Rehberim

Ağlatan sevgi hikayeleri

EĞLENCE VE BİLGİ REHBERİM bölümü Sevgi Ve AŞK / Ağlatan sevgi hikayeleri konusu gösteriliyor Özet:Arkadaşlar nette gördüğünüz veya kitaplarda okuduğunuz yada dağarıcığınıza kazınmış ama paylaşmak istediğiniz hikayeleri bekliyoruz. okuyunca sizi ağlatmış olanlar olursa makbule ...


Go Back   Rehberim > EĞLENCE VE BİLGİ REHBERİM > Sevgi Ve AŞK

Ağlatan sevgi hikayeleri

Açılış Sayfam Yap Reklam Kayıt ol Konuları Okundu Kabul Et

  Sponsorlu Bağlantılar

Cevapla

Seo Seçenekler Stil
  #1  
Okunmamış 24-09-2008, 08:35 AM
Raskolnikov
Standart Ağlatan sevgi hikayeleri

Arkadaşlar nette gördüğünüz veya kitaplarda okuduğunuz yada dağarıcığınıza kazınmış ama paylaşmak istediğiniz hikayeleri bekliyoruz.

okuyunca sizi ağlatmış olanlar olursa makbule geçer.
Sponsorlu Bağlantılar
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Okunmamış 24-09-2008, 09:30 AM
Facebook Oyunları
Standart Cevap: Ağlatan sevgi hikayeleri

Abi ilk hikaye benden olsun,

Hikaye biraz bilindik,

Bir otobüs durağında
karşılaşmışlardı ilk kez.... Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk
karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek
için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler,
çok genç... Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı
ama sonunda başrdılar. İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte
oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan
binmişti otobüse, kız ise ablasında.... Sırf birbirilerini görebilmek
için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o
durağa,
onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra...

Okullarını bitirince hemen
evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu... Bazen işsiz, bazen parasız
kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir
şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir
doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına
uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için
ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna
bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki... Günler günleri, yıllar
yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü... Tek eksikleri
çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağman çocuk sahibi
olmayınca, "bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur"
diyerek devam ettiler
hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler...
"Senin için ölürüm" derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adma "Hayır, ben
senin için ölürüm" diye yanıt verirdi hep...

Bazen eve geldiğinde,
aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, "Bir tanem, kütüphanenin ikinci
rafına bak...." Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not
olurdu, "Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın
unutma" Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya
okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi
zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla
karşılaşırdı... Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten....

Hayat ne kadar hızlı akarsa
aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman
buluyorlardı bulmasına ama kırklı
yaşların ortalarına geldiklerinde, daha
az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde
hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece
özel projelerde görev aldı.

Artık daha fazla beraber
olabiliyorlardı. Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü
kadın, üzerinde "satılık" levhası asılı olan. "Ne dersin, bu evi alalım
mı?" dedi adama. "Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi
kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet
edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı..." "Sen istersin de ben hiç hayır
diyebilirmiyim?" diye yanıt verdi adam. "Amerika'daki tıp kongresinden
döner dönmez ararım emlakçıyı... Kaç para olursa olsun, burası bizimdir
artık...."

Sadece bir hafta ayrı
kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam
Amerika'ya
giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla.

Gözyaşları içinde kucaklaştılar
havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark
etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu
neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi
kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı: "Canım, o ev bizim bütçemizi
aşıyor. Sen en iyisi o evi unut..."

Mutsuzluk, mutluluğun tadına
alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi
bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, "Senin
için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat" diye dil döktü boş yere...
Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti
sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her
çarpmada daha fazla kanıyordu
yüreği...

Bir gün, çocukluğunun,
gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken,
"Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım" diye sözünü kesti
arkadaşı. "O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç
bir kadınla yemek yiyiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar
arabaya...." "Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları" diye
bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı....
Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi
sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı... Kocasının
eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen
evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın...

Akşam kocası eve gelir gelmez,
bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen
de
yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkar etmedi adam. Zamanla
duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık
aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden.
Kapıdan çıkarken, "son bir kez kucaklamak isterim seni" diyecek oldu ama
kadın, "defol" dedi nefretle...

İlk celsede boşandılar... Modern
bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına

kimse inanamadı. Arkadaşlarının
desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın.

Adamın, sevgilisiyle birlikte
Amerika'ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala
sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun
kadar yoğun bir duygu olan nefretin kalması için dua ediyordu.

Aradan bir yıl geçti... Her şeyin ilacı olduğu söylenen
zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah,
ısrarla çalan
zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. "Sen,
buraya ne yüzle geliyorsun" diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı.
"Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor." dedi genç
kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı: "Hiçbir
şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü.
Geçen yıl Amerika'daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık
bir senelik ömrü kaldığını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi
onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak
için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi.
Birlikte Amerika'ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız
otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve
kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece
fenalaşmış, bakıcısı beni aradı,
son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi
istedi..." Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu
kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı
neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu
kutuda. İlk kağıtta, "Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem"
diyordu... Sırayla okudu; "Seni çok sevdim", "Seni sevmekten hiç
vazgeçmedim", "Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim."
"Fakat benim için ölmeni istemedim" "Şimdi bana söz
vermeni istiyorum." "Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?" son
kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın... Ve son
kağıtta şunlar yazılıydı:

"Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım.
Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor
olacağım...."

______________________________________
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Okunmamış 24-09-2008, 10:32 AM
Raskolnikov
Standart Cevap: Ağlatan sevgi hikayeleri

Son yaprak

New York'un düşük kiraları yüzünden sanatçılarla dolu olan Greenwich Village'ında üç katlı bir binanın en üst katındaydı Sue ve Johnsy'nin stüdyoları. Amerikanın 2 ayrı ucundan gelen kızlar bir lokantada tanışmış ve ortak sanat zevkleri olduğunu anlayınca ortak bir ev tutmaya karar vermişlerdi. Bu olay Mayıs ayındaydı. Kasım ayında ise bölgeye doktorların zatüree adını verdiği soğuk bir yabancı gelip buz gibi parmaklarıyla orayı burayı yoklamaya başlamıştı. Bay Zatüree erkek adam diye nitelendirilen kişilerden değildi. California rüzgarlarıyla kanı sulanmış ufak tefek, ince yapılı bir kızcağız olan Johnsy'yi de yatağa sermişti. Zavallı kızcağız demir karyolasına yatmış, yandaki evin tuğla duvarlarını seyrederek kıpırdamadan yatıyordu doktor geldiğinde.

Doktor kır kaşlarını sağa sola oynatarak Sue'yu koridora çağırdı. "Kurtulması için onda bir olasılık var," dedi. "O da içinde yaşama isteği varsa. Doğrusunu istersen mezarcının tarafını tutan insanlar tıbbı komik duruma düşürüyor. Sizin arkadaşınız da kendini iyileşmeyeceğine inandırmış. Aklına takılan birşey mi var acaba?"

"Napoli körfezinin resmini yapmak isterdi," dedi Sue.

"Ben bir erkeği kastetmiştim."

"Erkek mi? Yo hayır doktor, erkek falan yok."

"O halde zayıf düştü demek. Bilimin bana verebileceği herşeyi yapacağım. Ama hastalarım cenazelerine gelecek arabaları saymaya başladı mı umudumu yüzde elli keserim. Eğer ona kış modası konusunda bir soru sordurtabilirseniz şansı yüzde yirmiye yükseltiriz."

Sue eve dönünce bir süre doya doya ağladıktan sonra resim tahtasını kolunun altına yerleştirdi ve ıslık çalarak Johnsy'nin odasına girdi.

Johnsy yüzünü pencereye çevirmiş hiç kımıldamadan yatıyordu. Sue arkadaşının uyuduğunu sanarak ıslığı kesti. Sonra bir dergide yayınlanacak hikaye için resim yapmaya başladı. Biraz sonra duyduğu bir mırıldanma ile yatağın başına koştu.

Johnsy'nin gözleri pencereden dışarı bakıyor ve geriye doğru sayıyordu. "On iki," dedi, biraz sonra, "On bir," sonra sıra ile "dokuz, sekiz, yedi." Sue meraklanarak dışarı baktı. Ortada sayılacak ne vardı ki.? Çıplak ve iç kapayıcı bir avlu ve beş metre ilerdeki evin dümdüz tuğla duvarı. Kökleri çürümüş yaşlı bir sarmaşık duvarın yarısına kadar anca tırmanabilmişti. Sonbaharın soğuk soluğu ile yaprakları dökülen bitki yıkılmak üzere olan duvara iskeletiyle tutunuyordu sanki.

"Ne var canım?"

"Altı," diye fısıldadı Johnsy. "Şimdi daha hızlı dökülüyorlar artık. Üç gün önce yüz taneydiler. Sayarken başım dönüyordu. Ama şimdi kolaylaştı. İşte bir tane daha gitti. Beş tane kaldı."

"Beş tane kalan ne Johnsy?"

"Yaprak. Sarmaşığın yaprakları. Sonuncu da düşünce ben öleceğim.Üç gündür biliyorum bunu. Doktor sana söylemedi mi?"

"Hayatımda böyle saçma şey duymadım. Sarmaşık yapraklarıyla iyileşmenin ne ilgisi var? Aptallaşma lütfen. Sen eskiden o sarmaşığı ne çok severdin unuttun mu? Doktor bu sabah iyileşmen için tam onda bir olasılık olduğunu söyledi. New York'ta yürürken bile bu kadar şansımız yoktur. Şimdi sen çorbanı iç. Ben de resmimi bitireyim. Resmi satınca sana şarap, kendime
ise pirzola alacağım."

Johnsy gözlerini pencereden ayırmadan, "Şarap almana gerek yok. İşte bak bir tane daha düştü. Hayır çorba da istemem. Dört tane kaldı şimdi.Karanlık basmadan sonuncusunun da düştüğünü görmek istiyorum. O zaman olebilirim artık."
Sue hastanın üzerine eğildi. "Johnsy, ben şu işimi bitirinceye kadar gözünü kapatıp, dışarı bakmayacağına söz verir misin?
Yarın bu resimleri teslim etmek zorundayım. Işığa ihtiyacım olmasaydı perdeyi çoktan indirirdim."

"Öteki odada çizemez misin?" diye soğukça sordu Johnsy.

"Senin yanında oturmak istiyorum. Ayrıca o yapraklara da bakmanı istemiyorum"

Johnsy gözlerini kapatarak yıkılmış bir heykel gibi bembeyaz ve kıpırtısız yattı. "Bitirir bitirmez haber ver ama. Sonuncu yaprağın düştüğünü görmek istiyorum. Beklemekten bıktım artık. Düşünmekten de. Herşeyden kurtulup o zavallı yapraklar gibi döne döne boşluğa uçmak istiyorum."

"Uyumaya çalış. Ben yaşlı Behrman'ı modellik yapması için çağırmaya gidiyorum. Hemen gelirim. Ben dönene kadar sakın kıpırdama yerinden."

En alt katta oturan Behrman altmışını aşmış, kırk yıldır resim yapmasına rağmen başarının eteğine dahi ulaşamamıştı. Her zaman bir baş yapıta başlayacağını söylese de, henüz ortalarda böyle birşey yoktu. Reklam ve afişlerle geçinmekteydi. Profesyonel model tutmaya paraları yetmeyen genç ressamlar için modellik yapardı. Sue adamı loş stüdyosunda buldu. Adama Johnsy'yi, gerçekten bir yaprak kadar zayıf ve güçsüz olan kızı dünyaya bağlayan bağların gittikçe inceldiğini anlatırken, yaşlı adam gözünden yaşlar boşanarak, "Hala böyle budalalar var mı bu dünyada," diye söylenmeye başladı. Yukarı çıktıklarında Johnsy uyuyordu. Sue perdeyi indirip Behrman'a yan odaya geçmesini işaret etti. Oradan korku ile sarmaşığa baktılar. Karla karışık soğuğa bir de yağmur eklenmişti.

Sue ertesi sabah bir saatlik bir uykudan uyanınca Johnsy'nin kapalı yeşil perdeye bakmakta olduğunu gördü. "Aç görmek istiyorum." dedi Johnsy. Sue bitkin bir halde arkadaşının emrine uydu.

Hayret bütün gece yağan yağmura rağmen sarmaşığın üzerinde bir tek yaprak kalmıştı. Kenarları çürümüş, sararmış yaprak hala yeşil olan sapıyla yerden beş altı metre yüksekte bir dalın ucunda sallanyyordu. "Sonuncu," dedi Johnsy. "Dün gece nasıl olsa düşer demiştim. Rüzgar çok şiddetli esiyordu. Ama bugün düşecek, ben de aynı anda öleceğim."
Sue kızın yanağına kendininkine yapıştırarak, "Kendini düşünmüyorsan beni düşün, ben sensiz ne yaparım?" dedi. Johnsy cevap vermedi. Dünyanın en kimsesiz şeyi esrarlı yolculuğa hazırlık yapan ruhtur. Kendisini dünyaya ve arkadaşlığa bağlayan bağlar birer gevşeyip koptukça kızın hayal gücü daha da kuvvetleniyordu.

Gün sonu yaklaşmıştı. Alacakaranlıkta bile o tek sarmaşık yaprağının dalına sımsıkı yapışık olduğunu görüyorlardı. Geceyle birlikte Kuzey rüzgarı ve yağmur yeniden başladı.

Sabahın ilk ışıklarıyla Johnsy acımasızca perdenin açılmasını istedi yine.
Sarmaşık yaprağı hala oradaydı. Johnsy uzun baktı yaprağa. Sonra gaz ocağının üzerinde çorba kaynatan Sue'ya seslendi. "Ben çok kötü bir kızım Sue. Benim ne kadar kötü olduğumu göstermek için bir güç o son yaprağı orada bıraktı. Ölümü istemek günahtır. Bana biraz çorba ile süt ve şarap getirebilirsin şimdi. Ama hayır, hayır; önce bir ayna getir, arkama da birkaç yastık yerleştir de senin yemek hazırlamanı seyredeyim."

Bir saat sonra "Sue birgün gidip Napoli körfezinin resmini yapacağım," dedi.

Doktor öğleden sonraki muayenesini bitirip çıkarken Sue da bir bahane uydurup ardından yürüdü. Doktor Sue'nun titreyen elini sıktı. "Yüzde elli olasılık var. İyi bakarsanız siz kazanırsınız. Şimdi aşağıda yeni bir hastayı görmeye gidiyorum. Behrman diye biri. Ressam sanırım. O da zatüreeye tutulmuş. Zayıf ve yaşlı bir adam, hastalığı da çok şiddetli. Hiç umut yok ama biraz rahat etmesi için hastaneye kaldıracağız."

Doktor ertesi gün, "Artık tehlike kalmadı, siz kazandınız," dedi. "Şimdi beslenme ve dinlenme gerek.. Hepsi o kadar."

Sue öğleden sonra yatakta mavi yünden gereksiz bir şal ören Johnsy'nin yanına oturdu. "Beyaz farem benim, sana birşey söylemek istiyorum. Bay Behrman bugün zatüreeden öldü. Hastalığı yalnızca iki gün sürdü. Kapıcı ilk günün sabahı onu sancıdan kıvranırken bulmuş. Üstü başı ve ayakkabıları sırılsıklammış. Öylesine korkunç bir fırtınada nereye çıkmış olabileceğine akıl erdirememişler. Sonra henüz yanan bir fener, yerinden çıkarılmış bir merdiven, birkaç fırça ve üzerinde yeşil ve sarı boyalar olan bir palet bulmuşlar. Pencereden bak şekerim, son sarmaşık yaprağını görüyor musun? Rüzgar estiği zaman neden sallanmadığını merak etmedin mi hiç? Bu Behrman'ın bahsettiği şaheseri işte! Son yaprağın düştüğü gece yapmış."
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Okunmamış 24-09-2008, 10:42 AM
Raskolnikov
Standart Cevap: Ağlatan sevgi hikayeleri

Sevginin Gücü - Saçlar ve Saat

.öyle çok seviyorlardıki birbirlerini ne taştan döşekleri ne iki göz odaları umurlarındaydı. varsa yoksa aşk varsa yoksa bir yastıkta kocamak. bir gün bu aşk dolu ama 5 parasız çift evlenme yıl dönümleri için birbirlerine hediye almaya karar verirler, ne pahasına olursa olsun alacaklardı hediyelerini sevgilerini bir kez daha göstermek için. genç kız sevgilisine saat zinciri almaya karar verdi çünkü sevgilisinin babasından yadigar köstekli bir saati vardı zinciri yoktu ve saatini cok ama cok seviyordu. delikanlıda sevgilisine sac tokası almaya karar verdi çünkü sevgilisinin beline kadar uzun ve güzel sacları vardı hiç tokası yoktu ama saclarını cok ama cok seviyordu. ve o gün geldi çattı ikiside cok heyecanlıydı çünkü birbirlerinden habersizdiler ve sürpriz yapacaklardı. delikanlı elindeki tokayla genç kızın saçlarına hayretle baktı ve aynı anda genç kız delikanlının saatinin herzaman durduğu boş cebine hayretle baktı ve ellerinde hediyelerle öylece kalakaldılar.çünkü genç kız saate zincir alabilmek için o güzelim saçlarını satmıştı, delikalıda tokayı alabilmek için baba yadigarı o cok sevdiği saatini satmıştı. ikisininde gözleri doldu ağlamaklı sarıldılar birbirlerine bu aşk için tanrıya ve birbirlerine binlerce kez teşekkür ettiler. şimdi saati olmayan bir zincirleri takılacak sac olmayan bir tokaları ve dünyanın satın alamayacağı cok büyük bir aşkları vardı....
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Okunmamış 24-09-2008, 10:58 AM
Teknoloji Haber
Unhappy Cevap: Ağlatan sevgi hikayeleri

Ölme Nolursun ..! (17 Ağustos Depreminde Yaşanmış Bir Hikaye Çok Etkileyici Tavsiye )


Karla kaplı kaldırımda kayıp düşmemek için ağır ağır yürürken birkaç gündür diline doladığı Manga&Göksel Dursun Zaman isimli şarkıyı mırıldanıyordu.. “Her sabah doğan güneş bir sabah doğmaz oldu, elleri ellerimden kayıp giden yıldız oldu..” ve tekrar başa dönüp “Her sabah doğan güneş bir sabah doğmaz oldu, elleri ellerimden kayıp giden yıldız oldu..” ve tekrar başa, tekrar başa..

Metro’dan evine kadar olan o mesafede hep aynı bölümü tekrarladı.. Gözyaşları öyle güçlü bir şekilde dış dünyaya açılma gayreti içerisinde olsalar da odasına kadar sabredebildi..

Odasının ışığını yakmadan koltuğuna oturdu ve sessiz hıçkırıklarla ağladı.. En son 1999 yaz mevsiminde bu kadar yoğun ve güçlüydü yanağından süzülen yaşlar..Bir süre sonra odasının soğukluğuyla kendisine geldi, sigarasını yaktı, bilgisayarını açtı ve yazmaya başladı;



“Yıllarca hep O’nu bekledim, mutlaka gelecekti çünkü O’da beni bekliyordu.. Biliyorduk bir gün bir şekilde karşılaşacaktık ve ilk karşılaştığımızda bulduk diyecektik.. Bu derece emindim ve yıllarca “ acaba O mu? “ diyerek başka ellerde, başka gözlerde, başka dudaklarda onu aradım.. Üniversite yıllarımdı ve bir sonbahar gününde O geldi.. Muhteşem güzelliğiyle, zekasıyla ve adına da çok yakışan göz alıcı ışıltısıyla “Güneş” bir gün geldi.. Öyle derin, öyle sevecen, öyle harikulade bir şekilde geldi ki ve öyle ışık saçıyordu ki gözleri, geçmişimdeki tüm karanlıkları dahi aydınlattı.. Artık sabah doğan akşam batan güneşe ihtiyacım yok diye düşünmeye başlamıştım.. Güneş’im her şeye yetecekti, beni ısıtacak aydınlatacaktı.. Birbirimizi tanımak tanıtmak için hiç uğraşmadık çünkü dediğim gibi biz birbirimizi bekliyorduk, tanıyorduk.. Ve her şey o kadar güzeldi ki birlikteyken, biraz ayrı kalsak o muhteşem dakikaları çok özlüyorduk.. Artık yetmiyordu birkaç saatlik görüşmeler, bunu anlamıştık.. Birlikte uyuyup birlikte uyanmak nedir bunu da yaşamıştık ama bir-iki günle yetinmemiz artık olanaksızdı.. Birlikte yaşlanmalıydık, buna inanmıştık.. Güneş ve ben.. “Birde oğlumuz olsun adını Kurtuluş koyalım” teklifimi öyle tebessümle karşılamış ve o kadar tatlı boynuma sarılmıştı ki o an şu birkaç yıl hemen bitsinde mezun olup sonsuzluğa imza atalım istedim..”

* * *


“1999 baharı her şeyi ile muhteşem bir şekilde Güneş ile birlikte geçti gitti ve sıcaklığı ile bunaltan yaz mevsimi geldi.. O zamanları daha çok Beşiktaş ve Ortaköy’deki sahildeki çay bahçelerinde değerlendirdik. Ve asla vazgeçemediğimiz hafta sonu ada turlarımız, fayton..
İyi hatırlıyorum çok sıcak bir Pazartesi akşamıydı, Beşiktaş sahilde küçücük taburelerin olduğu salaş çay bahçesinde (Şu sıralar Barbaros Hayrettin Paşa iskelesi olarak adı geçen iskelenin yanı) çaylarımızı yudumlarken bir anda Güneş’e bir şeyler olmuştu. Rengi solmuş, durgunlaşmış, ışıltısı yok olmuştu..



-Neyin var Güneş? Bir anda durgunlaştın seni hiç böyle görmemiştim?



-İçime bir sıkıntı saplandı, ilk defa bu denli bir şey oluyor bu yüzden tarif edemiyorum nedenini çözemiyorum..



-Kalkalım mı? Yürüyelim ister misin?



-Hayır, sen burayı çok seviyorsun.. Kalalım ve sadece beni sevdiğini söyle..



-Sen normal değilsin Güneş, öyle ise bende normal olmayacağım..



Ayağa kalktım ve her zaman tamamı dolu olan çay bahçesindeki ve çevresindeki insanlara aldırmadan bağırabildiğim kadar bağırdım “SENİ SEVİYORUM..!” Şok olmuştu. Ellerinden tutup ayağa kaldırdım ve sımsıkı sarıldık. Gülenler de oldu alkışlayanlar da.. Hiç aldırmadan sarıldık ve sonra yüzüne baktığımda parıl parıl parlıyordu Güneşim, kendine gelmişti.. Sonra çay bahçesinden ayrıldık, yolu uzundu, Beşiktaş’tan Avcılar’a gidecekti bu yüzden geç olmadan onu evine uğurladım.. Ben de evime gitmek için otobüste bir cam kenarına oturdum, camda onun o hali beliriyor içim ürperiyordu.. Ne olmuştu acaba? düşüncesi içinde evime ulaştım. Odamda masamın üzerine O’nun yerleştirdiği ve ikimizin yan yana olduğu resim vardı. Alıp uzun uzun O’na baktım.. O’nun o muhteşem tatlılığına daldım ve bir süre sonra telefonum çaldı;



-Ben evime geldim özlediğim.



-İyisin di mi?



-Nasıl iyi olmam ki çay bahçesinde yaptığından sonra. Eve gelene kadar düşündüm ve karar verdim. Sen delisin ve ben bir deliyi seviyorum..



-Deliyim evet aksini hiç iddia etmedim ki.



Sonra birkaç hoş söz ve gülüşmeler eşliğinde telefon görüşmemizi bitirdik. İçim rahatlamıştı ve neşeli şekilde salona geçtim. Neşeli halim televizyona konsantre olmuş ev arkadaşımın da gözünden kaçmamış olacak ki sordu;



-Hayırdır yüzünde güller açmış..



-Güller güneşi severler bilirsin.



-Ha o mesele, bu arada benim yarın doğum günüm bilesin.



-Nasıl yarın?



-Eee 17 Ağustos işte..



-Tamam yapacakların belli. Pasta, kola, mum falan al, akşam sen mumları üflerken resmini çekerim, sonra doğum günün kutlu olsun derim. Nasıl ama?



Salonda bu neşeli sohbet ile saat baya ilerlemişti. Odama gidip yatağıma uzandığımda saat 00:30 civarıydı.Karışık düşünceler içerisinde uykuya daldım. Derken gecenin sessizliğini yırtan telefonumun sesi ile ansızın uyandım, arayan O idi;



-Bilirsin sana kıyamam, bu saatte asla aramam uyandırmam seni ama sesini duymak istedim.



-Güneş, bak bana doğruyu söyle neyin var?



-Yemin ederim bilmiyorum, tek bildiğim uyuyamadığım.Ve bir de sesini duymak zorundaydım.



-Nasıl zorundaydım? Nedir bu? Ne olur söyle? Neyin var Güneş?



-Bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum…



-Bak aklından tüm kötü düşünceleri at ve uykuya dal, yarın bu konuyu mutlaka konuşacağız..



-Tamam hayatım, seni seviyorum, iyi uykular.



-Bende seni seviyorum Güneşim.. iyi uykular.



Aklım iyice karışmıştı, yarın ne olduğunu mutlaka öğrenmeliydim. 15-20 dakika tavana bakarak düşüncelere daldım.. Derken ondan bir mesaj geldi.. “Beni hiç bırakmayacaksın di mi? Hiç bir şey bizi ayırmayacak di mi?” “O nasıl söz Güneş’im, sen bir sabah doğmasan zifiri karanlıkta ben yaşayabilir miyim sanıyorsun? Seninleyim ve bizi ancak ölüm ayırabilir, başka bir neden asla olamaz..”



Mesajı gönderdiğimde O’nun artık rahatça uyuyabileceğini düşünürken o da neydi??? Çok derinden çok garip bir gürültü. Nedir bu?? Yataktan kalkamıyorum. Olağandışı bir sarsıntı.. Nedir bu Allah’ım!! Neler oluyor? Güneş.. Güneş.. Deprem..!?!?!?! Nasıl bir şeydir bu, kendimi sokağa atmalıydım.. Yatağımın yanındaki telefonu iradem dışında alarak kapıya doğru yöneldim.. Yürüyemiyordum, her yer sallanıyor durmuyordu.. Apartman boşluğuna ulaştığımda herkeste bir panik, ev arkadaşımın gözlerindeki dehşet, bağrışmalar, çocukların ağlamaları.. Merdivenlerde korku dolu gözler, anında kesilen elektrik, her yer kapkaranlık.. Uzun süren sarsıntı yeni durmuştu ve caddeye fırladığımda herkes oradaydı.. Ailem?? Güneş..?? Güneş’i aramalıydım, ailem uzaktaydı, orada hissetmemişlerdir bile diye düşünerek Güneşi aramalıyım dedim.. Güneş.. Güneş.. Aç telefonu!! Lanet olsun! Güneş aç telefonu! Sonra lanet olası şebeke problemleri.. Güneşe ulaşmalıydım, komşumuz Kemal Abi, arabasını istediğimde o korku-panik halinde hiç düşünmeden “Al ama anahtar yukarıda kaldı” dedi.. İçimdeki o korku öylesine yok olmuştu ki, direk herkesin uzak durduğu apartman boşluğundan Kemal Abinin dairesine ulaştım.. Aşağıya fırladığımda herkesin yüzünde o kapkara korkuyu yeniden gördüm.. Arabaya bindim ve gidebileceğim en kestirme yollardan Avcılar’a doğru yola çıktım.. Ne kadar sürdü bilmiyorum sonunda Güneş’in oturduğu evin sokağına ulaştım. Sokağın başında bir panik.. Arabadan indim ve kalabalığı yararak o sokağa girdim. Sokağın diğer ucuna yakın, açık mavi mozaiklerle kaplı bir binaydı.. Koştum.. Olamazdı, bina yoktu, vardı ama yoktu..Yedi katlı bu bina yıkılmış beton enkazına dönmüştü.. Çıldırmak üzereydim.. Güneş diye haykırıyordum.. Hiçbir yerden O’nun sesi gelmiyordu.. Etraftaki insanların içinde onu aradım.. Yoktu, hayır o enkazın altında olamazdı.. Güneşim orada olamazdı..! Panik içinde bağırmaya devam ettim. Enkaz üzerine doğru çıkarak elime geçen tüm taş parçalarını, kiremitleri sokağa doğru fırlatıyordum.. Bir polis memuru yanıma yaklaşarak “Sabaha doğru kurtarma ekipleri gelecek, onlar gelene dek enkazın üzerinde yapacağınız bilinçsiz hareketler enkaz altında yaşama şansı olanların bu şanslarını azaltabilir..” diyerek koluma girdi ve beni enkazdan 10 metre uzakta bir kaldırım üzerine oturttu.. Hayır Güneş’e bir şey olmuş olamazdı.. Yaşayacaktı, o muhteşem güzelliği ile karşıma oturup gülümseyecekti bana..



* * *



Sabah kurtarma ekipleri geldi, Güneş’i kurtaracaklardı.. Gücümün sonuna dek kurtarma ekiplerine yardım ettim ama olmuyordu.. Yedi katlı binanın ikinci katında yaşıyordu Güneş ve bina olduğu yere çökmüştü.. Kurtarma ekibi olağanca hızıyla çalışıyordu. Saatler ilerledikçe herkes umudunu yavaş yavaş yitiriyordu. Ben ise O’nun beni asla bırakmayacağını biliyordum. Ellerim beton kütlelerini kaldırmaya çalışmaktan parçalanmıştı ama yorgunluk hiç hissetmiyordum.. Sesimin kısılmış olmasına rağmen tüm gücümle bağırmaya çabalıyordum.. Ve bu çabalar içerisinde çok uzun saatler geçti.. Tehlikeli saatler gelmişti ve artık herkes bu saatten sonra yaşaması mucize olacaktır şeklinde mırıldanıyordu.. Ve yaklaşık 40 saat sonra bir hareketlenme oldu enkaz çevresinde. Kurtarma ekipleri elleriyle birbirlerine işaretler yapıyorlar, ben ise ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.. Hemen enkazın üzerine gittim.. Oradaydı..! Güneşim oradaydı..! Sadece saçı ve biraz da sırtı görünüyordu ve üzerinde geçmişte benim olan ve bundan bir ay önce o istediği için ona hediye ettiğim t-shirtüm vardı. Hiç sesi çıkmıyordu, kimseye yanıt vermiyordu. O sıra birkaç makine ile onu çıkartmak için betonları kaldırdılar, beton demirlerini kestiler.. Bu iş 1-2 saat sürdü ve sonunda ekipten birkaç kişi sakince O’nu yukarı doğru çekip bir sedyeye yatırdılar. Güneşim diye haykırarak eğildim O’na doğru. Gözleri kapalıydı, hiçbir yaşam belirtisi göstermiyordu ama hala o ilk gördüğüm günkü parıltısını saçıyordu, hiçbir yara izi yoktu.. Ekipten doktor olduğunu söyleyen adam O’na doğru eğildi.. Ve kısa bir süre sonra adamın yüzü bir anda beton griliğine büründü.. Hayır kötü bir şey söylememeliydi.. Hayır Güneş’im ölmüş olamazdı..



Adam titreyen sesi ile bir elini omzuma koyarak “O’nu kurtaramadık evladım..” dediğinde Güneş’e doğru eğilip sımsıkı sarıldım bir eli kolyesine kenetlenmiş cansız bedenine.. Sonrasını ise hatırlamıyor belki de hatırlamak istemiyordum..”



* * *



Geçen 6,5 senenin birikimini ilk defa yazıya döküyordu adam ve gözyaşlarının ıslattığı yanağı parlıyordu florasan ışığında.. Şarkının şu sözleri ise her şeyi ile O’nu yaşatıyordu odasının her tarafında.. “Her sabah doğan güneş bir sabah doğmaz oldu..Elleri ellerimden kayıp giden yıldız oldu..” “Giderken bıraktığın bütün renkler siyah oldu..” Ve yeniden O’nu son gordüğü anı hatırlıyordu ; Güneş’in cansız bedenine sarıldığında, Güneş’in bir eli kolyesine kenetlenmiş, diğer eli ise sımsıkı cep telefonunu sarmıştı.. Cep telefonunu Güneş’in avucundan çekip aldığında telefonun ekranındaki, Güneş’in o felaket gecesinde sevdiğine cevap olarak yazdığı ama belli ki göndermeye fırsat bulamadığı “Bizi ölüm bile ayırmasın..” cümlesine cevap verircesine “Güneş’im, bizi ancak ölüm ayırır demiştim.. Yanılmışım Güneş’im..! Yanılmışım..! Hala bendesin Güneş’im..” diye bağırarak hıçkırıklarla ağlıyordu.. 17 Ağustos 1999 Saat 03:02’deki büyük depremde doğa, bir bedeni diğer bedene işte bu şekilde taşıyordu..



[Linkler için 10 saniyede ücretsiz üyelik... ]
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Okunmamış 24-09-2008, 09:20 PM
özlemm
Standart Cevap: Ağlatan sevgi hikayeleri

Aşklar Üşürken Gelirdi

Vakit ilerledikçe kent ışıkları da sesleri gibi kaybolmaya başlamıştı.Şehir kaplumbağa gibi korkulardan kaçmak için sığınmıştı kabuğuna..Hava çok soğuktu.Çatı katımdan görünen pencerelerin arkası buğulanmıştı.Camların kenarları buz tutmuştu. Ellerim çok üşüyordu elimde eldivenlerim vardı ve yazmaya çalışıyordum. Ayağımdaki kalın babadan kalma postallar bile ayaklarımın morarmasını engelleyemiyordu. Soğuğu düşünmemeye çalışarak daktiloya vuruyordum parmaklarımı. Daktilom yatağımın üzerindeydi ben yerde oturup yazıyordum.Yazmalıydım.

Zaman zaman tek odası ve bir küçük küvetli banyosu olan çatı katımın bir yerine gözüm takılır ve ne kadar zaman bilmem sanki orayı hiç görmemiş gibi bakar bakardım. Giysi dolabım -gerçi ona dolap bile denmezdi ya-kumaştandı. Çoğu zaman kapamazdım fermuarını da. Dağınıklığını saklayacak kıyafetim olmazdı ki hiç.Varım yoğum bu tek odalı kat, daktilom, yatağım ve biraz ıvır zıvırdı. Yazardım, parmaklarım acırdı daktilonun tuşlarına vururken.Tuşlar sertti ve ben vururken sanki acı çekermiş gibi kesik kesik inlerlerdi. Yanlış vuramazdım onlara. Herşeyimdi yazılarım beni kurtaracaktı onlar. Belki ilerde bir yazar olurum diye gündüz bir bulaşıkçıda çalışır, gece yazardım.

Ve bir kadın severdim üşürken. Her sabah aynı duraktan aynı otobüse binerdik.Hiç yüzüme bakmazdı.Her sabah aynı saatte aynı yerden binerdik otobüse ama hiç bakmazdı. Başı önde belki işi -belki baka birşeyi işte- düşünür gibi gözükürdü. Hiç konuşamazdım. Ellerim ceplerimde bakardım sessizce başını kaldıracak mı diye.. O hiç bakmazdı. Bulaşıkçıya varır varmaz yıkamaya başlardım akşamdan kalmış bulaşıkları. Üşürdü ellerim. Yazdıkça umudum tükenirdi. Yazdıkça düşüncelerim benim içimden çıkmak için savaşır olurdu .Git derdi bir yanım. Gece ışıkları yanmayan şehre git.

Yemek servisine de başlamıştım. Sabah bulaşık yıkardım, öğlenleri genelde yemek ısmarlayan çok olurdu, kıramazdı onları ustam gönderirdi beni servise.

Acaba hiç tanınmazmıydım diye düşünürdüm Ozan Yıldız\'a rastlamasaydım diye düşünüyorum bu sıralar. Keşke diyorum o ölmeden ona duyduğum saygıyı sevgiyi biraz daha anlatabilseydim, Beni bulaşıkçıyken tanıyıp bu yazarlık günlerime getiren o, yıllar öncesine kadar bana babalık eden adama..

Ve bir pişmanlığım, bir keşkem daha var. Duraktaki kızı keşke bir daha görebilseydim. O kendini öldürmeden önce keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim. Belki de aşklar ben üşürken gelirdi...
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Okunmamış 24-09-2008, 09:24 PM
özlemm
Standart AyrıLık unutanLara mahsus.

Kırmızı kazağı ve şapkasıyla bütünleşmiş kıpkırmızı dudaklarını izledi. Ve gözlerini... Sonra söylenen sözlerin, sevdiğinin bir şakası olmadığını hatırlayınca; beynine nüfus eden öfaaai kelimelerle sert bir ses tonuna aktardı;
”Garip!”
Kız;
“Neymiş garip olan?”
Çocuk;
“Tam iki dakika önce, sebebini bile anlayamadığım sözleri söylemeden önce, bu masada oturan iki sevgiliydik, canımın taa içindeyken artık gözlerinin içine bakmaktan çekindiğim bir yabancısın… Ellerini tutamadığım, saçlarını okşayamadığım, kulağına sevgi sözcükleri fısıldayamadığım… Bak, bak söz bir daha üzmücem seni. Hiç tartışmıcaz. Kurtarıcam ilişkimizi. Sadece tek bir şans daha. Hadi sevgilim ne olur…”
Çocuk kızın ellerini elinin sıcaklığıyla sardı. Kız ürkek tavırla ellerini çekti.
Suçlu bakışlarla ve suçluluğun verdiği titrek sesle;
”Ayrıldık diyorum anlamıyor musun, kes artık şunu!...”
Çocuk şaşkındı, endişeli ve üzgün. Tekrar bir ümitle sarıldı sevgi sözcüklerle;
“Seni çok seviyorum… Biliyorum sen böyle bırakmazsın beni… Sende beni seviyorsun işte. Peki neden bu ayrılık!”…
Kız sesini çıkarmadı. Başını öne eğdi. İki damla akıttı gözlerinden. Gözyaşlarını göstermeden sildikten sonra sert bir şekilde ayağa kalktı.
“Gidiyor musun… Hiç bir şey söylemiycek misin?...”
“…”
“Peki! Tamam git hadi! Terket böyle haince!”
“…”
Sessizliğini koruyarak birkaç adım attı. Beyni uyuşmuştu sanki, midesi bulanıyordu. Deli gibi sarılıp hiç bırakmamak isterken, istemediğini söylemenin ve çekip gitmenin zorluğundan olsa gerekti…
Çocuksa ağlamamak, sinirden ortalığı yıkmamak için dişlerini sıkıyordu. Bıraktı sonunda kendini. Haykırırcasına;
“Aahhh! Ne zormuş artık ona dokunamıcamı, onu koklayamıcamı bilmek Ya’rab!”
Kız arkasına bile dönüp bakmadan soğuk kanlılıkla adımlarını atıyordu. Dimdik tutuyordu başını. Havanın soğukluğuyla, denizin hoyrat dalgalarının getirdiği rüzgar birleşerek gözlerinden akan yaşları donduruyordu sanki.
“Aptal!” dedi. “Aptal… Seni seviyorum… Ama mecburum… Sus artık! Hıçkırma… Canımı yakıyorsun…”
Çocuk duymuyordu bile bunları… Kendi kendine mırıldanıyordu kız… Durdu. Dayanamadı, arkasına döndü… Omuzları yere düşmüş, gözleri sulu sulu olan sevdiğine baktı… Sonra gene kendi kendine mırıldandı…
Çocuk son nefesini tüketerek arkasından haykırdı;
“Biricik sevdam! Ayrılık unutanlara mahsus!...”
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Okunmamış 25-09-2008, 02:56 PM
sensiz.asla
Standart Cevap: Ağlatan sevgi hikayeleri

hepsi birbirinden guzel ama 1.kısımdakı hıkaye için kendımı ağlamamk için zor tuttum ... bende aşkımın kıymetını daha ıyı anlıyorum artık her an kaybedecekmıssım gıbı sarıp kokluyorum allah korusun bızı bırbırımızden ayırmasın yarabbim...
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Okunmamış 15-10-2008, 03:05 AM
özlemm
Standart Cevap: Ağlatan sevgi hikayeleri

GözLerine Degdigim Yerdedir Hayat...!

Ceylan bakışlı yetim bir sevdadır dağlarda. Nur'lar içinde uyuyan avcıya aşık tek yürek belki de... En tatlı sesidir imkansız bestelerin ve aşk için alınan her nefes dağ yollarında bir seherdir. Kısa vadeli ölgün bir hayata inat, doyasıya yaşamaktır tek arzusu.

Cesurdur ceylan bakışlı sevda, bir o kadar da yalnız. Avcının ellerinde sunulan ölüme aşıktır. Kim bilir kaç sevda canını bırakmıştır namlunun ucuna... Her göz göze gelişlerinde ölümü unutur, o gözlerde kaç kişinin kendini bulduğunu düşünür yetim ceylan. Dualar eder, vuslat zamanına adar tüm sevdalı gülleri. Tek silahı suskunluktur, haykırır sessizliğiyle ve onulmaz dertlere vurulur gönülden.

Kaçsa gidemez, gitse de bitemez bir sevdadır yürekte. Tatlı huzuruyla ne düşler emzirir ürperten karanlıklarda. Uzun düş seferlerine çıkarken gönül, gözlerinde kalan umutlarıyla uyur ceylan her gece. Usul usul güller kanar her nefeste ve imkansız bir dilek gerçek olur. Ceylanın gözlerinde bir kız vardır. Ay düşen saçları geceye uzanır. Ciğerine dolan sevda ve bedenindeki ruh yetim ceylandır. Lakin güzel bir kıza dönüşmüştür bedeni. Sabah uyandığında şaşırmıştır, ceylan bakışlı nazende bir sevda olur ve rüzgara bırakır özlemli saçlarını.

Sorar yürek:
- Bugün günlerden ne ?
- Sevda...

Günlerden sevdadır... Çılgın bir rüzgarla savrulur sararan yapraklar, suçlu değildir gözler birbirine değdiğinde. Sevdalı nağmelerle sarılır bedenler, son nefesini vermeye razıdır beste boylu ceylan bakışlı güzel. Namlunun ucundaki ölümü beklerken, hayatı yudumlar avcının avuç içlerinden. Zaman gibi sessizce sarılırlar birbirlerine, mutlulukla aydınlanır yüzleri. Lakin kısa sürer bu mutluluk, buz kesen ellerde tutulmayan bir yemindir, bir avuç küldür gönülde savrulan, yamalı bir sevdadır yaşanan ve bir mazidir nur içinde haykıran.

Sorar yine yürek:
- Bugün günlerden ne ?
- Sevda... Belki de veda... Zamansız bir elveda...

Sıcak bir Eylül akarken gözlerinden, gün sevdadır, gün vedadır... Tek suçludur Eylül, o çağırmıştır sevda sancılarını ve bitmeyecektir. Aralık kapıları kapanırken günlerin yüzüne, yeni merhabalar kucaklanır acımadan... Bunu sezer yürek ve kırılır aynalardaki gülümseyişe. Yalnız dillerde kraliçedir ceylan bakışlı sultan... Bir kez daha anlar ki aşk yoktur. Bir suret asılıdır yürekte, acıtan. Her nefeste yaşananın aslı yoktur.

Güller, sakınır sevdalı gülüşlere dokunmaya. Yaşanmayan avcı bir ömür vururken gözbebeklerine, üşür elleri beste boylu nazendenin... Yürek okunmamış bir kitaptır, hiç açılmadan rafa kaldırılır. Bilinmese de kıymeti, yıkılmaz bir sözle, gücenmez... Kırgındır Eylül'e lakin kızamaz bir türlü... Gecelerin deminde Eylül, bir parçasıdır sonbaharın ve sonbahar tebessüm eden sevdanın en tatlı mevsimidir.

Sırtındaki bıçaklarla yalnızlığın sağır yoluna devam eder sevda. Kendi gibi bir yürek yoktur. Sultanı olamamıştır, gökkuşağı dolayamamıştır beline, aşka aşık hasretlere sarılmıştır biçare. İhanetle süslenmiş ayrılıklara gülümser gamzeleri.
"Olsun" der "Olsun, zamanla unutulur."

Rüzgarla savrulup gider uzaklara ki zaten hiç yakın olmamıştır aşkın yakamozlu efsane mehtabına. Zaman dolmuştur. Gitmelere itilmiş yüreğini toplar ve hiç bitmeyen Eylül'e döner hazan. Geriye ne kalmıştır, sararmış yaprakların dışında...Yaralı bir kalpten arta kalan herşey anlamsızdır. Atılır, satılır, kıyılır, bomboştur şarkılar... Ne emeklerle göğe serilen yıldızlar saçlarına dökülmüştür. Göz pınarları çağlamış, yürek çöllenmiştir artık. Kesin dönüş yollarında deliliktir hala sevmek, dilindeki nakaratla haykıran yürek kendine varmak üzeredir.

Bilmez günlerden nedir...
Bir soru cevap bulur hazin hazin

- Ey sevda, söyle hayat nerdedir ?

"Hayat Gözlerine değdiğim yerdedir"

" Ayşegül TEZCAN "
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Okunmamış 15-10-2008, 09:54 AM
pericik
Standart Cevap: Ağlatan sevgi hikayeleri

1. hikayeyi ben de beğendim daha önce duymamıştım. Teşekkürler yayınladığınız için. bence bir hikaye yarışması yapılmalı
Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç Cevapla

Seçenekler
Stil


Ağlatan sevgi hikayeleri

Ağlatan sevgi hikayeleri konusu, EĞLENCE VE BİLGİ REHBERİM/Sevgi Ve AŞK bölümünde tartışılıyor .



Benzer Konular

Konu Kategori
Sevgi-Sevgi-Sevgi Felsefe - Sosyoloji - Psikoloji
Sevgi Türleri Üzerine [ Uzun Ama Okumaya Değer ] Yazı & Yorum
Sevgi Nedir? Sevgi Ve AŞK
Beş Sevgi Dili Kitap Özetleri
Sevgi Neydi Sevgi Ve AŞK


Gündemden Başlıklar

Konu Kategori
Evden eve nakliyat Liseler & Üniversiteler
Şehir ve Firma Rehberi Tatil ve Oteller
Tatil ve Oteller Seo

Tüm Zamanlar GMT +2 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 11:38 PM.




Powered by vBulletin® Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.3.2
Tynt Script Sponsored by Information Technology Salary
Bütün Hakları Saklıdır 2005-2011 Rehberim.net