilde yorumlanmıştır:

a) Allah yere bir çeşit konuş*ma ve anlatma yeteneği verir, o da üzerinde olup bitenleri ve kimin ne yaptığını açık açık anlatır. Nitekim bir hadiste kıyamet gününde arzın dile gelerek konuşa*cağı bildirilmiştir. [7]

b) O gün Allah'ın hükmü uyarınca arz, üstünde olup bitenleri tek tek sayıp dökercesine insanların orada yaptıkları her şe*yi açığa çıkarır.

c) Yer, o büyük sarsıntıyla âdeta dünyanın son bulduğunu ve âhi-retin geldiğini haber verir. [8] Sonuçta önemli olan arzın gerçek anlamda konuşup konuşmaması değil, dünya hayatının bittiğini ve herkesin neler yaptığını açık açık ortaya koyması ve artık orada hiçbir şeyin saklı gizli kalmaya*cak olmasıdır. Âyetin bunu anlatmaktan maksadı ise insanların bu gerçeği göz önüne alarak o gün arzın kendisi hakkında iyi şeyler söylemesini sağlayacak bir hayat yaşamasıdır, [9]



6. "Farklı gruplar halinde" dîye çevirdiğimiz "eştât" kelimesine,

a) Herkesin kabirlerinden çıkıp mahşer yerine doğru ilerlerken dünyadaki amellerine göre iyi veya kötü şartlar altında, güzel veya çirkin bir görünüşte olması.

b) İnsanların, inanç ve amellerine göre farklı guruplar oluşturması.

c) Yeryüzünün farklı bölge*lerinden çıkıp bölük bölük mahşer yerine doğru ilerlemeleri gibi değişik anlamlar verilmiştir. [10] Âyetin, bu anlamların hepsini içerdiğini düşünmek de mümkündür. Burada asıl anlatılmak istenen, daha kabirle*rinden çıktıkları andan itibaren her bir insanın âhiretteki durumunu, akıbetini, iyi*ler arasında mı yoksa kötülerle birlikte mi olacağını belirleyen şeyin, bizzat ken*disinin bu dünyadaki tercihi, inancı ve yaşayışı olduğudur. Şu halde bu tasvir, her insanın devredilemez bireysel sorumluluğunun varlığını da göstermektedir. [11]



7-8. Herkesin eninde sonunda yaptıklarının karşılığını bulacağını belirten bu âyetler, bütün insanlığın paylaştığı bir gerçeği dile getirmesi bakımından hikmet dolu ifadelerden (cevâmi'I-kelim) sayılmıştır. Nitekim Hz. Peygamber de bu âyet*leri, kuşatıcı anlamıyla eşsiz bir ifade olarak nitelemiştir. [12] Âyetler, dünyada yapılan en küçük hayır veya şerrin bile kaybolma*yacağını, âhiret gününde bunun hesabının verileceğini ve karşılığının ödül veya ceza şeklinde alınacağını ifade eder. [13] Hz, Peygam*ber de "Bir yarım hurma veya bir güzel sözle olsun ateşten korunun" [14] şeklindeki buyruğuyla kişinin, karşılığını Allah'tan bekleyerek iyi niyetle ve insan sevgisiyle yaptığı en küçük bir haynn da*hi onu âhirette ateşten koruyabileceğini, her İnsanın imkânı oranında İyilikler yap*ması, belirtilen şartlara uygun iyiliğin az da olsa küçümsenmemesi gerektiğim vur*gulamıştır. [15]



--------------------------------------------------------------------------------

[1] bk. Şevkânî, V, 562

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/615.

[2] İbnÂşûr,XXX,489

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/615.

[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/615.

[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/615-616.

[5] krs. Kehf 18/47; Tâhâ 20/101-107

[6] Hac 22/1

[7] İbn Mâce, "Zühd", 31

[8] Râzî, XXXII, 59

[9] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/616.

[10] Razı, XXXII, 60; Elmalıh, IX, 6012

[11] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/616-617.

[12] Buhârî, "Şürb", 12; "Tefsîr", 99

[13] krş. Kehf 18/49; Enbiyâ 21/47

[14] Buhârî, "Edeb", 34, "Zekât", 10, "Tevhîd", 36

[15] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/617.
Sponsorlu Bağlantılar
Alıntı ile Cevapla
  #17  
Okunmamış 04-08-2007, 02:16 AM
fatihtekin
Standart Cevap: Diyanet Tefsiri

BEYYİNE SÛRESİ

98


İndiği Yer :


Medine



İniş Sırası :

100



Âyet sayısı :


8



Nüzulü


Mushaftaki sıralamada doksan sekizinci, iniş sırasına göre yüzüncü sûredir. Talâk sûresinden sonra, Haşr sûresinden önce Medine'de inmiştir. Mekke'de indi*ğine dair rivayetler de vardır; ancak özellikle Buhârî'de yer alan bir hadis[1] sûrenin Medine döneminde indiğini göstermektedir.[2]



Adı


Sûre adını birinci âyette geçen ve "açık delil, kesin belge" anlamına gelen "beyyine" kelimesinden almıştır. "Kayyime, Beriyye, İnfıkâk" gibi isimlerle de anılmaktadır. Ayrıca Hz. Peygamber'in bu sûreyi "Lem Yekünillezîne keferû" şeklinde andığı da rivayet edilmiştir. [3]



Konusu


Sûrede Hz. Muhammed aieyhisselâmın peygamberliği karşısında Ehl-İ kitap ve müşriklerin İnkarcı tutumları eleştirilmekte; özellikle Ehl-i kitap mensupları*nın, bu tutumlarıyla kendi dinlerinin özüne de aykırı davrandıkları, çünkü İslâm'ın iman ve ibadete dair temel buyruklanyla peygamberlik inancının o dinlerin asılla*rında da bulunduğu bildirilmektedir. Sûre kötülerle iyilerin âhiretteki durumlarını özetleyen açıklamalarla son bulmaktadır. [4]



Meali


Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla... 1-2. Ehl-i kitap'tan ve müşrik*lerden hakkı inkâr edenler, kendilerine açık kanıt, Allah tarafından gönderi*len, tertemiz sayfaları okuyan bir elçi gelinceye kadar (bulundukları durum*dan) ayrılacak değillerdir. 3.0 sayfalarda dosdoğru hükümler yer almakta*dır, 4. Ehl-i kitap ancak kendilerine o açık kamt geldikten sonra ayrılığa düş*tüler. 5. Halbuki onlara, Allah'a yürekten inanıp itaat ederek ve hanîfler ola*rak O'na kulluk etmeleri, namaz kılmaları ve zekât vermeleri emredilmişti. Doğru din de işte budur. 6. Ehl-i kitap'tan ve müşriklerden hakkı inkâr eden*ler, içinde ebedî olarak kalacakları cehennem ateşindedirler. İşte halkın en kötüleri onlardır. 7. İman edip iyi işler yapanlara gelince, halkın en hayırlısı da onlardır. 8. Onların Rableri katındaki ödülleri, zemininden ırmaklar akan, içinde devamlı kalacakları Adn cennetleridir. Allah onlardan razı ol*muş, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. İşte bu, rabbini sayıp O'ndan kor*kanlar içindir. [5]



Tefsiri


1-3. Burada eleştiri konusu edilen "Ehl-İ kitap"tan maksat, özellikle o dö*nemde Medine ve çevresinde yaşayan yahudilerle hıristiyanlar; "müşrikler"den maksat ise dönemin putperest Araplan'dır. Her ne kadar burada Hz. Peygam-ber'in yakın çevresinde bulunan iki grup inkarcı zikredilmişse de hüküm geneldir, bütün insanlığı ilgilendirmektedir. İlk âyet hakkında yapılan yorumlan üç nokta*da özetlemek mümkündür:

a) Müfessirlerin çoğunluğu bu âyeti, "Allah ve Resû-lü'nü inkâr eden yahudiler, hıristiyanlar ve putperestler, kendilerine açık kanıt ya*ni peygamber gelinceye kadar içinde bulundukları inkarcılıktan ayrılıp ona son vermeyeceklerdir" şeklinde yorumlamışlardır.

b) Diğer bir yorum da şöyledir: Al*lah Teâlâ, Hz. Peygamber'in muhatapları olan Ehl-i kitap ile müşrikleri, -yeni bir ilâhî mesajın zamanı geldiği için- o mesajı göndermeden dünyadan ayırmayacak-tır.

c) Aynı âyet, söz konusu grupların, kendilerine elçi ve kamt gelmedikçe, gön- lir[6] İbadet teriminin genel anlamı içinde namaz ve zekât da bulunmakla birlikte bu iki ibadet dinin esaslarını teşkil eden un*surlardan olduğu için âyette özellikle zikredilmiştir. Gerek önceki kutsal kitapla*rın aslında ve gerekse Kur'an'da insanlara sadece bir olan Allah'a ihlâsla ibadet etmeleri, namaz kılmaları ve zekât vermeleri emredilmiştir. Namaz Allah'a saygı*nın, zekât ise insana şefkat ve sevginin en anlamlı ifadeleridir. Bu sebeple, âyette belirtildiği gibi tevhid inancı ve "Allah'a gönülden saygı ve itaat" anlamındaki ih-lâsın yanında, namaz ve zekât da diğer ilâhî dinlerin bozulmamış şeklinde mevcut idi. Âyetin son cümlesinde bu vecibelerin, ilâhî vahye dayanan "dosdoğru dİn"in kendisi ve doğru yolda giden milletlerin dini olduğu vurgulanmıştır. [7]



6-8. Bu sûrenin indiği Medine ve çevresindeki yahudiler ve hıristiyanlar, son peygamber Hz. Muhammed'in risâleti hakkında bilgi sahibi okudukları halde, -ön*ceki âyetlerde "kanıt" olarak ifade edilen- o hak peygamberi ve Kur'an'ı inkâr et*tikleri; putperestler ise bir olan Allah'a ortak koştukları, aynca onlar da Allah'ın gönderdiği peygamberi ve indirdiği vahyi inkâr ettikleri için halkın en kötüsü ola*rak nitelendirilmişlerdir. Onlara ibadet etmeleri ve namaz kılıp zekât vermelerinin emredilmesi İslâm dinini kabul etmeye çağrıldıklarını ifade eder. Âyette, sonuç olarak, inatla hakkı inkârda direnmeleri yüzünden her iki grubun da ebedî olarak cehennemde kalacakları bildirilmiştir. Buna karşılık 7. âyette, iman edip iyi işler yapanlar -ki bunlarm başında namaz kılmak ve zekât vermek gelmektedir- halkın en hayırlısı olarak nitelendirilmiştir. 8. âyette ise müminlere dünyada yaptıkları iyi işlerin karşılığı olarak âhiret nimetlerinin en güzellerinden olan Adn cennetlerinin verileceği, müminlerin bu cennetlerde ebedî olarak kalacakları haber verilmekte*dir. Bunlardan daha iyisi ise Yüce Allah'ın azasını kazandıklarının müjdelenmiş olmasıdır. Dünyada Allah'ın emirlerini yerine getirip yasaklarından sakındıkları için Allah Teâlâ onlardan razı olmuştur. Bir hadis-i kudsîde belirtildiği üzere on*lara gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insan aklına gelmemiş olan son*suz nimetler verileceği için [8] onlar da Allah'a karşı hoşnutluk ve memnuniyet hissiyle dolacaklardır. Sûrenin sonunda ise bütün bu nimet ve lütuflann, kendisini yaratan, büyütüp besleyen ve yaşaması için her türlü imkânı sağlayan yüce rabbine karşı "haşyet" içinde olan, yani O'nun ululuğu karşısında derin bir saygı ve korku duyan, bu duygularla ürperip heyecan*lanan mümine sunulacağı bildirilmiştir. [9]





--------------------------------------------------------------------------------

[1] Tef-sîr", 98/1-3

[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/609.

[3] Buhârî, "Tefsir", 98

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/609.

[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/609.

[5] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/610.

[6] bilgi için bk. Bakara 2/135; Rûm 30/30

[7] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/610-611.

[8] Buhârî, "Tevhîd", 35; Müslim, "İman", 312

[9] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/612.
Alıntı ile Cevapla
  #18  
Okunmamış 04-08-2007, 02:17 AM
fatihtekin
Standart Cevap: Diyanet Tefsiri

KADİR SÛRESİ

97

İndiği Yer :

Mekke



İniş Sırası :

25



Âyet sayısı :


5



Nüzulü


Mushaf'taki sıralamada doksan yedinci, iniş sırasına göre yirmi beşinci sûre*dir. Abese sûresinden sonra, Şems sûresinden önce Mekke'de İnmiştir. Bir rivaye*te göre müfessirlerin çoğu Medine'de İndiğini söylemişlerdir.[1]



Âdı

Sûrede Kadir gecesinden bahsedildiği için bu adı almıştır. "İnnâ enzelnâ" adıyla da anılmaktadır.[2]



Konusu

Kur'an'in Kadir gecesinde indirildiği bildirilmekte ve bu gecenin önemi an*latılmaktadır. [3]



Meali


Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla... 1. Biz onu (Kuranı) Kadir ge*cesinde indirdik. 2. Bilir misin nedir Kadir gecesi? 3. Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır. 4.0 gece melekler ve Ruh, rablerinin izniyle her bir iş için iner du*rurlar. 5.0 gece tan sökünceye kadar esenlik doludur. [4]



Tefsiri

1-3. "Kadr" kelimesi sözlükte "güç, hüküm, takdir, şeref, ululuk" gibi anlam*lara gelir. Özellikle Kur'an'm bu gecede indirilmesinin geceyi şereflendirdiğini ve kadrini yücelttiğini ifade etmek üzere ona bu İsim verilmiştir. Bu sûre inmeden ön*ce gecenin böyle bir ismi yoktu. Duhân sûresinde "Biz onu mübarek bir gecede in*dirdik" (44/3) buyurularak bu gecenin bereketli, hayırlı, uğurlu, önemli ve kutsal bir gece olduğu açıkça ifade edilmiştir. Sûrenin ilk âyetinde Kur'an'm bu gecede, Bakara sûresinde de (2/185) Ramazan ayında indirildiği belirtilmiştir. Buna göre Kadir gecesinin Ramazan ayı içerisinde olduğu açıktır; Ramazan'ın hangi gecesi*ne denk geldiği konusunda farklı görüşler vardır. Bununla birlikte, Buhârî ve Müs*lim'in kaydettiği, Hz. Âîşe'ye isnat edilen ve Alak sûresinde naklettimiz bir hadis*te Hz. Peygamber'e ilk vahyin Ramazan'ın 27. gecesinde geldiği bildirilmiş; bu sebeple Kadir gecesinin Ramazan'ın 27. gecesi olduğu yönünde genel bir kanaat oluşmuştur. Bazı rivayetlere göre Kur'an bu ayın son on günü içinde inmeye baş*lamıştır. [5] Kadir gecesinin kesin olarak bildirilmemesi, insan*ların o gecede kazanacakları sevaplara güvenip diğer zamanlarda kulluk görevle*rini ihmal etmelerini önlemek gibi bazı sebep ve hikmetlerle açıklanmıştır.

Müfessirler, "Biz onu Kadir gecesinde indirdik" diye çevirdiğimiz 1. âyette*ki "o" zamiriyle Kur'an'm kast edildiği konusunda İttifak etmişlerdir. [6] Kur'an'm, zamirle anlaşılacak de*recede apaçık bilinen, tanınan, şanı yüce bir kitap olduğunu göstermek için adının açıkça anılmadığı belirtilir. "Biz onu indirdik" ifadesi "tamamını indirdik" mâna*sına geldiği gibi bundan "indirmeye başladık" mânası da anlaşılabilir. Âlimlerin çoğu, âyette "peyderpey İndirdik" anlamındaki "nezzelnâ" yerine "indirdik anla*mındaki "enzelnâ" fiilinin kullanılmasını gerekçe göstererek burada Kur'an'm ta*mamının ulûhiyet makamından dünya semasına indirilmesinin söz konusu edildi*ğini ileri sürmüşlerdir. Bazı âlimler ise bu âyetle doğrudan Hz. Peygamber'e ge*len Alak sûresinin ilk âyetlerinin kastedildiği kanaatindedirler. Her iki yoruma gö*re de söz konusu zaman diliminin Kur'ân-ı Kerîm'in indirilİşİne sahne olduğu ve bu olayla büyük bir değer kazandığı için bu sûrede ona "leyletü't-kadr" denilmiş*tir. [7] "Bilir misin nedir Kadir gecesi?" mealindeki 2. âyete cevap veren sonraki âyetlerde onun tarihinin açıklanması yerine bu gecenin önemi, insanlar için hayır ve bereketi üzerinde durulmuştur. Duhân sûresinde de Kur'an'm "mübarek bir ge*cede" İnidirildiği belirtilerek hüküm ve hikmet içeren bütün işlerin bu gecede ay-nldığı, belirlendiği ifade edilir. [8]

Müfessirlerin bir kısmı, Kadir gecesinin bin aydan hayırlı olduğunu bildiren 3. âyeti hakiki manasında anlayarak bu gecede yapılan ibadet ve hayırların, içinde Kadir gecesinin bulunmadığı tam bin ayda yapılanlardan daha çok sevap getirece*ğini belirtirler. Başka bir yoruma göre buradaki bin sayısı çokluktan kinayedir. Ni*tekim birçok dilde olduğu gibi Arapça'da da bin rakamı mübalağa yoluyla çoklu*ğu anlatmak için kullanılmaktadır. Şu halde bu âyette Kadir gecesinde yapılan İba*det ve iyiliklerin diğer bütün zamanlarda yapılanlardan daha çok sevap getireceği ifade edilmiş olmaktadır. [9]



4-5. Burada Kadir gecesinin bin aydan hayırlı oluşunun başka bazı sebepleri açıklanmaktadır. Bu gece Allah Teâlâ'nuı vereceği görevleri üslenmek üzere me*lekler ve Rûh yeryüzüne inerler. Müfessirlerin çoğunluğuna göre 4. âyetteki "Rûh"tan maksat Cebrail'dir. [10] Cebrail meleklerden biri olmakla birlikte makamının yüksekliğini ve şanının yüceliğini göstermek üzere ayrıca zikredilmiştir. Ruha "meleklerin ileri gelenleri, meleklerin dışında Allah'ın görünmez ordularından bir ordu, rahmet" vb. mânalar verenler de vardır. [11] 5. âyette bu gecenin esenlik ve mutluluk gecesi ol*duğu ifade edilmiştir. Zira melekler gecenin başından itibaren tan yeri ağanncaya kadar gruplar halinde inerek müminlere selam verirler. Bu durum gecenin karan*lığı çekilİnceye kadar devam eder. Kadir gecesinde Allah Teâlâ rahman ismiyle te*celli etmekte, -Duhân sûresinin 4-6. âyetlerinden de anlaşıldığı üzere- bu tecelli en az bir yıl boyunca genel esenliğin devamını sağlamakta, düzeni ve dengeyi koru*maktadır. Bu sebeple Ramazan'in son on gününe girildiğinde Hz. Peygamber dün*yevî işlerden uzaklaşıp mescidde itikâfa çekilir, vaktini daha çok ibadet ve tefek*kürle geçirirdi. [12] Dolayısıyla müminler de kadir gecesini ibadetle ve dualarla ihya etmelidirler. Hz. Âişe bu gecenin nasıl ihya edileceğini Hz. Peygamber'e sormuş, o da "Allahım! Sen affedicisin, affı se*versin, beni affet!' de" şeklinde cevap vermiştir. [13]

Kadir gecesi, "kandil geceleri" denilen ve zamanla İslâm kültür tarihinde kutsallığına inanılıp çeşitli ibadetlerle ihya edilen, hatta merasimlerle kutlanan ge*celerden bîri ve en önemlisidir. [14]



--------------------------------------------------------------------------------

[1] bk. Şevkânî, V, 554

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/603.

[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/603.

[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/603.

[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/603.

[5] Kurtubî, XVI, 124

[6] bk. Taberî, XXX, 166; Râzî, XXXII, 27; Şevkânî, V, 554

[7] M. Said Özervarh, "Kadr Sûresi", DM, XXIV, 140-141

[8] Duhân 44/3-4

[9] Şevkânî, V, 555; İbn Âşûr, XXX, 459

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/604-605.

[10] krş. Şu'arâ 26/193-194

[11] Râzî, XXXII, 34; Şevkânî, V, 555

[12] Buhârî, "İtikâf", 1; Müslim, "İtikâf", 1-5

[13] Tİrmizî, Da'avât", 84; İbn Mâce, "DuT, 5

[14] Geniş bilgi için bk. Halit Ünal, "Berat Gecesi", DİA, V, 475-476; M. Sait Özervarlı - Mustafa Uzun, "Kadir Gecesi", a.g.e., XXIV, 124-127; Nebi Bozkurt, "Kandil", a.g.e., XXIV, 300-301

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/605.
Alıntı ile Cevapla
  #19  
Okunmamış 04-08-2007, 02:17 AM
fatihtekin
Standart Cevap: Diyanet Tefsiri

ALAK SÛRESİ

96


İndiği Yer :



Mekke



İniş Sırası :

1



Âyet sayısı :


19



Nüzulü


Mushaftaki sıralamada doksan altıncı, iniş sırasına göre birinci sûredir. Ka*lem sûresinden önce Mekke'de inmiştir. Baştan beş âyeti Hz. Peygamber'e gelen ilk vahiy olduğundan ilk inen sûre kabul edilir. Geri kalan 14 âyetinin ise sonrala*rı Ebû Cehil hakkında indiği rivayet edilmiştir. Bazı müfessirler ise ilk inen sûre*nin Müddesir, bazıları da Fatiha olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Buhârî ve Müslim'de Hz. Âişe'ye isnat edilen rivayete göre Hz. Peygamber, inzivaya çekilmeyi âdet edindiği Hira mağarasında iken Ramazan ayının 27. gece*si (Pazar-Pazartesi) tan yerinin ağarmaya başlamasından az önce ufukta nurdan bir şekil görmüş; o zamana kadar hiç karşılaşmadığı bu nurânî varlığın (Cebrail) ken*disine seslendiğini duymuştur. Hz. Peygamber olayı şöyle anlatır: "Melek bana okumamı emretti. Kendisine okuma bilmediğimi söyledim. Beni kollarımn arası*na alıp kuvvetle sıktı; sonra 'Oku!' dedi. Ben yine, 'Okuma bilmem' dedim. Beni tekrar kollarımn arasına aldı, kuvvetle sıktı ve 'Oku!' diye tekrar etti. Ben yine 'Okuma bilmem' dedim. Üçüncü defa kollarının arasına alıp daha kuvvetlice sık*tıktan sonra bıraktı ve şöyle dedi: 'Yaratan rabbinin adıyla oku; O, insanı alaktan (asılıp tutunan zigottan) yarattı. Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O, kalemle (yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediklerini öğretmiştir"[1]



Adı


Sûre adını ikinci âyette geçen ve "asılıp tutunan" anlamına gelen "alak" ke*limesinden almıştır. Ayrıca "oku" anlamına gelen ilk kelimesinden dolayı "İkra"' ve "İkra' bi'smi rabbike" adlarıyla da anılmaktadır.[2]



Konusu


Sûrede "okumanın önemi vurgulanmakta, insanın neden yaratıldığına dikkat çekilmekte, kendini yeterli görüp nankörlük eden insanın taşkınlığı ve buna veri*lecek ceza anlatılmaktadır. [3]



Meali


Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla... 1- Yaratan rabbinin adıyla oku! 2- O, insanı ataktan (asılıp tutunan zigottan) yaratmıştır. 3-4. Oku! Ka*lemle (yazmayı) öğreten rabbin sonsuz kerem sahibidir. 5.0, insana bilme*diklerini öğretti. 6-7. Gerçek şu ki insan, kendini kendine yeterli görerek il*le de azgınlaşmaktadır! 8. Oysa (kuldaki) her şey yalnız rabbine aittir (O'na dönecektir). 9-10. Gördün mü, bir kulu namaz kılarken engelleyen o adamı? 11. Peki, düşündün mü (ey inkarcı), ya o kul doğru yolda ise! 12. Yahut gü*nahtan sakınmaya çağırıyorsa! 13. Düşündün mü (ey Resulüm), ya öteki hak*kı bıkar ediyor, sut çeviriyorsa! 14. Allah'ın her şeyi gördüğünü bilmiyor mu o? 15. Hayır, hayır! Eğer vazgeçmezse mutlaka onu perçeminden yaka*layıp sürükleriz! 16.0 yalancı, günahkâr perçeminden! 17.0 hemen kurul*tayını çağırsın. 18. Biz de zebanileri çağıracağız! 19. Sakın ona uyma! Secde*ye kapan ve Allah'a yakmlaş. [4]



Tefsiri


1-5. "Nüzulü" bölümünde açıklandığı üzere bu âyetler Hz. Peygamber'e inen ilk vahiy olup Peygamber'e ve onun şahsında tüm müslümanlara okumayı emret*miş, onları kalemle yazmaya ve ilimde gelişip yetkinleşmeye teşvik etmiştir. İlk vahyin "oku" emriyle başlaması ve bu emrin iki defa tekrar edilmesi, okumanın ve İlmin dinde ve insan hayatında ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Kur'an'ın, canlılar arasında insanın farklı ve üstün yerini onun öğrenme özelliği ile tanımlaması son derece anlamlıdır[5] Âyette Hz. Pey-gamber'e emredilen okumanın konusu belirtilmemiştir; çünkü başta kendisine in*dirilen vahiy ve kozmik evrendeki âyetler olmak üzere, okunması yani üzerinde inceleme yapıp zihin yorarak hakkında bilgi edinilmesi, ders ve ibret alınması ge*reken her şeyi tanıması, hakikatini anlayıp kavraması istenmektedir. Kuşku yok ki yaratanı tanımak, bilimin de dinin de temelini teşkil eder. Bu sebeple "Yaratan rabbinin adıyla oku" buyurularak Hz. Peygamber'in okuma faaliyetine veya her*hangi bir işe, başka varlıkların adıyla değil, yaratan rabbin adıyla başlaması ve O'ndan yardım istemesi emredilmiştir. Âyete "Yaratan rabbinin adına oku" şek*linde de mâna verilebilir. Sonuçta okumanın (veya herhangi bir faaliyetin) Al*lah'ın adıyla, Allah için ve Allah adına yapılması emredilmiştir. Âyette "Yaratan rabbinin adıyla oku" buyurularak özellikle yaratma sıfatına vurgu yapılmıştır. Çünkü hem insandaki okuma yeteneği ve imkânını hem de onun okuduğu, incele*diği, anlamaya ve kavramaya çalıştığı objeleri, nesneleri yaratan Allah'tır, İnsan, bilgi edinme sürecinde Allah'ın verdiği imkân ve yetenekleri kullanmakta, O'nun yarattığı şartlarda ve onun yarattığı varlıklar üzerinde bilimsel inceleme ve araştır*malar yapmaktadır. Durum böyle iken, yani O'nun yarattığı yeteneklerle O'nun yarattığı varlık âlemini incelerken, bütün bu lütuflan görmezlikten gelerek Allah'a şükretmemek, O'nu tanımamak, üstelik bunu bilim adma yapmak büyük bir nan*körlüktür.

Sözlükte "yapışmak, asılmak, sevgi, İlgi, kan emen kurtçuk" gibi anlamlara gelen "alaka" kelimesinin çoğulu olan 2. âyetteki "alak" ile aşılanmış yumurtanın ana rahminin iç cidarına asılı vaziyetinin (zigot) kastedildiği anlaşılmaktadır. Âyetler insanın kâmil bir varlık haline gelmesi için önce yaratanı, sonra da yaratı*lanı yani kendisini tanımasının gerekli olduğunu gösterir. [6]

"Nüzulü" bölümünde anlatıldığı üzere Cebrail Hz. Peygamber'e "Oku" dedi*ğinde o okuma işinin okuma-yazma bilenler tarafından yapılabileceğini düşünerek "Ben okuma bilmem" demişti. İşte 3. âyet, bir bakınma Resûl-i Ekrem'in bu do*laylı özür beyanına bir cevap olmaktadır. Buna göre Allah'ın keremi sonsuzdur; O, insanı "alak"tan yaratıp mükemmel bir varlık haline getiren ve peygamberlik gibi yüce bir makama kadar erdiren kudretiyle, dilediği kullarına normal yollar*dan, yani kalemi ve diğer bilgi malzemesini kullanarak bir hocadan bilgi almasını sağlayarak okumayı öğretir, ama O, kullarından dilediğine, bir öğretici ve öğrenim aracılığı olmadan bilgi öğretmeye de kadirdir.

4 ve 5. âyetlerde kalemin önemi vurgulanmıştır; çünkü kalemde sayılamaya-cak kadar çok ve büyük faydalar vardır. Kalem vasıtasıyla ilimler tedvin edilmiş, hikmetler kaydedilmiş, öncekilerle ilgili haberler, bilgiler zaptediîmiş, Allah tara*fından indirilmiş olan kutsal kitaplar yazılmıştır; kısaca uygarlıklar kalem sayesin*de süreklilik kazanmış, kuşaktan kuşağa aktarılmış; Allah kalem vasıtasıyla insa*na bilmediklerini öğreterek onu cehalet karanlığından kurtarmış, ilmin aydınlığına kavuşturmuştur. Burada "kalem" kelimesinin, -işlevi ve amacı dikkate alındığın*da- bilinen kalemden bilgisayara kadar bütün okuma, yazma ve bilgi alıp verme araçlarını kapsadığını da belirtmek gerekir. [7]



6-7. Müfessirlerin çoğunluğu 6. âyette eleştirilen "insan" ile bilhassa İs*lâm'ın en azılı düşmanlarından olan Ebû Cehil'in kastedildiğini belirtirler. Riva*yete göre Ebû Cehil, "Lât ve Uzzâ'ya yemin olsun, Muhammedi namaz kılarken görürsem mutlaka ensesine binip yüzünü toprağa sürteceğim!" diyerek onun na*maz kılmasını engellemeye karar vermişti. Hz. Peygamber'i namaz lalarken gör*düğünde yeminini yerine getirmek isteyince hemen geri döndüğü ve garip bir şe*kilde elleriyle kendini korumaya çalıştığı görülmüş; kendisine niçin böyle yaptığı sorulunca, "Benimle onun arasında ateşten bir hendek, korkunç bir varlık ve bazı kanatlı şeyler meydana geldi" demiştir. Hz. Peygamber, "Eğer bana yaklaşsaydı melekler onu kapıp parça parça edeceklerdi!" buyurmuş, bu olay üzerine 6-19. âyetler inmiştir. [8]

"Gerçek şu ki" diye çevirdiğimiz "kellâ" kelimesi olumsuzluk edatı olup kendisinden sonra anlatılanların aslında olmaması gerektiğini ifade eder. Bu bağ*lamda, zenginliğine güvenerek şımaran ve kendini yeterli görerek nankörlük eden, azgmlaşıp hakka sırt çeviren İnsanın böyle yapmaması gerektiğini vurgular. Zira gerçekte insan zayıf ve muhtaç bir varlıktır; sağlık, huzur, sükûn ve emniyet içe*risinde hayatını devam ettirebilmesi için öncelikle Allah'a ve kendisinin de üyesi bulunduğu toplumun diğer fertlerine ihtiyacı vardır. İnsanların ellerinde bulunan bütün imkânların gerçek sahibi ise kendileri değil, onu yaratan ve istediği anda el*lerinden alma gücüne sahip olan Allah Teâlâ'dır. Buna rağmen insanın sahip ol*duklarına aldanıp şımararak Allah'a itaatten uzaklaşması, kendini kendine yeterli ve başkalarından üstün görmesi, kaderinin kendi elinde olduğunu iddia etmesi vb. küstahça tutumları bilgi, iman ve basiret eksikliğinden kaynaklandığı için Yüce Allah tarafından kınanmıştır. [9]



8. Alak sûresini Kur'an'in ilk inen sûresi olarak kabul edenlere göre bu âyet de Kur'an'da âhiret hayatına dikkat çekmek üzere inmiş İlk âyet olup bir uyarı ola*rak dünya hayatının geçiciliğini, sonunda herkesin hesap için mutlaka Allah'ın hu*zuruna getirileceğini, bu nedenle azgınlık ve taşkınlıklardan sakınılması ve âhiret hayatı için hazırlık yapılması gerektiğini hatırlatmaktadır. Daha sonra inen birçok âyette âhiret hayatının varlığı kesin ve net bîr şekilde açıklanarak iman esasların*dan biri olduğu ortaya konmuş, dünyada yapılan iyi veya kötü işlerin orada hesa*bının sorulup karşılığının verileceği, iyilerin ödüllendirileceği, kötülerin ise ceza*landırılacağı haber verilmiştir. [10]

Bizim tercih ettiğimiz meale göre 8. âyet, önceki iki âyetle bağlantılı olup, elindekini kendine ait sanan, Allah'ın gerçek sahip ve mâlik olduğu bilincinden yoksun bulunan, bu yüzden böbürlenen, azıp sapan İnsana karşı bir uyandır, [11]



9-14. Müfessirlerin çoğunluğuna göre bu âyetler Hz. Peygamber'e hitap ede*rek onun ve müminlerin Kabe Önünde namaz kılmalarını engellemeye kalkışan Ebû Cehil'e karşı bir eleştiri ve uyandır. Ancak bunları genel anlamda tüm insan*lık için bir uyan olarak değerlendirmek daha uygun olur. Zira âyetlerin İçeriği dik*kate alındığında burada, belli tarihsel kişi ve olaylann ötesine uzanılarak her dö*nemde görülen ve dinin sosyal hayatı iyilik, hak ve adalet ilkeleri yönünde şekil*lendirme işlevini engellemek isteyen bütün zorbaların eleştirildiği ve insanlığın onlara karşı uyarıldığı anlaşılmaktadır. 11-12. âyetler ise hem kendisi doğru yolda olan hem de başkalarına Allah'a saygılı olmayı ve sorumluluk şuuru içerisinde bu*lunmayı emreden bir kimsenin ibadetten veya dinin emirlerini yerine getirmekten engellenmesinin kesinlikle yanlış ve haksız olduğunu ifade eder. [12]



15-16. "Perçeminden yakalayacağız" sözü mecazî bir ifade olup "Onu tutup cehenneme atacağız, yüzünü kara çıkaracağız, yüzünü damgalayacağız, alçaltaca-ğız" gibi değişik şekillerde açıklanmıştır. [13] Kendini kendine yeterli gördüğü için azgınlık eden ve Allah'ın kullarının ibadet etmelerine, dinin emirlerini yerine getirmelerine engel olan kişinin, imtihan gereği bir süre veya dünya hayatı boyunca serbest bırakılsa da sonunda bir gün gelip yakasına yapışı-lacağı, hak ettiği cezayı göreceği bildirilmektedir. Âyette bu cezanın dünyada mı yoksa âhirette mi verileceğine dair bir açıklama yapılmadığına göre her ikisini de kapsadığı düşünülebilir. Nitekim Ebû Cehil ve benzerleri müslümanlar karşısında*ki yenilgileri ve tükenişleriyle bu dünyada cezalarını görmüşlerdir; ayrıca âhirette de cezalandırılacaktan birçok âyette haber verilmektedir, [14]



17-19. "Kurultay" diye çevirdiğimiz "nâdî" kelimesi "bir konuda istişare et*mek üzere toplanmak" anlamına gelen "nedve" kökünden türemiş olup kurultay*da bir araya gelen heyeti ifade eder. Câhiliye döneminde Mekke'de bu tür toplan*tıların yapıldığı yere Dârunnedve denilirdi. "Zebaniler" diye çevirdiğimiz "zeba*niye" kelimesi ise "itmek, savmak" anlamına gelen "zeben" kelimesinden türemiş çoğul bir isim olup azap meleklerini ifade eder. Rivayete göre Resûlullah İbra- him'in makamında namaz kılarken Ebû Cehil "Ben sana namaz kılma demedim mi!" diyerek onu tehdit edip engellemek istemiş, Hz. Peygamber de ona sert bir şekilde karşılık vermişti. Ebû Cehil ise, "Sen beni ne ile tehdit ediyorsun? Vallahi ben bu vadide adamları en çok olan kimseyim" demiş, bunun üzerine bu âyetler inmiştir. [15] Allah Teâlâ, "O hemen kurultayını çağırsın, biz de zebanileri çağıracağız" buyurarak Hz. Peygamber'e meydan kuyan Ebû Ce*hil'in aczini ortaya koymak istemiştir. Nitekim Ebû Cehil bu âyetleri dinlediği hal*de kötü niyetini gerçekleştirme yönünde herhangi bir teşebbüste bulunmaya cesa*ret edememiştir. 19. âyette tekrarlanan "Hayır!" anlamındaki "kellâ" edatı da, o azgın insanın, Hz. Peygamber'e kötülük etmek üzere taraftarlarını çağırmaya asla cesaret edemeyeceğini gösterir. Burada Resûlullah'a, böyle azgın, Allah ve pey*gamber tanımaz kimseye boyun eğmemesi, namaz kılmaya ve secde ermeye de*vam ederek Allah'a yakınlaşma gayretlerini sürdürmesi emredilmiştir. Şüphe yok ki Allah'a yaklaşmak, O'nun emirlerine İtaat etmekle ve bu itaatin en anlamlı ifa*desi olan secde ile mümkündür. Nitekim Hz. Peygamber, "Kulun rabbine en yakın olduğu an secdede bulunduğu andır" buyurmuştur. [16]



--------------------------------------------------------------------------------

[1] bk. Buhârî," Bed'ü'I-vahy", 3; Müslim, "İmân", 252

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/595.

[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/595.

[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/595-596.

[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/596.

[5] ayrıca bk. Bakara 2/31

[6] insanın yaratılış safha*ları hakkında bk. Hac 22/5; Mü'minûn 23/14

[7] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/596-598.

[8] bk. Müslim, "Münâfikîn", 38; İbn Kesîr, VIIT, 461

[9] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/598.

[10] bk. Bakara 2/177; Nisa 4/136

[11] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/598-599.

[12] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/599.

[13] bk. Râzî, XXXII, 23

[14] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/599.

[15] bk. Kurtubî, XIX, 127

[16] Müslim, "Salât", 215

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/599-560.
Alıntı ile Cevapla
  #20  
Okunmamış 04-08-2007, 02:18 AM
fatihtekin
Standart Cevap: Diyanet Tefsiri

TIN SÛRESİ

95


İndiği Yer :



Mekke



İniş Sırası :


28



Âyet sayısı :

8



Nüzulü


Mushaftaki sıralamada doksan beşinci, iniş sırasına göre yirmi sekizinci sû*redir. Bürûc sûresinden sonra, Kureyş sûresinden önce Mekke'de inmiştir. [1]



Adı


Sûre adını birinci âyette geçen ve "incir" anlamına gelen "tin" kelimesinden almıştır. Ayrıca "Ve't-tîn" ismiyle de anılmaktadır. [2]



Konusu


Sûrede bazı önemli varlıklar üzerine yemin edilerek insanın yüksek değeri vurgulanmış, kötü ahlâkın bu değeri düşürdüğü ifade edilmiştir. İman edip iyi iş*ler yapanlar övülmüş, hesap ve cezayı yalan sayanlar kınanmış, hüküm verenlerin en üstününün Allah olduğu bildirilmiştir. [3]



Meali


Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla... 1. Yemin olsun incire ve zeyti*ne; 2. Sînâ Dağı'na; 3. Ve şu güvenli şehre! 4. Biz inşam en güzel biçimde ya-ratmışızdır. 5. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik. 6. Ancak iman edip erdemli işler yapanlar başka; onlar için kesintisiz bir ödül vardır. 7. Artık bu kanıtlardan sonra (ey insan!) seni dinin asitsiz olduğu sonucuna götüren şey nedir? 8. Allah hüküm verenlerin en âdiU değil midir? [4]



Tefsiri


1-3. Sûre, biri tatlı, diğeri acı olmasına rağmen ikisi de insanların severek ye*diği iki besin ile biri Hz. Musa'ya Tevrat'ın, diğeri Hz. Muhammed'e Kur'an'ın indiği ve bu özellikleriyle insanlığın manevî hayatındaki gelişmenin iki büyük sembolü olan iki mekâna, Sînâ Dağı ve Mekke'ye yeminle başlamaktadır. İncir ve zeytin, insanın bedenî varlığına, Sînâ Dağı ve Mekke de onun manevî hayatına yönelik olan ilâhî lütfün örnekleri olarak zikredilmiştir. Yeminin amacı ise deva*mında gelen âyetlerdeki insanın mahiyetiyle ilgili konunun önemine dikkat çek*mektir. Âyette Sînâ Dağı için kullanılan "şîrîn" kelimesinin Habeşçe veya Nabat-ça olduğu ve "verimli, bereketli, bol ağaçlı" veya "mübarek" anlamına geldiği be*lirtilir. [5]

Mekke'nin "güvenli şehir" olarak anılmasının sebebi ise gerek İslâm'dan önce gerekse İslâmî dönemde buranın bir barış kenti olarak tanınması ve orada her türlü kan dökmenin yasaklanmasıdır. [6]



4-6. "En güzel biçim" diye çevirdiğimiz "ahsen-i takvim" tamlaması bu bağ*lamda insana Allah tarafından verilen en güzel ve en mükemmel biçim ve yapıyı, bu sayede insanın, yeryüzü varlıkları içinde gerek fizyolojik gerekse ruhsal yete*nekler bakımdan en mükemmel ve en seçkin canlı olarak yaratılmış olmasını ifa*de eder. Yaratılmışların en mükemmeli olan insanda bulunan -âyetteki deyimiyle-bu güzelliğin kaynağı, Allah'ın onu kendi eliyle yaratıp ruhundan üflemesi[7] "kendi sureti üzere" (kendi sıfatlarından ona -insanlık düzeyinde ol*mak üzere- lütufta bulunarak) yaratması[8] onu yeryüzünde halife kılması[9] vb. lütuf ve inayetleridir. Müfessir-ler Allah'ın insandan daha güzel mahlûku olmadığı kanaatindedirler. Zira Allah insanı canlı, bilen, irade sahibi, konuşan, işiten, dinleyen, gören, düşünüp tedbir alan, hikmetle hareket eden ve bütün bu özellikleri sayesinde fizik bakımdan ken*disinden daha güçlü varlıklar üzerinde bile hakimiyet kurabilen bir varlık olarak yaratmıştır ki bütün bu vb. sıfatlar aynı zamanda ilâhî sıfatların bir kısmının onda*ki yansımaları, tecellileridir. [10] İşte 1-4. âyetlerde Yüce Allah kendisinin ilim, sanat ve kudret sıfatlarını gösteren dört önemli varlığa yani insa*nın maddî gıdalarından olan İncir ve zeytine ve manevî gıdası olan vahyin İndiği Sînâ Dağı ite "emin belde"ye (Mekke), insanların muhtaç oldukları maddî ve ma*nevî ikramların mükemmel örneklerine yemin ederek insanı en güzel biçimde ya*rattığım, hem bedenen hem de ruhen yükümlülük alabilecek yeteneklerle donattı- ğını ifade buyurmuştur. [11]

Bir görüşe göre İncir ve zeytin, mecaz olarak bu ağaçların çokça bulunduğu

topraklan, yani Akdeniz'in doğusunda bulunan Filistin ve Suriye'yi simgelemek*tedir. Kur'an'da adı geçen peygamberlerin çoğu bu topraklarda yaşadıkları ve teb*liğde bulundukları için bu iki ağaç cinsi bu peygamberlerin dile getirdiği dinî öğ*retilerin sembolü olarak kabul edilmektedir. Keza "tin" ve "zeytûn" kelimeleri hakkında, ilkiyle Mekke'deki Mescid-i Haram'm, ikincisiyle Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'nın kastedildiği gibi daha başka sembolik izahlar yapılmıştır. Ancak Şevkâ-nî'nin de haklı olarak belirttiği gibi bu tür yorumların aklî ve naklî dayanağı yok*tur. [12]

"Sonra onu aşağıların aşağısına (esfel-i sâfilîn) indirdik" ifadesini müfessir-ler iki türlü yorumlamışlardır:

a) İnsanın aşağıların aşağısına indirilmesi, onun be*densel ve zihinsel gelişmesini tamamladıktan sonra fizyolojik ve psikolojik olarak gerilemeye başlaması; algı, hafıza ve düşünme kapasitesinin gittikçe zayıflaması-dır. Nitekim başka âyet-i kerimelerde bazı insanların güçlendikten sonra "erzel-i ömür" denilen ömrün en zayıf ve sıkıntılı çağına eriştirileceği ifade buyurulmuş-tur. [13] Yaşlanma, müminler için de inkarcılar için de ge*çerli olan kaçınılmaz brr durumdur. Buna göre 6. âyet, inanıp iyi işler yapan yaşlı kimselerin, itaatlerinden ve birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye etmelerinden dola*yı kesintisiz ödül alacaklarını, bedenen ve zihnen gerileseler bile manen ilerleye*ceklerini ifade eder.

b) Bu ifade, yaratılış amacına uygun hareket etmeyip ahlâkî değerleri hiçe sayan ve en güzel biçimde yaratılmış olmanın şükrünü yerine getir*meyenlerin cehenneme indirileceğini gösterir.

c) Bize göre "Sonra onu aşağıların aşağısına (esfel-i sâfilîn) indirdik" ifadesiyle şu gerçek ortaya konmaktadır: İman etmeyen ve sâlih amel (iyi, erdemli, dünya ve âhiret için yararlı işler) yapmayan kimseler, Allah Teâlâ'nın insana verdiği, onu yaratılmışların en mükemmeli kıla*bilecek imkânları kötüye kullanmış oldukları için, hayatın başlangıç noktasından ileriye doğru gitmek, kesintisiz gelişme ve ecir alma imkânından yararlanmak ye*rine geriye, insandan geri canlılar âlemine doğru gitmiş, alçalmış olacaklardır. [14]



7. İnsanların yaratılışına, üstün yeteneklerine, onların istifadesine verilen ni*metlere temas edildikten sonra sağlıklı bir düşüncenin insanı imana götürmesi ge*rektiği, bütün bu kanıtlara rağmen dini inkâr etmenin ilim ve akıl yönünden sağ*lam bir dayanağının bulunamayacağı vurgulanmaktadır.

Ayetteki "dîn" kelimesini "âhiret ve yargı günü" olarak anlamak da müm*kündür. Bu da sonuçta dinin ve inanmanın bir gereğidir. [15]



8. "Allah hüküm verenlerin en âdili değil midir?" cümlesi, Yüce Allah'ın ev*reni ve evrendeki varlıkları hikmet ve adalet ölçülerinde yaratıp yönettiğini, dün*yada peygamberleri aracılığıyla en doğru ve âdil hükmü verdiğini, âhirette de yi*ne en âdil hakim olarak mahrukat arasında hüküm vereceğini ifade eder. Sözün so*ru şeklinde olması, hükmün kesinliğini pekiştirir. Hz. Peygamber bu âyeti okuya*nın "Evet, öyledir; ben de buna şahitlik edenlerdenim" demesini tavsiye etmiştir. [16]



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/589.

[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/589.

[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/589.

[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/589-590.

[5] Râzî, XXXII, 10; İbn Âşûr, XXX, 421

[6] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/590.

[7] bk. Sâd 38/72

[8] bk. Buhârî, "İsti'zân", 1; Müslim, "Birr", 115

[9] bk. Bakara 2/30; bilgi için bk. Süley*man Uludağ, "Ahsen-i Takvîm", Dİ A, II, 178

[10] krş. Şevkânî, V, 546

[11] İnsanın seçkin yaratılışı ve üstünlüğü hakkında ayrıca bk. İsrâ 17/70

[12] V, 545-546

[13] bk. Hac 22/5; Yâsîn 36/68

[14] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/590-591.

[15] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/591.

[16] bk.Tirmizî, "Tefsir" 84

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/592.
Alıntı ile Cevapla
  #21  
Okunmamış 04-08-2007, 02:19 AM
fatihtekin
Standart Cevap: Diyanet Tefsiri

İNŞİRAH SÛRESİ

94


İndiği Yer :


Mekke



İniş Sırası :


12



Âyet sayısı :


8



Nüzulü


Mushaftaki sıralamada doksan dördüncü, iniş sırasına göre on ikinci suredir. Duhâ sûresinden sonra, Asr sûresinden önce Mekke'de inmiştir.[1]



Adı

"İnşirah" açılıp genişlemek, huzura kavuşmak" anlamlarına gelmektedir. İlk âyetinde aynı kökten olan fiil kullanıldığı ve Hz. Peygamber'in gönül ferahlığına ve huzura kavuşturulduğu bildirildiği için sûre "İnşirah" adını almıştır. Ayrıca "Şerh, Elem neşrah" adlanyla da anılmaktadır. [2]



Konusu

Sûrede Yüce Allah'ın Hz. Peygamber'e manevî lütufları özetlenmekte, her güçlükle birlikte mutlaka bir kolaylığın olduğu bildirilerek Mekke'de putperestle*rin baskısı yüzünden sıkıntı çeken Resûlullah ile müslümanlara teselli ve ümit ve*rilmekte; onlardan Allah'a ibadet ve itaatini sürdürmeleri istenmektedir. [3]



Meali

Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla... 1. Senin kalbini açıp genişlet*medik mi? 2-3. Üzerinden, belini büken yükünü kaldırmadık mı? 4. Senin adım sanım yüceltmedik mi? 5. Demek ki zorlukla beraber bir kolaylık var- dır. 6. Evet, doğrusu her güçlüğün yanında bir kolaylık var. 7.0 halde işini bitirince hemen kalk, 8. Ve yalnız rabbine yöncl. [4]



Tefsiri


1-4. Hz. Peygamber'in kalbinin açılıp genişletilmesi ifadesini, Zümer 39/22 âyeti de dikkate alındığında, onun beşerî idrak kapasitesinin vahiy ile arttırıldığı*na ve azami seviyeye çıkarıldığına işaret olarak anlamak uygun olur. Ayrıca mü-fessirler bunu, ona indirilen vahyi anlaması, koruması ve peygamberlik görevini yerine getirebilmesi için kendisine verilmiş olan zihin açıklığı, maneviyat yüksek*liği gibi mânalarla da açıklamışlardır. Bazı müfessirler ise Duhâ sûresinin devamı mahiyetinde olan bu âyetlerde, bir süre ara verilmiş olan vahyin yeniden başlama*sıyla Peygamber efendimizin maneviyatının güçlendirildiğine değinildiği kana*atindedir.

2 ve 3. âyetlerde "Hz. Peygamber'in belini büktüğü" bildirilen "yükün kaldt-nlması"ndan maksadın ne olduğu konusunda yapılan açıklamalar İçinde[5] en zayıf olanı "günahlarının, hatalarının bağışlanmış olması" şek*lindeki yorumdur. Çünkü onun, Câhiliye döneminde puta tapmadığı bilinmektedir, İşlediği herhangi bir günah da tarihlere geçmiş değildir. Esasen İslâm tebliğ edil*meden onun yasaklarını çiğnemenin günah olduğundan da söz edilemez. İs*lâm'dan sonra bazı ictihad hataları olmuşsa bunlar da günah değil, ecir ve sevap vesilesidir. [6] Bize göre Allah'ın bir lütuf olarak onun omuzlarından kaldırdı*ğı yük iki şekilde açıklanabilir: a) Arasında yaşadığı topluluğun inanç ve ahlâk yö*nünden içine düştüğü durumdan dolayı duyduğu ıstırabın, vahiy yoluyla kaldırıl*ması; b) Bâtıla karşı verdiği çetin mücadelede birçok ilâhî destek ve inayete maz-har kılınması.

Hz. Peygamber'in "adının ve sanının yüceltilmesi"ne müfessirler, Resûlul-lah'ın adının mukaddes kitaplarda zikredilmesini ve geleceğinin müjdelenmesini, kelime-i şehâdette onun isminin Allah'ın ismiyle birlikte yer almasını, gök yüzün*de melekler, yeryüzünde müminler tarafından hürmetle anılmasını, Kur'an'da Al*lah'a itaatle birlikte ona da itaat edilmesinin enıredilmesini örnek gösteririler [7] Âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olması da[8] onun şanının yüceltildiğini ifade eder. Aynca bu âyeti, ileride Resûlul^ lah'ın isminin ve tebliğ ettiği dinin bütün dünyada tanınıp yayılacağını bildiren bir müjde olarak anlamak da mümkündür. Yine, Kur'an'da onun müstesna nitelikle*rini, Allah katındaki konumu ve değerini açıklayan âyetler de bu bağlamda "adını sanım yüceltme" olarak değerlendirilebilir. [9]



5-8. Hz. Peygamber ve arkadaşları Mekke döneminde müşriklerin giderek değişik şekildeki işkencelere kadar varan baskılarından acı çekiyorlardı. Bu durum hem Peygamber'i hem de müminleri üzüyordu. Yüce Allah Resûlü'nü ve mümin*leri teselli edip gönüllerini rahatlatmak için bu âyetleri indirerek sıkıntılardan son*ra ferahlığın ve başarının geleceğini müjdelemiştir. Rivayete göre bu sûre inince Hz. Peygamber, 5 ve 6. âyetlerde güçlüğün yanında kolaylığın da bulunacağının iki kez zikredilmesini göz önüne alarak, kendisine inananlara, "Müjdeler olsun! Sİze kolaylık geldi; artık bir güçlük iki kolaylığa asla galip gelemez!" buyurmuş*tu [10]

Oldukça muhtasar ve değişik şekillerde açıklanmaya elverişli olan "O halde işini bitirince hemen kalk" mealindeki 7. âyetle ilgili olarak çok farklı yorumlar yapılmıştır. [11] Bize göre İbn Âşûr'un, âyeti herhangi bir özel iş ve ibadetle sınırlamadan, "Önemli işlerden bi*rini tamamlayınca ardından başka bir işe yönel ki böylece bütün vakitlerini önem*li işlerle değerlendirmiş olasın" şeklindeki açıklaması isabetli görünmektedir. [12] Bu yoruma göre âyette Resûlullah'a ve onun şahsında müslü-manlara bütün vakitlerini hayırlı ve yararlı faaliyetlerle değerlendirmeleri, ibadet, dua, tebliğ ve irşad gibi dinî faaliyetlerin de; çalışma, üretme, öğrenme-öğretme, yardımlaşma ve dayanışma gibi dünyevî faaliyetlerin de hakkını vermeleri emre*dilmiştir, Son âyette ise kişinin, gerek çalışmasında gerekse ibadetinde yalnız Al*lah'a yönelmesi, her işini öncelikle O'nun rızasını gözeterek yapması, ne diliyor*sa O'ndan dilemesi, ne istiyorsa O'ndan İstemesi emredilmiştir. [13]



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/583.

[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/583.

[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/583.

[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/583-584.

[5] bk. Râ-zî, XXXII, 4-5

[6] Buhârî, "İ'tisâm", 13, 21; Müsüm, "Akziye", 15; ayrıca bk. Tevbe 9/43; Fetih 48/2

[7] bk. Şevkânî, V, 542

[8] bk. Enbiyâ 21/107

[9] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/584.

[10] Muvatta', "Cihâd", 6; Taberî, XXX, 151

[11] meselâ bk. Taberî, XXX, 152; Râzî, XXXII, 7

[12] XXX, 416-417

[13] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/585.
Alıntı ile Cevapla
  #22  
Okunmamış 04-08-2007, 02:20 AM
fatihtekin
Standart Cevap: Diyanet Tefsiri

DUHÂ SÛRESİ

93


İndiği Yer :


Mekke



İniş Sırası :

11



Âyet sayısı :

11



Nüzulü


Mushaftakİ sıralamada doksan üçüncü, iniş sırasına göre on birinci sûredir. Fecr sûresinden sonra, İnşirah sûresinden önce Mekke'de inmiştir. Rivayete göre Fecr sûresinin İnişinden sonra bir süre vahiy kesilmiş, müşrikler bu olayı kullana*rak Hz, Peygamber'e "Herhalde rabbin sana darıldı ve seni terk etti" demişlerdi. Bu sözlerden dolayı Hz. Peygamber'in duyduğu üzüntü üzerine bu sûre inmiştir. [1]


Adı


Sûre adını birinci âyetinde geçen ve "kuşluk vakti" anlamına gelen "duhâ" kelimesinden almıştır. Ayrıca "Ve'd-duhâ" adıyla da anılmaktadır. [2]



Konusu


Müşriklerin üzücü söz ve davranışlarına karşı bir teselli olmak üzere Hz. Peygamber'e, Yüce Allah'ın himayesi sayesinde çocukluğundan itibaren nice güç*lükleri aşarak bu günlere geldiği hatırlatılmakta ve kendisinin de yetime, yoksula iyi davranması emredilmektedir.[3]



Meali

Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla... 1. Yemin olsun, kuşluk vaktine; 2. Kararıp sakinleştiğinde geceye ki; 3. Rabbin seni bırakmadı ve sana darıl-madı. 4. Elbette işin sonu senin için öncesinden daha hayırlı olacaktır. 5. Rab*bin sana mutlaka lütuflarda bulunacak, sen de memnun olacaksın, 6. O seni yetim bulup barındırmadı mı? 7, Seni yol bilmez halde bulup yol göstermedi mi? 8. Ve seni yoksul bulup zengin etmedi mi? 9.0 halde sakın yetime kötü*lük ve haksızlık etme! 10, El açıp isteyeni de sakın azarlama! 11. Rabbinin ni*metini minnet ve şükranla an. [4]



Tefsiri


1-3. "Duhâ" kelimesi "kuşluk" anlamına gelmekle birlikte çoğu müfessirler, 2. âyetteki "gece"nin alternatifi olarak burada bütünüyle gündüz vakti İçin kulla*nıldığı kanaatindedirler. İbn Âşûr'a göre ise kelime burada da kuşluk vaktini İfa*de etmekte olup bununla tıpkı kuşluk vakti güneş ışığının yeryüzünü bütünüyle kaplaması gibi vahiy ışığının da dünyaya inip aydınlatmaya başladığına imada bu*lunulmuştur. 2. âyetteki gece karanlığı da Hz. Peygamber'in bu vakitte evinde ve*ya Kabe çevresinde sesli olarak Kur'an'ı okuduğu, müşriklerin ise onu gizlice din*ledikleri vakit olup bundan dolayı bu iki vakit üzerine yemin edilmiştir. Yeminin amacı putperestlerin artık Hz. Peygamber'e vahyin gelmez olduğu, Allah'ın onu terk ettiği iddialarının gerçekle ilgisinin bulunmadığını kesin bir dille belirtmektir. [5]



4-5. "İşin sonu" diye çevirdiğimiz "âhiret" ile "öncesi" diye çevirdiğimiz "ûlâ" kelimelerinin buradaki anlamlan konusunda iki yorum yapılmıştır: a) Senin bundan sonraki hayatın bundan önceki hayatından daha güzel ve başarılı olacak, özellikle peygamberlik görevinin sonu başlangıcından daha verimli olacak, b) Ebedî olan âhirette cennetteki hayatın geçici olan dünya hayatından daha güzel olacak. Bİze göre, -bu âyetlerin inmesine sebep olan putperestlerin, "Artık Mu-hammed'e vahiy gelmiyor; Allah onu unuttu" gibi sözler söyleyerek[6] Peygamber'in sonunun geldiğini, davasının Fiyasko ile biteceğini ummaları karşısında- Allah Teâlâ, Resulü'nün sonunun gelmesi şöyle dursun, bundan sonraki hayatının ve peygamberlik faaliyetlerinin öncekinden daha verim*li, daha başarılı olacağını müjdelemiştir. [7]



6-8. Hz. Peygamber, annesi ona hamile iken babasını, altı yaşında iken de an*nesini kaybetmiş; önce dedesi Abdulmuttalib'in, onun Ölümünden sonra da amca*sı Ebû Tâlib'İn himayesinde yetişmiştir. Ebû Tâlib, yeğeninin peygamberliğini ka*bul ettiğini açıkça ilan etmemekle birlikte düşmanlarına karşı onu korumuştur. Fa-kat Ebû Tâlİb ve Hz. Peygamber'in eşi Hatice vefat edince müşrikler ona karşı sal*dırılarım arttırmışlardı. Ancak Yüce Allah, elçisine yeni bir yurt ve yeni koruyu*cular hazırlamıştı. Bu sırada Yesrib'den (Medine) gelen heyetler müslüman olmuş ve Hz. Peygamber'i memleketlerine davet etmişlerdir; Hz. Peygamber de bu da*veti kabul ederek yeni yurduna hicret etmiş, Medine müslümanlanntn yardım ve destekleriyle zafere kavuşmuştur. 6. âyet onun bu durumunu dile getirmektedir.

"Seni yol bilmez halde butup yol göstermedi mi?" diye çevirdiğimiz 7. âye*ti bazı müfessirler, "Resûlullah küçük iken Mekke vadilerinden birinde yolunu şa*şırıp kaybolmuştu. Allah onun dedesine gelmesini sağladı" şeklinde yorumlarken bazıları da "Resûlullah amcası Ebû Talip'le birlikte Suriye'ye giderken yolda kay*bolmuştu, Allah'ın yardımıyla amcasını buldu" demişlerdir. [8] Buna benzer başka yorumlar da olmakla bir*likte bunlar âyetin amacına açıkbk getirici nitelikte görünmemektedir. Bizim de katıldığımız müfessirlerin çoğunluğunun yorumuna göre ise bu âyette Hz. Mu-hammed'in peygamberlikten sonraki dönemiyle önceki dönemi arasında bir karşı*laştırma yapılmaktadır. Nitekim o peygamber olmadan önce de başta putperestlik olmak üzere kendi toplumunda hâkim olan inanç ve yaşayışın yanlışlığını, insanın varlık amacına yakışmadığını görüyor, bu gidişi asla beğenmiyordu ama onların bundan nasıl kurtulacaklarım da bitmiyordu. Âyetteki deyimiyle bu konuda "yol bilmez bir halde"ydi. İşte Yüce Allah Kur'an'ı göndererek onu bu durumdan kur*tarıp yolunu aydınlattı; ona hem varacağı hedefi hem de o hedefe nasıl varacağını öğretti [9]

Hz. Peygamber Kureyş'in soylu bir ailesine mensup olmakla birlikte yetim ve himayeye muhtaç olarak büyümüştü; çocukluğu ve gençliğinin ilk yılları yok*sulluk içerisinde geçmiş, daha sonra gerek kendisinin ticarî faaliyetleri gerekse zengin bir tüccar olan Hz. Hatice ile evlenmesi ve eşinin tüm servetini onun yöne*timine bırakması neticesinde fakirlikten kurtulmuştur. Ancak buradaki zenginleş*tirmeyi, Allah Teâlâ'nın Resûlü'ne gönderdiği vahiy ile onun ruh ve kalp dünya*sını zenginleştirmesi, onu hern kendisini hem insanlığı aydınlatabilecek zenginlik*te hakikatlere mazlıar kılması şeklinde anlamak da mümkündür. Bazı müfessirle-re göre 8. âyette, onun hayatındaki bu gelişme hatırlatılarak kendisine bu imkân*ları sağlayan Yüce Allah'ın ona darılmasının kendisini terketmesinin söz konusu olamayacağı bildirilmiştir. [10]



9-11. Câhiliye döneminde yetimlerin, yoksulların hakları gözetilmez, malla*rı ellerinden alınır, kendilerine zulmedilirdİ. Buna göre 9-10. âyetlerin ana hedefi Resûlullah'ın şahsında bütünüyle toplumun dikkatini bu iki temel ahlâkî ve sosyal problem üzerine çekmek ve bunları çözüme kavuşturmaktı. Bunun yanında, daha özel olarak Resûlullah'a mazhar olduğu anılan ihsanlar karşısında şükür mahiye*tinde bazı görevleri hatırlatılmaktadır. Burada sıralanan görevlerin, 6-8. âyetlerde Hz. Peygamber'e bahsedildiği bildirilen ilâhî lütuflarla alakalı olduğu görülmek*tedir. Buna göre Allah onu yetim iken korumuştur; o da yetimi incitmemeli, hima*ye etmelidir. Allah ona ne yapacağını bilmez iken yol göstermiştir; o da kendisine bir şeyler sorup aydınlanmak isteyeni geri çevirmemelidir. Allah onu yoksulken zengin kılmıştır; o da kendisinden yardım isteyeni azarlamamalı, gereken yardımı yapabildiği kadar yapmalıdır. Şükürle ilgili bu özel görevler örnek olarak sıralan*dıktan sonra sûre bu konuda "Rabbinin nimetini minnet ve şükranla an" şeklinde*ki genel ve kuşatıcı bir buyrukla tamamlanmıştır. Bazı müfessirler buradaki "nİ-met" kelimesini "Kur'an, peygamberlik, bu sûrede Resûlullah'a lütfedildiği bildi*rilen şeyler" gibi değişik mânalarla açıklamışlarsa da bunu, Resûlullah'ın hayatı boyunca mazhar olduğu maddî ve manevî bütün lütuflar, nimetler olarak anlamak sûrenin amacına ve âyetlerin akışına daha uygun düşmektedir.

Şunu da belirtmek gerekir ki, Hz. Peygamber'in hayat hikâyesi onun eşsiz ahlâkını açıkça göstermektedir ve bu âyetlerde söz konusu edilen uyarılara onun herhangi bir davranışı sebep olmuş değildir. Kur'an'ın irşad ve eğitimde kullandı*ğı üslûp gereği burada onun şahsında bütün insanlığa hitap edilmektedir. [11]





--------------------------------------------------------------------------------

[1] Taberî,XXX, 148

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/577.

[2] Buhârî, "Tef*sir", 93; İbn Âşûr, XXX, 393

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/577.

[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/577.

[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/578.

[5] XXX, 394-395

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/578.



[6] Buharı, "Tefsir", 93

[7] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/578.

[8] Ebû Hayyân, el-Bah-ru'1-muhît, VIII, 486, Beyrut, 1983

[9] Râzî, XXXI, 215-216; Elmalılı, VIII, 5900-5901

[10] bk. Abduh, Tefsîru cüz'i Amme, s. 112; Elmalılı, VIII, 5902

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/578-579.



[11] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/579-580.
Alıntı ile Cevapla
  #23  
Okunmamış 04-08-2007, 02:20 AM
fatihtekin
Standart Cevap: Diyanet Tefsiri

LEYL SÛRESİ

92


İndiği Yer :


Mekke



İniş Sırası :

9



Âyet sayısı:


21



Nüzulü


Mushaftaki sıralamada doksan ikinci, iniş sırasına göre dokuzuncu sûredir. A'lâ sûresinden sonra, Fecr sûresinden önce Mekke'de inmiştir.[1]



Adı


Sûre adını ilk âyette geçen ve "gece" anlamına gelen "leyi" kelimesinden al*mıştır. Aynca "Ve'1-Leyli izâ yağşâ" diye de anılmaktadır.[2]



Konusu


Sûrede insanoğlunun iki zıt huyundan, cömertlik ve cimrilikten bahsedilir; imanla cömertlik ve imansızlıkla cimrilik arasındaki ilişkiye dikkat çekilir. [3]



Meali

Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla... 1. Yemin olsun, bürüyüp örttü*ğünde geceye; 2. Aydınlandığında gündüze; 3. Erkeği ve dişiyi yaratana; 4. El*bette çabalarını/ farklıdır. 5. Artık kim cömert davranır, günah işlemekten sakınırsa; 6. En güzele de inanırsa; 7. Biz onun için rahatlık ve mutluluk yo*lunu kolaylaştırırız. 8. Ama kim cimrilik eder, kendisiyle yetinirse; 9. En gü*zel olanı da yalan sayarsa; 10. Biz ona zahmet ve mutsuzluğun yolunu kolay*laştırırız. 11. Düştüğü zaman da malı kendisine hiç fayda vermez. 12. Doğru yolu göstermek bize aittir. 13. Şüphesiz âhiret de dünya da bizimdir. 14. Alev alev yanan bir ateşe karşı sizi uyarmış bulunuyorum, 15-16. O ateşe ancak gerçeği yalan sayıp sırt çeviren isyankâr kişi girer. 17-18. Malını Allah yolun*da verip arman takva ehli ise onun semtine bile uğratılmaz. 19. Onun elinde, hiç kimsenin, karşılığı verilecek bir nimeti yoktur (Verdiğini bir iyiliğe karşılık olarak vermez); 20. Ancak yüce rabbinin rızasını kazanmak için verir. 21. Bu hoşnutluğa da mutlaka erecektir. [4]



Tefsiri


1-4. Bu yeminler, üzerine yemin edilen varlıkların değerini, onları yaratan gücün büyüklüğünü göstermekte; ayrıca gelecek konunun önemine dikkat çek*mektedir, Allah Teâlâ, 3. âyetteki yeminle ilim ve kudretinin sonsuzluğuna ve sa*natının üstünlüğüne işaret etmiştir. Zira aynı maddeden yaratılmış olan erkek ve dişi arasındaki cinsiyet farkının şuursuz tabiat tarafından bir tesadüf eseri olarak meydana getirilmesi ihtimal dışıdır. 4. âyette, insanların çabalarının, yaptıkları iş*lerin türleri, nitelikleri ve amaçlan bakımından başka başka olduğu belirtilerek so*nucu etkileyecek asıl farklılığın cinsiyete değil davranışların mahiyetine bağlı ol*duğu ima edilmiş; sonraki âyetlerde ise bu çeşitli işlerin yararlı ve zararlı olanları tanıtılmıştır. [5]



5-7. Bu sûrenin indiği Mekke'de insanlar arasında büyük bir gelir farkı bulu*nuyor; varlıklı putperest Araplar yoksullar karşısında inanılmaz derecede bencil, duyarsız, umursamaz davranıyor; hatta dönemin canlı şahidi olan Kur'ân-ı Ke-rîm'in bildirdiğine göre zengin putperestler "Allah'ın doyurmadıklarını biz mi do*yuracağız!" diyecek kadar küstahlaşıyor. [6] birbirlerine cimriliği Öğütleyecek kadar insafsızlıkta ileri gidiyorlardı. [7] Bu sebeple Mekke döneminde inen âyetlerin Allah'ın birliği inancının yerleştirilme*sinden sonra en büyük hedefi insanların kalplerini yoksul ve himayesizlere karşı bencillik, sevgisizlik ve cimrilikten arındırmak; dertlerin de nimetlerin de paylaşı-labildiği bir toplumsal ruh ve zihniyet geliştirmek olmuştur. Konumuz olan sûre bu zihniyeti hazırlayan anlamlı tespitler, öğütler, uyanlar ve müjdeler içermekte*dir. Sonuç olarak sûrede iki farklı karakter tipi ortaya konmakta; açıkça belirtilme*mekle birlikte ifadenin genelinden kolayca anlaşıldığı üzere bunlardan ilki olan cömert ve özverili tip müslüman insanı, cimri ve bencil tip de inkarcıyı temsil et*mektedir.

"En güzel" diye çevirdiğimiz 6. âyetteki "hüsnâ" kelimesini müfessirler "iman, kelime-i tevhîd, en güzel din olan İslâm, namaz, oruç ve zekât, ibadetlerin en güzel karşılığı" gibi anlamlarla açıklamışlardır. [8] Bize göre "hüsnâ" kelimesi bu bağlamda inanç, ibadet, muamelât ve ahlâk ilkeleriyle İslâm inanç ve uygulamaları bütününü ifade eder. 7. âyette geçen ve Allah'ın cömert kulu için kolaylaştıracağı bildirilen rahatlık ve mutluluk yolu*nu ifade etmek üzere "en kolay" anlamına gelen "yüsrâ" kelimesi kullanılmıştır. Bu kelime "daha fazla iyilik yapma özelliği, erdemi" olarak da açıklanmıştır. Bu*na göre insan iyilik yapmaya çalıştıkça Allah da onda iyilik iradesini güçlendirir, iyilik yollarını kolaylaştırır ve sonunda cömertlik denilen güzel haslet onun kişili*ğinin ayrılmaz bir özelliği haline gelir. [9]



8-11. Cimrilik edip kendisiyle yetinen kişi için Allah'ın kolaylaştıracağı bil*dirilen zahmet ve mutsuzluk yolu "en zor" anlamına gelen "usrâ" kelimesiyle ifa*de edilmiştir. Bu sebeple cümle genellikle "Biz onu en zora hazırlarız" şeklinde anlaşılmıştır. Allah'ın kulunu zor olana hazırlamasından maksat da kulun, Allah ve Resûlü'nün gösterdiği yolu kabul etmeyerek yanlışlarda ısrar etmesi, bu sûre bağlamında ise cimriliğini sürdürmesi neticesinde Allah'ın ondan hidayet ve yar*dımını çekmesi, onu kendi haline bırakmasıdır. Bu ise İnsan için en büyük mahru*miyettir. Çünkü bu şekilde kendi başına kalan kul helal haram demeden nefsânî arzularını tatmine çalışır; kötülük yapmak, günah işlemek ona kolay gelir, bunlar*dan zevk alır. Sonuçta cehennemi boylar; dünyada cimrilik edip biriktirmiş oldu*ğu servetini orada fidye olarak verip cehennem azabından kurtulmak ister ama bu da mümkün olmaz. [10]



12-13. Kitap indirmek ve peygamber göndermek suretiyle hidayet ve dalâlet yollarını, hayn ve şerri açıklamak Allah'a aittir. Bir önceki sûrede açıkça belirtil*diği üzere Allah insana duyu ve bilgi vasıtaları, akıl ve İrade vermiş; hayn serden, hakkı bâtıldan ayırma imkânını bahsetmiştir. 13. âyette Allah Teâlâ hem dünya hem de âhiret hayatının kendisine ait olduğunu ifade buyurarak, her iki dünyanın kendi yönetiminde olduğunu belirtmekte, dolayısıyla her iki dünyanın iyilik ve gü*zelliklerini O'ndan istememiz gerektiğini İmâ etmektedir. [11]



14-16. Yüce Allah kullarına doğru yolu göstermekle yetinmemiş, aynı za- manda yanlış yolda gitmenin sonucu olan cehenneme karşı da onları vahiy ve pey*gamberleri aracılığıyla uyarmıştır. [12]



17-21. Bazı müfessirler 19-21. âyetlerin[13] bazıları ise 5-19. âyetlerin[14] müşriklerin işkence ettiği köleleri saün alıp azat ederek hürriyetlerine kavuşturan Hz. Ebû Bekir hakkında indiğini söyle*mişlerdir. Müşrikler Hz. Ebû Bekir'in bu yaptıklarım bir iyilik veya bir menfaat karşılığında yaptığını iddia etmişlerdi. Burada, böyle bir İddiaya karşı cevap da olabilecek şu önemli husus dile getirilmektedir: İman ve amelde takva düzeyine ulaşmış hiçbir mümin, birine iyilik yapmak için mutlaka ondan bir iyilik görmek, bir nimet elde etmek gerektiğini, karşılıksız iyilik yapılamayacağını düşünmez; mümin, her türlü nimetin yalnızca Allah'ın bir lütfü olduğuna, iyiliklerin de bir ni*met elde etmek için değil, sadece Allah rızası için yapılması gerektiğine inanır. Böylece bu âyetlerde müşriklerin bencil ve çıkarcı zihniyet ve ahlâk yapılarının yansımasından ibaret olan yukarıdaki iddiaları reddedilmiş, Hz. Ebû Bekir örne*ğinde gönüllerini insan sevgisi ve cömertlikle bezeyen müminler Allah tarafından takdirle anılmıştır.

"Takva ehli" diye çevirdiğimiz "etkâ" kelimesinin kök anlamı, "büyük bir tehlikeye karşı kendine bir şeyi siper edinerek konmmak"tir. Bu kökten gelen tak*va kavramı, özellikle Mekke döneminde İnen âyetlerde "kötülüklerden uzak durup iyilikler yapmak ve bu amelleri sayesinde kendini cehennem azabına karşı koru*mak" anlamında geçmektedir. Nitekim burada da 14. âyette muhataplar "alev alev yanan ateş'e karşı uyarıldıktan sonra

17-20. âyetlerde, birine borçlu olmadıkları, kimsenin kendilerinde bir hakkı bulunmadığı halde bile, sırf Allah rızası için in*sanlara mal yardımı yapıp manen arındıkları ve bu sayede ateşten uzak tutulacak*ları bildirilmiştir, Nihayet son âyette, Allah rızasına böylesine değer veren, kendi*sini bu rızadan mahrum bırakacak günahlardan sakınan, tamamen karşılıksız ola*rak seve seve insanlara yardım edenlere, Allah tarafından kendilerinin de razı edi*lecekleri, yani korktuklarından emin ve umduklarına nail olacakları müjdelenmiş-tir ki inanan bir kimse için bundan daha büyük bir müjde olamaz. [15]



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/571.

[2] Buhârî, "Tefsir", 92; İbnÂşûr,XXX,377

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/571.

[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/571.

[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/572.

[5] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/572.

[6] bk. Yâsîn 36/47

[7] bk. Nisa 4/37; Hadîd 57/24

[8] bk. Şevkânî, V, 530; Elmalılı, Vin, 5876

[9] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/572-573.

[10] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/573.

[11] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/573.

[12] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/573-574.

[13] bk.Taberî, XXX, 146

[14] bk. Elmalık, VIII, 5881

[15] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/574.
Alıntı ile Cevapla
  #24  
Okunmamış 04-08-2007, 02:21 AM
fatihtekin
Standart Cevap: Diyanet Tefsiri

ŞEMS SÛRESİ

91


İndiği Yer :

Mekke



İniş Sırası :


26



Âyet sayısı:

15



Nüzulü


Mushaftaki sıralamada doksan birinci, iniş sırasına göre yirmi altıncı sûredir. Kadir sûresinden sonra, Bürûc sûresinden önce Mekke'de inmiştir.[1]



Adı


Sûre adım birinci âyette geçen "güneş" anlamındaki "şems" kelimesinden al*mıştır. [2]



Konusu


Sûrede bazı önemli kozmik varlıklara ve olaylara yemin edilerek İnsan tabi*atına hem iyilik hem kötülük eğilimlerinin verildiği bildirilmiş; bu eğilimlerini doğru kullanmayanların akıbetine örnek olmak üzere Semüd topluluğunun helak edilişi anlatılmıştır. [3]



Meali


Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla... 1. Yemin olsun, güneşe ve kuş*luğuna; 2. Işığı onun ardından geldiğinde aya; 3. Onu (dünyayı) aydınlattığın*da gündüze; 4. Onu karanlıkla örttüğünde geceye; 5. Göğe ve onu kurana; 6. Yere ve onu yayıp döşeyene; 7. Nefse ve onu (insan olarak) şekillendirip dü*zenleyene. 8. Ona kötü ve iyi olma kabiliyetlerini verene! 9. Nefsini arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. 10. Onu arzularıyla başbaşa bırakan da ziyan et*miştir. 11. Semûd kavmi, hak tanımazlığı yüzünden (peygamberini) yalanladı. 12. En azılısı cüretle ileri atıldığında; 13. Allah'ın elçisi onlara, "Allah'ın de*vesine ve onun su hakkına dokunmayın" demişti. 14. Fakat onlar ona inan-mayıp deveyi kestiler. Bunun üzerine rableri, günahları sebebiyle onlara ar*dı arkası kesilmez felâketler göndererek hepsini helak etti. 15. O bu işin so*nucundan çekinecek değildir. [4]



Tefsiri


1-10. Bu tür doğal varlıklar ve olaylar üzerine yemin edilmesi hem evrenin genel düzenine, bunun insanlar için taşıdığı faydalara ve bu düzeni yaratıp yaşa*tan ilâhî kudretin büyüklüğüne hem de sonraki âyetlerde ele alınan konunun öne*mine dikkat çekmeyi amaçlar. "Kuşluğu" diye çevirdiğimiz "duhâhâ" tamlaması*na "güneşin ışını, aydınlığı, sabah vakti, gündüz" gibi mânalar da verilmiştir.[5] (Ayın yani ışığının güneşin ardından gelmesi, ışığını ondan alması*nı veya güneş batınca ardından ayın doğmasını yahut aym ilk göründüğü hilâl du*rumunu ifade eder. 7. âyette insan (nefs) üzerine yemin edilmesi onun fıtrî üstün*lüğüne işaret eder. "Nefsin (insan olarak) şekillendirilip duzenlenmesi"nden mak*sat ona maddî ve manevî güçlerin yerleştirilmesi, her gücün yapacağı görevin ta*yin edilmesi ve nefse bu güçleri kullanacak organların verilmesidir. 8. âyetteki "fücur" her türlü kötülüğü, günah ve sapmayı; âyette fücurun karşıtı olarak kulla*nılan "takva" ise doğruluk, iyilik ve hak yolda kararlılığı ifade eder. Aynı âyette*ki "elheme" fiilinin mastarı olan ilham, bu bağlamda fücur ve takva kelimeleriy*le birlikte değerlendirildiğinde, "Allah Teâlâ'nın İnsanın fıtratına doğru ve yanlı*şı, iyilik ve kötülüğü, günah ve sevabı bilme, tanıma, ayırt etme, birini veya diğe*rini seçip yapma gücü ve özgürlüğü vermesi"; dolayısıyla "insanın her türlü deney ve öğrenimden önce, apriorik olarak bu yeteneklerle donanmış bulunması" şeklin*de açıklanabilir. Böylece Kur'an'ın insan anlayışının bir özeti sayılabilecek olan 7-8. âyetler, insanın ahlâkî bakımdan çift kutuplu bir varhk olduğunu, iyilik veya kötülük yollarından dilediğini seçebilecek bir tabiatta yaratıldığını ve onun kurtu*luş veya mahvoluşunun bu seçime bağlı bulunduğunu göstermektedir. [6]



11-15, Başka sûrelerde örnekleri görüldüğü gibi burada da geçmiş bir kav*min hikâyesinden konuyla ilgili bir kesit verilmiştir. 8-10. âyetlerde insanın hayır veya şer yollarından birini seçebileceği, bu imkâna sahip olarak yaratıldığı bildi*rildikten sonra nihaî kurtuluşun da yıkımın da bu seçime bağlı bulunduğu uyarısı yapılmıştı. İşte 11-15. âyetlerde bu seçimi yanlış yapanlardan bir ömek ve insan*lara bir ibret olmak üzere geçmişten bir topluluğun, Semûd kavminin yanlış seçi*mi ve bu yüzden başlarına gelen büyük felâket hatırlatılmıştır. [7]



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/565.

[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/565.

[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/565.

[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/566.

[5] Şev-kânî, V, 524

[6] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/566.

[7] bitgi için bk. A'râf 7/73-79; HÛd 11/61-68

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/567.
Alıntı ile Cevapla
  #25  
Okunmamış 04-08-2007, 02:21 AM
fatihtekin
Standart Cevap: Diyanet Tefsiri

BELED SURESİ

90


İndiği Yer :


Mekke



İniş Sırası :


35



Âyet sayısı :

20



Nüzulü


Mushaftaki sıralamada doksanıncı, iniş sırasına göre otuz beşinci sûredir. Kaf sûresinden sonra, Târik sûresinden önce Mekke'de inmiştir.[1]



Adı


Sûre adım ilk iki âyetinde geçen, "şehir, memleket" anlamlarına gelen ve Mekke için kullanılan "beled" kelimesinden almıştır. Aynca "Lâ uksİmü" adıyla da anılmaktadır.[2]



Konusu

Sûrede bazı önemli varlıklara yemin edilerek insanın yaratılıp zorluklarla karşı karşıya getirildiği, gücüne ve servetine güvenerek Allah'a karşı gelenlerin al-dandığı, insana maddî ve manevî birtakım nimetlerin verildiği, hayır ve şer yolla*rının gösterildiği anlatılmaktadır. Aynca yardımlaşma, iman ve sabır konuları ele alınarak bu konularda müminlerle inkarcılar arasında kısa bir karşılaştırma yapıl*mıştır. .[3]





Meali


Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla... 1-2. Yemin ederim, senin de içinde oturmakta olduğun şu beldeye; 3. Ana babaya ve bunlardan meydana gelen çocuklara! 4. Hiç kuşkusuz biz insanı yaratıp zorluklarla mücadele içi*ne atmışızdır, 5. O, hiçbir kimsenin kendisine güç yetiremeyeceğini mi sanı*yor? 6. "Pek çok mal harcadım" diyor. 7. Onu kimsenin görmediğim mi sanı*yor? 8-9. Ona iki göz bir dil, iki dudak vermedik mi? 10. Ve ona iki yolu gös*termedik mi? 11. Fakat o, sarp yokuşu aşmayı göze alamadı. 12.0 sarp yo*kuş nedir, bilir misin? 13. Köle azat etmektir. 14-16. Veya bir kıtlık gününde akrabalığı olan bir yetimi yahut aç açık bir yoksulu doyurmaktır. 17. Sonra iman edip birbirlerine sabrı tavsiye edenlerden ve acımayı öğütleyenlerden olmaktır. 1$. İşte bunlar hakkın ve erdemin yanında olanlardır. 19. Âyetleri*mizi inkâr edenler ise bâtılın ve erdemsizliğin yanında olanlardır. 20. Onla*rın harcı, üzerlerine bastırılmış bir ateştir. .[4]





Tefsiri


1-4. "Belde" veya "şehİr"den maksat Mekke'dir. "Ana baba ve bunlardan meydana gelen çocuklar"m kimler olduğu hakkında farklı görüşler ileri sürülmüş*tür. Bunlar, "Âdem ve zürriyeti, Nûh ve soyu, İbrahim ve soyu, Hz. Muhammed ve soyu, genel anlamıyla anne baba ve çocuklar" şeklinde özetlenebilir. Taberî, gerekçelerini açıklayarak bizim de katıldığımız son mânayı tercih etmiştir. [5]

Müfessirler ikinci âyetteki "hill" kelimesinin farklı anlamlarından hareketle âyete şu mânaları da vermişlerdir: a) "Bu şehirde hayvan ve bitkilerin hile doku*nulmazlığı olduğu halde müşrikler sana eziyet etmeyi helâl sayıyorlar". Bu tak*dirde âyette müşriklerin kutsal kentin hürmetini çiğneyerek Hz. Peygamher'e ezi*yet etmeleri kınanmaktadır, b) "Bir gün gelecek Mekke'yi zalim putperestlerin elinden kurtarman gerekecek ve o zaman kentin dokunulmazlığı senin için geçici olarak kaldırılacaktır." Bu takdirde İse Hz. Peygamber'in ileride bu kenti fethede-ceei ve fetih sırasında şehirde catısmava ekmesine secici olarak izin verileceği bildirilmiş demektir. Nitekim öyle de olmuştur. [6]

4. âyette geçen "kebed" kelimesi "acı, sıkıntı, baskı, imtihan vb." anlamlara gelmektedir. Bu da insanın, doğduğu günden öleceği güne kadar az veya çok sı*kıntılar, ihtiyaçlar, acılarla karşılaşmasının kaçınılmaz olduğunu gösterir. "Hayat mücadelesi" ifadesinin genel kabul görerek kullanılması da insanın dünya hayatı*nın "mücadele" şeklinde özetlenebileceğini göstermektedir. Âyetlerde ayrıca Hz. Peygamber'in karşılaşacağı güç şartlara, müşriklerin ona uygulayacağı baskılara da işaret edilmektedir. .[7]





5-7. Tefsirlerde verilen bilgilere göre bu âyetler, malına mülküne güvenerek kendilerini yenilmez zanneden Mekke'nin şımarık ileri gelenleri hakkında inmiş*tir. Onlar, Hz. Peygamber'i de mutlaka yeneceklerini düşünüyorlardı. Bir yoruma göre 6. âyette bu uğurda yaptıkları harcamalar kendi ağızlarından aktarılmaktadır. Bu âyetle ilgili başka bir rivayet de şöyledir: Haris b. Âmir isimli önde gelen bir Mekkelİ, sözde müslüman olmakla birlikte sürekli günah işliyor, ardından durumu Resûlullah'a anlatıyor, o da günahlarının kefareti için sadaka vermesini emredi*yordu. Sonunda bu sözde müslüman "Muhammed'in dinine girdikten sonra kefa*ret ve sadaka vere vere elimde avucumda bir şey kalmadı" demişti. 7. âyette ma*lını kötülük yolunda harcayanlara, Allah tarafından neyi nereye harcayacaklarının hesabının sorulacağı hatırlatılmaktadır. .[8]





8-16. İnsana lütfedilen duyu organlarından söz edildikten sonra ona "iki yol"un da gösterildiği belirtilmektedir. Duyu organları dış dünyadan bilgi edinme araçlarıdır; "iki yol" İse genellikle "iyilik ve kötülük yollan" olarak açıklanmış olup bu ifade insanın, olgular ve eylemler üzerine "doğru-yanlış, iyi-kötü" şeklin*de hüküm verme ve tercihte bulunma yetenekleriyle donatıldığı anlamına gelir. Böylece bu İki kısa âyette veciz bir üslûpla Allah Teâlâ'nın insana bilgi edinme, düşünüp yargıda bulunma ve seçim yapma yetenekleri lütfederek bu yetenekleriy*le onu yeryüzünün en seçkin varlığı halinde yarattığı anlatılmaktadır. Bu yetenek*ler aynı zamanda insanın bir ödev ve sorumluluk varlığı olmasını da gerektirmiş*tir. İşte 11. âyette bu sorumluluğu yerine getirmeyenler kınanmakta; ardından da o dönem toplumunun en ağır sorunlarıyla ilgili başlıca ödevler sıralanmaktadır. Bunlar, köleleri özgürlüklerine kavuşturmak, yetimi ve yoksulu doyurmak, birbi*rine sabırlı ve merhametli olmayı tavsiye etmektir. İslâm'ın sosyal ahlâkının kap*samlı bir özeti olan bu ifadeler, eski deyimiyle tahdîdî değil ta'dâdîdir; yani sınır*layıcı değil, örnek göstericidir. Kuşkusuz iyilikler imanla birlikte değer kazanaca*ğı için 17. âyette inananlardan olma şartı da getirilmiştir. Buradaki "inanma", "ya- pılan İyiliğin faydasına ve gerekliliğine inanma" olarak da yorumlanmıştır. [9] Rivayete göre Hakîm b. Hizam adlı bir sahâbî, Hz. Peygam*ber'e, "Yâ Resûlellah! Vaktiyle ben Câhiliye döneminde sadaka verir, köleleri öz*gürlüklerine kavuşturur, akrabalarımla yakından ilgilenir, buna benzer iyilikler ya*pardım. Bunlardan sevap kazandım mı, ne dersiniz?" diye sorunca Hz, Peygam*ber, "Müslüman oldun ve artık bütün o iyiliklerinin sevabını alacaksın" buyurmuş*lardır. [10] 18. âyet iyilik ve doğruluğun, iyi müslüman olmanın söz*de değil, yukarıdaki âyetlerde çerçevesi çizilen bir inanç, zihniyet ve yaşayışta ol*duğunu göstermektedir. Allah'ın âyetlerinin gösterdiği yol budur. Allah'ın âyetle*rini inkâr edenler ise bu yoldan da sapmış olacakları için 19. âyette onlar "bâtılın ve erdemsizliğin yanında olanlar" diye anılmıştır; son âyette de bunların nihaî akı*beti hatırlatılmıştır. .[11]







--------------------------------------------------------------------------------

[1] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/559.

[2] Buhârî, 'Tefsîr", 90

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/559.

[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/559.

[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/560.

[5] bk. XXX, 125

[6] Şevkânî, V, 517-518; Elmalılı, VIII, 5825

[7] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/560-561.

[8] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/561.

[9] bk. Şevkânî, V, 521

[10] Müsned, IH, 402

[11] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/561-562.
Alıntı ile Cevapla
  #26  
Okunmamış 04-08-2007, 02:22 AM
fatihtekin
Standart Cevap: Diyanet Tefsiri

FECR SURESİ

89


İndiği Yer :


Mekke



İniş Sırası :


10



Âyet sayısı :


30



Nüzulü


Mushaf'taki sıralamada seksen dokuzuncu, iniş sırasına göre onuncu sûredir. Leyi sûresinden sonra, Duhâ sûresinden önce Mekke'de İnmiştir. [1]



Âdı


Sûre adını birinci âyette geçen ve "tan yerinin ağarması, sabah aydınlığı" an*lamlarına gelen "fecr" kelimesinden almıştır. [2]



Konusu


Sûrede peygamberlere karşı çıkan ve ilâhî mesajı reddeden bazı eski toplu*lukların başlarına gelen felâketler hatırlatılmakta; Allah Teâlâ'nın insanı çeşitli yollarla imtihan etmesine değinilmekte, bazı insanlardaki mal tutkusu ve bencillik duygusu eleştirilmekte; kıyamet halleri, iyi ve kötü insanların âhiretteki durumla*rı anlatılarak insanlar uyarılmaktadır. [3]



Meâti


Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla... l.Yemin olsun sabah aydınlı*ğına; 2. On geceye; 3. Çift olana ve tek olana; 4. Geçip gitmekte olan geceye. Düşünen kimse için bunlar yemine konu olacak kadar Önemli değil midir!

Görmedin mi, rabbin ne yaptı Âd kavmine; 7-8. Memleketler içinde benze*ri yaratılmamış olan, sütunlarla dolu İrem'e; 9. Vadide kayaları oyarak şehir yapan Semûd'a; 10. Güçlü Firavun'a? 11. İşte bunların hepsi ülkelerinde az*gınlık etmişlerdi. 12. Oralarda fesat çıkarıp durdular. 13. Bu yüzden rabbin onların üzerine ceza kırbacı yağdırdı. 14. Çünkü rabbin her şeyi yakından iz*lemektedir. 15. İnsana gelince, rabbi ona imtihan için ikramda bulunduğun*da ve onu nimetlere boğduğunda "Rabbim bana ikram etti" der (mutlu olur). 16. Yine imtihan için rızkını daralttığında ise "Rabbim beni önemsemedi"der (mutsuz olur). 17. Hayır, hayır! Doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz. 18. Yoksulu yedirmeye birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. 19. Mirası hak hukuk demeden yiyorsunuz. 20. Mah aşırı derecede seviyorsunuz. 21. Hayır, bu böy*le olmamalı! Yer dağılıp parça parça olduğunda. 22. Rabbin gelip melekler de saf saf dizildiğinde; 23.0 gün cehennem de getirildiğinde, işte o gün insan yaptıklarım birer birer hatırlayacaktır. Fakat bu hatırlamanın ona ne fayda*sı var! 24. İnsan "Keşke (âhiret) hayatım için daha önce bir şeyler yapmış ol*saydım!" der. 25. Artık o gün Allah'ın vereceği cezayı kimse veremez. 26.0'nun bağladığı gibi kimse bağlayamaz. 27. Ey imanın huzuruna kavuş-muş insan! 28. Sen O'ndan razı, O da senden hoşnut olarak rabbine dön. 29. Böylece kullarımın arasına katıl. 30. Cennetime gir! [4]



Tefsiri


1-5. "Sabah aydınlığı" diye çevirdiğimiz fecr kelimesi mastar olarak "tan ye*rinin ağarması", isim olarak "sabah aydınlığı, şafak vakti, tan yerinin ağarma za*manı" gibi anlamlara gelmektedir. Tan yerinin ağarma zamanı ortalığın aydınlan*maya, canlıların da uyanmaya başlaması bir çeşit yeniden dirilmeye benzediği için Yüce Allah sabah aydınlığına yemin ederek bu zamana dikkat çekmiştir.[5] 2. âyette geçen on gecenin, hac ayı olan Zilhicce'nin ilk on gecesi, hicrî yılın birinci ayı olan Muharrem'in ilk on gecesi, Ramazan'ın ilk veya son on gecesi olduğu yönünde değişik rivayetler vardır. An*cak birinci mâna tercihe daha uygundur. Çünkü bu sûre Mekke'de indiğine, ayn*ca Ramazan orucu da Medine'de farz kılındığına göre ikinci ve üçüncü şıklardakİ günler sûrenin indiği dönemde özel bir önem taşımıyordu. Zilhicce'nin ilk on gü*nü ise sûrenin inmesinden önce de Araplar'da kutsal sayılıyordu. 3. âyette geçen "çift ve tek"ten neyin kastedildiği konusunda da farklı yorumlar bulunmakla bir*likte, çift olanıyla, tek olanıyla bütün varlıklar üzerine yemin edildiğini söylemek en uygun olanıdır. Çünkü varlık yokluğa göre bizatihi bir değerdir. Nitekim İslâm düşünce tarihinde varlık hayır, yokluk şer kabul edilmiştir. Aynca burada belli varlıklardan ziyade bu kavramlara (tek ve çift) dikkat çekildiği; mutlak tek olan Allah'ın dışında tek'in bulunmadığına, tek gözüken yaratılmış varlıkların, ortak Özellikleri göz Önüne alındığında çift ve benzer olduklarının düşünülmesi yönün*de düşünenlere yol gösterildiği de söylenebilir. [6]4. âyette zikredilen "geçip gitmekte olan gece"nin, "Müzdelife ge*cesi" veya "Bayram gecesi" olduğu söylenmiştir. [7] Ancak ifadenin mutlaklığını ve başka pek çok âyette birçok kozmik varlık ve olaylara, be*lirleme yapılmaksızın yemin edildiğini dikkate alarak bunu da bütün geceler ola*rak anlamak daha uygun olur.

5. âyetteki "Düşünen kimse İçin bunlar yemine konu olacak kadar önemli de*ğil midir!" cümlesinin başında aslında soru edatı bulunmakla birlikte bunun, ke*sinlik edatı olan "kad" anlamıyla kullanıldığı konusunda görüş birliği vardır. Bu ifade tarzı, yukarıda kendilerine yemin edilen varlıkların çok önemli varlıklar ol*duğunu gösterir. Uygun olan her türlü takdire açık olsun diye yeminlerin cevabı yani ne maksatla yemin edildiği belirtilmemiştir. Müfessirlere göre Allah Teâlâ bu dört âyette kendi katında önemli olan varlıklara yemin ederek öldükten sonra di*rilme, kıyamet, hesap, ceza ve mükâfatın gerçekleşeceğini vurgulamıştır; yahut yeminin cevabı "Çünkü Rabbin her şeyi yakından izlemektedir" mealindeki 14. âyettir. Bu da şöyle yorumlanmıştır: Yukarıda sayılanlara yemin olsun ki rabbin her şeyi yakından İzlemektedir; hiçbir şey O'nun bilgisi dışında değildir; O, bütün yapıp ettiklerinizi bilmektedir ve karşılığını ceza veya ödül olarak verecektir"[8]

"Akıl" mânasında kullanılan "rncr" kelimesinin kök anlamı "engellemek"tir, akıl kavramının sözlük anlamı da aynıdır. Akıl, insanı yanlış bilgi ve düşünceden, kötü davranışlardan alıkoyduğu için ona bu isim verilmiştir. Buna göre âyet, genel olarak ilâhî bildirimlerin, özellikle de bu âyetlerde üzerlerine yemin edilen doğal varlık ve olayların anlam ve değerini, Allah'ın neden bu varlıklar üzerine yemin ettiğini, insanın ancak aklını doğru kullanarak anlayabileceğini ifade etmektedir. [9]



6-14. Bu kümedeki âyetlerde, geçmişte bazı toplulukların İnkâr ve azgınlık*ları yüzünden nasıl helak edildiklerine, maddî güç ve imkânları olsa da bunların kendilerini İlâhî azaptan kurtaramadığına dikkat çekilmekte ve sonraki nesillerin bunlardan ders çıkarmaları hedeflenmektedir. Hz. Nuh'tan sonra tarih sahnesine çıkmış olan Âd kavmi, Yemen'de Uman ile Hadramut arasındaki bölgede yaşamış eski ve önemli bir Arap topluluğudur. İrem ise Ad kavminin bir kolu olup adını kabilenin atası olan İrem'den almıştır. Aynı zamanda topluluğun yerleşim merke*zine de bu ad verilmiştir. "Memleketler içinde benzeri görülmemiş olan, sütunlar*la dolu İrem'e" şeklinde çevrilen 7-8. âyetlerde, son derece mamur ve azametli sü-tunlanyla görkemli yapıları, rengârenk bağlan ve bahçeleriyle tanınan İrem şehri söz konusu edilmiştir. [10] Bu âyetlere "Ülkelerde benzerleri yaratılmamış İrem halkına" şeklinde de mâna verilmiştir. Şevkânî bu mânayı tercih eder. Bu takdirde âyet burada yaşayan Âd kavminin güçlü, benzeri görülmemiş ve uzun ömürlü bir uygarlık kurduğuna işaret etmiş olur. [11] Ancak onlar Hûd peygamberi yalancılıkla suçlamaları sebebiyle güçlerine rağmen helak olup git*mişlerdir. [12]

Semûd kavmi de, kendilerine gönderilen Salih Peygamber'i yalancılıkla İt*ham ettikleri için aynı akıbete uğramıştır. [13]

Zikredilen son örnek Firavun'dur. Âyetteki "zü'1-evtâd" deyimi, firavunun gücünü ve toplumsal itibarını ifade eden mecazî bir anlatımdır. [14]

Bu âyetlerde özellikle şu noktalar dikkati çekmektedir:

a) 6. âyetteki "görme- din mi?" sorusundan Kur'an'm ük muhataplarının, anılan kavimlerin hayat hikâ*yeleri ve başlarına gelen felâketler hakkında kulaktan dolma da olsa bazı bilgilere sahip oldukları anlaşılmaktadır; aynca onların uygarlıklarına ait bazı kalıntıları görmüş veya duymuş da olabilirler,

b) Bu âyetlerde söz konusu edilen kavimlerin iki özelliğine dikkat çekildiği görülmektedir: İlki çok güçlü olmaları, ikincisi de ülkelerinde azgınlığa sapmaları, günah ve İsyanda sınır tanımamaları ve durmadan fesat çıkarmaları. Şu halde bir toplumda özelde yöneticiler ve genelde sorumlulu*ğu olan herkes, inanç ve davranışlarında, uygulamalarında Allah'ın hükümlerini, kitabının ve peygamberinin davetini hiçe sayar, hak ve adalet ölçülerinden sapar ve sonuçta ülkeyi fitne fesat ortamı haline getirirlerse, kaçınılmaz felâketi de hak etmiş olurlar.

"Bu yüzden rabbin onların üzerine ceza kırbacı yağdırdı" mealindeki 13. âyet anılan topluluklara daha başka cezaların da verildiğini göstermektedir. Nitekim bu cezalar Kur'an'da çeşitli yerlerde açıklanmıştır[15]"Çünkü rabbin her şeyi yakından izlemektedir" mealindeki 14. âyet, Allah'ın ilmi*nin sonsuz olduğunu, bütün kullarının tutum ve davranışlarını gözetleyip kontrol ettiğini bildiren kapsamlı bir uyarı ifadesidir. [16]



15-20. Azgınlık ve taşkınlıkları yüzünden helak edilen kavimlerin durumu haber verilerek gereken uyarı yapıldıktan sonra insanoğlunun azmasına ve kötü sonuçlara sürüklenmesine sebep olan, kendini beğenmişlik ve bencillik duygula*rından gelen başka zaaflarına dikkat çekilmektedir. Hz. Peygamber Mekke müş*riklerine tuttukları yolun yanlış olduğunu, bu gidişleriyle bir gün mutlaka Allah ta*rafından cezalandırılacaklarım hatırlattıkça onlar da tam tersine, kendi yollarının doğru olduğunu, nitekim bu sayede Allah tarafından kendilerine bol nimetler ve servetler ikram edildiğini savunuyorlardı. Şu halde 15. âyetteki "insan11 kelimesiy*le bilhassa belirtilen karakterdeki Mekke müşrikleri ve aynı karakteri taşıyanlar kastedilmiştir. Yüce yaratıcı, hikmeti ve imtihan düzeni gereği, böyle birini çeşit*li yeteneklerle donatıp bol nimete kavuşturduğunda o, bu nimetlerle bir sınamadan geçirildiğini, bunların bir hikmetle kendisine verildiğini düşünerek şükrünü yerine getirmesi gerekirken, bu sorumluluğu aklından bile geçirmeyip sırf layık olduğu için kendisine bu nimetlerin ikram edildiğini düşünüp mutlu olur; sahip olduğu ni*metlerden başkalarını yararlandırarak onların da bu mutluluğa ortak olmaları yö*nünde bir gayret göstermez. Fakat aynı insan rızkında bir daralma olduğunda bu*nun da bir hikmet gereği meydana geldiğini, uhrevî bir mükâfata erişmesine veya akılsızca bir zevk ve safaya düşmekten korunmasına vesile olabileceğini yahut kendi kusurunun, çalışma ve gayretteki noksanlığının bir neticesi olabileceğini dü- şünerek sabretmesi ve kusurlarını gidermesi gerekirken o, kendisinin Allah tara*fından göz ardı edildiği ve haksızlığa uğradığı iddiasında bulunma anlamına gele*bilecek davranışlar içine girer, yakınıp sızlanmaya ve isyan etmeye başlar.

Yaygın yoruma göre "Mirası hak hukuk demeden yiyorsunuz" mealindeki 19. âyette, erkeklerin kadınların miras payına da el koymaları, keza yetimlere ka*lan mirası gasbetmeleri kınanmaktadır.

Bu âyetler bir bütün olarak değerlendirildiğinde burada söz konusu edilen imtihanı (ibtilâ) kazanmanın iki temel ölçüsünün olduğu ortaya çıkmaktadır: 1. Nimetin asıl sahibinin Allah olduğunu, O'nun nimeti bize, liyakatimiz dolayısyla vermeye mecbur olduğu için değil, bir lütuf olarak verdiğini bilmek ve O'na min*nettar olup şükretmek; nimetini kıstığı zaman da hükmüne razı olup sabretmek; 2. Allah'ın verdiği nimetleri yoksul ve himayeye muhtaç olanlarla paylaşmak, buna başkalarını da teşvik ederek bu hususta toplumsal bir duyarlılığın gelişmesine, da*yanışma ve yardımlaşmanın kurumsal bir hale gelmesine katkıda bulunmak. Mek-kî suretlerin ana konularından olan Bu iki davranış ölçüsü, İslâmî kaynaklarda "Allah'ın emrine saygı, Allah'ın yarattıklarına şefkat" şeklinde fomıülleştİrilmiş-tir. [17] Gerek bu âyetlerde gerekse Kur'ân-ı Kerîm1 in bütününde oluşturulmak istenen temel dinî, ahlâkî, toplumsal zihniyetin özü bu*dur. 15-20. âyetlerde müşrik Araplar'daki Allah'a karşı küstahlık derecesine kadar varan benlik iddiası, "öteki"ne karşı tam bir sorumsuzluk ve ilgisizliğe götüren egoizm ve çılgınca bir mal tutkusu son derece veciz ve etkileyici bir üslûpla eleş*tirilirken müslümanlar da Alah'ın İradesine uygun bireysel ve toplumsal hayatın dinî ve ahlâkî temeli konusunda aydınlatılmıştır. [18]



21-26. Kıyamet sahnelerini tasvir eden bu âyetler, benlik iddiasına, mal-mülk ihtirasına kapılarak Allah'a ve insanlara karşı sorumluluğunu unutan insana, haya*tın geçiciliğini, kıyametin dehşetini, bunun ardından kendisini bekleyen, hak etti*ği büyük cezayı ve sonuç vermeyecek pişmanlığı hatırlatmaktadır.

"Rabbin gelip melekler de saf saf dizildiğinde" diye çevirdiğimiz 22. âyeti selef dediğimiz klasik müfessirler herhangi bir tevile gitmeksizin, âyetin lafzına bağlı kalarak anlamışlardır. Bu âlimler, hesap gününde Allah'ın geleceğine inanır*lar, fakat "gelmek"ten maksadın ne olduğu bilgisini Allah'a bırakırlar. Halef deni*len sonraki müfessirler ise tenzih ilkesinden hareket ederek "Allah'ın gelmesinden maksat O'nun emrinin gelmesidir" şeklinde âyeti tevil etmişlerdir. Buna göre âye*tin meali şöyle olmaktadır: "Rabbinin emri gelip melekler de saf saf dizildiğin*de..." Allah'ın veya emrinin gelmesi ve meleklerin saf saf olması gayb âleminden olduğu için bunların mahiyeti hakkında bir şey söylemek mümkün değildir. Mü- minlerin görevi ise âhiret hayatına ve dünyada yaptıklarından dolayı orada Al*lah'ın huzurunda hesap vereceklerine iman etmektir. [19]



27-30. Yukarıda kendisini beğenmiş, bencil ve muhteris insan tipini eleştiren âyetlerin, dolaylı olarak samimi müminler için de "Allah'ın enirine saygı ve Al*lah'ın yarattıklarına şefkat" şeklinde özetlenen bîr inanç ve yaşama modeli ortaya koyduğu ifade edilmişti. İşte 27. âyette sözü edilen "İmanın huzuruna kavuşmuş insan", dünya hayatını bu modele göre yaşayıp tamamlamış olan mümindir. Bu âyetlerde, "Ona âhirette şöyle seslenilecek" gibi bir İfadeye yer verilmeden, doğ*rudan insana hitap edilmesi, Cenab-ı Hakk'ın bu yapıdaki kullarına çok güzel bir iltifatı ve özellikle âyetlerin, doğrudan kulu muhatap alan son derece zarif ve sı*cak üslûbu, inanan insana, uhrevî saadetin bu dünyaya kadar yayılan müjdeli bir kokusu gibi gelmektedir. "İmanın huzuruna kavuşmuş insan" diye çevirdiğimiz "nefs-i mutmeinne" bu bağlamda yukarıda başlıca özelliklerine değinilen modele göre bir dünya hayatı yaşayarak ruhunu kemale erdirmiş mümini ifade eder.

"Nefs-i mutmeinne" derecesine ulaşan insanın çatışmaları yatışmış, sıkıntı ve gerilimleri son bulmuştur; o Allah ile barışık, insanlarla barışık ve kendisiyle ba*rışıktır; dolayısıyla huzur ve tatmin içerisindedir. İnsan için en büyük saadet, kul*luktaki kemali sayesinde rabbini kendisinden hoşnut etmiş, rabbİ tarafından ödül*lendirilerek kendisi de O'ndan hoşnut bırakılmış olmasıdır. Allah Teâlâ'nın cen*netine kabul ettiklerini "Benim kullarım" diye anması iltifatların en güzelidir. Bu sevgi ve hoşnutlukların kullara kazandırdığı son nimet ise cennete kabul edilme*leridir. [20]



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/549.

[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/549.

[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/549.

[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/550-551.

[5] Râzî, XXXI, 161; aynca krş. Tekvîr, 81/18

[6] bilgi için bk. Şevkânî, V, 506; Ateş, X, 457

[7] bk. Elmalılı, VIII, 5797

[8] Şevkânî,V,507

[9] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/551-552.

[10] bilgi için bk. Ömer Faruk Harman, "İrem", DİA, XXII, 443

[11] bk. V, 508-509; krş. Rûm 30/9; Fussilet 41/15

[12] bk. Hakka 68/6-7; Âd kavmi hakkında bilgi için bk. Hûd 11/50-60

[13] bilgi için bk. A'râf 7/73-78; Hûd 11/61-68; Hakka 68/4-5

[14] ayrıntılı bilgi için bk. Sâd 38/12

[15] meselâ bk. A'raf 7/133-134

[16] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/552-553.

[17] meselâ bk. Râzî, XXXI, 170

[18] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/553-554.

[19] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/554-555.

[20] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/555
Alıntı ile Cevapla
  #27  
Okunmamış 04-08-2007, 02:23 AM
fatihtekin
Standart Cevap: Diyanet Tefsiri

GÂŞİYE SÛRESİ

88

İndiği Yer :



Mekke



İniş Sırası :

68



Âyet sayısı:


26



Nüzulü


Mushaftaki sıralamada seksen sekizinci, iniş sırasına göre altmış sekizinci sûredir. Zâriyât sûresinden sonra, Kehf sûresinden önce Mekke'de inmiştir. [1]



Adı


Sûre adını ilk âyetindeki "örten" anlamına gelen "gâşiye" kelimesinden al*mıştır. "Hel etâke..." adıyla da anılmaktadır. [2]



Konusu

Sûrede cehennemliklerle cennetliklerin anketteki durumları tasvir edilmekte, Allah'ın varlığına dair deliller sıralanmakta, tebliğ yöntemi öğretilmektedir. [3]



Meali


Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla... 1. O kıyametin haberi sana geldi mi? 2.0 gün kimi yüzler zillete düşmüştür. 3. Çalışmış, yorulmuşlar*dır. 4. Kızgın bir ateşe girerler. 5. Kendilerine kaynar su pınarından içirilir. 6. Onlar için kuru, dikenli bir bitkiden başka yiyecek yoktur. 7.0 da ne bes*ler ne de açlığı giderir. 8.0 gün kimi yüzler de mutludur. 9. Yaptıklarından memnun olmuşlardır. 10. Yüksek bir cennettedirler. 11. Orada boş söz işit*mezler. 12. Orada akan bir pınar vardır. 13-16. Orada yüksek tahtlar, ko*nulmuş kadehler, sıra sıra dizilmiş yastıklar, serilmiş değerli halılar vardır. [4]



Tefsiri


1-7. Kıyamet, dehşetİyle her şeyi kuşatıp sardığı için istiare yoluyla ona "kaplayan, biiriiyen" anlamında "gâşiye" denmiştir.[5] ibrahim sûresinin 50. âyeti dikkate alınarak "gâşiye" kelimesinin "ateş" anlamına geldiği de söylenmiştir. [6]

Müfessirler 2 ve 3. âyetlerde korku içinde kalacağı ve yorgun bitkin düşeceği bildirilen "yüzler"le inkarcıların kastedildiğini söylemişlerdir. Onlar dünya haya*tında büyüklük taslayıp inkâr bataklığına saplandıkları, müminleri küçiinısedikleri, Peygamber'in davetini kabul etmeyi ve müminlerle eşit konumda bulunmayı ken*dilerine yediremedikleri için kıyamet gününde yüzlerini korku bürümüş, çektikleri sıkıntı ve cezadan dolayı bitkin bir halde bulunacakları ifade edilmektedir. 4, âyet inkarcıların gireceği cehennemin son derece sıcak ve kızgın olduğunu, 5. âyet ise orada kendilerine serinletici içecek yerine aşırı derecede sıcak sıvılar verileceğini bildirmektedir. 6-7. âyetlerde inkarcılara verilecek yiyeceğin kuru dikenden ibaret olduğu, ihtiyacı karşılamadığı gibi çektikleri elem ve ıstırabın artmasından başka bir şeye yaramayacağı haber verilmektedir, Cehennemliklerin yiyecek ve içecekle*ri burada anlatılanlardan ibaret değildir. Meselâ Sâffât, 37/62,67'de yiyecek olarak "zakkum ağacı"ndan, içecek olarak kaynar su karışımı bir sıvıdan; Muhanımed 47/15 'te bağırsakları parçalayıcı bir içecekten, Hakka 69/36'da cehennemde yanan*ların bedenlerinden akan sıvıdan söz edilmiştir. Bu örneklerde de görüldüğü üzere Kur'an'da, genellikte insanlarda eksik de olsa bir çağnşım yapması ve sonuçta bir korku ve kaygı uyandırıp günahlardan uzaklaşmaya teşvik etmesi için cehennem ve oradaki şartlar dünya hayatında korku, acı, nefret tiksinti vb. duygular veren bazı olaylar, durumlar, maddeler İçin kullanılan kelimelerle, isimlerle anılmış, bu yön*de tasvirler yapılmıştır. Ancak yeri geldikçe ifade edildiği gibi[7] âhiret hayatı gayb âleminden olduğu için orayla ilgili tasvirlerden mutlaka kelime ve sözlerin ifade ettiği dış mânayı anlamak ve böylece oradaki ni*met veya sıkıntıların da dünyadakilerin aynısı olduğu gibi bir sonuca varmak ge*rekmez. Müminler bunlara inanır, mahiyetini ise Allah'ın bilgisine havale ederler. [8]



8-11. Önceki âyetlerde cehennemliklerin durumu tasvir edildikten sonra bu*rada da dünyada Allah'ın buyrukları doğrultusunda yaşayan müminler için hazır*lanmış olan cennet nimetleri tasvir edilmektedir. 8. âyette mutluluktan parıldadığı bildirilen "yüzler"den maksat müminlerdir. Müminler dünyada yaptıkları güzel amellerin karşılığı olarak Allah'ın kendileri için hazırlamış olduğu cennet nimetle*rine ermeleri sebebiyle sevinçli ve mutlu olurlar. Bu sebeple yüzleri güleç, parlak ve güzeldir. Nitekim başka bir âyette "yüzlerinde nimetlerin sevincini görürsün"[9] buyurulmuştur. 9. âyet, müminlerin dünyada yaptıktan güzel amellerin karşılığı olarak âhirette eriştikleri nimetlerden hoşnut olduklarını ifade eder. 10. âyette zikredilen cennetin yüksekliği, maddî anlamda olabileceği gibi cennetin yüksek değerini de İfade edebilir. Çünkü bir hadîs-i kudsîde belirtildiği gibi orada canların çektiği, gözlerin zevk aldığı hatta bu dünyada gözlerin görme*diği, kulakların işitmediği ve akıllara gelmeyen son derece güzel ve değerli nimet*ler vardır. [10]Müminle*rin cennette duymayacakları belirtilen "boş söz"ü müfessirler "yalan, iftira, inkâr, küfür, yalan yere yapılan yemin, çirkin söz vb." anlamlarda yorumlamışlardır. [11]



12-16. Cennete girenlerin mutluluğuna İşaret edildikten sonra burada insanın dünyada tanıdığı maddî zevkler ve nimetler için kullanılan kelimelerle bazı cennet nimetleri sıralanmıştır. Kuşkusuz bunlar birer örnek olup Kur'an'da yeri geldikçe bağlama göre daha birçok cennet nimetinden söz edilmiştir. Kur'an'a göre cennet göklerle yer kadar geniş[12] yakıcı sıcağın veya dondurucu soğu*ğun söz konusu olmadığı bir mekân[13] içinde su, süt, şarap ve bal ır*maklarının aktığı bir yurt[14] ve tavsif edilemeyecek kadar güzel*likleri bulunan nimetler ortamıdır. [15]



Meali


17-20. Peki insanlar devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildi*ğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına bakmazlar mı? 21. Artık sen öğüt ver, çünkü sen ancak bir uyarıcısın. 22. Onlara egemen bir zorba değilsin. 23. Ancak kim yüz çevirir ve inkâr ederse, 24. Allah onu en büyük azapla cezalandırır. 25. Kuşkusuz onların dönüşü ancak bizedir. 26. Daha sonra onların sorgulanması da ancak bize aittir. [16]


Tefsiri


17. Öldükten sonra dirilmenin mümkün olmadığını iddia eden inkarcılara ce*vap veren bu ve bundan sonraki sorulu İfadelerde, çevrelerini kuşatan doğal varlık ve olaylardaki İlâhî kudretin tecellilerine muhatapların dikkati çekilerek öldükten sonra dirilmenin mümkün olduğu anlatılmaktadır. Evrendeki her şey Allah'ın kud*retini göstermekle birlikte Kur'an'ın İlk muhataplarının en çok sevdikleri ve sahip olmak İstedikleri mal deve olduğu için önce onun yaratılışına dikkatleri çekilerek ibret almaları istenmektedir. Dayanıklılığı, binme kolaylığı, taşıma gücü; etinden, sütünden ve yününden istifade edilmesi gibî özellikleri deveyi çöl ortasında yaşa*yan insanlar için vazgeçilmez bir değer haline getirmiştir, Kuşkusuz burada Kur'an'ın ilk muhatapları olan Araplar için taşıdığı büyük önemden dolayı deve*den söz edilmiş olup bu yalnızca bir örnektir. Asıl maksat ise insanlar için benzer şekilde değer ifade eden canlısıyla cansızıyla çeşitli nimetleri yaratmış olan Al*lah'ın üstün gücünü ve lütufkârlığını hatırlatmaktır. "Deve" diye çevirdiğimiz "ibil" kelimesinin "yağmur yüklü bulut" anlamına geldiği, âyette bu anlamın kas*tedilmiş olabileceği de belirtilmiştir. [17]



18. Göğün yükseltilmesinden maksat, gök cisimlerinin görünen herhangi bir dayanağı olmaksızın ilâhî bir nizam içerisinde uzay boşluğunda hareketlerinin sağlanmasıdır. Nitekim Ra'd sûresinin 2. âyetiyle Lokman sûresinin 10. âyetinde Allah'ın gökleri direksiz bir şekilde yükselttiği ifade edilmiştir. Amaç, onların ko*numlarım ve düzenlerini koruyup sürdürmelerinin kesinlikle bunu sağlayan bir yaratıcı ve yönetici güç sayesinde mümkün olduğunu anlatmaktır. Bu gücün koy*duğu ve yürüttüğü yasalar sayesindedir ki gök cisimleri kendileri için takdir edilen konumdan kayma, sapma ve düşme gibi durumlara karşı korunmuş ve korunmak* tadır. [18]



19. Yerküre üzerinde sabit dağların dikilmesi yerin dengesini sağlamaktadır. Nitekim muhtelif âyetlerde yerkürede sarsıntı olmaması için orada sabit dağların yerleştirildiği ifade edilmiştir. [19] Ayrıca dağların yeryüzünde daha rahat korunma ve barınmaya elverişli or*tamlar oluşturması, su kaynaklan ve akarsu imkânları sağlaması, özel bitki örtüsü, maden ocakları gibi başka imkânlarıyla İnsanlar ve diğer canlılar için hayatı kolay*laştırdığı, birçok yararlar taşıdığı bilinmekte; bu gibi sebeplerden dolayı Kur'an'da dağların yaratılışı sık sık hatırlatılmaktadır. [20]



20. Muhatapların dikkatleri canlıların yaşamasına elverişli biçimde yaratıl*mış olan yeryüzüne çevrilerek ibret almaları istenmektedir. Âyetten ayrıca müs-lümanlann dolaylı olarak zooloji, astronomi, jeoloji, tarih ve coğrafya gibi deney*sel bilimlerle meşgul olmaya teşvik edildiği anlamı da çıkarılabilir. Bunlar yapıl*dığı takdirde hem Allah'ın üstün kudretinin izleri daha yakından ve sağlıklı müşahede edilmek suretiyle maksat hasıl olur hem de maddî dünyaya ait sağlam bilgiler edinüdiği için ondan istifade etme imkânı artar ve böylece bu bilgilere sahip olanlar onları daha verimli ve yararlı olarak kullanma imkânını elde ederler. [21]



21-24. Allah Teâlâ Resulüne, hiçbir baskı ve zorlamaya meydan vermeden İnsanları uyarmasını ve gerçekleri onlara tebliğ etmesini emretmektedir. Çünkü iman ve ibadet ancak kişinin ikna olmasına, gönülden isteyip benimsemeye bağ*lıdır. Zor karşısında kalan kimsenin "inandım" demesi ve ibadet etmesi sadece bir aldatma ve durumu kurtarmadır. Bu yüzdendir ki muhtelif âyetlerde Peygamber1 in görevinin insanları mutlaka hidâyete erdirmek değil, sadece Allah'ın gönderdiği vahyi tebliğ etmek olduğu bildirilmiştir. [22] Bazı müfessirler bu âyetin neshedildiğini yani hük*münün kaldırıldığını söylemişlerse de bize göre bu görüş isabetli değildir. Meşru savunma ve hakların korunması için savaş emri geldikten sonra da Hz. Peygamber inanmayanları imana zorlamamış, yalnızca topluma zarar verenleri sürgüne gön*dermiş, diğer gayrimüslimlerle hukuk çerçevesinde aynı ülkede yaşamış ve yaşan*masını istemiştir.

23-24. âyetlerde uyarıldıkları halde söz dinlemeyip inkâra devam edenleri, Allah'ın "en büyük azap" ile cezalandıracağı vurgulanmaktadır. Başka bir âyette de en büyük azabın âhiret azabı olduğu ifade edilmiştir. [23]



25-26. Kur'an'dan ve Hz. Peygamber'den yüz çeviren inkarcılar her ne kadar inkârlarında devam etseler de sonunda varacakları yerin Allah'ın huzuru olduğu ifade edilmiştir. Bu sebeple onların, 24. âyette anlatılan "en büyük azap"la cezalandırılmaktan kurtulmaları mümkün değildir. Zira hesaplarım başkasına değil Allah'a vereceklerdir. Hesap, insanların dünyadaki inanç ve davranışların*dan dolayı âhirette sorguya çekilip yargılanmalarını ifade eder. Kur'an ter*minolojisinde hesap genellikle, "kötü davranışların dünyadaki [24] ve daha çok da âhİretteki yansımaları ve sahiplerinin cezalandırılması" mânasında da kullanılmıştır. Bununla birlikte iyi davranışların âhirette mükâfatlandınlması an*lamı da vardır. [25]



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/541.

[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/541.

[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/541.

[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/541-542.

[5] Zemahşerî, IV, 246

[6] Şevkânî, V, 499

[7] meselâ bk. Mutaf-fifin 83/22-28

[8] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/542.

[9] Mutaffifîn, 83/24

[10] Buhârî, "Tevhîd", 35; Müslim, "İman", 312; "Cennet", 2-5

[11] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/543.

[12] Âl-i îmrân, 3/133

[13] İnsan 76/13

[14] Muhammed 47/15

[15] Cennet nimetleriyle ilgili bu tür tasvirleri nasıl anlamamız gerektiği konusunda bk. Mutaffifîn 83/22-28

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/543.

[16] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/543-544.

[17] bk. Zemahşerî, IV, 247; Kurtubî, XX, 35

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/544.

[18] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/544.

[19] meselâ bk Nahl 16/15; Lokman 31/10; Nebe', 78/7

[20] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/544.

[21] Elmalılı,Vm,5786

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/545.

[22] meselâ bk. Âl-İ İrnrân 3/20; Nahl 16/82; Kasas 28/56; Şûra 42/48

[23] bk. Kalem 68/33

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/545.

[24] Talâk 65/8

[25] hesap hakkında bilgi için bk. Emrullah Yüksel, "Hesap", DİA, XVII, 240

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/545.
Alıntı ile Cevapla
  #28  
Okunmamış 04-08-2007, 02:24 AM
fatihtekin
Standart Cevap: Diyanet Tefsiri

A'LA SÛRESİ

87


İndiği Yer :


Mekke



İniş Sırası :


8



Âyet sayısı :

19



Nüzulü


Mushaftaki sıralamada seksen yedinci, iniş sırasına göre sekizinci sûredir. Tekvîr sûresinden sonra, Leyi sûresinden önce Mekke'de inmiştir. Medine'de in*diğine dair rivayet de vardır.[1]



Adı


Sûre adını birinci âyette geçen "aiâ" kelimesinden almış olup kaynaklarda yaygın olarak bu adla tanınmaktadır. "Sebbihi'sme Rabbike'1-a'lâ" ve "Sebbih" adlarıyla da anılmaktadır. [2]



Konusu

Sûrede Allah, vahiy ve Kur'an, Peygamber ve tebliğ görevi, tebliğ karşısın*da insanların farklı tavır takınmaları ve bunun ebedî hayattaki sonuçları ele alın*mıştır.[3]



Fazileti

Kaynaklarda, Hz. Peygamber'in A'lâ sûresini okumaktan büyük zevk aldığı; vitir, bayram ve Cuma namazlarında onu okuduğu bildirilmektedir. [4]



Meali


Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla... 1. Yüce rabbinin adını tenzih ederek an; 2. Yaratıp uygun şekil Yeren; 3. Ölçülü ve amaçlı yapan, yol gös*teren; 4-5. Yeşil bitkileri çıkartan, sonra onları kapkara bitki kalıntısı hali*ne getiren (Rabbinin). 6-7. Sana okutacağız re Allah dilemedikçe unutmaya*caksın. O, açık olanı da bilir, gizli olanı da. 8. Sana kolaylık ve huzurun yol*larını açacağız. 9. O halde öğüt fayda verirse öğüt ver. 10. Allah'tan korkan öğüt alacaktır; 11. Ebedî mutluluktan nasibi olmayan da ondan uzak durur. 12, İşte en büyük ateşe girecek olan odur. 13. Sonra orada ne ölür ne de ya*şar. 14-15. Doğrusu arman ve rabbinin admı anıp namaz kılan kurtuluşa er*miştir. 16. Fakat siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. 17. Oysa âhiret da*ha hayırlı ve süreklidir. 18-19. Bunlar önceki kitaplarda, İbrahim ve Mu*sa'nın kitaplarında da vardır. [5]



Tefsiri

1-5. "Tesbîh", Allah'ı kendisine layık olmayan isimlerden, niteliklerden ve eylemlerden tenzih etmek, O'nun böyle kusurlardan uzak olduğunu kabul ve ifa*de etmektir. "Uygun şekil verme" diye çevirdiğimiz 2. âyetteki "tesviye" kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'ın, yarattığı varlığa, onun varlık türünün gerektirdiği yapıyı, şekli vermesi, uygun forma kavuşturması" anlamında kullanılmaktadır. Bu âyette ise "sevvâ" fiilini -nesnesi belirtilmediğinden- "her şeye uygun şeklini ver*me" olarak anlamak gerekir. [6]

Allah'ın yol göstermesinden (3. âyet) maksat, yarattığı şeylerin tabiatını be*lirleyip onu hedefine doğru yöneltmesidir. Şevkânî âyeti şöyle yorumlar: "Allah varlıkların cinslerini, türlerini, niteliklerini, ne yapacaklarını, ne söyleyeceklerini, ecellerini takdir etmiştir; her birini yapabileceği, kendisine uygun olan davranışla*ra yöneltmiş ve yaratıldığı amaç istikametinde hareketini kolaylaştırmış, din ve dünya İşlerinde yapması gerekeni ona ilham etmiştir"[7]

4 ve 5. âyetler, Allah'ın baharda yeşil bitkileri bitirip vakti gelince onları kap*kara bitki kalıntısı haline getirmesi şeklinde açıklandığı gibi mecazen "canlı varlık- lara hayat veren ve zamanı gelince onları öldüren" anlamında da yorumlanabilir. Bazı çağdaş yorumcular 5. âyetin, kömür madeninin teşekkülüne işaret ettiğini İle*ri sürmüşlerdir. Buna göre ilâhî kudret önceleri her türlü bitkileri, ağaçlan yetişti*rip uzun zaman sonra bunları kömür haline getirmiştir, âyet bu olayı ifade etmek*tedir. Zira kömür yataklarının daha önceki jeolojik dönemlerde yaşamış olan dev bitkilerle ormanların jeolojik değişikliklerin ardından yer altında basınç ve ısı etki*siyle kömüre dönüşmüş olduğu bilinmektedir. Cansız madde olan taş ve topraktan yemyeşil otların ve ormanların çıkması nasıl Allah'ın kudretini gösteren bir olaysa onların zamanla taş kömürüne dönüşmesi de öylece O'nun kudretini gösteren bir olaydır. [8]



6-8. Hz. Peygamber ilk dönemlerde kendisine gelen Kur'an vahyini ezberle*me konusunda oldukça aceleci davranıyor, bir kelime veya harfi kaçırma korku*suyla Cebrail vahyi henüz tamamlamadan tekrar etmeye çalışıyordu. Bu sebeple Resûlullah'a Kur'an okurken acele etmemesini emreden ve onu unutmayacağı ko*nusunda güvence veren Kıyâme sûresinin 16-19. âyetleriyle "Sana Kur'an'ı oku*tacağız ve Allah dilemedikçe unutmayacaksın" mealindeki bu sûrenin 6. âyeti in*miştir. Böylece bir taraftan Hz. Peygamber bu davranışından vazgeçirilmiş oluyor, diğer taraftan da vahyin korunmasının güvenceye alındığı bildiriliyordu (Şevkânî, V, 494). Hz. Peygamber'in unutmaktan korunmuş olması da Allah'ın kudretini gösteren delillerdendir. Peygamber'in şahsında gerçekleşen bu ilâhî mucizenin sırrı, Kur'an'ı okuma ve ezberleme tarzında ümmetin hafızlarında sürekli olarak tecelli etmektedir. 7. âyette unutturmama garantisine, "Allah dilemedikçe..." şek*linde yapılmış bulunan istisna hususunda müfessirler farklı görüşler İleri sürmüş*lerdir. Bazıları bu İstisnanın neshe delâlet ettiğini yani "Allah herhangi bir hükmü yürürlükten kaldırmak istediği zaman onu Peygamber'e unutturur" mânasına gel*diğini ifade ederler. Bazı âlimlere göre İse bu âyet -tıpta "Gerçek şu ki, biz diler*sek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız"[9]mealindeki vb. âyet*lerde[10] olduğu gibi- Peygamber'in unutmasını Allah'ın hiç dilemediği, dolayısıyla onun da hiçbir zaman unutmadığı" anlamına gelir. [11] Bize göre "Sizler ancak rabbinizin (bunu) dilemesi sayesinde dileyebilirsiniz"[12] âyetinde olduğu gibi burada da bir ilâhî kanuna, bir ilkeye atıf yapılmaktadır, Kulunu yaratılış amacına uygun ola*rak şekillendiren ve donatan Allah'tır. O böyle yapmasaydı insan böyle olmazdı; düşünemez, konuşamaz, aklında tutamaz, unutamazdı. 6. âyete göre Resûlullah, kendisine okutulanı (Kur'an'ı) asla unutmayacaktır; ancak bu, Allah istediği için böyledir; unutmasını isteseydi elbette unutacaktı.

Müfessirler, "Sana kolaylık ve huzurun yollarını açacağız" mealindeki 8. âyeti de Hz. Peygamber'in şahsına Özgü olarak değerlendirip kolaylaştırmayı "Al*lah'ın onu, beşerî bir çaba göstermeden Kur'an'ı ezberlemeye, dinin kurallarını uygulamaya, kendisini cennete götürecek amelleri yapmaya muvaffak kılması" şeklinde yorumlamışlardır. [13] Şev-kânî ise "din ve dünya işlerinden hangisine yönelirse o yolda muvaffak kılması" anlamında yorumlamıştır. [14]



9-15. "...öğüt fayda verirse öğüt ver" mealindeki ilk âyetin lafzından, öğüt verilebilmesi için verilecek öğüdün muhataba fayda sağlamasının şart koşulduğu anlaşılırsa da müfessirler, öğüt fayda verse de vermese de peygamberin öğüt ver*mek zorunda olduğu, âyetin böyle anlaşılması gerektiği kanaatindedirler. Râzî, öğüt vermenin veya hakikati anlatmanın ilk etapta gerekli (vacip) olduğunu, tek*rarının gerekli olmasının ise öğüdün yarar sağlaması ve böylece amacın gerçekleş*mesi durumuna bağlı bulunduğunu belirtmiştir. [15] Buna göre Hz. Pey*gamber'in Allah'tan aldığı talimatı muhataplara duyurması onun misyonunun ge*reğidir. Öğüt vermenin faydalı olacağı kanaatine varıldığı takdirde devam etmek de vaciptir. Ancak inkârda kararlılık gösteren, gerçekle alay eden insanlara öğüt vermek onların inkâr ve inatlarını arttırmaktan başka bir şeye yaramaz. Bu yüzden Allah, "O halde bizi anmaktan yüz çevirenden ... sen de yüz çevir" buyurmuştur. [16] Âyetteki "öğüt fayda verirse" diye çevrilen kısım, "Öğüt mut*laka fayda verir" şeklinde anlamaya da elverişlidir. Burada belli bir grup değil, Öğüde muhatap olan herkes kastedildiği için muhatapların sayısı az veya çok olsa da bir kısmının öğütten mutlaka yararlanacağı kesindir. Nitekim 10. âyette bu hu*sus açıkça ifade edilmiştir.

10-11. âyetlerde öğüdün herkese fayda vermeyeceği, ondan ancak Allah'tan korkanların faydalanacağı, Allah'tan korkmayan, isyan ve günah batağına saplan*mış olan bedbahtların ise ondan kaçacakları bildirilmiştir. 12. âyet öğütten kaçma*nın, hakikate sırt çevirmenin sonuçta insanı cehenneme sürükleyeceğini haber ver*mektedir. "Sonra orada ne Ölür ne de yaşar" mealindeki 13. âyet ise azabın ebedî*liğini ve korkunçluğunu ifade etmektedir. Cehennemdekiler Ölmezler, yaşarlar; ancak çektikleri dikkate alındığında bunun olumlu anlamıyla yaşamak olmayaca*ğı da muhakkaktır. Buna karşılık 14-15. âyetlerde öğütlere kulak veren, kalplerini şirk, günah ve kötü ahlâkın kirlerinden temizleyen, namaz kılıp sadaka ve zekât vermek suretiyle nefsini arındıran kimselerin kurtuluşa erecekleri bildirilmiştir.

14. âyette "arınan" diye tercüme ettiğimiz "tezekkâ" fiili, "insanın nefsini kontrol altına alması, her türlü şirk ve günahtan uzaklaşması, Allah'ın birliğine iman edip dinin emir ve yasaklanın yerine getirmesi" anlamına geldiği gibi "zekât vererek arınmak" mânasına da gelir. Ancak Mekkî sûrelerde yer alan "zekât" ta*birleriyle[17] hükümleri etraflı olarak açıklanmış ze*kât değil, mutlak anlamıyla mâlî İçerikli dinî görevler kastedilmiştir. Çünkü ku*rumsal anlamda zekât Medine döneminde farz kılınmıştır. [18] Şu halde âyetteki "tezekkâ" kelimesi hem malı haramlardan ve kul haklarından hem de nefsi günah kirlerinden arındırmayı ifade eder. 15. âyette Allah'ın adını anan ve namaz kılan kimsenin kurtuluşa ereceği bildirilmiştir. Ancak burada geçen, "namaz kılma" olarak çevirdiğimiz "salla" fiiliyle ilgili farklı yorumlar yapılmış*tır. Bazı müfessirlere göre bundan maksat bilinen beş vakit namazdır; bazılarına göre bayram namazı, bir kısmına göre de "salât" kelimesinin sözlük anlamı olan duadır. [19] Beş vakit namaz Mekke döneminin sonlarına doğru farz kılındığına ve bu sûre de oldukça erken bir dönemde İndiğine göre, buradaki "salât" kavramını da beş vakit namaz olarak değil, ilk müslümanlann beş vakit na*mazdan farklı ibadetleri olarak anlamak uygun olur. [20]



16-17. Önceki âyetlerde kurtuluşun, nefsi ve malı arındırıp âhirete hazırlıklı gitmekte olduğu bildirilmişti. 16. âyette ise insanların genellikle geçici dünya ha*yatı ve zevklerini âhirete tercih ettikleri hatırlatılmaktadır. Oysa âhiret hayatı da*ha hayırlı, kalıcı ve sonsuzdur. Bu durum, -Yüce Allah'ın rahmetinin bir tecellisi olarak- İnkarcıları bir kere daha uyarmak, müminlere de böylesi yanlışlardan uzak durmaları yolunda telkinde bulunmak üzere 17. âyette vurgulu bir şekilde ifade edilmiştir. [21]



18-19. "Kitaplar" diye çevirdiğimiz "suhuf" kelimesi kitapla eşanlamlı olan "sahîfe"nin çoğuludur. Bu bağlamda kitap, Allah tarafından peygamberlere gön*derilen vahyi ifade eder. Buna göre her iki âyette yer alan "suhuf'tan maksat, "Hz. İbrahim ve Hz. Musa'ya verilen kitaplardır. Bu iki peygambere nispet edilen sahî-feler, geçmiş vahiylerin sadece birer örneğini teşkil eder. Çünkü vahiy bunlarla sı*nırlı değildir. İsimleri bildirilen başlıca kitaplar, Tevrat, İncil, Zebur ve Kur'ân'dır. Sahîfelerden 10'unun Hz. Âdem'e, 50'sinin Şit'e, 30'unun İdris'e, 10'unun da İbrahim'e (a.s.) verildiği rivayet edilir. [22]

Şu'arâ sûresinin 196. âyetinde olduğu gibi bu son âyetler de vahyin tek kay*naktan, Allah'tan geldiğini ve ilâhî dinlerin iman, ibadet ve ahlâk konularında ay*nı prensipleri, evrensel gerçekleri ve değerleri getirdiğini ifade etmektedir. Konuy*la hiçbir alâkası olmadığı halde bu âyetlerden, Kur'an'm lafız değil, mâna ve hü*küm olduğunu, bunun ise belli bir dile ait bulunmadığım, başka peygamberlere gönderilmiş kitaplara da Kur'an denilebileceğini ve Kur'an'm namazda her dilden okunabileceğini söyleyenler, peşin hükümlerine sonradan kanıt arama yoluna gi*renlerdir. Söyledikleri doğru olsaydı bile okumak için -sıradan insanların çevirile*ri değil- eski peygamberlere gönderilen vahyin asıl metinlerine ihtiyaç olur, yalnız bunlar okunabilirdi. Bu da -o metinler mevcut olmadığı için- fiilen imkânsızdır. [23]





--------------------------------------------------------------------------------

[1] Şevkânî, V, 492

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/533.

[2] İbn Âşûr, XXX, 280

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/533.

[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/533.

[4] bk. İbn Kesîr, VIII, 399-400; Emin Işık, "A'lâ Sûresi", DİA, n, 310-311

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/533.

[5] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/ 534.

[6] Aynca bk. Hicr 15/29

[7] bk. V, 493

[8] bk. Elmalılı, VIII, 5747-5758; Emin Işık, "A'lâ Sûresi", DİA, H, 311

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/534-535.

[9] bk. İsrâ, 17/86

[10] meselâ Hûd 11/107-108

[11] bk. Şevkânî, V, 494; Elmalılı, VIII, 5760

[12] İnşân 76/30

[13] Zemahşerî, IV, 243-244; Râzî, XXXI, 142-143

[14] bk. V, 494

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/535-536.

[15] XXXI, 144

[16] bk. Necm 53/29

[17] Zâriyât, 51/19; Meâric, 70/24

[18] bk. Tevbe, 9/103

[19] Taberî, XXX, 100

[20] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/536-537.

[21] ayrıca bk. A'râf, 7/169; Yûsuf, 12/109; Duhâ, 93/4

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/537.

[22] bk. Zemahşerî, IV, 245

[23] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/537-538.
Alıntı ile Cevapla
  #29  
Okunmamış 04-08-2007, 02:24 AM
fatihtekin
Standart Cevap: Diyanet Tefsiri

TARIK SÛRESİ

86


İndiği Yer :


Mekke



İniş Sırası :

36



Âyet sayısı :

17



Nüzulü


Mushaftaki sıralamada seksen altıncı, iniş sırasına göre otuz altıncı sûredir. Beled sûresinden sonra, Kamer sûresinden önce Mekke'de inmiştir.[1]



Adı


Sûre adını ilk âyette geçen ve "yıldız" anlamına gelen "tank" kelimesinden almıştır. [2]



Konusu


Sûrede insanın yaratılışı ve hayatının Yüce Allah tarafından denetlendiği, öl*dükten sonra dirilme ve haşre İman, Kur'an'ın gerçekliği, inkarcıların söz konusu gerçeği hiçbir zaman engelleyemeyecekleri gibi hususlar ele alınmıştır. [3]



Meali


Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla... 1. Andolsun gökyüzüne ve (on*da) gece çakıp görünene! 2. O, gece çakıp görünen nedir bilir misin? 3. Ka*ranlığı delen yıldızdır. 4. Hiç kimse yoktur ki, başında bir göz kulak olanı bu*lunmasın. 5. Artık insan neden yaratıldığına bir baksın. 6.0, atılan bir sudan yaratıldı. 7. O su bel ve göğüs kafesi arasından çıkar, 8. Şüphesiz Allah onu (öldükten sonra) tekrar yaratmaya elbette kadirdir; 9-10. Bütün sırların orta*ya dökülüp de insanın ne bir gücü ne de yardımcısının bulunamayacağı gün. 11-13. Andolsun dönüşlü semâya ve bitkiyle yanlan yere ki Kur'ân (hak ile bâtılı) ayıran bir sözdür. 14.0 asla bir şaka değildir. 15. Onlar bir tuzak ku*ruyorlar; 16. Ben de bir karşı plan hazırlıyorum. 17. Sen o inkarcılara süre ver, onlara biraz zaman tanı. [4]



Tefsiri


1-4. "Gece çıkıp görünen" şeklinde çevirdiğimiz "tank", sözlükte "gece ge*len, şiddetle vuran, çarpan" anlamlarına gelir. Yıldızlar gece görünüp gündüz kay*bolduğu için onlara da "tank" denmiştir. Müfessirler buradaki "tânk"ın özel bir yıldız mı yoksa genel anlamda yıldız mı olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerse de[5] ışınlan gece*nin karanlığını delip yeryüzüne ulaştığı için 3. âyette "delen yıldız" anlamında "en-necmü's-sâkıb" tamlamasıyla tarif edilmiştir. Bu tariften "tânk"ın genel an*lamda yıldız olduğu anlaşılmaktadır. Bu âyetlerde söze göğe ve yıldıza yemin edi*lerek başlanmasının sebebi, 4. âyette belirtilen asıl konunun, yani insanın dünya*daki hayatının daima bir denetleyicinin, koruyucunun kontrolünde olduğu gerçe*ğinin önemine dikkat çekmektir.

"Yıldızlarla da insanlar yollarını bulurlar"[6] mealindeki âyetin mecazî anlamından hareketle "târik", "manevî semâdan gelip vicdana işleyen ve zihinlere nakşedilerek insanı içindeki ve dışındaki karanlıklardan çıkanp aydınla*tan ilâhî irşatlar olarak da yorumlanmıştır. [7]

4. âyette "göz kulak olan" diye çevirdiğimiz "hafız" kelimesini bazı müfes*sirler, "Oysa sizi gözetleyen muhafızlar, değerli yazıcılar var"[8] mealindeki âyetleri dikkate alarak "İnsanın yaptığı hayır ve şerri kaydeden yazıcı melekler" diye tefsir ederken [9] bazılan da "Kişinin önünde ve arkasında Allah'ın emriyle onu kayıt ve koruma altına alan takipçiler vardır" [10] âyetlerine dayanarak musibetlere karşı insanlan koruyan muhafız melekler olarak tefsir eder [11] Bununla bir*likte "hafız" kelimesini, "meleklerin yapıp ettiklerini de kontrol eden ve bilen", "her şeyin koruyucusu" [12] "her şeyi hakkıyla gözeten"[13] ve "her şeye şâhid olan"[14]Yüce Allah'tır diye yorumlamak da müm*kündür. [15]



5-8. Öldükten sonra dirilmeyi ve âhiret hayatını inkâr eden insanın, kendi ya*ratılışına bakarak ibret alması ve âhiret olayını buna göre değerlendirmesi isten*mektedir. "O su, göğüs kafesi arasından çıkar" diye çevirdiğimiz 7, âyeti müfes-sirlerin çoğunluğu, "erkeğin bel kemiği, ile kadının kaburga kemiğinden çıkar" şeklinde yorumlamışlardır. [16] Hz. Pey-gamber'in "Erkek ve kadından hangisinin suyu üstün gelirse çocuk ona benzer" [17]anlamındaki hadisi de bu ikili işlevi ifade eder. Zira hadis çocuğun, eşlerin her ikisinin "suyunun" birleşmesinden yani sperm ile onun dölle-diği yumurtacığın karışımından meydana geldiğini gösterir. Kur'an, buna "katı*şık" (karışımlardan oluşan) meni" anlamında "nutfetün emşâc"[18] de*mektedir. Biz 7. âyetin İlgili kısmını "bel ve göğüs kafesi" diye çevirmeyi uygun bulduk. Çünkü göğüs kafesi içinde akciğer ve kalp, bel kemiğinin (omurga) için*de ise omurilik vardır. Bu kemikler hem vücudun sınırlarını çizer gibidir hem de en hayatî organları içinde barındırmaktadır. Âyette bunlar zikredilerek insan vü*cudu kastedilmiş, meni ve yumurtanın kadın ve erkek vücudunda oluştuğuna, ço*cuğun da bunların birleşmesi sonucunda, var oluşunun İlk aşamasına girdiğine işa*ret edilmiştir. [19] 8. âyette insanı yukarıda anlatılan meni*den yaratıp mükemmel bir varlık haline getiren yüce yaratıcının onu öldükten son*ra diriltmeye de kadir olduğu vurgulu bir şekilde ifade edilmektedir. [20]



9-10, "Sırlar"dan maksat kişinin özel defterine kaydedilmiş olan amelleri, "sırların ortaya döküleceği gün" ise kıyamet günüdür. [21] 9. âyet kıyamet gününde insanların inançları, niyetleri, sırlan ve bütünüyle yapıp et*tiklerinin ortaya çıkacağını ve bunlardan Allah'ın huzurunda sorgulanacağını; 10. âyet ise âhirette İnsanın kendisini Allah'ın hükmettiği cezaya karşı koruyacak bir gücü ve yardımcısının bulunmayacağını ifade etmektedir. [22]



11-14. Semânın sıfatı olup "dönüşlü" diye çevirdiğimiz "zâti'r-rec"' ifadesi*ni müfessirler iki türlü yorumlamışlardır:

a) "Yağmur veya yağmur yüklü bulutla*rı olan" demektir. Buna göre "dönüşlü semâ" ibaresi, göğün buharlaşma yoluyla yerden aldığı suları yağmura çevirip yere geri döndürmesini, sürekli tekrar eden bu dönüşü ifade eder. [23]

b) Gökte bulunan yıldızlar, güneş ve ayın tekrar tekrar batıp doğmalarını anlatır. [24]

"Bitkiyle yanlan yer" ifadesi, incecik ve yumuşak filizlerin sert toprakları ya- rarak yerin üzerine çıkmasındaki olağanüstülüğe dikkat çekmektedir. Âyetlerde bu muhteşem olayların gerçekleştiği gök ve yere yemin edilerek bunlar nasıl gerçek ise ve Yüce Allah'ın kudretinin tecellileri ise Kur'an'ın da aynı şekilde gerçek ol*duğu, Allah'ın kelâm sıfatının tecellisi olduğu anlatılmaktadır. [25]



15-17. İnkarcılar Hz. Peygamber'i engellemek ve getirdiği dini yok etmek maksadıyla ona karşı düşmanca tavırlar sergiliyor, hatta onun varlığını ortadan kaldırmaya çalışıyorlardı; bu amaçla ona karşı komplo düzenliyor, tuzaklar kuru*yorlardı. 15. âyet bunları ifade etmektedir. Allah Taâlâ'nuı onlara tuzak kurması ise "Peygamber'e karşı kurdukları tuzakları engelleyip, onların planlarını boşa çı*karması, kendi aleyhlerine çevirmesi ve onları cezalandırması" anlamına gelir. Müşrikler inkârlarına ve Resûlullah'a yaptıkları kötülüklere devam ettikleri halde Yüce Allah tarafından hemen cezalandırılmayıp onlara süre tanıması İçin Hz. Pey*gamber'e emir verilmesi, tövbe edip dönmedikleri takdirde cezalarının şiddetli olacağını gösterir. [26]



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/527.

[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/527.

[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/527.

[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/528.

[5] bk. Zemahşerî, IV, 240-241; Şevkânî, V, 486487

[6] Nahl, 16/16

[7] bk. Elmalılı, VIII, 5699

[8] İnfitâr 82/10-11

[9] Zemahşerî, IV, 241; Elmalılı, VIH, 5701

[10] Ra'd, 13/11

[11] İbn Kesîr, VIII, 396

[12] Hûd, 11/57

[13] Ahzâb, 33/52

[14] Mâide, 5/117

[15] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/528-529.

[16] Taberî, XXX, 92-93; İbn Kesir, VIII, 396

[17] Müslim, "Hayz", 33

[18] İnşân 76/2

[19] yaratılış safhaları için bk. Hac, 22/5; Mü'minûn, 23/12-14; Gâfir, 40/67; Kıyamet, 75/36-39; Alak, 96/1-2

[20] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/529.

[21] bk. Şevkânî, V, 489

[22] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/529.

[23] bk. Zemahşerî, IV, 242

[24] İbn Kesîr, VIII, 397

[25] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/529-530.

[26] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/530.
Alıntı ile Cevapla
  #30  
Okunmamış 04-08-2007, 02:25 AM
fatihtekin
Standart Cevap: Diyanet Tefsiri

BURÛC SÛRESİ

85


İndiği Yer :


Mekke



İniş Sırası :

27



Âyet sayısı:


22



Nüzulü


Mushaftaki sıralamada seksen beşinci, iniş sırasına göre yirmi yedinci sûre*dir. Şems sûresinden sonra, Tın sûresinden önce Mekke'de inmiştir.[1]



Adı

Sûre adını birinci âyetinde geçer ve "burçlar" anlamına gelen "burûc" keli*mesinden almıştır. [2]



Konusu

Sûrenin ana konusu kendilerine "Ashâbu'l-uhdûd (hendek ehli)" denilen in*karcıların, müminlere verdikleri sıkıntılar ve müminlerin İnançları uğrunda bunla*ra karşı gösterdikleri sabır ve dirençtir. Ayrıca inkarcıların âhiretteki kötü akıbet*leri ve müminlerin mutlu sonları, Allah'ın bazı sıfatlan hakkında kısa açıklamalar yer almaktadır. [3]


Meali


Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla... 1. Andolsun burçlarla dolu gö*ğe, 2. Vaad edilmiş güne, 3. Tanıklık edene ve edilene ki, 4-5. O çukurları, alev alev yanan ateş çukurlarını hazırlayanlar mahvolmuşlardır! 6-7. Hani o sırada ateşin başında oturmuşlar, inananlara yaptıklarım seyrediyorlardı. 8-9. Sırf azîz, övgüye lâyık, göklerin ve yerin mâliki olan Allah'a inandıkları için müminlerden öç aldılar. Allah her şeye şahittir. 10. Mümin erkeklere ve mümin kadınlara işkence edip de sonra tövbe etmeyenler var ya, işte onları cehennem azabı, yakıcı azap beklemektedir. 11. İman edip iyi işler yapanlara gelince onlar için zemininden ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş budur. 12. Şüphesiz rabbinûı yakalaması pek yamandır. 13. Kuşku yok ki başta yaratan da sonra tekrar yaratacak olan da O'dur. 14-16. Çok ba*ğışlayan, sevgisi geniş, Arş'ın sahibi, şanı yüce ve dilediğini yapan yalnız O'dur. [4]



Tefsiri


1-10. Bir önceki sûrede olduğu gibi burada da yeminle söze başlanarak mü*minleri İnançlarından dolayı ateş dolu çukurlara atıp yanmalarını seyreden zalim*ler kınanmakta ve âhirette hak ettikleri cezaya çarptırılacakları haber verilmekte*dir.

"Burûc" kelimesi "görünen şey, yüksek köşk" anlamlarına gelen "burc"un çoğuludur. Astronomi terimi olarak güneşin bir yılda takip ettiği düşünülen yörün*genin içlerinden geçtiği, belli sembollerle gösterilen on iki takım yıldızından her birini ifade eder. Modern astronomide "yıldız kümeleri" veya "galaksiler" olarak anlamak mümkündür.[5] 2. âyetteki "vaad edi*len gürTden maksat, kıyamet günüdür. [6]

"Tanıklık eden ve edilen" diye çevirdiğimiz 3. âyetteki "şâhİd" ve "meşhûd" kelimelerini müfessirler farklı anlamlarda yorumlamışlardır. Bunları kısaca şöyle sıralamak mümkündür:

a) Şâhid Allah, meşhûd yaratıklardır.

b) Şâhid Hz. Mu-hammed, meşhûd onun ümmetidir.

c) Şâhİd Hz. Muhammed'in ümmeti, meşhûd diğer ümmetlerdir.

d) Şâhid peygamberler, meşhûd ümmetleridir.

e) Şâhid koru*yucu melekler, meşhûd insanlardır.

f) Şâhid bütün insanlar, meşhûd kıyamet gü-nüdür.

g) Şâhid Allah ve melekler, meşhûd da Allah'ın birliği ilkesidir. Bunlardan başka yıldızların, Hacer-i esved'İn, Arefe, Cuma ve Pazartesi günlerinin şâhid ve meşhûd olduğu yolunda görüşler ileri sürenler de vardır. [7] Bir önceki âyette kıyamet gününün geçtiği dikkate alındı*ğında "şâhid" ile insanların amellerini görüp bilen ve sonunda karşılığını verecek olan Allah Teâlâ'nm, "meşhûd" ile Allah'ın durumlarını görüp bildiği ve buna bağlı olarak âhirette sorgu ve yargıdan geçireceği insanlar ve onların işlerinin kas*tedildiği düşünülebilir.

Sûrede sözü edilen "Ashâbü'l-uhdûd", İslâmiyet'ten önceki bir devirde mü*minleri dinlerinden döndürmek için ateş dolu hendeklere atarak işkence eden kim*seleri ifade eder. Âyetlerde semâya, kıyamet gününe, tanıklık edene ve edilene ye*minle "Ashâbü'l-uhdûd"un lanetlendiği bildirilmektedir. Uhdûd "uzun ve derin hendek" demektir. Kendilerinden "Ashâbü'l- uhdûd" diye söz edilen kimselerle onların İşkence ettiği müminler ve bu olayın geçtiği zaman ve bölge hakkında Kur'ân-ı Kerîm bilgi vermemiştir. Tefsirlerde bunların kimlikleri hakkında çok değişik ve birbiriyle çelişen açıklamalar bulunmaktadır. Bu açıklamalar arasında Necrân hıristiyanlarmın Yemen kralı Zû Nüvâs tarafından idam edilmeleri yahut bir Zerdüşt kralının, erkek kardeş ile kız kardeşin evlenmelerine Allah'ın müsaade ettiği şeklindeki hükmünü kabul etmeyen tebaasını ateşe atarak cezalandırması gi*bi güvenilir olmayan veya tamamen uydurma olan menkıbeler ortaya çıkmıştır. [8] "Ashâbü'l- uhdûd"u belli bir dönemle ve belli insanlarla sınırlı tutmayıp tarih içinde çeşitli tarzlarda ve değişen yoğunluk derecelerinde tekrarlanan olgu olarak değerlendirmek de mümkündür. 10. âyet de bu anlamı desteklemektedir. Geçmiş dönemlerde olduğu gibi Buriic sû*resinin indiği dönemde de Mekkeli müşrikler müminlere, özellikle fakirlere ve kimsesizlere acımasızca işkence ediyorlardı. Nitekim "...işkence edip de sonra tövbe etmeyenler var ya, işte onları cehennem azabı, yakıcı azap beklemektedir" mealindeki 10. âyette Mekke müşriklerinin yaptıkları bu zulümlere işaret edilmiş*tir. [9]



11-12. Çeşitli işkence, zulüm ve sıkıntılara maruz kaldıkları halde imanların*dan taviz vermeyip sorumluluklarının gereğini yerine getiren müminlere âhirette altlarından ırmaklar akan cennetler verileceği ifade edilmektedir. Bu, müminler İÇİn bir sevinç ve mutluluk vesilesidir. "Şüphesiz rabbinin yakalaması pek yaman*dır" ifadesi, inkarcıların mutlaka cezalandırılacağım, Allah'ın azabından kurtul*malarının mümkün olmadıeını cösterir. Buna eöre söz konusu işkencelere Biri cennet nimetleri, diğeri de ilâhî adaletin gereği olarak kendilerine kötülük eden inkarcıların cezalandınlmasıdır. [10]



13-16. Müfessirler 13. âyeti iki türlü yorumlamışlardır: a) Âyette ilkten ya*pıldığı, sonra tekrar edildiği bildirilen şey, Allah'ın inkarcı zalimlere ilk olarak dünyada ceza vermesi sonra âhirette cezalandırmayı tekrar etmesidir, b) Allah'ın mahlûkatı birinci defa yoktan var edip dilediklerine can vermesi, ikinci olarak on*ları kıyamet gününde yeniden diriltmek suretiyle hayata döndürmesidir. [11]Buradan itibaren ceza ile ilgili olmaksızın Allah'ın isim ve sıfatlan sıralandığı için mealde ikinci yorumu tercih ettik. Tabe-rî ise âyeti önceki konuyla bağlantılı gördüğü için birinci yorumu tercih etmiştir. [12]

14-16. âyetler, sûrenin başında anlatılan işkence olayıyla bağlantılı olarak de*ğerlendirildiğinde insanoğlu zalim, inkarcı ve nankör de olsa yaptıklarına pişman olup tövbe ettiği takdirde Yüce Allah'ın, ona karşı sevgi, şefkat ve merhametle muamele edeceğini, günahlarını bağışlayacağını gösterir. Çünkü O, Ars/ın sahibi*dir, şanı yücedir [13] varlıkların yönetimi ve nihaî ka*deri O'nun elindedir. O, dilediğini yapan yüce bir kudrettir, verdiği hükmü kimse*nin bozması mümkün değildir. [14]



Meali


17-18. Orduların, Firavun ve Semûd'un haberi sana ulaştı mı? 19. Doğ*rusu inkarcılar bir yalanlama içindedirler. 20. Oysa Allah onları arkaların*dan kuşatmıştır. 21, Şüphesiz o şanı yüce bir Kur'an'dır; 22. Levh-i mah-fûz'dadır. [15]



Tefsiri


17-22. Allah Teâlâ'nın, dilediğini yapan yüce kudretin sahibi olduğu ve ya*kalamasından hiç kimsenin kurtulamayacağı Firavun ve Semûd orduları (kavimle*ri) örneği ile anlatılarak Hz. Peygamber ve müminler teselli edilmektedir. Çünkü bu iki topluluk gerçeği inkâr etmeleri ve zulümleri sebebiyle ilâhî bir ceza netice*sinde tarih sahnesinden silinip gitmişlerdir. [16] 19-20. âyetlerde bütün bu anlatılanlara rağmen Mekkeliler'in hâlâ inkâr İçinde oldukları ve Kur'an'in onlara yönelik uyarı dolu açıklamalarına aldırış etmedikleri için Firavun ve Senıûd kavimlerinin başına gelen felâketlerin putperest Araplar için de söz ko*nusu olduğu uyarısında bulunulmaktadır. [17]



21-22. İnkarcıların "O, sihirdir, beşer sözüdür, öncekilerin efsaneleridir" gi*bi asılsız iddialarla inkâr ettikleri Kur'an'm -onların bu tür iddialarının aksİne-Levh-i mahfûz'da korunmuş Allah kelâmı ve şanı yüce Kur'an olduğu vurgulan*mıştır.

Levh-i mahfuz terimi hakkında müfessirler farklı görüşler ileri sürmüşlerdin

a) Levh-i mahfuz, mahlûkatla ilgili her şeyin kaydedildiği ve ancak meleklerin okuyabileceği bir levha, bir kitaptır. [18]

b) Yedi kat göğün üzerinde bulunan ve şeytanlara yasaklanan bir levhadır. [19] Bunlar terimin lafzî anlamı dikkate alınarak yapı*lan değerlendirmelerdir.

c) Kur'an'm hiçbir zaman tahrif edilmeyeceğini, her dö*nemde bütün keyfî ilavelerden, çıkarma!ardan ve lafzî değişikliklerden korunaca*ğım ifade eden bir terimdir. [20]



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/519.

[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/519.

[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/519.

[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/520.

[5] ayrıca bk. Hicr 15/16; Furkan 25/61

[6] Taberî, XXX, 82; Kurtubî, XIX, 283

[7] bk. Kurtubî, XIX, 283-285; Ateş, X, 392-394

[8] bk. Taberî, XXX, 85-87; Kurtııbî, XIX, 287-294

[9] bk. Muhammed Eroğlu, "Ashâbü'l- uhdûd", DİA, III, 471

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/520-521.

[10] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/521-522.

[11] bu yorum için bk. Ankebût 29/19; Rûm 30/11

[12] bk. XXX, 88

[13] Arş hakkında bk. A'râf 7/54

[14] Allah'ın dilediğini yapması hakkında bk. Hûd 11/107

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/522.

[15] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/522.

[16] Firavun ve kavmi hakkında bk. A'râf 7/103-136; Semûd kavmi hakkında bak. 7/73-78; Hûd 11/61-68

[17] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/522-523.

[18] Râzî, XXXI, 125; Kurtubî, XIX, 299; Elma-lıh, VIII, 5696

[19] Zemahşerî, IV, 240

[20] Esed, III, 1255; bu konuda bilgi için bk. Süleyman Toprak, "Levh", İFA V Ans., III, 120

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/523.
Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç Cevapla

Seçenekler
Stil


Diyanet Tefsiri

Diyanet Tefsiri konusu, İslam ve insan/Kur'an-ı Kerim bölümünde tartışılıyor .




Gündemden Başlıklar

Konu Kategori
Evden eve nakliyat Liseler & Üniversiteler
Şehir ve Firma Rehberi Tatil ve Oteller
Tatil ve Oteller Seo

Tüm Zamanlar GMT +2 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 06:22 AM.




Powered by vBulletin® Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.3.2
Tynt Script Sponsored by Information Technology Salary
Bütün Hakları Saklıdır 2005-2011 Rehberim.net