Rehberim

Türklerin bilinen ilk tarihi.. hakkında..

Yardımcı Kaynaklar bölümü Tarih Rehberim / Türklerin bilinen ilk tarihi.. hakkında.. konusu gösteriliyor Özet:TÜRK ADI Türk Milleti'nin tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. " Türk " sözü tarihin en eski çağlarından beri kullanılıyordu ve ...


Go Back   Rehberim > EĞİTİM VE KÜLTÜR REHBERİM > Yardımcı Kaynaklar > Tarih Rehberim

Türklerin bilinen ilk tarihi.. hakkında..

Açılış Sayfam Yap Reklam Kayıt ol Konuları Okundu Kabul Et

  Sponsorlu Bağlantılar

Cevapla

Seo Seçenekler Stil
  #1  
Okunmamış 05-05-2009, 11:45 PM
özlemm
Standart Türklerin bilinen ilk tarihi.. hakkında..


TÜRK ADI

Türk Milleti'nin tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. "Türk" sözü tarihin en eski çağlarından beri kullanılıyordu ve belirli bir kavmin yada kavimler birliğinin adı olarak mevcuttu.

Türklerin köklü ve çok zengin bir tarihe ve kültüre sahip olması nedeniyle birçok bilim adamı "Türk" adının nereden geldiği hakkında araştırmalar yapmış, bu araştırmalar neticesinde Türk adı ilk defa MÖ. XIV. yy'da "Tik" veya "Tikler" adıyla geçmeye başlamıştır. Diğer bir görüşe göre ise Türk adı MÖ. XIV. yy'dan öncede varolduğudur. Zira Türk ırkının tarihi insanlığın tarihi kadar eskidir. Bu gerçeği kavmi ve milli mitolojilerde ve tarihi oluşumlarda izah eden eski kayıtlarda görmek mümkün olmaktadır.




TÜRK ADI

Türk ırkının çok eski olması nedeniyle Türk adının nerden geldiği hakkında birçok iddia ve görüşler ileriye sürmüşlerdir. Buna göre,

• Heredotos'un doğu kavimleri arasında zikrettiği “TARGİTAB”lar.
• İskit topraklarında doğdukları söylenen “TYRKAE”ler
• Tevrat’ta adı geçen “TOGARMA”lar.
• Eski Hint kaynaklarında tesadüf edilen “TURUKHA”lar veya “THRAK”lar
• Esiki Ön Asya çivili metinlerinde görülen “TURUKKU”lar.
• Çin Kaynaklarında MÖ. I.yy'da rol oynadıkları belirtilen “TİK” veya “”ler

Bizzat "Türk" adını taşıyan Türk kavimleri olarak gösterilmektedir.

İslam kaynaklarında yer alan İran menşeli "Zend - Avesta" rivayetleri ile İsrail menşeli "Tevrat" rivayetleri de Nuh Peygamber'in torunu olan “Yafes”in oğlu "Türk" ile İran rivayetlerindeki “Feridun”un oğlu "Türac" veya "Tur"un soyu Türk adını taşıyan ilk kavim olarak gösterilmek istenmiştir.

"Avesta"da yer alan "Ebül Beşer"den, "Cemil" ve oğlu "Feridun"dan bahsedilmektedir. Feridun ülkesini “Salm”, “Irak” ve “Turak” (Türk) ismindeki üç oğlu arasında pay etmiştir.

- Salm’a bugünkü İran ve havalisi,
- Irak'a bugünkü Irak ve havalisi,
- Turak'a ise Orta Asya ve Çin havalisi düşmüştür.

Feridun ölünce Irak, Salm'a saldırarak İran ve havalisini almış, daha sonra Turak'a saldırmıştır.

Irak, Turak'ı yenememiş, savaş bunların torunlarına uzanana dek senelerce sürmüştür. Sonunda Turak'ın torunu "Afrasyap" Irak’ın torunu "Muncihir"i mağlup ederek, Ceyhun nehri sınır kabul edilen bir anlaşma yapmıştır. Bu tarihten sonra Ceyhun nehri doğusunda "TURAN", batısına da "İRAN" denmiştir.

Tevrat rivayetlerinde ise Nuh tufanından sonra Nuh peygamber dünyayı üç oğlu arasında pay etmiş, Yafes'e Orta Asya ve Çin ülkeleri düşmüş,Yafes ölürken tahtını sekiz oğullarından biri olan "TÜRK"e bırakmıştır.

Görülmektedir ki Hz. Adem devrine yakın zamanlarda “Turak” (Türk)'den, İran-Turan savaşları ve “Alp Er Tunga” gibi büyük bir Türk Başbuğundan ve “Saka İmparatorluğu Kağanı”ndan bahsedilmektedir.

Yukarıda mitoloji ve tarihi kayıtlar içerisinde yer alan "Türk" kelimelerinden, Türk adının ne kadar eski olduğu ortaya çıkmaktadır.

MÖ XIV. yy'da yer alan "Tik"ler ile dünyada mevcut olan medeniyetlerin en eskisi olan MÖ. VII. yy. da Orta Asya'da kurulan "Anav medeniyeti” de Türkler tarafından kurulmuştu.

O halde Türkler;

• MÖ. XIV. yy'da “Tik”ler,
• MÖ. VII. yy'da “Anavlar”,
• MÖ IV yy'da “Sakalar” ile tarih kayıtlarında yer almaktadır.

Türk kelimesinin yazılı olarak kullanılması ilk defa MÖ.1328 yılında Çin tarihlerinde "Tu-Kiu" şeklinde görülmektedir.

MÖ. I. yy'da Roma'lı yazarlardan biri olan “Pompeius Meala”nın Azak Denizi kuzeyinde yaşayan halktan "Turcae" olarak bahsetmesi ile ilk defa yazılı olarak karşılaşıyoruz.

Türk adının tarih sahnesine çıkışı MS VI. yy'da kurulan “Kök-Türk Devleti” ile olmuştur. Orhun kitabelerinde yer alan "Türk" adı daha çok "Türük" şeklinde gösterilmektedir. Bundan dolayı Türk kelimesini Türk Devleti'nde ilk defa resmi olarak kullanan siyasi teşekkülün Kök-Türk imparatorluğu olduğu bilinmektedir. Kök-Türkler'in ilk dönemlerinde Türk sözü bir devlet adı olarak kullanılmışken, sonradan Türk Milletini ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır.

MS. 585 yılında Çin İmparatoru'nun Kök-Türk Kağanı “İşbara”ya yazdığı mektupta "Büyük Türk Kağanı" diye hitap etmesi, İşbara Kağan'ın ise Çin İmparatoruna verdiği cevabi mektupta "Türk Devleti'nin Tanrı tarafından kuruluşundan bu yana 50 yıl geçti" hitapları Türk adını resmileştirmiştir.

Kök-Türk yazıtlarında Türk sözü daha çok "Türk Budun" şeklinde geçmektedir. Türk Budun'un ise Türk Milleti olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla Türk adı bu dönemlerde bir topluluğun veya kavmin isminden ziyade, siyasi bir mensubiyeti belirleyen bir kelime olarak görülmektedir. Yani Türk soyuna mensup olan bütün boyları ve toplulukları ifade etmek üzere milli bir isim haline gelmiştir.



Türk'ün Manası

Türk adına çeşitli kaynak ve araştırmalarda türlü manalar verilmiştir. Çin kaynakları “Tu-küe” (Türk)'ü miğfer olarak, İslam kaynakları ise ses benzetmesine dayanarak terkedilmiş, olgunlukçağı ve benzeri manalar vererek yeni anlamlar üretmiştir.

XIX. asırda “A.Vambery”nin ilmi izaha yakın olan fikrine göre ise Türk kelimesi "TÜREMEK"ten gelmektedir. “Ziya Gökalp” bunu "TÜRELİ" yani kanun ve nizam sahibi olarak açıklamıştır.

Ancak Türk sözünün cins isim olarak "GÜÇ-KUVVET" manasında olduğu, buradaki Türk kelimesinin milletin adı olan "Türk" kelimesi ile aynı olduğu “A.V.Le Coq” tarafından ileri sürülmüştür. Bu iddia Kök-Türk kitabelerinin çözücüsü olan “V.Thomsen” tarafından kabul edilmiş, aynı iddia “G.Nemeth”in tetkikleri ile de ispat edilmiştir.

Ayrıca Türk kelimesinin cins isim olarak "ALTAYLI" (Ceyhun ötesi Turanlı) kavimlerini ifade etmek üzere 420 yıllarına ait bir Pers metninde, daha sonradan 515 hadiseleri dolayısıyla "Türk-Hun" (Kudretli-Hun) tabirleri de geçtiği bilinmektedir.

İran kaynaklarında Türk sözü "Güzel İnsan" karşılığında kullanılırken, XI. yy'da “Kaşgarlı Mahmut” "Türk adının Türkler'e Tanrı tarafından verildiğini " belirterek, "Gençlik, kuvvet, kudret ve olgunluk çağı" demek olduğunu bir kez daha belirtmiştir.

Tarihçiler ise Türk kelimesinin "Güçlü-Kuvvetli" anlamına geldiğini kabul etmektedirler.



ZİYA GÖKALP - KAŞGARLI MAHMUT

Türk Soyu

Tarihte Türk ırkı hakkında çeşitli tasvirler yapılmıştır. Çin, Latin ve Grek kaynaklarında Türkler daha çok Moğol tipinde tasvir edilmişlerdir. Bunun sebebi ise Türklerin tarih boyunca en çok temasının Moğollar'la olmasıdır. Moğol kitleleri yıllarca Türklerin idaresinde yaşamış, göçlere, savaşlara Türklerle beraber katılmışlardır. Bunun sonucunda bu kaynaklar Türk ile Moğol tipini birbirine karıştırmıştır.

Son yarım asır içinde yapılan ilmi çalışmalar ve araştırmalar sonucu Türklerin beyaz ırka mensup bulundukları, yeryüzünde mevcut üç büyük ırk grubundan "Europid" adı verilen grubun "Turanid" tipine mensup bulundukları anlaşılmıştır. Kafa yapıları "Brakisefal" (yuvarlak kafalı)dır. Türklerin kendilerini başta "Mongolid" Moğollar olmak üzere diğer topluluklardan ayıran antropolojik çizgilere sahip oldukları tespit edilmiştir. Türklerin hakim vasfı beyaz renk, düz burun, değirmi çene, hafif dalgalı saç, orta gürlükte sakal ve bıyıktır.

Turan tipine örnek olan Orta Asya, Maveraünehir ve diğer Yakın Doğu Türkleri beyaz tenli, koyu parlak gözlü, değirmi yüzlü, endamlı, sağlam yapılı erkek ve kadınları ile Ortaçağ kaynaklarında güzelliğin timsali olarak gösterilmiş, hatta İran edebiyatında Türk sözü "Güzel İnsan" manasında kullanılmıştır.

Tevrat'ta nakledilen bir rivayette ise Türk soyunun Ham ve Sam'dan değil, “Yafes”den türemiş olarak beyaz ırktan geldiği gösterilmiştir.




Türk Yurdu

Yeryüzünde 350 milyonu aşan sayıları ile çok geniş bir bölgeye yayılan Türklerin ilk anayurdu'nun tespiti birçok bilim adamını asırlarca meşgul eden büyük bir konu olmuştur. Bilim adamları ve araştırmacılar yaptıkları çalışmalar sonucu Türklerin ilk Anayurdu ile ilgili bir çok iddialar ortaya atmışlardır.

Tarihçiler, Çin kaynaklarına dayanarak Altay Dağlarını,
Etnologlar, İç Asya'nın kuzey bölgelerini,
Dil araştırmacıları, Altaylar'ın veya Kingan Dağları'nın doğu ve batısını,
Kültür Tarihçileri, Altay-Kırgız Bozkırları arasını,
Sanat tarihçileri, Kuzeybatı Asya sahasını,
Antropologlar ise Kırgız Bozkırı-Tanrı Dağları arasını

ilk Türk Anayurdu olarak iddia etmişlerdir.

Bütün bu araştırmalara göre ilk Türk yurdunun kesin sınırlarını çizmek mümkün olmamaktadır. Zira Türklerin ilk zamanlardan itibaren çok geniş bir sahaya yayılmaları bu tespitte güçlük çıkartmaktadır.

Bununla beraber son yıllarda yapılan dil araştırmaları ve yukarıda yapılan çalışmalar göz önüne alındığında , ilk Türk yurdunun "Altay Dağları'ndan, Urallar'a kadar uzanan , Hazar Denizi Kuzeydoğu Bozkırlarından,Tanrı Dağları'nı kapsayan çok geniş bir bölge olduğudur."

Tarihi akış içerisinde meydana gelen göçler sonucu Anayurtları'ndan çok uzak mesafelere ve geniş bir coğrafi alana yayılan Türkler, bugün Balkanlar'dan doğuya Çin Seddi'ne, Kuzeyde Sibirya Bozkırları'ndan Güneyde Horasan, Afganistan, Tibet'e kadar olan bölgeleri yurt tutmuşlardır.




TÜRKLERİN DEVLET KURMASINDA VE YÜCELTMESİNDEKİ ANLAYIŞ

Cihangirlik :

Bir milletin devlet kurma ve bu devleti yaşatma yeteneği hiç şüphesiz, o milletin kendisine has değerlere sahip olmasıyla ilgilidir. Bu açıdan değerlendirildiğinde Türkler'in tarih boyunca kurmuş oldukları devletlerin çokluğu, Türklerin teşkilâtçı bir millet olduklarını gösterir. Türklerin devlet kurma ve yaşatmasındaki anlayışı izah edebilmek için Türk kültürünü, vatan ve millet anlayışını, hâkimiyet telâkkisini ve idarî ve askerî yapılanmasını anlamak gereklidir.




Türk Kültürü

Bir milletin tarih boyunca meydana getirdiği maddî ve manevî unsurların bütünü, o milletin kendine has "değerleri"dir. Gündelik hayattan devlet hayatına kadar bütün bir yaşayışı içine alan bu değerler manzumesi "kültür"ün konusunu teşkil eder. Dolayısıyla, dil, edebiyat, sanat, içtimaî ve iktisâdî hayat vs. hep bir kültürün ortaya çıkardığı ve şekillendirdiği veyahut bir kültürü şekillendiren ve yaşatan unsurlardır.

İlk bakışta girift görülebilen bu izah aslında gayet basittir. Nitekim bazı sosyologlara göre kültür; "Her şey unutulduktan sonra akılda kalandır". Yani hayatın tabiî akışı içerisinde aile ve çevreden kazanılan âdeta şuuraltında mevcut bir davranış biçimidir. Ferde münhasır gibi görülen bu davranış biçimi, topluma şamil olduğu zaman "millî kültür" adını alır. Dolayısıyla millî kültür, bir topluluğu "millet" haline getirebilir. Fakat her kültür, her toplumu millet yapmaya da yetmez. Nitekim Afrika veya Avustralya'daki ilkel kabileler, eski ve farklı bir kültüre sahip oldukları hâlde, günümüzde dahi, millet kavramından bihaber yaşamaktadırlar. Ancak kendini geliştirebilen, özünü bozmadan kendini yenileyebilen kültürler güçlü bir millet ve devlet geleneğine sahip olabilir.

Milleti yaşayan bir varlık olarak düşünecek olursak, onu hayatta tutan yegâne gıdanın kültür olduğunu görürüz. İşte bu sebeple, millî kültür ile beslenen ve mücehhez kılınan halkın "organize" olmuş biçimine "millet" denilmektedir. Milletin oluşturduğu yüce organizasyon ise "devlet"i ortaya çıkarır.

Bazı ilim adamları bu tanımları kültür ve medeniyetle karşılaştırarak bir sonuca varırlar. Onlara göre "millet" veya "milliyet" "millî kültür" ile "medeniyet" ise "devlet" ile irtibatlıdır. Irk, dil, din ve coğrafya kültür ve medeniyetin müşterek unsurlarıdır. Bu unsurlardan birkaçına sahip olabilen medeniyeti, kültürden ayıran en önemli husus ise, medeniyetin "beynelmilel" olabilmesidir. Özellikle din ve coğrafya birliğinden kaynaklanan medeniyetlerde bu durum daha açık bir biçimde görülebilir.

Bu açıdan ele aldığımızda, medeniyet tek bir kültürden oluşmaz. Meselâ İslâm medeniyeti Arap, Fars ve Türk kültürlerinin bir sentezi durumundadır.

Bozkır Medeniyeti” olarak adlandırılan aynı coğrafya ve yaşayıştan beslenen medeniyette ise aslî unsur "Türk kültürü" olmuştur. Çünkü Türk millî kültürü, tekamül edebilme özelliği ile Orta Asya coğrafyasında baskın bir kültürdür ve kısa zamanda milletleşmeden devletleşmeye sıçrayabilmektedir.




Hâkimiyet Telâkkisi

Türklerin en erken devirlerden beri oluşturdukları devlet anlayışı, diğer milletlerden ayrılır. "Türk Cihan Hâkimiyeti", "Nizam-ı âlem Ülküsü" gibi anlayışlarla ifade edilen "üniversal" yani "cihanşümul" devlet fikrinin temelinde elbette Türklerin üzerinde bulunduğu coğrafyanın, yaşayış ve inanç tarzının etkisi büyüktür. Bunları bilmeden Türk milleti ve devletini izah edebilmek, Türklerin imparatorluklar kurma ve yaşatma başarısını anlayabilmek oldukça güçtür.

Devlet bir anlamda milletin en üst seviyede organize olmuş şeklidir ve bu anlamıyla günümüzde hemen her devletin yapılanması birbirine benzer. Ancak devlet anlayışı, milletlerin tarih ve kültürü ile doğrudan ilişkilidir. Bu sebeple Türk devlet anlayışı kendine mahsus özelliklere sahiptir. Devleti tanımlayan veya devletin unsurlarını oluşturan kavramlar dahi, Türklerin köklü ve kendine has bir devlet fikrine sahip olduklarını gösterir. Daha önce de belirtildiği gibi Türk devletleri "cihanşümul" bir anlayış ile oluşturulmuştur.Yani cihana hâkim olma ve yönetme düşüncesi tarihte kurulan Türk devletlerinin ortak hususiyetidir.




Bu düşüncenin oluşmasında elbette eski “Gök Tanrı” inancının izleri görülür. Nitekim Göktürk Kitabelerinde bu anlayış açık bir şekilde dile getirilmiştir:

Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisin arasında kişioğlu (insanoğlu) yaratılmış ve kişioğlunun başına babam, amcam Bumin ve İstemi kağanlar Tanrı tarafından oturtulmuştur".

Bu ifadeden de anlaşılacağı gibi, Türk kağanı ilâhî bir menşeden yani Tanrıdan devlet kurma ve yönetme yetkisini (kut) almaktadır. Kut sahibi kağan, dünyayı yönetme gibi ağır bir mesuliyeti üslenirken, insanoğlunun huzur ve refahını ön plânda tutmak zorundadır. Dolayısıyla, batıdaki "imperium=imparatorluk" kavramı ile Türklerdeki devlet kavramı özünde birbirinden farklıdır. Batıda imperium anlayışı her hâl ve şartta ceberut bir "hükmetme" ve "kazanma" esasına dayanır. Bu anlayış, çok uluslu bir imparatorluğun zaman içerisinde, diğer milletleri "sömürge" olarak görmesine yol açmıştır. Türk tarihinde ise bu anlamda hiçbir "imparatorluk" yoktur. Çünkü Türk devletinin temel felsefesinde, "almak" değil "vermek" esastır. Devlet kelimesinin "saadet, huzur" anlamında kullanılması dahi bunu gösterir. Türk devleti adalet içerisinde, töreye bağlı olarak bütün zenginliğini halkına dağıtır. İşte bu sebepledir ki Türklerde zengin yani "bay" kişi, malı mülkü çok olan kişi değil, onu halkıyla paylaşan kişidir. Bey olmanın gereği budur. Türklerin kısa zamanda devlet kurmalarının ve başka milletlerin de bu devlete itaat etmelerinin özünde bu anlayış yatar.


Devleti Oluşturan Unsurlar

Günümüz devlet kavramına göre devletin oluşabilmesi için şu unsurların bir arada bulunması gerekmektedir; ülke, millet, siyasi hâkimiyet ve teşkilâtlanma. Türkler en eski çağlardan beri bu unsurları esas alan pek çok devlet kurmuş ve yaşatmıştır. Gerek İslâm öncesi olsun, gerek İslâmî dönemde olsun kurulan her Türk devleti birbirinin devamı niteliğindedir. Çünkü, devletlerin adı veya coğrafyası farklı da olsa, Türk devlet anlayışı umumî hatlarıyla hep aynı kalmıştır.

Vatan ve Millet Anlayışı

Üzerinde yaşanılan coğrafya, milletlerin kültüründe, dolayısıyla yaşayış ve inançlarında önemli bir yer tutar. Ancak coğrafyayla bütünleşebilen bir millette vatan ve devlet anlayışı gelişebilir.

Günümüz Türk dünyasını da göz önünde bulundurduğumuzda aynı sonuca varılabilir ki, Türklerin eskiden beri yaşadıkları topraklar, nispeten yüksek plâtolarla çevrili, su kaynaklarına sahip, yaylak ve kışlak alanlarının bulunduğu, uçsuz bucaksız bozkırlardır. Bu özellikleriyle Türk coğrafyası daha çok hayvancılığa müsait bir hayat tarzını ifade eder. Ancak kendine ve hayvanlarına yetecek ölçüde ziraat da yapılır. Atın bu geniş coğrafyada ayrı bir önemi vardır.

Yaylak ve kışlak hayatının vazgeçilmez unsuru olan "konargöçer"lik, Türklere has bir yaşayış biçimidir. Konargöçerlik, ilkel göçebelik ile karıştırılır. Halbuki bu tip hayat tarzında, iki menzil arasında (yaylak ve kışlak) töre, yani hukuk ile sınırları çizilmiş bir gidip gelme söz konusudur. Yani göçebelikte olduğu gibi herhangi bir hukuka bağlı olmayan, gelişigüzel bir göç söz konusu değildir. Dolayısıyla "karnının doyduğu her yeri" makbul gören göçebelikte vatan mefhumu gelişmezken, Türk konargöçerliğinde, yer ve sub (su) "ıduk" yani "mukaddes" addedilir ve bu inanış, güçlü bir vatan anlayışını ifade eder.


Büyük oranlarda hayvan sürülerine sahip olan Türk boyları, bir taraftan kutlu saydıkları coğrafya ile uyum içerisinde hayatlarını idame ettirirken, diğer yandan öteki boylar ile "töre" gereği münasebetlerini geliştirirler. Çünkü aynı tarz yaşayışa sahip olan boylar, gerektiğinde sürülerini birleştirerek, tabiî afetler, kuraklık, otlak darlığı vs. gibi durumlarda ya da düşmanlarının saldırıları karşısında, iş birliği yapmak zorundadır. Bu ve benzer sebepler Türk konargöçerlerini birlikte yaşamaya tasa ve sevinçte birliğe kısacası "millet" olma şuuruna götürür. Sınırları belirli bir coğrafya üzerinde siyasî örgütlenmeye giden milletin ortaya çıkardığı hükmî kişilik ise “devlet” olarak nitelendirilir.

Bugün yanlış olarak doğrudan doğruya milletin karşılığı olarak kullanılan "ulus", aslında üzerinde halkın yaşadığı belirli bir idarî taksimata ayrılmış toprak parçasıdır. Bu anlamıyla Türkler "ulus" veya "ulus sözü"nü, “eyalet” anlamında kullanmışlardır. Ancak bu kavram dahi vatan ile milletin birbirinden ayrılmaz olduğunu göstermektedir. Türklerin devlet için "İL" sözünü kullanması da bu anlayışı doğrular. Göktürk, Uygur ve Karahanlı çağında il kavramı doğrudan devlet sözünü karşılamıştır. Bu devlet, belirli sınırları olan, üzerinde halkın yaşadığı bir devlettir.
Sponsorlu Bağlantılar
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Okunmamış 05-05-2009, 11:52 PM
özlemm
Standart devami

Teşkilât

Türkler, en eski çağlardan beri güçlü bir millet anlayışına sahiptir. Millet için Göktürk Kitabelerinde "bodun" veya "budun" ifadesi kullanılmıştır. Bodun sözü, bod veya boy olarak günümüze kadar gelen ve insan vücudunu karşılayan bir kelimedir. Dolayısıyla, ahenk içerisinde birbirini tamamlayan bir işleyiş yapısına dayanan sosyal birlik veya kabileler için de aynı kullanılmıştır. Ancak daha çok milletin temelini teşkil eden güçlü sosyal birlikler bodun olarak nitelenir ve "bağımsız, illi ve kağanlı" Türk milletini ifade eder.

Göktürk Kitabelerinde, devleti kuran boylar için Türk budun tabiri kullanılır. Bu anlamda Türgeşler, Oğuzlar için "Türküm budunum" denilmektedir. Dolayısıyla kitabelerde geçen Türk budun siyasî bir birlik içerisinde yaşayan hür, müstakil bir ve beraber olan boyları kucaklayan geniş ve gelişmiş bir kavramdır. "Türk Sir Budun" tabiri de bu anlamda birleşik Türk boylarını karşılar. Bir araya gelememiş, dağınık boylara ise kitabelerde "Tölös (Töles)" denir.

Kısacası budun veya milletin, devlet ve kağana sahip, siyasî bir birlik oluşturmaları şarttır. Nitekim boyları ifade eden "ok" tabiri de bu açıdan değerlendirilmelidir. “On-ok”, “Üç-ok”, “Boz-ok” gibi Oğuz kollarının adında görülen "ok", sosyal ve siyasî açıdan belirli bir birliğe bağlı olan boy anlamına gelir. "Ok"suz olan boy, hiçbir otoriteyi tanımayan, asi grup demektir. Bu sebepten dolayı Türklerde ok tâbiliğin sembolüdür.

Oğuz Kağan Destanı'nda, Oğuz Han, üç küçük oğlunu temsil eden Üç-Ok'lara sembol olarak “ok”, üç büyük oğlunu temsil eden Boz-oklara ise sembol olarak “yay” verir ve şöyle der;

"Nasıl ki ok, yay kendisini nereye çevirirse oraya gitmek zorunda ise, küçük oğul da (hâkim olan) büyük oğula öyle tâbi olmak zorundadır".

Bugün Anadolu'nun bazı bölgelerinde, düğün merasimlerine davet edilmek üzere düğün sahibinin, yakınlarına "okuntu" yollaması da bu anlayışın değişik bir ifadesidir.

Kısacası, Türklerde bodun veya millet, birlikte yaşama arzusu gösteren, siyasî bir teşkilâtlanmaya sahip hür ve müstakil topluluktur. Ortak hedef ve gayeleri olan insanlar, elbette aynı tarih, kültür ve yaşayışa sahip olurlarsa, bir ve beraber olurlar. Milliyet duygusunun gelişmesinde ortak değerleri benimseme ve onlara sahip çıkma bu açıdan önemlidir. Nazizm ve faşizm'de görülen “üstün ırk” anlayışı veya komünizmde ütopya olarak kalan işçi sınıfının hâkimiyetine dayalı "proletarya diktatörlüğü" düşüncesinde, bütün bir milleti ve insanlığı kucaklayan ortak değerlerin olamayacağı açıktır.

Türk tarihinde bizi komplekse düşürecek bu tür en ufak bir örnek dahi yoktur. Aksine Türklerde millet telâkkisi, ayırıcı değil birleştirici bir unsur olarak düşünülmüştür. Meselâ Mete, Hun devletini kurduktan hemen sonra Çin hükümdarına yazdığı mektupta "Eli ok ve yay tutan herkes Hun oldu" der. Eğer dar anlamda kabileci bir anlayış Türklerde olsa idi, Selçuklu devletinin hanedanı oluşturan “Kınık” boyunu; Osmanlıların da “Kayı”yı devletlerine isim olarak seçmeleri gerekirdi.Aksine Osmanlılarda millet kavramı yalnız Türkleri kapsamıyor, devlet içindeki tüm insanları içine alıyordu. Atatürk'ün "Ne mutlu Türküm diyene" sözü ve "Türkiye Cumhuriyetini kuranlara ve burada yaşayanlara Türk denir" tanımlaması da, bütünleştirici bir anlayışın ifadesidir. Osmanlının bir cihan devleti hâline geleceğini kerametiyle önceden bildiren “Şeyh Edebali”nin Osman Bey'e vasiyeti Türklerin ne kadar ulvî bir anlayışa sahip olduklarını göstermesi açısından çok anlamlıdır;

"Ey oğul! Beğsin, bundan sonra öfke bize uysallık sana. Suçlamak bize, katlanmak sana. Acizlik- yanılgı bize, hoş görmek sana. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize, adalet sana. Kem göz, şom ağız, haksız yorum bize, bağışlama sana. Ey oğul bundan sonra bölmek bize, bütünlemek sana."

Böyle bir örnek başka hiçbir millet ve devlete nasip olmamıştır. Türk devlet anlayışının temellerine inecek olursak, Şeyh Edebali'nin sözlerini daha iyi anlayabiliriz.




Devlet Anlayışı ve Hükümdar

Türk devlet anlayışı cihan hâkimiyetini esas alan ilâhî kaynaklı bir hâkimiyet esasına dayanır. Tanrı yönetme yetki ve gücünü Türk kağanına vermiştir. Kitabelerde bu durum; "kutum var olduğu için, tanrı yarlıgadığı için özüm kağan oldu." şeklinde sık sık geçmektedir.

Tanrı, Türk'ün yeri suyu ıssız kalmasın diye kağanlık görevini tevdi etmektedir. Hâkimiyetin ilâhî menşeli olduğu bu anlayış, İslâmî döneme girildiğinde de nispeten devam etmiştir. İslâmî dönemde de aleme nizam verme ülküsü "gaza ve cihat" yoluyla sürdürülmüştür.

Türk devlet anlayışına göre devlet hanedanın ortak malıdır ve sonuçlarına katlanmak şartıyla hanedan azaları taht üzerinde hak iddia edebilirler. Bu anlayış da Osmanlı tarihine kadar bütün Türk devletleri tarafından korunmuştur. Ancak batıda olduğu gibi yönetme yetki ve kudreti babadan oğula süren ve soy asaletine bağlı olan bir anlayışla açıklanamaz. Aksine Türklerde hükümdarlık "liyakat" ile kazanılır. "Kutadgu Bilig"de devlet yönetiminin esasları açık bir şekilde ortaya konmuştur.

Buna göre bir kişinin kağan olabilmesi için şu üç özelliğin tanrı tarafından kendisine bahşedilmesi gerekir;

1- Kut,
2- Ülüg,
3- Yarlıg.

Kut”, doğrudan doğruya tanrının bir kişiye devlet yönetme güç ve yetkisini vermesidir. Zaman içerisinde bu kavram doğrudan doğruya devletin kendisini ifade eder olmuştur. “Yarlıg” da umumiyetle kut kavramı ile beraber kullanılmıştır. Kelime anlamıyla bu söz, tanrının emir ve bağışlamasını ifade eder. Tanrının devlet yönetme yetkisini vermesi, bu görevi bahşetmesi de yeterli değildir. Bu özelliklerin yanı sıra kağanın iyi talih ve kadere sahip olması yani “ülüg”ünün de bulunması gereklidir.

Bütün bu özellikleri şahsında toplayan kağan “kül” yani “şan ve şöhret sahibi” olabilir.

Kutadgu Bilig'de devlet idaresi şahıslarla sembolize edilmektedir. Eserde “Gündoğdu” adlı şahıs, hâkimiyeti yani hükümdarı; vezir “Aydoğdu”, devlet anlamında kut'u ve vezirin oğlu “Öğdülmüş” ise aklı temsil eder. Hükümdar devlet yönetiminde Aydoğdu ve Öğdülmüş tarafından frenlenir. Aslında bu şahıslar kağana Türk töresini hatırlatır. Çünkü Türklerde "İl gider töre kalır" felsefesi esastır. Devletin bekası ancak töreye bağlı olmasına bağlıdır.

Türk töresi üç saç ayağından oluşmaktadır;

1- Könilik,
2- Uzluk ve,
3- Tüzlük.

Könilik”, adaletin karşılığı olarak kullanılır. Hükümdarın ve dolayısıyla devletin adil olması, adalet dağıtması şarttır. Kamu vicdanının sağlanması Türk töresinin en önemli özelliğidir.

Uzluk” ise akıl ve mantık demektir. Türk töresi us yani aklı ön plânda tutar. Zaten törenin kendisi de Türklerin uzun geçmişi içerisinde akıl ve irade ile şekillenen davranış biçimlerinin kurallara bağlanmış bir ifadesidir. Türkçe’mizde yer alan uzlaşma da insan ilişkilerinde veya devlet ile halk arasındaki münasebetlerde aklı ön plâna alarak ortak bir noktada buluşmayı anlatır.

Könilik ve uzluk'un tamamlayıcısı durumunda olan “Tüzlük” ancak adalet içerisinde uzlaşmış toplumlarda görülür. Çünkü tüzlük, eşitlik içerisinde sağlanan nizam demektir. Türk toplum ve devlet anlayışında insanlar hak ve yükümlülükleri bakımından eşittir. “Düzen” ve “tüzük” sözlerinin içerisinde aslında bu kavram vardır. Asayiş ve düzen ancak, törenin gereği olan "tüzlük" ile sağlanır.

Eşitlik sözü bazı dış ideolojik akımlarda sınıf çatışmaları ve yöneten- yönetilen ya da ezen-ezilen ikilikleri üzerine kurulmuştur.Halbuki Türk devlet anlayışı ve toplum yapılanması bu ikiliklere yabancıdır. Türk devleti sadece kendi milleti için değil, hâkimiyetine aldığı başka milletler için de Türk töresine uygun hareket etmiştir. Osmanlı Devleti'nin bugün üç kıt'aya yayılmış, üzerinde 35 devletin kurulduğu büyük bir coğrafyayı ve değişik milletleri barış içerisinde, 600 yılı aşan bir süre bir arada tutmasının özünde bu gerçek yatar.

Her şeyden evvel Türklerde kan asaletine dayanan asillik, aralarında uçurumlar bulunan kast veya sınıflar yoktur. Türklerde millet devletin devlet de milletin hizmetindedir. Soy asaletinin yerine “liyakat” esas alınmıştır. Meselâ Oğuz töresine göre 24 Oğuz boyu aynı atanın soyundan gelir. Dolayısıyla bir boyun ötekinden asil olması mümkün değildir. Ancak Oğuz töresi ile belirlenen ve temelde liyakatını ispat etmiş olan boylar, Oğuz yaşayışında ve teşkilâtında sivrilebilmişlerdir. Aksi olsaydı, Oğuz'un en büyük oğlu olan ve Osmanlı devletini kuran Kayı'dan başka bir boyun devlet kuramaması gerekirdi. Halbuki Oğuz teşkilât yapısında en küçük yani 24. boy olan Kınıklar Selçuklu Devletini kurmuşlardır.

Nasıl ki Türk devletiyle milleti arasındaki münasebetler, könilik, uzluk ve tüzlük gibi üç temel unsura dayanan Töre ile tespit edilmişse, Eski Türk toplumunda boylar arasındaki münasebetler de

1- Ongun,
2- Orun ve,
3- Ülüş.

gibi yine töreye dayanan üç temel kavram ile tanzim edilmiştir.

Türk sosyal hayatındaki nizam aslında devlet anlayışına olduğu gibi aksetmektedir. Dolayısıyla bir boyun içtimaî hayattaki yeri aynı zamanda onun devlet içerisindeki hatta askerî teşkilâttaki mevkiini de belirler. Çünkü yukarıda izah etmeye çalıştığımız gibi, devlet, millet ve ordu Türklerde iç içe girmiş unsurlardır.

Hunlardan Osmanlılara uzanan büyük tarihi çizgide, “Oğuzlar”, bizim de içerisinde bulunduğumuz, Batı Türklüğünün ana gövdesini oluşturmaktadır. 24 Oğuz boyundan ibaret Oğuz içtimaî teşkilâtı, Hun, Göktürk, Uygur, Selçuklu, Osmanlı devlet ve askerî teşkilâtlanmasından örnek alınmıştır.

Oğuznamelerde edebi biçimde ifade edilen bu yapılanmada Oğuzlar iki ana gruba ayrılır;

1- Sağ kolda bulunan ve hâkim olan “Boz-oklar” (Gün, Ay ve Yıldız),
2- Sol kolda bulunan ve tâbi olan “Üç-oklar” (Kök, Dağ ve Deniz).

Dede Korkut Oğuzlarında “İç-oğuz” (Üç-ok) ve “Dış-oğuz” (Boz-ok) biçiminde anılan bu ikili teşkilât Hunlarda “Kuzey-Güney”, Göktürklerde “Doğu – Batı” şeklinde yaşatılmıştır. Selçuklu ve Osmanlılarda ise “sağ ve sol Beylerbeyiliği”, “Anadolu ve Rumeli kazaskerliği” vb. biçimde ifade edilmiştir. Bu ikili yapının içerisinde yer alan üç kol ve bu kollara ait dörder oğul, “24'lü sistemi” tamamlarlar. Hunlardan Osmanlılara kadar, özellikle askerî yapılanmada bu 24'lü sistem az çok muhafaza edilmiştir.

Oğuz teşkilât yapısında her boyun mevkii, sahip olduğu ongun, orun ve ülüş ile belirlenir. Meselâ Günhan oğullarının “ongun”u, yani onların sembolü şahindir. Ayrıca 24 boyun her birine ait bir damgası bulunmaktadır. Teşkilât düzeninde her boyun nerede oturacağı yani “orun”u da tespit edilmiştir. Büyük oğulu ve hâkimiyeti temsil eden Boz-oklar toyda veya divanda sağ tarafta yer alırken, küçük oğul durumundaki Üç-oklar solda bulunurlar. Boylar teşkilât içinde sahip oldukları mevkiye göre, bir toy esnasında kesilen bir koyunun neresinin kendi hisselerine düşeceğini (“ülüş”) dahi bilmektedirler. Hâkimiyeti elinde bulunduran kağan, koyunun baş kısmını kendi hissesi olarak ayırırken, en büyük boy olan Kayılar, koyunun "sağ karı yağrın"ını alır. İlk bakışta katı bir kural gibi görülen bu teşrifat, protokol kuralları, aslında tamamen "liyakat"a dayanan bir uzlaşmanın sonucunda doğmuştur. Fatih Kanunnamesinde dahi, Osmanlılarda uygulanacak teşrifat kuralları, Oğuzlarda olduğu gibi kesin çizgilerle tespit edilmiştir.

Dede Korkut hikâyelerinde boyların veya beylerin teşkilât içerisindeki yerlerinin nasıl tespit edildiği sarih bir şekilde açıklanmaktadır. Bir Oğuz kahramanın Oğuz beylerinin omuzlarına basa basa ön tarafa geçmeye çalışması üzerine ona; “Mere sen kan mı döktün, baş mı kestin, aç mı doyurdun, yalınçak mı donattın” ki öne geçersin diye ikaz edilir. Bu ifadede bey olmanın veya protokolde yer almanın nelere bağlı olduğu güzel bir şekilde ifade edilir.
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Okunmamış 05-05-2009, 11:53 PM
özlemm
Standart Cevap: Türklerin bilinen ilk tarihi.. hakkında..



Askerî ve İdarî Yapı

Türk devletlerinin kuruluş ve gelişmesinde etkili olan diğer bir unsur, hiç şüphesiz askerî teşkilâtlanmadır. Tarih boyunca Türk ordusu diğer millet ve devletlerin gıpta ettiği, öykündüğü bir ordu olmuştur. Türk askeri düşmana korku, dostuna ise büyük bir güven vermiştir. Türk ordusu hem teşkilâtlanma hem de savaş düzeni açısından kendine has özelliklere sahip olmuştur.

Türkler askerlik alanında birçok kavim ve devleti etkilemiş, savaş gereçleri, giyim kuşam ve askerî nizam gibi konularda pek çok yenilikler getirmişlerdir. Atı bir savaş aracı olarak da ilk kez kullanan Türkler, bu sayede büyük bir hız ve manevra kabiliyeti elde etmişler, kısa zamanda geniş coğrafyalara hâkim olmayı başarabilmişlerdir. Türk silâhları da ordunun hareket kabiliyetine uygun olarak hafif ve etkili silâhlardan oluşmuştur. Özellikle Türk okları, kılıçları ve zırhları hafif fakat etkili vasıflarıyla, Türk askerînin vazgeçilmez silâhları olmuştur. Türkler, at üzerinde hareket hâlindeyken bile bu silahları büyük bir ustalıkla kullanabilmişlerdir.



Saka Türk Savaşçıları


Türk silâhları çeşit ve nitelik bakımından, zaman içerisinde gelişip çoğalmış, ancak askerî teşkilât ve savaş taktiği, temel özelliklerini, bütün Türk devletlerinde muhafaza etmiştir. Merkez, sağ ve sol kollardan oluşan ordu, savaş düzeninde kendine has taktiklere başvurarak, kendinden çok daha büyük orduları dahi bozguna uğratmayı bilmiştir. Düşmanın imhası ile kesin sonuç alınan bu savaş taktiği "bozkır taktiği", "turan taktiği" ve "bozkurt taktiği" gibi çeşitli adlarla tarihe geçmiştir. Sahte ricat ile düşman ordusunu merkezden uzaklaştırıp, pusuya düşürmeyi esas alan bu taktikte, sağ ve sol kollar düşman ordusunu bir hilâl içerisine alarak, imha eder. Bu taktik İslâm öncesinde olduğu gibi, İslâmî dönemde de başarıyla uygulanmıştır. Dandanakan Savaşında, Malazgirt Meydan Muharebesinde, Miryakefalon'da, Mohaç'ta ve hatta Başkomutanlık Meydan Muharebesi'nde bu taktik başarıyla tatbik edilmiştir. Türk devletlerinin kuruluşu ya da kurtuluşunda bu savaşların bir dönüm noktası olduğu gözden uzak tutulmamalıdır.

Yukarıda belirtildiği üzere Türk devletlerinde belirli devlet ve askerlik düzeninin pek fazla değişmediği görülür. Bir devlet yıkıldıktan sonra yerine kurulan devlet hemen hemen aynı teşkilâtı devam ettirmiştir. Çünkü Türklerde halk ile ordu düzeni aynı idi. Özellikle barış zamanında sivil ve askerî diye bir ayırım yapılmamaktaydı. Bu sebepten ünlü kültür tarihçimiz “Bahaeddin Ögel” haklı olarak Türklerde "halk ordu, ordu da halktır" demiştir. Dolayısıyla aynı halka, yani aynı kültür ve geleneğe dayanan yeni Türk devletinde teşkilât özelliklerinin devam etmesi tabiîdir. Bütün Türk devletlerinde ordu, halk ile iç içe girmiştir. Bir bölgeye sefer yapılacağı zaman sadece eli silâh tutan kişiler değil, onların aileleri de sefere iştirak ederlerdi. Bu sebeple Göktürkler, kitabelerde yazdığı şekliyle, fethedecekleri topraklara "süleyip konarlardı". Yani sadece "" (asker) göndermekle kalmazlar, bunun yanında halkı o bölgeye "iskân" ederlerdi. Türk fetihlerinin kalıcı olması ve fethedilen bölgelerin "Türkleşmesi" bu şekilde gerçekleşirdi. Yurt tutmayı amaçlayan "sülemek" ve "kondurmak" siyaseti İslâmî dönemde de devam ettirilmiştir. "Gaza ve cihat" aşkıyla XI. yüzyıldan itibaren Azerbaycan, Suriye ve Anadolu'ya giren Türkler, kendinden önceki bazı kavimler gibi, bu bölgeleri işgal ve istilâ edip geri çekilmemişler, aksine kendileri için yeni bir yurt olduğu şuuruyla, girdikleri toprakları mamur hâle getirmeyi hedeflemişlerdir. Çadırlarıyla, arabalarıyla, çifti-çubuğuyla bütün bir millet, Anadolu'ya yerleşmiş, buraya kendi kültürünün damgasını vurmuştur. Fethedilen bölgelerde uygulanan toprak sistemi, askerî olduğu kadar, idarî ve sosyal bakımlardan da devlet ve milletin gelişip, güçlenmesine imkân sağlamıştır.

Türklerin İslâmî dönemde de büyük ve kalıcı imparatorluklar oluşturabilmesinde uygulanan toprak sisteminin büyük önemi vardır. Selçuklu ve Osmanlı toprak sisteminin genel özelliklerini ortaya koymak, bu devletlerin sosyal, idarî ve askerî yapısındaki değişme ve gelişmeleri takip edebilmemiz açısından da oldukça önemlidir. Selçuklularda miri toprakların "ikta" yoluyla hizmet ehline verilmesi, İslâm devletlerinde görülen bir uygulama olmakla birlikte, yukarıda belirtildiği gibi, Türklerin yaşayış ve teşkilâtı göz önüne alındığında bu sistemde İslâm öncesi uygulamaların izleri de görülebilir.

Konargöçer Türk yaşayışında belirli yaylak ve kışlaklarda "yurt" tutan halk, Selçuklularda ve Osmanlılarda görülen "ikta", "tımar" veya "yurtluk-ocaklık" sistemine pek de yabancı değildir. Bu uygulamalar arasındaki farklar ise daha çok sosyal yaşantıdaki değişme ve gelişmelerle izah edilebilir. Selçuklu "ikta" sisteminde hizmetleri karşılığında askerî ve sivil görevlilere verilen topraklar oldukça büyük iken, feodal yapıyı kırmaya çalışan Osmanlılar "dirlik"leri küçük tutarak merkezi yapıyı kuvvetlendirmişlerdir.
Askerî sistemde de benzer değişiklikler, sosyal ve idarî yapının gelişmesiyle izlenebilir. “Haşer-kaşer” sisteminden “yaya-müsellem”e geçiş, yaya-müsellemden "kapıkulu" ve “timarlı sipahi”ye geçiş aslında bu açıdan ele alınmalıdır.

Selçuklular, hizmetleri karşılığı belirli toprakların gelirlerini alan ikta sahibi askerlerin yetersiz kaldığı hâllerde, taşrada oturan veya konargöçer yaşayan kimseler arasından askerlik hizmeti için yararlanmışlardır. Kimine göre "haşer-kaşer" denilen ve sultanın hassa askerî sayılan bu zümre, "ulufe" alan maaşlı askerlerdir. Ancak bunların bütün zamanlarını askerliğe ayırmamaları, onları profesyonel askerlerden ayırır. "Haşer ve kaşer"ler, taşrada tarım ve hayvancılıkla uğraşmakta, ancak savaş zamanı seferlere katılmaktadır. Dolayısıyla, profesyonel olmayan bu sınıf, sefere gitmedikleri zaman, "elli başı" veya "bölükbaşı" denilen görevliler tarafından belirli bir süre eğitilmektedir. Neticede "haşer-kaşer", her ne kadar sultanın hassa birliği olarak taltif edilmişlerse de, hizmetleri açısından "gönüllü asker" sayılmalıdır.

Anadolu Beylikleri döneminde, hükümdarın atlı-yaya kuvvetleri, beylerin sahip oldukları ikta dolayısıyla beslemek zorunda oldukları askerler, dirlik sahibi sipahlar ve "çerik" denilen aşiret kuvvetleri, orduyu oluşturan belli başlı unsurlardı. Savaş zamanında "gönüllü" adı ile birtakım kuvvetler de orduya katılmaktaydı ki, bunlar Anadolu Selçuklularındaki "haşer-kaşer"lerle aynı statüye sahipti. Zaman içerisinde çerik denilen aşiret kuvvetleri ve haşer kaşer denilen gönüllüler askerî sistem içerisinde güç kazanmışlardır. Osmanlı Devletinin kuruluşunda "yaya-müsellem" adıyla daha da gelişen sistem, bu açıdan köklerini Selçuklular ve beyliklerden alır.

Osmanlı Devletinin kurucusu "Osman Bey", Bizans'a ucunda giriştiği gaza ve cihatlarda, fetih sonrası tımar tevcih edeceği Türkmen kuvvetleri ile Anadolu Selçuklularında haşer kaşer diye bilinen çift çubuk sahipleri ve ahi gençleri (feteyan) gibi gönüllülerden faydalanmıştır. Söğüt, Bilecik, Karacahisar, Eskişehir civarındaki köy ve çiftliklerde tarım ve hayvancılıkla uğraşan kır kesimi yoğun biçimde savaşlarda ve fetihlerde rol almıştır. Dolayısıyla bunlar bir nev'i hükümdarın hassa ordusu görevini görmüş ve bu görevleri karşılığında ise belirli gelirlere sahip olmuşlardır. Orhan Bey zamanında fetihlerin artması, idarî, malî ve askerî düzenlemeleri zorunlu hale getirmiştir. Savaş zamanında Orhan Bey'in yanında yer alan bu gönüllü gençler, o sırada vezir olan “Alaaddin Paşa”nın önerisiyle tanzim edilir. Sivillerden ayrılabilmesi için, bunlar başlarına "ak börk" giyerler. Fetihlerden sonra tımar alanlar ise "kırmızı börk" giymeye başlarlar.

Köylü çiftçi gönüllülerin ve Türkmen kuvvetlerinin sürekli askerliğe geçişleri için, onların gönüllü olmaktan çıkarılması ve verdikleri hizmete karşılık belirli vergilerden muaf tutulmaları gerekli idi. “Çandarlı Halil Paşa”, kendilerine "çiftlik" verilmeleri karşılığında, bu grubu düzenli asker statüsüne sokmayı başarmıştır. Nitekim bu düzenlemeden sonra pek çok kişi "yaya" yazılmak üzere başvurmuştur. “İdris-i Bitlisi”ye göre yayalar 10, 100 ve 1000 kişiye göre tanzim edilip, başlarına bir görevli getirilmiştir. Yayalar piyade olarak, müsellemler ise atlı olarak hizmet görmüşlerdir.

Çiftlik gelirlerinin büyüklüğüne göre yayanın dışında, umumiyetle kendi ailesinden olan "yamak" beslemek yolu ile sefere eşmişlerdir. Batı Anadolu ve Rumeli'nin fethinde önemli roller oynayan yaya ve müsellemler zaman içerisinde önemlerini kaybedeceklerdir. Çünkü çiftini çubuğunu bırakarak, uzun seferlere çıkmak, hem kendileri için hem de devletin fetih siyaseti için uygun düşmemektedir. Nitekim padişahın hassa ordusu içerisinde müsellemlerin yerini "sipah" zümresi, yayaların yerini ise "azab" zümresi alarak, kapıkulu askerlerinin temeli atılacaktır. Bu zümrelerin güçlenmesi yaya ve müsellemlerin fonksiyonlarını ikinci plâna atmış, Osmanlı devletinin fetih amaçlı savaşlarında, belirleyici bir unsur olma özelliklerini kaybetmelerine yol açmıştır.

Görüldüğü gibi, Selçuklu devrinden, Osmanlı kuruluş dönemine kadar, Anadolu ve Rumeli'nin Türkleşmesinde gönüllü diyebileceğimiz "haşer-kaşer" veya "yaya-müsellem"ler, Göktürklerdeki "sülemek-kondurmak" siyasetini, bu devirlerde de uygulamışlardır. Osmanlı Devleti'nin bir cihan imparatorluğu hâline geldiği yıllarda ise, Selçuklu "ikta"sının daha gelişmiş şekli olan "dirlik" (tımar) uygulaması ön plâna çıkacaktır. Savaş ve fetihlerde yararlık gösteren sipahilere, belirli toprakların gelirinin verilmesini esas alan "dirlik"ler, XVII. yüzyıla kadar, Osmanlı idarî, mali ve askerî yapısının temelini oluşturmuştur.
Dirlikler, liyakat ve görev esasına göre üç kısma ayrılırdı.

1- 20 bin akçaya kadar olan vergi gelirleri "tımar",
2- 100 bin akçaya kadar ki gelirler "zeamet" ve,
3- 100 binden fazlası ise "has" adıyla kaydedilirdi.

Dirlik sahipleri umumiyetle her 5 bin akça için bir "cebelü", yani donanımlı asker beslemek ve savaş zamanı onlarla birlikte sefere "eşmek" zorundaydı. Fethedilen topraklar büyüdükçe, yeni tımar tevcihleri yapılarak, asker sayısı hızla artıyor ve böylece, hem askerî hem malî hem de idarî açıdan Osmanlı devleti güçleniyordu. Osmanlı ülkesinin büyük bir bölümü tımar sistemi içinde yer aldığından, idarî yapının esasında da toprak tasarruf şekilleri belirleyici unsur olmuştur.

Osmanlı Devleti esas olarak güçlü bir merkezi yapıya sahip olmakla birlikte, yerinde yönetim güzel bir şekilde uygulanmıştır. Tabandan tavana yükselen bir piramit oluşturan taşra teşkilâtında köylerden eyaletlere uzanan bir idarî bütünlük görülür. Aynı zamanda müstakil vergi birimleri olan mezra ve köyler bir araya gelerek "nahiye"yi, nahiyeler "kaza"yı, kazalar ise "sancak"ı oluşturur. Sancaklar ise "beylerbeylik" veya "eyalet" denilen üst idarî yapılara bağlanır. Başlangıçta sadece askerî görevli olarak görülen fakat daha sonra hem askerî hem de idarî açıdan görevler üstlenen dirlik sahipleri, bu idarî ünitelerin yöneticileridir. Timar sistemine göre "ehl-i seyf" (askerî kesim) umumiyetle nahiye ve kazalarda "sübaşı", sancaklarda "sancak beyi" ve eyaletlerde "beylerbeyi" adıyla liyakat ve vazifelerine göre "dirlik" alırlar.

Ehl-i ilm” (ilim sahibi) olanlar ise kaza ve sancak merkezlerinde "kadılık" görevini üstlenirler. Anadolu ve Rumeli kadılıklarına bağlı olan kadılar, Osmanlı hukukunu bulundukları bölgede uygulamakla yükümlü en üst sivil görevlilerdir. Onlar da rütbe ve derecelerine göre “yevmiye” alırlar.

Burada Osmanlı askerî ve idarî yapısının tamamı değil sadece bir bölümü ele alınmıştır. Çünkü Osmanlı Devleti'nin bir cihan devleti hâline gelmesinde bu sistem hayatî bir rol oynamıştır. XVI. yüzyıldan sonra fetihlerin durması, dirlik sisteminin bozulmaya başlaması, devleti sarsmaya başlar. Buna rağmen Osmanlı Devleti üç yüzyıl daha iyi kötü varlığını devam ettirir. Şüphesiz devleti uzun müddet ayakta tutmaya yeten gücün ardında, köklü Türk kültürü ve devlet anlayışı yatar. Osmanlı Devleti, uzun müddet Türk töresini ve anlayışını, çağının şartlarına uygun olarak geliştirerek korumasını bilmiştir. Bu anlayıştan uzaklaşılması ve kurtuluş çarelerinin yanlış yerlerde aranması devletin sonu olmuştur.







Saka - İskit Türk Devleti (Vikipedia sözlükten)

Doğu kaynaklarında “Saka”, Batı kaynaklarında “İskit” olarak bilinen bu devlet, Avrasya'da kurulmuş ilk Türk devletidir.

Sakaların yaşadıkları coğrafi sahanın özelliğine göre yerleşik veya konar-göçer halde yaşadıkları bilinmektedir. Baykal gölünden Tuna nehri boylarına kadar uzanan geniş coğrafyada M.Ö.VII - II. yy.'a kadar geçen uzun bir dönemde siyasi ve kültürel varlıklarını sürdürmüşlerdir. Genellikle konar göçer halde ve hayvancılıkla meşgul olan Sakalar çadır şekline getirilmiş arabalar içinde yaşamışlar, Kırım ve Azak Denizi gibi yerleşmeye elverişli yerlerde de ziraat ve ticaretle meşgul olmuşlardır.

Sakaların siyasi hayatına dair bilinenler, komşu veya siyasi ilişki kurmuş oldukları ilk çağ devletlerine ait bilgilere dayanmaktadır. Sakaların Ön Asya seferi onları Anadolu'ya kadar getirmiş. İran ile olan mücadeleleri (İran hükümdarı Kurus ve Daryüs'ün seferleri) ile Büyük İskender'in İran seferi ile ilgili olarak Sakalardan söz edilmektedir. Sakaların Ön Asya seferini yapan hükümdarın adı Grek tarihçisi Heredot'a göre “Midias”, Şehname'ye göre “Afrasyap”, Türk efsanelerine göre ise “Alp Er Tunga” olarak bilinmektedir.


Sakalar'ın, hayat tarzı yönüyle İslam öncesi Türklerin giyim-kuşam, madenleri kullanımdaki başarıları ve özellikle de at koşumları vb. etnografik eserleri yönüyle Türk Milli kültürünün ilk temsilcileri olduğu söylenebilir. Saka (İskit)ların yaşadıkları coğrafyada yapılacak olan arkeolojik kazılar ve burada ortaya çıkacak eserler bu devletin Türk kültür ve siyasi hayatındaki yerini ortaya koyacaktır.







TÜRK:

Turki halkların coğrafi dağılımı
Türk, Türk Dil Kurumu'na göre ; Dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan, Turki diller konuşan ve bir Turki halk'ın mensubu olan kimseye verilen isimdir. Birçok boyu olmakla birlikte dilleri hep aynıdır. Kıpçaklar, Oğuzlar, Karluklar, Türgişler, Basmıllar, Eski Uygurlar eski Türk kollarıdır. Türk olan 200 milyon kişi olduğu zannedilmektedir.
Şu anki Türklerin müstakil olarak 6 devleti vardır: Türkiye, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, KKTC, Azerbaycan. Bunun dışında özerk yerler vardır. Bunlardan en iç işlerine karışılmayan özerk Türk cumhuriyeti Tataristan'dır.

Türk kelimesi yazılı olarak ilk defa M.Ö 1328 yılında Çin tarihinde “Tu-Kiu” şeklinde görülmektedir.

1- Türk Sözcüğünün Anlamı
Türk sözünün cins ismi olarak güç-kuvvet (sıfat hâli ile: güçlü-kuvvetli) manasında olduğu bir Türkçe vesikadan anlaşılmıştır. Buradaki Türk kelimesinin millet adı olan Türk sözü ile aynı olduğu "Albert von Le Coq" tarafından ileri sürülmüş ve bu, Gök-Türk kitabelerinin çözücüsü "Vilhelm Thomsen" tarafından da kabul edilmiş (1922), daha sonra aynı konu "Nemeth"n incelemeleri ile tamamen ispat edilmiştir.

1.1- Tue'kue, Török, Türküt
"Türk" sözcüğünün geçmişi hakkında farklı tezler vardır:
Bir teze göre Türk kelimesi Çince "Tue'kue"den kaynaklanmıştır. 3000 yıllık Çin yazılarında anlatılan ve Çinlere komşu olarak ülkeler kurmuş olan Tue'kue halkı, bazı diğer bugün sadece Çince adlarını tanıdığımız halklar ile birlikte (Hiung-nu, Yüan yüan, Vu sun, I-li vs.) bazı bilim adamlarınca Prototürkler olarak da adlandırılırlar. Ama "Tue'kue"'nün Türk kelimesinin Çinceleştirilmiş şekli olduğu kanaatini henüz her bilimci paylaşmaz.
Başka bir teze göre, eski Türklerin hukuk anlayışı sıfatında olan "Töre"den kaynaklanmıştır. Töre sahibi olan boylara "Török" veya "Törük" adı verilmiştir ve bundan Türk oluşmuştur.
Diğer bir teze göre, "Turuk" adlı, eski bir boyun adı zamanla değişip "Türk" olmuştur:


Dil 1'nci Adım 2'nci Adım 3'ncü Adım
Ogurca: Turuk Turkut Turk
Oğuzca: Türük Türküt Türk
Tatarca: Török Törköt Törk

1.2- "Kök Türk"
Türk ismine bugün ki tanıdığımız şeklinde "Türk" olarak ilk kez 6'ncı yüzyıldan kalan, eski Türk yazıtlarında karşılaşıyoruz. Bu yazıtlarda Göktürk Devleti halkının adı olarak kullanılıyor. Türk- kelimesinin kökü henüz tam olarak belirlenmiş değil. Bugün ki bilimde "kök türk" (eski Türkçe: "mavi türkler") 552 yılından itibaren kullanılıyor. Ama bundan öncede "Türk" Orta Asya bozkırlarında yaşayan ve Türkçe konuşan halkların toplu adı olmuş olması gerekir.

2- Türk Tarihi
Orta Asya'da Türk ırkı, M.Ö 4000'li yıllara doğru derinleşen bir tarih öncesinden başlayıp M.S.1000 yıllarında Anadolu kapılarına gelinceye kadar geçen uzun süre içinde verimli sosyal, politik, askeri ve ekonomik tecrübelerin, hamlelerin ve başarıların sahibi olmuştur.

"Sümerler", Türkler'in en eski atalarıdır. (M.Ö.3500) Zamanımızdan 5500 yıl önce meydana gelmiş olan bu medeniyet, Mısır medeniyetinden de eskidir. Türkler daha önceleri Orta Asya'da toplu halde ve devlet halinde yaşıyorlardı; Önce "Tourkiler", "Elamlar", "Turukkular", "Urarlar" gelir. Arkasından "Pelasklar" (PEL-SAKALAR), "Tirhenler" (TURHANLAR), "Etrüskler" (TUR-SAKALAR), "İskitler" gelir.

Bazı tarihçiler bunların yabancı kaynaklardaki adlarına bakarak "TÜRK" adına benzetemediklerinden Türk saymazlar. Ancak İskitler (Saka Türkleri'nin bir boyu) hakanı Afrasyab'ın "Alp Er Tunga" olduğu artık herkesçe kabul edilmektedir. (M.Ö.600'ler)

Bu devletlerin tarihi de M.Ö. 2500 yıllarından başlar.

1. 1995 yılında Altay Dağları eteklerinde 3000 yıllık bir erkekle atının mumyaları bulunmuş, adamın İSKİT savaşçısı olduğu tesbit edilmiştir... Bu olay Orta Asya Türkleri'nin tarihini M.Ö.1000'li yıllara götürmüştür.

2. Yakut dediğimiz Sibirya Türkleri de, kendilerine "Soho" (SOKO) derler

Ünlü Alman Sinologu “Wolfram Eberhard” :
Çin'in ilk sülâlesi olan "Shang Sülâlesi" dönemindeki kültürde bazı şeyler henüz eksikti... Bu eksikler "Chou Sülâlesi" zamanında tamamlandı."

-Choular batıda Shensi bölgesinin orta kısmında küçük bir devlet kurmuşlardı... M.Ö. 11. yüzyılın başında diğer TÜRK kavimlerin baskısı ile Çular Doğu Shensi'ye itildiler.

-M.Ö. 1050 yılında (Choular)'ın Savaşçı KRAL lâkabı taşıyan başbuğu "WU-WANG", doğuya yöneldi. Shang hükümdarını yakalayıp öldürdü... Böylece Çu (Chou) Sülâlesi kuruldu.

Bölgede hâlâ varlığını Yakut olarak sürdürürken kendine "SOHO" diyen Sakalar Çinliler'in "CHOU" dediği boydur.

3. Yakutlar ve Çuvaşlar, diğer TÜRK boyları ile ilgisi kesilmiş, İSLAMİYET ile tanışmamış, ücra köşelerde kalmış TÜRK boylarıdır... Dilleri en eski TÜRKÇE’nin izlerini taşır.


Avarlar Balkanlarda..

2.1- Türklerin Anayurdu
Türklerin yaşadıkları bilinen ilk yerler, Sibirya Ormanları'dır. Binlerce yıl bu bölgede tabiat şartlarının en çetiniyle mücadele ettikten sonra yer değiştirmişlerdir.

Türkler M.Ö. 220 yılında "Teoman Yabgu" ile tarihin aydınlık bölgesine girmiş ve Büyük Türk Hakanlığının temelini atmıştır.

M.Ö. 330 - 327 arasında "Makedonyalı İskender" kumandasındaki Yunanlıların saldırıları sonucu o zaman nüfusları az olmaları ve İskender’in kıyıcılığı karşısında Türkistan halkının çoğu doğuya, Çin sınırlarına doğru kaçıştılar.
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Okunmamış 05-05-2009, 11:56 PM
özlemm
Standart Cevap: Türklerin bilinen ilk tarihi.. hakkında..

2.2- Orta Asya Türkleri

2.2.1- Çin Kaynakları
Çinliler, imparatorları "Şi Huangdi" (M.Ö. 247 - M.Ö 210) zamanında, Hunlara ve diğer bazı kavimlere karşı "Çin Seddi"ni inşa ettiler. (Bu kişi Çin’in ilk imparatorudur. Çin’de ilk merkezi bürokratik devlet düzeni kurandır. Onun kurduğu sistem, sülâleler değişmesine rağmen günümüze kadar yaşamıştır). Gerek yazılı antlaşma, gerekse Çin Seddi’nin yapılışı, Hunların tarih sahnesine çıkışlarının daha eski olduğunu gösterir.



Ç İ N S E D D İ


Tarihçiler, Çin kayıtlarına dayanarak, Altay Dağlarını Türkler'in anayurdu kabul ederken Etnologlar İç Asya'nın kuzey bölgelerini, Antropologlar Kırgız Bozkırı ile Tanrı Dağları arasını, Sanat Tarihçileri kuzey-batı Asya sahasını veya Baykal Gölü'nün güney-batısını göstermişler; bazı dil araştırıcıları da Altaylar'ın veya Kingan silsilesinin doğu ve batısını Türk anayurdu olması gerektiğini düşünmüşlerdir.

Dil araştırmaları bu sahanın Altay-Ural dağları arası ile Hazar Denizi'nin kuzey ve kuzey-doğu bozkırlarının Türk anayurdu olarak tespitine imkan vermektedir. Kuzey Altaylar'ın hemen batısında (Minusinsk bölgesi) ortaya çıkarılan "Afanasyevo" (M.Ö. 2500 - 1700) ve "Andronovo" (M.Ö. 1700-M.Ö 1200) kültürlerinden bilhassa ikincisinin temsilcileri olan ırk, savaşçı Türk ırkının prototipi idi.

2.2.2- Çular
Çin kaynaklarında "Çular" (Choular), Tik'ler'in bir bölümü olarak gösterilirler. Çular Çin'e Türkistan'dan gelmişler, M.Ö. 1116 – 247 yılları arasında Çin'i yönetmişlerdir. Bunlar Çin'e yeni bir yönetim sistemi ve yeni inançlar getirmişlerdir. ("Tik", Türk sözcüğünün adının Çin dilindeki eski yazılış biçimi).

M.Ö. 1200 yıllarından M.Ö 247 yıllarına değin egemenlik süren "Çu Devleti" tarihte adı bilinen ilk Türk Devletidir. Çu Devleti'nin adı Türkoloji kitaplarında "Chou", "Tcheou", "Cov" olarak da geçer. Çu Devleti bir boylar birliği idi. Çu hanedanının yönetimi altındaki bu devlet, Kuzey Çin'de (Ordos bozkırı ile onun güneyinde uzanan Şen-si ve Kansu bölgeleri) bulunmaktaydı. Çu Devleti, Kuzey Çin'de yaklaşık olarak 800 yıl egemenlik sürmüştür. Çu (Chou) Hanedanı, uzun süre bir Çin sülâlesi sanıldı. Bu yüzden eski tarih ve Türkoloji kitaplarında, Çu Devleti'nin bir Çin devleti olduğu belirtilir. Fakat yapılan araştırmalar, Çu Sülâlesi'nin bir Çin sülâlesi olmadığını ortaya koymuştur. Çular'ın Türk ırkından bir kavim oldukları çeşitli Türkolog ve tarih bilginlerinin araştırmaları ile birçok kanıtla desteklenerek ortaya konmuştur.

3- Tarihöncesi ve Arkeoloji
Semavî dinlerde, insanlığın ikinci atası olarak "Nuh Peygamber"in adı geçer. Buna göre Tanrının tufan ile inançsızları cezalandırması sonucu, yeryüzünde yalnız Nuh ve ona inananlar kalmıştır. Kutsal kitaplarda Nuh’un oğulları "Sâm", "Hâm" ve "Yafes" insanoğlunun ataları olarak sivrilmişlerdir.

Yeryüzündeki ırkların Nuh’un oğullarından türediği fikri hâkimdir ve ırklar bu üç isim etrafında tasnif edilmeye çalışılmıştır. Tevrat’ta Nuh’un bu üç oğlundan türeyen ırklar ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

Buna göre, Yafes’ten "beyaz ırk", Sam’dan Araplar ve İbraniler dahil olmak üzere "Sami ırkı" ve Ham’dan "Kuzey Afrikalılar" türemiştir. Bu bilgiler, diğer semavî dinlerde de etkili olmuştur. Türklerin Yafes soyuna dayandığına dair Tevrat’ta yer alan semit jeneolojisi, Türk düşünce hayatında da yer edinmiştir.


Arkeolojik bulgular sadece, "Orhun ve Yenisey Yazıtları"ndan ibaret değildir. Yüzlerce bin yıl geriye doğru, Orta Asya Türk Boyları atalarının yeryüzünde ilk kez ateşe egemen oldukları, yeryüzünde ilk kez Türklerin ağaçtan, daha sonra demirden saban yaptıkları, ele geçen kalıntılardan anlaşılmıştır. Çift sürmeye yarayan (boyunduruk)tan Çin kaynaklarında çok söz edilmektedir. Tekerlek ve araba ilk oralarda kullanılmıştır. Daha yakın eskilerde ve yazılı tarihten çok önce Türklerin kurdukları şehirlerin temellerine rastlanmıştır.

Türk ırkının çok eski tarihine, orijindeki arkeolojik kalıntılara ve eski Çin kaynaklarındaki çok ayrıntılı belge ve bilgilere bakılırsa yeryüzünde insanın ateşe egemen olduğu M.Ö. 35.000 yıllarında bu hakimiyeti Orta Asya Türklerinin ilk defa gerçekleştirdiği anlaşılmaktadır. Taş devrinde taştan yapılmış tarım araçlarına, sonra demir ve tahta karışımı kara-sapana, ilk tekerlekli araçlara, arazi sulama kanallarına ilk olarak oralarda rastlanmaktadır. Pantolon, ceket tarzındaki ilk giysilerin Hun'larla Avrupa'ya, yel değirmenlerinin Göktürklerle Mezopotamya’ya gittiği Batı tarihlerinde yazmaktadır.

4- Türk Uygarlığı
Geliştirilmiş büyük bir devlet örgütü, yönetim gelenekleri, hukuk kuralları, mükemmel bir dili, alfabesi ve yazısı bulunan, düzenli büyük orduya sahip olan, tarih bilincine erişmiş, yeryüzünde ilk kez kumaş ve kâğıt para basmış ve bu paraları Hakan adına mühürlemiş ve de "üstte gök çökmese, altta yer delinmese ey Ulus senin vatanının, düzenini kim bozabilir?" sözlerini tarih çağının başladığı bir zamanda taş üzerine işleyen yerleşik düzene sahip, kentleşmiş ve tarımda ilerlemiş bir toplumdur.

Sovyet arkeologlar, Göktürklerin Fergana Vadisini sulayarak çeşitlik tarım yapmalarına yarayan otuz kilometrelik "Tötö Kanalı"nın çok çetin bir arazide zor mühendislik çabalarıyla gerçekleştirildiğini ve de o çağ için büyük bir uygarlığın kanıtı olduğunu söylemektedirler.



Türk Kızı

4.1- Türklerin Ticari Tarihi
Tarihçiler tarafından döneminin en uygar insanları olarak nitelenen Uygur Türklerinden kalan eserlerde, bugünkü bono ve poliçe niteliğinde belgelere rastlanılır.Anadolu’da Bizans yönetimi varken bile, Hazar Türklerinin, Bizanslıların dış ticaretinde etkili oldukları tarihi kayıtlardan anlaşılmaktadır.

Göçebe olarak tanımlanan Türkler'in o dönemde teknolojik olarak ilerlemiş oldukları ve yerleşik düzene sahip oldukları, şehirleştikleri görülmektedir.

Türklerin egemenliklerinin genelde uzun süreli olmaları, Türklerin savaşlarının ve iktisatlarının yağma ekonomisine dayandığı şeklindeki düşüncenin bir yanılgı olduğunu ortaya koymaktadır.

Göktürkler'den sonra 8'inci yüzyılda Türgişler'e ait paralar bulunmuştu. Ancak Göktürklere ait paralar onlardan 150-200 sene daha önceye, 576 - 600 yıllarına ait. En önemlisi, bu sikkelerin Türk toplumuna dayatılan “Türkler barbardı, Türklerin uygarlığı yoktu, göçerlerdi” gibi Avrupa merkezli anlayışı çürütmesi. Göktürk sikkelerinin bulunuşu, Orhun Yazıtları'nın bulunuşu kadar önemlidir. Yeni bulunan Göktürk paralarında da ay-yıldızlı figürlerin varolması ay-yıldızın bize İslam'da Semavi anlayıştan miras kaldığı iddiasını çürütmektedir".

4.2- Türk Yemek Antropolojisi
Göçebelikten sonra tarım düzenine geçildikten sonra da yiyeceklerin kurutulmasına devam edilmiştir. Yazın bol olan yiyecekler, kışın tüketilmek üzere kurutulmuşlardır.

Kavrulmuş buğday, mısır, mercimek "Kavurga" olarak adlandırılır.Et kurusuna ve meyve kurusuna Türkler ‘kak’ derlerdi. Bugün de Anadolu’da meyve kurusuna kak deniyor.

Türkler, 11. yüzyılda, kayısı ve zerdaliyi yarmadan, çekirdeği ile birlikte kurutmakta ve buna ‘küli’ derlerdi. Kuru üzüme ‘üsküc’ denirdi.



4.3- Halıcılık
Dünyada bilenen en eski halı Altay bölgesindeki Pazırık kurganında bulunmuştur. 'İran düğümü', 'asimetrik'; Türk düğümü ise 'simetrik'tir. Dolayısıyla "Pazırık halısı"ndaki düğümlerin de simetrik olması, bu halının Türk halısı olduğu hususunda önemli bir belgedir.


Resim 1 İran Düğümü ve Resim 2 Türk Düğümü



Resim 1 Pazırık Halısı ve Resim 2 Klasik Pazırık Halısı

Halı üzerindeki Pars damgasıyla at, eyer ve pantolonlu süvari resimleri günümüze kadar bozulmadan kalabilmişlerdir. Pars, [Kazakistan]'ın eski başkenti Almatı'nın ve Tataristan'ın devlet damgası olduğu gibi, Kazakistan'da pantolona 'şalvar' denirken, Anadolu'da giyilen şalvar tipine rastlanmaz. Ayrıca insanların kafatasında olup da eyere benzeyen bir kemiğe anotomide "Türk eyeri" (sella Turcica) dendiğini tıpla az çok ilgilenen herkesin bildiği husustur.

Türkler koyunların yünlerinden keçeler yapmış ve koç başlarını da keçelerine, kilimlerine, halılarına damga olarak işlemişlerdir.

Türkmenistan'da her Mayıs ayının son pazar günü 'Milli Halı Bayramı' olarak kutlanır.

4.4- Madencilik
Alma Ata'nın 50 km. Doğusunda Esik kurganında 2500 yıl öncesinden kalma altın elbiseli genç bir Hun Türkünün mezarı bulundu. Mezarda 4.000 kadar altın plaka vardı. Türk gencinin altından elbisesi pantolon ve ceket şeklindeydi. Bu eserler Türklerin maden işleme sanatında çok ileri olduklarını göstermektedir.

Kazak köylülerin Sibirya'da bir mezarda 50 yıl önce buldukları, 6. yüzyılda Orta Asya'nın Altay bölgesinde yaşayan Türk boylarının demirci ustalarının eliyle yapıldığı ortaya çıkan kılıç; Rus arkeolog ve tarihçi Aleksey Çarikov'a göre 'Bulat' denilen çelikten yapılmıştır ve Türk boylarının dünyanın en iyi silah tekniğine, en iyi silah ustalarına sahip olduğunu kanıtlamaktadır.

4.5- Türk Takvimi
Türk Takvimi'nde bir gün 12 bölüme ayrılır, her bölüme 'Çağ' adı verilirdi.Bir çağ iki saat, dolayısıyla bir gün de 24 saat idi. Her bir çağ ise sekiz 'Keh'ten ibaretti.


"On İki Hayvanlı Türk Takvimi", 12 yılın 5 katı olan 60 yıllık devreleri ile Kök Türkler'de, Uygur Türkleri'nde, Tuna-Bulgar Türkleri'nde, İtil-Bulgar Türkleri'nde ve daha önceleri de büyük ihtimalle Hun Türkleri'nde kullanılmış olup, Türkler arasında çok yaygın bir sistem olmuştur. Kök Türk yazıtları, Uygur kitap ve hukuk belgeleri, Tuna Bulgarları'nın yazıtları, Bulgar Hakanları Listesi bu takvimle tarihlendirilmiştir. Hatta, “Manas Destanı”ndaki bazı olaylar bile On İki Hayvanlı Türk Takvimi ile tarihlendirilmiştir

5- Destan ve Efsaneleri
Altay - Yakut Yaradılış Destanı → Yaratılış Destanı (Altay)
Sakalar Dönemi
• Alp Er Tunga Destanı
• Şu Destanı
Hun Dönemi
• Oğuz Kağan Destanı
Gök Türk Dönemi
• Bozkurt Destanı
Ergenekon Destanı
Uygur Dönemi
• Türeyiş Destanı
• Göç Destanı
Selçuklu Dönemi
• Saltukname

6- Kaynaklar
Harletz (1891), S.Ogawa (1920), G.Haloun (1924), Wang Pun-Son (1936), Zeki Velidi Togan (1946), Wolfram Eberhard (1947), Emel Esin (1978)
Turk Oykuleri Sandigi, Texas Tech University
ALPAMIS Destani




Tarihte Türk Devletleri

Giriş

Tarih kaynaklarının ortaya koyduğuna göre en eski uluslar içinde Türkler ön sırada gelmektedir. Milattan önce beşinci ve dördüncü yüzyılda ilk Türk boylarının ortaya çıkması ve ilk Türk devletlerinin kurulması Türklerin iki bin beş yüz yıldan bu yana tarih sahnesinde var olan bir ulus olduğunu doğrulamaktadır. Tarihin ilk çağlarından yirminci yüzyılın son yarısına kadar Türkler birçok devlet kurmuştur. İlk kurulan Türk devleti MÖ.IV. yüzyılda ortaya çıkan "Saka-İskit İmparatorluğu"dur. Son kurulan Türk devleti ise "Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti"dir.

İki bin dört yüz yıl ara ile kurulan bu devletlerin arasında kalan sürede Türkler birçok devlet kurmuş ve yönetmişlerdir. Bu devletler bazen birbirinin arkasından gelmiş, bazen de beraber yaşamışlardır. Türklerin kurduğu devletlerin çoğunluğu sağlam sosyal ve siyasal kurumlara dayanmış olmalarına rağmen, bazılarının kısa ömürlü oluşları, çeşitli açılardan üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Bu genel sorunun çözümünü Türk ulusunun ana karakterinde, özelliklerinde ve doğaldır ki kurduğu devletlerin temel felsefelerinde, yönetim sistemlerinde aramak gerekmektedir. Türklerin yirmi beş yüzyıllık tarihleri bu açılardan incelenmedikçe ve bilimsel veriler en son bulgularla irdelenmedikçe kesin sonuçlara varabilmek son derece zordur.

Tarihin her döneminde bir devlet kuran Türkler, yirminci yüzyılda "Cumhuriyet" rejimine kavuşmuşlardır. Türk tarihi incelendiği zaman kurulan tüm devletlerin genellikle soy, aile ve hanedan temeline dayandığı görülmekte ve bu hanedanların yıkılmasıyla, ailelerin ortadan kaldırılmasıyla devletler de yok olup gitmektedir. En son imparatorluk olan Osmanlı İmparatorluğu bile bir hanedana dayanmakta ve içinde çeşitli ulusları barındırmaktaydı. Osmanlı soyu, İmparatorluğun temel öğesi olarak devletin çatısını oluşturuyordu. Nitekim Osmanlı Hanedanı'nın çöküşü ile beraber İmparatorluk da tarihin derinliklerine gömülmüştür. Türk devletlerinin çok sayıda oluşunun en büyük nedeni, hepsinin soylara ve hanedanlara dayanması ve hiçbirinin ulusal bir devlet olmayışıdır. Aynı ülke veya toplum üzerinde egemenlik sağlayan bir başka sülale hemen baştaki soyu aşağı indirmekte ve kendi egemenliğini ilan ederek kendi adı ile anılan yeni bir devlet kurmaktaydı. Belirli bölgelerde etkin olan aileler bazen merkezden kopmakta ve kendi bölgelerinde yeni bir devlet oluşturmaktaydılar. Türkler eski dönemlerde kendi ulusal devletlerini kurabilseydiler, Türk devletlerinin sayısı bu kadar çok olmazdı.

Tarihte Türklerin kaynağına inildiği zaman, dört bin yıl öncesinin Orta Asya'sına kadar gitmek gerekir. Elde edilen bulgulara göre, Türkler beyaz ve "brakisefal", yani geniş kafa yapısına sahip olan bir ırktır. Arkeologların "andronova insanı" dedikleri bu tipin kalıntılarına Orta Asya'da rastlanılmaktadır. Bu ırk, çevresindeki ülkelerde yaşayan "dolikesefal", yani uzun kafalı ırklardan kesin çizgilerle ayrılmaktaydı. Sözü edilen "proto-Türkler", Tanrı Dağları ile Altay Dağları arasındaki geniş ülkede, bugünkü Çungarya'da yani Doğu Türkistan'ın kuzey kesimlerinde yaşıyorlardı. Bölgenin konumu nedeniyle proto-Türkler ülkelerinin dört bir yanına doğru genişleme eğilimleri göstermekteydiler.

Bu ırk, avcı ve savaşçı bir kavimdi. En kutsal hayvan olarak "kartal"ı kabul ederlerdi. Dağlık bölgelerde yaşayan kavimlerde görülen kartal hayranlığı proto-Türklerde de bulunmaktaydı. Bakırı işlemesini öğrenmişler ve bıçak benzeri aletlerin yapımında kullanmışlardı. Proto-Türk kültürünü temsil ettiği benimsenen "Anav"da, bugünkü Türkmenistan'ın başkenti "Aşkabad" çevresinde ilk kültür tabakasına yaklaşık olarak altı bin yıllık bir geçmiş biçilmiştir. Anav kültürünün dördüncü katı ise milat yıllarına rastlamaktadır. Tarihçiler genel olarak Orta Asya kavimlerinin kültürlerini Anav uygarlığı tabakalarına göre tarihlendirmeye ve bu tabakalarla karşılaştırmaya çalışırlar. Milattan önce iki binlerde Altay'larda uygarlık iyice canlanmakta, çeşitlenmekte ve giderek zenginleşmektedir. Bakırın yanında tunç ve altın işlenmekte, bıçakların yanı sıra yüzük ve bilezik gibi süs eşyası yapılmaktadır. Bu dönemde dünyanın altın merkezi Altaylar görünmekte ve bu endüstriyi proto-Türkler yürütmektedir. Bu kavim sonraki yıllarda Sibirya Ovası’nın güneyine doğru taşmıştır. Milattan önce iki bin yılları kalıntıları Güney Sibirya bölgesinde bulunmuştur. Proto-Türkler göçebe bir kavim olduklarından yerleşik yaşam biçimini ender zamanlarda göstermektedirler.

Proto-Türk sanatında asıl öğe "hayvan motifleri"dir. Bu motifler çok incelikli yöntemlerle işleniyor ve hemen her eşyada kullanılıyordu. Hayvan üslubu göçlerle beraber Kuzey Karadeniz bölgelerine doğru yaygınlık kazanıyordu. Proto-Türkler giderek askeri ve siyasal güç kazanıyor, Moğollar ve Mançular gibi çevrelerinde yaşamakta olan kavimleri egemenlikleri altına alıyorlardı. M.Ö. 1700'lere doğru Çin tarih kaynakları proto-Türkler'den söz etmeye başlarlar. Bunun da nedeni proto-Türk kavimlerinin Çin bölgesini tehdit eder bir duruma gelmeleridir.

Türklerin tarih öncesi çağları M.Ö.2000'lere kadar uzanmaktadır. Bu yıllarda ortaya "Teoman" veya "Tuman Yabgu" adlı bir hükümdar çıkarak çevredeki Türk boylarını bir araya toplar. Tarihte "Büyük Türk Hakanlığı" denilen büyük ve sürekli Orta Asya İmparatorluğu böylece tarih sahnesine çıkar. Sonraları "Oğuz Han" denen "Mete" bu ilk Türk hükümdarı Teoman Yabgu'nun oğludur. Oğuz Han, ilk Türk İmparatorluğu’nun sınırlarını sonraları Pasifik' ten Hazar Denizi'ne, Sibirya buzullarından Çin ve Kuzey Hindistan'a kadar genişletir, Asya Kıtası'nın yarısından fazlasını egemenliği altına alır. Türklerin bu ilk imparatorluğu başındaki hanedanın adı nedeniyle "Kun" veya "Hun" adıyla anılmaktadır.




Başlangıçlarda Türk adı Türkçe konuşan kavimlerden birisinin adı idi. Sonradan bütün Türkçe konuşanlara Türk adı verilmiştir. Sözcüğün anlamı "güçlü" demektir ve ilk başlarda "Türük" olarak söylenmekteydi. Bu sözcük ilk kez M.Ö.1400'lerde Çin belgelerinde geçmektedir. Gene Çin tarihinden öğrenildiğine göre Türkler M.Ö. 700'lerde Çin topraklarını ele geçirmeye başlamışlardır.

Türk tarihinin karanlık dönemlerine ait bulunan izler bazı Türk destanlarına yansımıştır. "Ergenekon Destanı"nda Türklerin düşmanlarınca küçük bir alana sıkıştırıldıktan sonra çoğalmaları, demir madenini eriterek, dışarı çıkmaları ve dünyaya açılmaları konusu Türk tarihi açısından çok önemlidir.



Ergenekon'dan Çıkış

Türklerin birçok kavmi egemenlikleri altına alarak büyük imparatorluklar kurmaları en eski çağlarda bile yabancı ulusların dikkatini çekmiş ve tarih belgelerine geçmiştir. Türk tarihi açısından birinci derece kaynak olan Çin belgeleri Türklerin cihangirlik özelliğini açıklamada gerçekçi davranmış ve bunu günümüze yansıtmıştır. Çinlilere göre Türkleri yabancı kavimlere egemen kılan, onların iyi ata binmeleri yani "süvarilik" karakterleridir. Atlı Türk ordusu o çağların en ileri ve gelişmiş öğesi olarak en geniş ülkeleri ele geçirebilmiştir. Ayrıca Türklerin demir, bakır ve altın gibi madenlere sahip olmaları ve bunları en ileri biçimlerde işleyebilmeleri de onlara üstünlük kazandırmıştır. Atı ve madenleri iyi kullanabilen Türkler, cihangirlik karakterleriyle de kısa zamanda tüm Asya'ya yayılmışlardır. Bu yayılmalar daha sonraki dönemlerde birçok Türk devletini tarih sahnesine getiren en önemli öğe olmuştur.




Türklerin Anayurdu: Orta Asya

Türkler kendi adları ile anılmadan önce proto-Türkler olarak tarih sahnesinde yer almışlar ve daha sonraki her dönemde de bir ya da birkaç devlete sahip olarak bu sahnedeki yerlerini korumasını bilmişlerdir. Türklerin tarihi açısından milattan önce beşinci yüzyıldan öteye gidebilmek kaynak açısından olanaksızdır. Nitekim ilk dönemlerin tarihi de bir kısmı ile destanlar ve efsanelere dayanmaktadır. Kendi anayurtlarında varlıklarını ortaya koyan Türkler daha sonraları göç ettikleri ülkelerde daha etkin bir yaşam düzenine kurdukları devletler aracılığı ile sahip olabilmişlerdir.

İklim koşullarındaki büyük değişmeler, susuzluk, kuraklık ve açlık gibi nedenler de Türklerin Orta Asya'dan göç etmelerine neden olmuştur. Pasifikten, Atlas Okyanusu'na kadar çeşitli bölgelerde ve değişik tarihlerde birçok devlet kuran Türklerin anayurdunun "Orta Asya" olduğu konusunda tüm tarih kaynakları ve otoriteleri birleşmektedir. Bölgenin sınırlarını daha geniş veya dar ele alanlar da vardır. Bölge konusunda var olan anlaşma anayurdun sınırları konusunda yoktur. Fazlasıyla geniş olan bu bölgede zaman içerisinde birçok jeolojik değişmeler gündeme gelmiştir. İç denizler kurumuş, yeni göller ortaya çıkmış, çöller vahalaşmış, vahalar ise çöl olmuştur. Jeolojik değişimler tam olarak belirlenmedikçe, Türklerin anayurdu olan Orta Asya'nın kesin sınırlarını çizebilmek zor olacaktır. İnsanların yaşayışını etkileyen bu jeolojik değişimler yeryüzü tarihinin son dönemlerinde ortaya çıkmıştır. Orta Asya denen bölgenin doğal sınırları, Kingan dağları Baykal havzası, Altay dağları, Volga ve Hazar havzaları, Hindikuş, Pamir ve Karakurum dağları ile Sarı Irmak havzası ve Karanlık dağlar ile yeniden Kingan dağlarına ulaşan bir çizgi izlemektedir. Türkler bu kadar geniş bir alanı dahi yeterli görmeyerek Asya, Afrika ve Avrupa gibi üç kıtanın önemli bölgelerine göç ederek yerleşmişler, zamanla değişik devletler kurmuşlardır.

"Türk" adı Göktürk birliğini göstermek için Çin kaynaklarında ilk olarak milattan sonra 542 yılında görülmektedir. Daha sonraları Bizans ve Arap kaynaklarında da altıncı yüzyılın sonlarında Göktürk İmparatorluğu'ndan söz ederken "Türk" adı görülmektedir, içinde "Türk" sözcüğünün geçtiği ilk Türkçe metin ise, Orhun abideleri arasında en eski olduğu bilinen "Tonyukuk yazıtı"dır. Sözcük: "Törük-Türük-Türk" biçiminde bir evrimden geçmiştir. Türk sözcüğünün kullanılmaya başlandığı altıncı yüzyıldan çok önceleri Türkçe konuşan kavimler ve topluluklar Orta Asya'da var olmuştur. Hun İmparatorluğu ile beraber Türkçe de yayılmaya başlamıştır. Türk dilinin yanı sıra Türk ırkı ile ilgili yapılan araştırmalar da Türklerin tarihi ile ilgili birçok konuyu aydınlığa kavuşturmuştur.

Asıl konumuz, "Türk Devletleri" olduğuna göre Türklerin tarihini devlet açısından incelemekte yarar vardır. Devlet denince belirli koşullardan oluşan örgütlü bir yapıya sahip bir siyasal birlik akla gelmektedir. Bu açıdan bakıldığında Türk tarihinde bazı sorunlar ortaya çıkmaktadır. Bazı Türk kavimleri, boyları tarih sahnesinde ortaya çıkmışlar, geniş ülkeler üzerinde uzun zaman egemenlik kurmuşlar, ancak devlet kavramına uygun düşen bir yapı oluşturamamışlardır. Örnek olarak "Avarlar, Peçenekler, Kıpçaklar"ı verebiliriz. Genelde Türk tarihinin bir bütün olarak anlaşılabilmesi ve incelenebilmesi açısından Türklerin kurmuş olduğu devletler arasında belirli bölgelere uzunca süre devlet gibi egemen olmuş Türk toplulukları da göz önüne alınmalıdır.
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Okunmamış 05-05-2009, 11:57 PM
özlemm
Standart Cevap: Türklerin bilinen ilk tarihi.. hakkında..


Hunlar Avrupada..


Türk Devletlerinin Sayısı

Hemen her dönemde devlet kuran Türklerin, günümüze kadar kaç devlet kurduğu konusu tartışmalıdır. Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında hangi kıstaslara dayanılarak belirlendiği tam olarak anlaşılamayan ve sonradan Cumhurbaşkanlığı forsunda yıldızlarla simgelenen "on altı Türk devleti" diye bir konu vardır. O zamanlar nasıl belirlendiği günümüzde bile bilinemeyen ve daha sonraki yıllarda da yeterli bilimsel araştırmalara konu olmayan bu sorun, Türklerin geçmişlerine daha bir bilimsel bilinçle baktıkları günümüzde yeniden gündeme gelmiştir. "Cumhurbaşkanlığı forsu"na alınan Türk devletleri şu biçimde belirlenmiştir:

01. Büyük Hun İmparatorluğu
02. Batı Hun İmparatorluğu
03. Avrupa Hun İmparatorluğu
04. Akhun İmparatorluğu
05. Göktürk İmparatorluğu
06. Avar İmparatorluğu
07. Hazar İmparatorluğu
08. Uygur Devleti
09. Karahanlılar Devleti
10. Gazneliler Devleti
11. Büyük Selçuklu İmparatorluğu
12. Harzemşahlar Devleti
13. Altınordu Devleti
14. Büyük Timur İmparatorluğu
15. Babür İmparatorluğu
16. Osmanlı İmparatorluğu



01 Büyük Hun İmparatorluğu



02 Batı Hun İmparatorluğu



03 Avrupa Hun İmparatorluğu



04 Akhun İmparatorluğu



05 Göktürk İmparatorluğu



06 Avar İmparatorluğu



07 Hazar İmparatorluğu



08 Uygur Devleti



09 Karahanlılar Devleti



10 Gazneliler Devleti



11 Büyük Selçuklu İmparatorluğu



12 Harzemşahlar Devleti



13 Altınordu Devleti



14 Büyük Timur İmparatorluğu



15 Babür İmparatorluğu



16 Osmanlı İmparatorluğu


Türk tarihi incelendiği zaman bu tablonun çok eksik olduğu anlaşılmaktadır. Tarihte, "imparatorluk, devlet, atabeylik, beylik ve hanlık" gibi değişik türlerde kurulan Türk devleti sayısı bir ayırıma göre 120, bir başka ayırıma göre de 150 civarındadır. Tarihçilerin değişik kıstaslarla konuya eğilmeleri Türk devletlerinin sayısı konusunda kesin bir rakama ulaşılmasını günümüzde bile engellemektedir. Tüm Türk devletleri ayrı ayrı bölgelerde belirli tarihler arasında bağımsızlıklarını elde etmişler ve egemenliklerini sürdürmüşlerdir. Değişik kesimlerden gelen tarihçilerin şimdilik üzerinde anlaşabildikleri tek konu Türk devletlerinin sayısının on altının çok üzerinde bulunduğudur. Ne var ki, birisinin devlet olarak benimsediğini diğerleri benimsememekte ve kesin bir sayı üzerinde anlaşabilmek giderek olanaksızlaşmaktadır. Ayrıca bu listede yer alan "Batı Hun" ve "Avrupa Hun" İmparatorluklarının aynı devlet olduğu ve "Altınordu Devleti"nin bir Türk devleti olmaktan çok bir Moğol devleti olduğu konusunda da bilimsel kuşkular ve itirazlar bulunmaktadır.

Türk tarihi ile ilgili kaynaklar genel boyutlarda tarandığı zaman ortaya 16 değil ama, "116 Türk Devleti" çıkmaktadır. Bu sayının fazlası vardır, eksiği yoktur. Türkiye'deki tarihçilere sorulduğu zaman onların da çoğunluğunun bu kanıda olduğu görülmektedir. Nitekim bu konuda yazılmış bazı makalelerde bu doğrultuda yorumlar ve açıklamalar göze çarpmaktadır. Kaynaklara göre "116 Türk Devleti" aşağıdaki gibi bir ayırıma ve sıralamaya göre açıklanabilir.




A. İMPARATORLUKLAR

01. İskit-Saka İmparatorluğu M.Ö. 6. asır - M.S. 2.asır
02. Büyük Hun İmparatorluğu M.Ö. 4. asır - M.S. 48
03. Batı (Avrupa) Hun İmparatorluğu 374 - 469
04. Akhun (Eftalit) İmparatorluğu IV. Asır sonları - 577
05. Göktürk İmparatorluğu 582 - 630
06. Doğu Göktürk İmparatorluğu 582 - 630
07. Batı Göktürk İmparatorluğu 582 - 630
08. II. Göktürk İmparatorluğu 681 - 744
09. Uygur İmparatorluğu 744 - 840
10. Avar İmparatorluğu VI. asır - 805
11. Hazar İmparatorluğu VII. asır - 965
12. Büyük Selçuklu İmparatorluğu 1040 - 1157
13. Harzemşahlar İmparatorluğu 1097 - 1231
14. Timur İmparatorluğu 1370 - 1405
15. Babür İmparatorluğu 1526 - 1858
16. Osmanlı İmparatorluğu 1299 - 1922



B. DEVLETLER

17. Kuzey Hun Devleti 48 - 156
18. Güney Hun Devleti 48 - 216
19. 1. Chao Hun Devleti 304 – 329 (Çin kaynak.adlar)
20. 2. Chao Hun Devleti 328 – 352 (Çin kaynak.adlar)
21. Hsia Hun Devleti 407 - 431
22. Kuzey Liang Hun Devleti 401 - 439
23. Lou-lan Hun Devleti 442 - 460
24. Tabgaç Devleti 386 - 557
25. Doğu Tabgaç Devleti 534 - 557
26. Batı Tabgaç Devleti 534 - 557
27. Cücen Devleti 390 - 545
28. Tukyu Devleti 545 - 658
29. Kuşhan Devleti IV.asır - V.asır
30. Turfan Uygur Devleti 911 - 1368
31. Şato Türk Devleti 907 - 923
32. Tang Şato Türk Devleti 923 - 936
33. Tsin Şato Türk Devleti 937 – 946 (Çin kaynak.adlar)
34. Kan-Çou Uygur Devleti 905 - 1226
35. Türgeş Devleti 717 - 766
36. Karluk Devleti 766 - 1215
37. Kırgız Devleti 840 - 1207
38. Sabar Devleti V.asır - VII.asır
39. Onogur Devleti V.asır - VI. asır
40. Tugurkur Devleti V.asır - VI. asır
41. Uturgur Devleti V.asır - VI. asır
42. Basaraba Türk Devleti Romen devletinin başlangıcı 1330
43. Karahanlılar Devleti 840 - 1042
44. Doğu Karahanlı Devleti 1042 - 1211
45. Batı Karahanlı Devleti 1042 - 1212
46. Oğuz, Yabgu Devleti X.asrın ilk yarısı - 1000
47. Gazneliler Devleti 969 - 1187
48. Suriye Selçuklu Devleti 1092 - 1117
49. Kirman Selçuklu Devleti 1092 - 1187
50. Anadolu Selçuklu Devleti 1157 - 1194
51. Irak Selçuklu Devleti 1157 - 1194
52. Eyyubi Devleti 1171 - 1348
53. Hindistan Türk Devleti 1206 – 1413 (Delhi Türk Sultan.)
54. Mısır Türk Devleti 1250 - 1383
55. Karakoyunlu Devleti 1380 - 1469
56. Akkoyunlu Devleti 1350 - 1502
57. Timurlular Devleti 1405 - 1507



C. BEYLİKLER

58. Uygur Beyliği 8. asır
59. Karluk Beyliği 13. asır
60. Tolunlular Beyliği 868 - 1417
61. Akşidliler Beyliği 935 - 969
62. İzmirliler Beyliği
63. Dilmaçoğulları Beyliği 1085 - 192
64. Danişmentli Beyliği
65. Saltuklu Beyliği 1092 - 1202
66. Sökmenliler Beyliği 1100 - 1207
67. Artuklu Beyliği 1101 - 1409
68. Mengücük Beyliği 1118 - 1183
69. Erbil Beyliği 1146 - 1232
70. Çobanoğulları Beyliği 1227 - 1309
71. Karaman Beyliği 1256 - 1483
72. İnanç Beyliği 1261 - 1368
73. Sahip Ata Beyliği 1275 - 1341
74. Pervane Beyliği 1277 - 1322
75. Menteşe Beyliği 1280 - 1424
76. Çandarlı Beyliği 1292 - 1462
77. Karesi Beyliği 1297 - 1360
78. Germiyan Beyliği 1300 - 1429
79. Hamid Beyliği 1301 - 1423
80. Saruhan Beyliği 1302 - 1410
81. Aydın Beyliği 1308 - 1426
82. Teke Beyliği 1321 - 1390
83. Eratna Beyliği 1335 - 1381
84. Dulkadir Beyliği 1339 - 1521
85. Ramazan Beyliği 1352 - 1608
86. Dobruca Türk Beyliği 1354 - 1417
87. Kadı Burhanettin Beyliği 1381 - 1398
88. Eşref Beyliği 1300 - 1326
89. Berçem Beyliği 12. asır
90. Yaruklular Beyliği 12. asır



D. ATABEYLİKLER

91. Şam Atabeyliği 1117-1154
92. Musul-Halep Atabeyliği 1127-1259
93. Azerbaycan Atabeyliği 1146-1225
94. Fars Atabeyliği 1147-1284


E. HANLIKLAR

95. Büyük Bulgar Hanlığı 630 - 665
96. Volga Bulgar Hanlığı 665 - 1391
97. Tuna Bulgar Hanlığı 681 - 1064
98. Peçenek Hanlığı 860 - 1091
99. Uz Hanlığı 860 - 1068
100. Kuman-Kıpçak Hanlığı 9.asır - 13.asır
101. Özbek Hanlığı 1428 - 1599
102. Kazan Hanlığı 1437 - 1552
103. Kırım Hanlığı 1440 - 1475
104. Kasım Hanlığı 1445 - 1552
105. Astrahan Hanlığı 1466 - 1554
106. Hive Hanlığı 1510 - 1920
107. Sibir Hanlığı 1556 - 1600
108. Buhara Hanlığı 1599 - 1785
109. Kaşgar Hanlığı XV. asır - 1877
110. Hokand Hanlığı 1710 - 1876
111. Türkmenistan Hanlığı 1860 - 1885


F. CUMHURiYETLER

112. Azerbaycan Cumhuriyeti 1918 - 1920
113. Batı Trakya Türk Cumhuriyeti
1. kuruluş 31 Ağustos 1913
2. kuruluş 1915 - 1917
3. kuruluş 1920 - 1923

114. Türkiye Cumhuriyeti 1923 -
115. Hatay Cumhuriyeti 1938 - 1939
116. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti 1983




Yıkılma Nedenleri

Tarihteki Türk devletlerine bakıldığı zaman bunların birbirlerini ortadan kaldırdığı, iç çatışmalarla battığı, hanedan kavgaları nedeniyle bazılarının kısa ömürlü olduğu görülmektedir. Türkler çok devlet kurdukları kadar birçok devletin de yıkılmasına neden olmuşlardır. Çok devlet kurmak tarihin olumlu yanı ise, bu kadar çok devletin yıkılmasına neden olmak da olumsuz yanıdır.

Örnek olarak bakıldığında;

-Saka-İskit İmparatorluğu'nun, bünyesindeki Orta Asya kavimlerinin çatışmaları ve İran saldırıları ile yıkıldığını;
-Büyük Hun İmparatorluğu'nun Çin'in siyasal kışkırtmalarına alet olan Türk boyları arasındaki çekişmeler nedeniyle son bulduğunu;
-Batı Hun İmparatorluğu'nun başka bir Türk boyu olan Siyenpiler tarafından ve bazı iç karışıklıklarla yıkıldığını;
-Akhunlar İmparatorluğu'nun bir başka Türk boyu olan Göktürklerce yıkıldığını;
-Göktürk İmparatorluğu'nun gene Çin'in neden olduğu kardeş kavgaları ile yıkıldığını;
-Avar İmparatorluğu'nun sürekli savaşlarla zayıf kalarak yıkıldığını;
-Hazar imparatorluğu'nu bir başka Türk boyu Kuman Türklerinin yıktığını;
-Uygur Devleti'nin Çin kışkırtmaları ile içeriden parçalandığını;
-Karahanlılar'ın başka Türk boyları ile savaşarak yıkıldığını ve mirasına Gazneliler ile Selçukluların sahip çıktığını;
-Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun yıkılışına ise kanlı kardeş kavgalarının neden olduğunu;
-Anadolu Selçukluları ve Harzemşahlar Devleti'ni Moğolların yıktığını;
-Altınordu Devleti'ni bir başka Türk imparatoru Timur'un ortadan kaldırdığını;
-Babür İmparatorluğu'nu ise İngiliz emperyalizminin yıktığını;
-Son olarak Osmanlı İmparatorluğu'nun da emperyalist ülkelerin oyunları sonucunda parçalanarak yıkıldığını tarih incelendiğinde görmekteyiz.

Büyük Selçuklu İmparatorluğu yıkıldıktan sonra Selçuklular, Eyyubiler ve sonraları da Osmanlılar Anadolu ile Ortadoğu bölgesini önce Haçlılara sonra da emperyalistlere karşı savunmuşlardır. Sömürgecilik bütün dünyaya yayıldıktan sonra Batılı devletler Osmanlı İmparatorluğu'nu kıskaç içine almışlardı. İmparatorluğun içindeki çeşitli toplumların ayaklanmaları için Batılı uluslar kışkırtmalara başladılar ve ayrılıkçı hareketleri destekleyerek Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanmasına yardımcı oldular. Önce Avrupa, sonra da Afrika ve Asya'daki imparatorluk toprakları elden çıktı. Sömürgeci devletler son yumruğu indirerek Osmanlı İmparatorluğu'nu tümüyle ortadan kaldırmaya çalışırken, Anadolu'da başlayan ulusal kurtuluş hareketi Türk ulusunu bir kez daha tarih sahnesine çıkarıyor ve zaferlerle başarıya götürerek yeni bir devlete kavuşturuyordu. Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın Türk halkının direnme gücü ile başarıya ulaşması yeni devlete giden yolu açıyordu. Böylece Türkler bir devlet yapısı çökerken gene yeni bir devlet yapısını kendilerine hazırlıyorlardı. Tarihte ilk dönemlerden başlayarak günümüze kadar gelen Türk devletleri geleneği korunuyordu.

Tarihteki Türk devletleri konusunu, "Atatürk"ün bilime ve gerçekçiliğe dayanan tarih anlayışı çerçevesinde ele almak gerekmektedir. Son yıllarda zaman zaman siyasal slogan biçiminde ele alınan onaltı Türk devleti konusu kamuoyunda ters etkiler yaratmıştır. Cumhurbaşkanlığı forsunda yer alan bu konu devletimize saygı ilkeleri çerçevesinde, bilimsel ve gerçekçi boyutlarda ele alınmalıdır. Burada konu, biraz daha genişletilerek ele alınmaktadır. Tüm kaynakların taranmasıyla ortaya çıkan devlet sayısı 16 değil, 116'dır.

Türkler tarafından kurulan İmparatorluk, Devlet ve Cumhuriyetler

01. İskit-Saka İmparatorluğu
02. Büyük Hun İmparatorluğu
03. Batı Hun İmparatorluğu
04. Akhun İmparatorluğu
05. Göktürk İmparatorluğu
06. Avar İmparatorluğu
07. Hazar İmparatorluğu
08. Uygur Devleti
09. Karahanlı Devleti
10. Gazneliler Devleti
11. Büyük Selçuk İmparatorluğu
12. Anadolu Selçuklu Devleti
13. Harzemşahlar Devleti
14. Timur İmparatorluğu
15. Altınordu İmparatorluğu
16. Karakoyunlu Devleti
17. Akkoyunlu Devleti
18. Babür İmparatorluğu
19. Osmanlı İmparatorluğu
20. Azerbaycan Cumhuriyeti
21. Batı Trakya Cumhuriyeti
22. Hatay Cumhuriyeti
23. Türkiye Cumhuriyeti
24. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Okunmamış 06-05-2009, 12:00 AM
özlemm
Standart Cevap: Türklerin bilinen ilk tarihi.. hakkında..

"İslamiyet Öncesi Türk Devletleri"



İSLAMİYETTEN ÖNCE TÜRK DEVLETLERİ

Türklerin Anayurdu:
Türklerin tarih sahnesine çıkışları Orta Asya'dır. Orta Asya'nın sınırları; Doğuda Kingan Dağları, Batıda Hazar Denizi, Güneyde Himalaya Dağları, Kuzeyde Sibirya'dır.

Göçlerin Sebepleri:
1- Nüfus artışı ve toprakların yetersiz kalışı,
2- Olumsuz iklim şartları (Kuraklık, şiddetli kışlar)
3- Kendi aralarında ve diğer kavimlerle olan mücadeleler
4- Salgın hastalıklar
5- Türklerin Cihan hakimiyeti düşüncesi (Güneşin doğduğu yerden, battığı yere kadar her yeri fethetme arzusu).

Göç Yönleri:
• Kuzeye Gidenler; Sibirya'ya
• Doğuya Gidenler; Çin ve Uzakdoğu ülkelerine
• Güneye Gidenler; Hindistan, Afganistan ve Çin'e
• Batıya Gidenler; İki yol izlemişlerdir.
o Bir kısmı Hazar Denizinin kuzeyinden Karadeniz'in kuzeyine ve Avrupa'ya;
o Diğer kısmı ise Hazar Denizinin güneyinden İran, Irak, Suriye, Mısır ve Anadolu'ya göç etmişlerdir.

Göçlerin Sonuçları:
1- Orta Asya kültür ve Medeniyeti dünyanın değişik bölgelerine taşınmıştır.
2- Göç etmeyip, Orta Asya'da kalan Türkler, ilk Türk Devleti olan "Asya Hun Devleti" ni
kurmuşlardır.
3- Göç eden Türk boyları gittikleri yerlerde yeni Türk Devletleri kurarlarken, oralardaki bazı devletleri de yıktılar.

Türk Adının Anlamı Ve Kökeni:
1- Ziya Gökalp'e göre; “Töre” kelimesinden gelir. Buna göre Türk demek "Türeli = Nizamlı, geleneklerine bağlı" demektir.
2- Danimarkalı Bilgin Wambery'e göre Türemekten (Türük) gelir. Buna göre Türk demek “Türemiş, Çoğalmış” demektir.
3- Kaşgarlı Mahmut'un "Divan-ı Lügatıt Türk" adlı eserinde Türk demek "Olgunluk Çağı" demektir.
4- Genel olarak Türk demek, “Güçlü, Kuvvetli” manasında kabul edilir.

ASYA HUN DEVLETİ (BÜYÜK HUN DEVLETİ) (MÖ. 220-MS.300)

* Kurulduğu tarih kesin olarak bilinmemektedir. Tarihte bilinen İlk Türk Devleti'dir.
* Bilinen ilk hükümdarı Tuman (Teoman)'dır. Teoman'dan sonra yerine oğlu Mete Han geçmiştir.
* Asya Hun devleti Mete Han zamanında en geniş sınırlarına ulaşmıştır.
* Çinliler Türk akınlarına karşı koymak için Çin Seddi'ni yaptılar.

NOT: Tarihte ilk defa bütün Türkleri tek bayrak altında toplayan Türk Devleti “Asya Hun Devleti”dir.

* Büyük Hun Devleti, “Veraset Sistemi” ve “Çin Siyaseti” nedeniyle “Doğu Hun Devleti” ve “Batı Hun Devleti” diye ikiye ayrıldı.
Batı Hunları ARAL GÖLÜ civarına göç etmek zorunda kaldılar. Doğu Hunları ise Kuzey ve Güney olarak ikiye ayrıldı. Ve daha sonra Çinliler tarafından ortadan kaldırıldı.

Türklerde Veraset Sistemi Nasıldı?
Türklerde devlet hükümdar ailesinin ortak malı sayılırdı. Ve ülke hükümdarın sağlığında oğulları arasında paylaştırılırdı. Her prensin (TEKİN) hükümdar olma hakkı vardı.

NOT: Bu anlayış Türk devletlerinde sık sık taht kavgalarının çıkmasına ve Türk devletlerinin parçalanmasına sebep olmuştur.

Türklere Karşı Çin Siyaseti (Politikası) Nasıldı?
Çin bozkır göçebe hayatı yaşayan ve savaşçılıkları gelişmiş olan Türk Ordusu karşısında çaresiz kalıyordu. Hatta Türk Akınlarını durdurmak için Çin Seddi'ni yaptırmıştı. Buna rağmen Türkleri durduramamıştı. Bu durum karşısında çaresiz kalan Çin şu siyaseti takip etti:
1- Çin prenslerini Hun Hakanlarıyla evlendirerek, prensesin yanında Hun sarayına çok sayıda hizmetkar gönderdiler. Bu hizmetkarlar casusluk faaliyetinde bulunarak,Türkler hakkında bilgi topladılar.
2- Türk Beylerine hediyeler göndererek, onları kendilerine bağlamaya ve ekonomik olarak Çin'e bağımlı yaşamaya alıştırdılar.
3- Hediyeleri ve ekonomik yardımları birden keserek, Türkleri itaat altına almaya çalıştılar.
4- Türk Beylerini birbirlerine karşı kışkırtarak, Türk devletinin parçalanmasını sağladılar.

ÖRNEK:
Bu konuda en iyi örneklerden biri, Asya Hun Devleti'nin Batı ve Doğu Hun Devleti diye ikiye ayrılması olayıdır.
Bu dönemde Hun Devletinin başına geçen “Huanyeh” Çin'in ekonomik yardımları kesmesi üzerine, kurultayı toplayarak, Çin'e bağlanmayı teklif etti. Ancak kardeşi “Çiçi” "Bağımsızlığımız her şeyden önce gelir" diyerek, Huanyeh'e karşı çıktı. Böylece Hunlar ikiye ayrıldı. Çin ile birleşen Huanyeh, kardeşi Batı Hun Hakanı Çiçi üzerine giderek, Batı Hun Devletini ortadan kaldırdı. Batı Hun Halkı Aral gölü çevresine göç etmek zorunda kaldı.

AVRUPA (BATI) HUNLARI VE KAVİMLER GÖÇÜ

Kavimler Göçü (375):
Çiçi'ye bağlı Batı Hunları Çin'in ve Doğu Hunları'nın baskısıyla Aral Gölü civarına göç etmişlerdi.
Burada 200 sene hayatlarını sürdüren Batı Hunlarının nüfusları arttı. Toprakları yetersiz kalmaya başladı. Ve başka Türk Boylarının katılmasıyla güçlendiler. MS. 374 yılında “Volga (İtil)” nehrini aşarak Batı'ya (Avrupa'ya) doğru ilerlemeye başladılar. Türklerin bu ilerlemeleri karşısında önlerinde bulunan Vizigot, Ostrogot, Vandal, Sakson, Frank, Germen gibi bir çok kavim hareketlenerek Türklerden kaçmaya başladılar.
Böylece Batı Hun Türklerinin, sebep olduğu bu olaya tarihte “Kavimler Göçü” adı verilir (375).

Kavimler Göçünün Sonuçları:
1- Roma İmparatorluğu; Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans) ve Batı Roma İmparatorluğu olmak üzere ikiye ayrıldı (395). Batı Roma İmparatorluğu 476 yılında bu Germen kavimleri tarafından yıkıldı.
2- Avrupa'nın “Etnik Yapısı” değişti. (Germen kavimlerinin Avrupa'daki yerli kavimlerle karışması sonucu yeni milletler ortaya çıktı.)
3- Türkler Avrupa'da “Batı Hun Devleti”ni (Avrupa Hun) kurdular.
4- İngiltere, Fransa gibi Avrupa devletlerinin temeli atıldı.
5- Avrupa'da Feodalite (Derebeylik) rejimi ortaya çıktı.
6- İlk çağ kapandı, Ortaçağ başladı.

AVRUPA HUN (BATI HUN) DEVLETİ

Kavimler göçünü başlatan Batı Hunları tarafından kurulmuştur. İlk hükümdarları “Balamir”, en önemli hükümdarları “Attila”dır.

NOT: Anadolu'ya ilk Türk akınları Avrupa Hunları tarafından yapılmıştır.

Uldız'ın Roma Siyaseti:
Balamirden sonra Batı Hunlarının başına geçen “Uldız”, Roma İmparatorluğuna karşı akılcı bir siyaset izlemiştir. Hunların düşmanları Germen Kavimleri ile savaştığından, Batı Roma İmparatorluğu ile iyi geçinmiş, Doğu Roma'yı (Bizans) ise baskı altına almaya çalışmıştır.

Attila Dönemi
Attila başlangıçta "ULDIZ"ın siyasetini takip etmiş ve Bizans'ı baskı altına almak üzere Balkan seferleri düzenlemiştir. Bizans'ı “Margus” ve “Anatolyus” antlaşmaları ile ağır ve vergilere bağlamıştır. Bizans'ı dize getiren Atilla daha sonra Batı Roma üzerine yönelmiştir.

Attilla'nın Batı Roma Seferleri:
1- Galya Seferi: Batı Roma Ordusuyla “Katalon Savaşı”nı yaptı. Kesin sonuç alınamadı.(451)
2- İtalya Seferi: Bir yıl sonra 452'de Attila ikinci sefere çıktı. Bu defa Roma ordusu Attila'nın karşısına çıkmaya cesaret edemedi. Romalılar Papayı Attila'ya elçi olarak gönderdiler. Papayla görüşen Attila Roma'ya girmekten vazgeçerek geri döndü.
Attila'nın ölümünden sonra Avrupa Hun Devleti eski gücünü koruyamayarak dağıldı.

I. GÖKTÜRK DEVLETİ

552 yılında “Bumin Kağan” tarafından Orta Asya'daki “Avar” hakimiyetine son verilerek kuruldu. Başkenti “Ötügen”dir. BUMİN KAĞAN kardeşi “İstemi Yabgu”yu ülkenin batı topraklarına gönderdi.

İstemi Yabgu'nun Batı Siyaseti:
İstemi Yabgu İpek yolunu kontrol etmek amacıyla “Akhunlar”a karşı İran'daki “Sasani Devleti” ile işbirliği yaptı. Bu işbirliği sonucu Akhun Devletinin toprakları Sasaniler ve Göktürkler tarafından paylaşıldı.
İstemi Yabgu; bu defa Sasanilere karşı BİZANS ile işbirliği yaparak, Sasani devletinin zayıflamasını sağladı.

NOT: Göktürk- Bizans işbirliğinin Sasanileri zayıflatması, Hz. Ömer Devrinde İslam Ordularının Sasanileri yenmesini kolaylaştırmıştır.

Göktürk Devleti'nin İkiye Ayrılması Ve Yıkılması:
Bumin Kağan'dan sonra yerine sırasıyla oğlu “Ko-Lo”, “Mukan” (En parlak devir), “Tapo” ve “İşbara” geçti. Bu süre içinde Batı Yabgusu “İstemi Yabgu” daima doğudaki hakana bağlı kaldı. Ancak İstemi Yabgu'nun ölümünden sonra yerine geçen oğlu “Tardu” aynı itaati göstermedi. Çin'in kışkırması ile I. Göktürk Devleti “Batı Göktürk Devleti” ve “Doğu Göktürk Devleti” olarak ikiye ayrıldı. Her ikisine de daha sonra Çinliler son verdi.

II. GÖKTÜRK DEVLETİ (KUTLUK DEVLETİ) (682-744)

I. Göktürk devletinin parçalanıp yıkılmasıyla, Çinin egemenliğinde yaşayan Türkler, 50 yıl süren bir esaret dönemi yaşadılar. Bu süre içinde defalarca Çine karşı ayaklandılar. Ancak başarılı olamadılar.
682 Yılında “Kutluk Kağan”ın başlattığı ayaklanma başarılı oldu. Türkler Çinlileri topraklarından atarak yeniden bağımsızlıklarına kavuştular (682). II. Göktürk Devleti'ne kurucusundan dolayı “KUTLUK DEVLETİ” de denir.

NOT: Kutluk Kağan Çine karşı "Ulusal Kurtuluş Savaşına" girişerek “II. Göktürk Devleti”ni kurmuştur (Bu özelliği ile Kutluk Kağan, Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran "M.Kemal Atatürk"e benzer).

II. Göktürk Devleti en parlak devrini “Bilge Kağan” zamanında yaşamıştır. Bilge Kağan ülkeyi kardeşi “Kültigin” ve veziri “Tonyukuk” ile yönetmiştir. Bilge Kağan'dan sonra zayıflayan Devlet; Karluk, Basmil ve Uygur Türkleri tarafından 744 yılında yıkılmıştır.

Göktürk Devleti'nin Türk Tarihindeki Önemi:
1- Tarihte ilk defa Türk adıyla kurulan devlet, Göktürk Devleti'dir.
2- Orhun Anıtlarını dikerek (II.Göktürkler zamanında) Türk tarihi ve Türk edebiyatının ilk yazılı kaynaklarını oluşturmuşlardır.
3- Milliyetçilik duygusu, Fransız ihtilalinden 1000 yıl önce Göktürkler döneminde en yüksek seviyede yaşanmıştır.
4- Asya Hun Devleti'nden sonra Türkleri tarihte ikinci defa tek bayrak altında toplamayı başarmışlardır.

UYGUR DEVLETİ (ORHUN UYGUR DEVLETİ)

UYGUR DEVLETİ (Orhun Uygur Devleti)
1- Turfan (Doğu Türkistan) Uygur Devleti
2- Kansu (Sarı Uygur) Devleti


ORHUN UYGUR DEVLETİ:

Karluk ve Basmiller'le birleşerek II. Göktürk Devletini yıkan Uygurlar Orhun bölgesinde “UYGUR DEVLETİ”ni kurdular (745).
Kurucuları “Kutluk Bilge Kül Kağan”, merkezleri “Ordubalık” (Karabalsagun)'dur.

NOT: Kutluk Bilge Kül Kağan Türklerin şehir kuran ilk hükümdarıdır. İlk Türk şehri “Ordubalık”dır.

Bilge Kül Kağan'dan sonra “Moyençur” başa geçmiş, onun döneminde Müslüman Araplar (Abbasiler) ile Çinliler arasında “Talas Savaşı” yaşandığından, Abbasilere yenilen Çinliler güç kaybına uğramışlardı. Bu durumdan yararlanan Uygurlar Çinin tarım havzasını ele geçirdiler.Moyençur'dan sonra başa “Bögü Kağan” geçti.

Bögü Kağan Devri:
Bu devirde Uygur Türkleri ile Çin arasında iyi ilişkiler kuruldu, ticaret gelişti. Bögü Kağan Çine yardım amacıyla "Tibet Seferine" çıktı.

Tibet Seferi ve Sonuçları:
Bögü Kağan Tibet seferi sırasında iki “MANİ” (MANİHEİZM) rahibini yanına alarak ülkesine geri döndü. Bu rahipler Uygur Türkleri arasında Mani dininin yayılmasına sebep oldular. Ayrıca Türkler arasında “BUDİZM”de yayılmaya başladı.

Mani Dininin Özelliği: Avlanmayı, et yemeyi ve savaşmayı yasaklayan bir dindir.

Mani Dininin Uygurlar üzerindeki Etkileri:
1- Uygurlar Savaşçılıklarını kaybettiler.
2- Yerleşik hayata geçtiler (Türklerde ilk defa yerleşik hayata Uygurlar geçmiştir.)
3- Yerleşik hayata geçmeleriyle Uygurlar ticaret, bilim, sanat ve edebiyat gibi bir çok alanda geliştiler.

Uygur Devleti'nin (Orhun Bölgesi) Yıkılışı:
840 yılında bir başka Türk kavmi olan “KIRGIZLAR” Uygur Devletine son verdiler. Kırgızlar'ın Orhun Bölgesinden kovmalarıyla Uygurlar, Kansu ve Turfan bölgelerine göç etmek zorunda kaldılar.

NOT: Kırgızlar; Orhun Bölgesinden Uygurları kovarak, buradaki Türk nüfusunun azalmasına sebep olmuşlardır. Bu yüzden bu en eski Türk Yurdu, daha sonra Kırgızları yenen Moğolların eline geçerek kolayca Moğollaşmış, “MOĞOLİSTAN”olarak anılmıştır.

1- TURFAN (DOĞU TÜRKİSTAN) UYGUR DEVLETİ:

Kırgızlar tarafından kovulan Uygurların bir kısmı Turfan Bölgesi'ne gelerek, burada yeni bir devlet kurdular. Bu devletleri de Moğollar tarafından 1207'de yıkıldı. Uygurlar günümüzde Doğu Türkistan diye anılan bu bölgede Çin'e bağlı özerk bir devlet olarak yaşamaktadır.

2- KANSU (SARI UYGUR) DEVLETİ:

Kırgızlardan kaçarak Kansu Bölgesi'ne gelen Uygurlar tarafından kurulan bu devlete Sarı Uygur Devleti de denilmektedir. 1209'da Moğolların hakimiyetine girmiştir.

Uygurlarla İlgili Diğer Önemli Hususlar:
* 18 harfli “Uygur Alfabesi”ni hazırladılar.
* Cengiz Han'ın egemenliğine girmelerine rağmen medeniyette geliştiklerinden Moğollar'ı devlet teşkilatı, ticaret, bilim, sanat, alfabe gibi konularda etkilediler.
* Moğolların Türkleşmesinde önemli bir rol oynadılar. (Özbek ve Çağatay Türkleri)
* İlk Müslüman Türk Devleti “KARAHANLILAR”la savaştılar. (Sebep Uygurların Budizmi, Karahanlıların İslamiyeti yaymak istemeleri.)
* Tahta harflerden Matbaa'yı oluşturdular, pamuktan Kağıt yaptılar.
* Uygurlar Yerleşik hayata geçen ilk Türk topluluğudur.

DİĞER TÜRK DEVLETLERİ VE TOPLULUKLARI

1- İskitler (Sakalar):
MÖ. VII. yüzyılda batıya doğru göç ederek Karadeniz'in kuzeyinden Tuna nehrine kadar uzanan topraklara yerleştiler. Batı kaynakları bu topluluğa “İskitler”, İranlılar ise “Sakalar” adını vermişlerdir. Medler, Persler, Asurlular ve Urartularla savaşmışlardır. Anadolu, Suriye ve Mısır'a kadar akınlarda bulunmuşlardır. İskitlerin yönetici kesimi Türklerden meydana geliyordu. Yaşayış ve inanışları Türklerle aynıydı. En önemli edebiyat eserleri “Alper Tunga Destanı”dır.

2- Akhunlar (Eftalit) Devleti:
Hun soyundan gelmektedirler. Afganistan'ın batısında MS.350 yıllarında kurulan bu Türk Devleti “Heftal” isimli hükümdarından dolayı “EFTALİT DEVLETİ” diye de anılır.
* Akhunlar; Sasani Devletinde başlayan “Mazdek İsyanı”nı bastırmakta etkili oldular.
(Sasani Devletinde yaşayan “Mazdek”, kadın ve servetin ortak olması durumunda her türlü huzursuzluğun ortadan kalkacağını savunan bir kişiydi).
* Göktürk Devleti'nin Batı Bölgelerini idare eden “İstemi Yabgu” ipek yoluna egemen olmak için, Sasanilerle ortak hareket ederek Akhun Devleti'nin yıkılmasını sağladı. Akhun Devleti'nin toprakları Sasani ve Göktürk devleti arasında paylaşıldı.

3- Başkırtlar (Başkurtlar):
X. yüzyılda İtil (Volga) nehri civarında oturmakta idiler. Moğol istilası sırasında Moğol egemenliğine girdiler.

4- Sabarlar (Sibirler=Sabirler):
Önceleri Hun devletinin egemenliğinde yaşayan Sibirler, VI. yüzyıl başlarında Avarların baskısıyla batıya göç ederek Ural dağlarının güney doğusuna yerleştiler.
* Sasanilerle anlaşarak, Bizans'a karşı savaştılar. Anadolu'ya akınlar yaptılar.

NOT: Anadolu'ya ilk Türk akınları Avrupa Hunları tarafından, ikinci akın Sibirler tarafından yapılmıştır.

* Bugünkü SİBİRYA adı Sibir Türklerinden gelir.
* Avarlara yenilince Hazar Türklerine karıştılar. Hazar Devletinin asıl kitlesini oluşturdular.

5- Türgiş Devleti:
I. Göktürk Devletine bağlı olan Türgişler 630 yılında Göktürk devletinin yıkılmasıyla serbest kaldılar. “Baga Tarkan” Türgiş Devleti'ni kurdu. Kendi adına para bastı.
II. Göktürk devletinin kurulmasıyla yeniden Göktürk egemenliğine girdiler. II. Göktürklerin son dönemlerinde yeniden serbest kalan Türgişlerin başına “Su-lu Kağan” geçti. Su-lu Kağan "Emeviler"e karşı mücadele etti.

NOT: Türgişler Emevi ordularını durdurarak, Orta Asyanın Araplaşmasını önlediler.

766 yılında Türgiş Devletine “Karluklar” son verdi.

6- Karluklar:
II. Göktürk Devletinin yıkılmasında Basmil ve Uygurlar'la birleşerek rol oynadılar.
* Talas savaşında Çin'e karşı Arapları destekleyerek Orta Asya’nın Çinlileşmesini önlediler ve İslamiyetin yayılmasını kolaylaştırdılar.
* İslamiyeti kabul eden ilk Türk boylarındandırlar (İlk boy Kıpçaklar'dır.)
* İlk Müslüman Türk Devleti olan “Karahanlılar”ın kurulmasında etkili oldular.

7)- Kırgızlar:
* 840 Yılında Ötügen'i alarak Uygur Devletine son verdiler.

NOT: Kırgızlar; Orhun Bölgesinden Uygurları kovarak, buradaki Türk nüfusunun azalmasına sebep olmuşlardır. Bu yüzden bu en eski Türk Yurdu, daha sonra Kırgızları yenen Moğolların eline geçerek kolayca Moğollaşacak ve “MOĞOLİSTAN” olarak anılacaktır.

* 1207 yılında “Cengiz Han” tarafından yıkılmıştır.

NOT: Kırgızlar, Cengiz Han'a bağlanan ilk Türk Kavmidir.

* Daha sonra Rusların egemenliğine girmişlerdir.
* 1916'da Ruslara karşı “Milli İsyan” adı verilen bir ayaklanma başlatmışlar, ancak Rus Çarı tarafından ağır bir şekilde cezalandırılmışlardır.
* 1936'da Sovyetler birliğinin 15 Cumhuriyetinden biri olmuşlar, 1991'de Sovyet Rusya'nın dağılmasıyla Bağımsız “KIRGIZISTAN DEVLETİ” kurulmuştur. Başkenti “Bişkek”dir.

8- Kimekler:
Batı Göktürk topluluklarındandır. İrtiş ırmağı civarında yaşıyorlardı. XI. yüzyıla doğru diğer Türk topluluklarıyla kaynaşarak, yok oldular.

KARADENİZ'İN KUZEYİNDE KURULAN VE AVRUPA'YA YÜRÜYEN TÜRK TOPLULUK VE DEVLETLERİ
Bunlar Avrupa Hunları, Sabirler, Avarlar, Bulgarlar, Hazarlar, Macarlar, Peçenekler,
Kumanlar (Kıpçaklar) ve Oğuzlar (Uzlar)'dır.

1- Avarlar:
552 yılında Orta Asya'daki Avar İmparatorluğuna Göktürkler son verince, batıya doğru ilerleyerek Romanya'ya giren AVARLAR merkezi “Macaristan” olan yeni devletlerini kurdular.
* Çin kaynakları Avarlara “Juan- Juan” demektedir.
* 619 yılında tek başına, 629 yılında da Sasanilerle ortaklaşa İstanbul'u kuşattılar.

NOT: İlk defa İstanbul’u kuşatan Türkler, Avarlardır.

* Slav topluluklarının göç etmesine neden olarak, bunların doğu Avrupa ve Balkanlara inmesini sağladılar. Böylece Balkanların Slavlaşmasında etkili oldular.
* 805 yılında Franklar tarafından yıkıldılar.

2- Bulgarlar:
Batı Hunları ve Ogur Türklerinin karışmasıyla ortaya çıkan Türk topluluğuna “Bulgar” denir (Bulgar kelimesi karışmak anlamındadır.)

BÜYÜK BULGARYA DEVLETİ
A-Tuna Bulgar Devleti
B-Kama (Volga=İtil) Bulgar Devleti

* Karadeniz'in kuzeyinde Göktürk Devletinin yıkılmasıyla "Büyük Bulgarya Devleti" kuruldu. Ancak kurucusu “Kubrat”ın ölümüyle Hazarlar tarafından yıkıldı. Bulgarların bir kısmı Tuna nehri, bir kısmı da Volga nehri kıyılarına göç etmek zorunda kaldı.

A- Tuna Bulgar Devleti: Büyük Bulgarya Devleti'nin yıkılmasından sonra Tuna boylarına (Bugünkü Bulgaristan) göç eden Bulgar Türkleri burada “Tuna Bulgar Devleti”ni kurdular.
* “Kurum Han” zamanında Bizans'ı kuşattılar (Avarlardan sonra Bizans'ı kuşatan ikinci Türk kavmidir.)
* Bu bölgedeki halkın çoğu Slav olduğu için Türkler zamanla Slavlaşmaya başladılar. “Boris Han” zamanında Hıristiyanlığı kabul ettiler.
* Daha sonra ortaya çıkan bugünkü Bulgaristan Devleti Türk değil Slav devletidir.
* Bugünkü Bulgaristan'da yaşayan Türkler, Osmanlılar zamanında balkanlara yerleştirilen Türklerdir.

B- Kama Bulgar Devleti: Büyük Bulgarya Devletinin yıkılmasından sonra Volga (İtil) kıyılarına giden Bulgarlar burada “Kama Bulgar Devleti”ni kurdular.
* Hükümdarları “Almış Han” zamanında (X. yüzyıl) Müslüman oldular.
* 1236'da Moğolların egemenliğine girdiler. Altınordu Devletinin parçalanmasıyla kurulan “Kazan Hanlığı”nın esas kitlesini oluşturdular. (Kama Bulgarlarına bugün “Kazan Türkleri” denilir.)

NOT: "İtil" (Kama) Bulgarları benliklerini bugün de koruyarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Ancak Tuna Bulgarları Slavlar arasında yok olup gitmişlerdir. Bunda İtil Bulgarlarının
İslamiyet’i, Tuna Bulgarlarının ise Hıristiyanlığı kabul etmesinin payı büyüktür.

3- Hazarlar:
Kuzey Karadeniz ve Kafkaslar arasındaki bölgede Göktürk Devletinin yıkılmasıyla “HAZAR KAĞANLIĞI” kuruldu.
* Ticarette geliştiler.
* Hazar yöneticileri “Museviliği” benimsediler. Halk arasında Hıristiyanlık ve Müslümanlık yayılmıştı.
* Hazarlar ülkelerinde farklı dinleri içinde bulundurduklarından yüksek bir hoşgörü vardı.

4- Macarlar:
* Fin "Ugor" kavmi ile "OGUR" Türklerinin karışması sonucunda “Macar Kavmi” ortaya çıkmıştır.
* 896 yılında kendi adlarını verdikleri “MACARİSTAN”a gelerek devletlerini kurdular.
* X. yüzyılda Hıristiyanlığın Katolik mezhebini benimsediler (Bundan sonra Türklük özelliklerini kaybetmeye başladılar).
* Almanların (Germenlerin) doğuya doğru yayılmasını engelleyerek, Balkan topluluklarının (Slavların) Germenleşmesini önlediler.

5- Peçenekler:
* Karadeniz'in kuzeyinde Don ve Dinyeper nehirleri arasındaki bölgeye yerleştiler.
* Kiev Prensliğini yenerek, Rusların Karadeniz'e inmelerini engellediler.
* 1071 Malazgirt Savaşına Bizans ordusu içinde ücretli asker olarak katıldılar. Ancak Selçukluların kendileri gibi Türk olduklarını anlayınca Selçuklu Ordusu saflarına katıldılar.
* Edirne ve Trakya'nın Marmara kıyılarına kadar olan toprakları Bizans'tan aldılar.
* İzmir Beyi “Çaka Bey” Peçeneklerle temas kurdu. Buna göre Çaka Bey Peçeneklerle birlik olarak Anadolu ve Rumeli'den İstanbul'u kuşatmak istiyordu. Ancak Bizans kurnaz bir politikayla, yine bir Türk topluluğu olan “Kumanlar”ı Peçenekler üzerine saldırtarak, Peçeneklerin dağılmasına sebep olmuştur.

6- Kumanlar (Kıpçaklar):
* Volga'yı aşarak Avrupa'ya ve Balkanlara girmişlerdir.
* Kıpçakların Karadeniz'in kuzeyinde hakim oldukları topraklara "Kıpçak Bozkırları" denilmektedir.
* Macaristan'a giden Kıpçaklar ROMEN devletinin kurulmasında etkili olmuşlardır.
* Kıpçakların Oğuz Türkleriyle yaptığı mücadeleler “DEDE KORKUT HİKAYELERİ”nin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.
* "Codex Cumanicus" (Kodeks Kumanikus); Kıpçak Türk şivesi ile yazılan Latin, Fars ve Kuman dilleri üzerine yazılmış bir sözlüktür.

7- Uzlar (Oğuzlar):
* Tarihte Türk Milletinin siyasi, kültür ve medeniyet alanında en büyük rolü oynayan koludur.
* Oğuzlara; Bizanslılar “UZ”, Ruslar “TORKİ” veya “TORK”, Araplar “GUZ” demişlerdir.
* 24 Oğuz Boyu vardır.
* Hazar denizinin kuzeyinden bir kolu "UZ" adı ile Avrupa ve Balkanlara göç etti.
* Balkanlara gelen UZLAR Bizans ordusunu ve Bulgarları yendi. Ancak Peçenek akınları, soğuklar, salgın hastalıklar yüzünden dağılıp yok oldular.
* Uzların bir kısmı Malazgirt Savaşı sırasında Bizans Ordusu saflarından, Selçuklu Ordusuna geçtiler.

KARADENİZ'İN KUZEYİNDEN AVRUPAYA YAPILAN TÜRK GÖÇLERİNİN SONUÇLARI:

Avrupa Hunları, Bulgar, Avar, Macar, Peçenek, Kuman ve Uz Türklerinin Avrupa'ya yaptığı göçler olumlu sonuçlar getirmedi. Bu Türkler Avrupa'daki diğer halklar arasında silinip gittiler.
SEBEPLER:
1)- Hırıstiyanlık dinine girmeleri, onları Türklük özelliklerinden ayırdı.
2)- Anayurttan gelen göçlerle beslenemediler, bu yüzden kalabalık Slav toplulukları içinde milli benliklerini kaybederek eridiler.

NOT: Türklerin Avrupa'da kurduğu yukarda saydığımız devletler, Avrupa’da sonradan
meydana gelen bir çok olayı sebep ve sonuçlarıyla etkilemişlerdir. Bugünkü Avrupa'nın siyasi ve etnik yapısını büyük ölçüde bu Türk Devletleri etkilemişlerdir.

İLK TÜRK DEVLETLERİNDE KÜLTÜR VE MEDENİYET

1- DEVLET YÖNETİMİ

A) DEVLET:
İslamiyetten önce Türkler devlete “İL” veya “EL” demişlerdir.

Hükümdarların Ünvanları:
Türkler Hükümdarlarına
• Şanyü,
• Tanhu,
• Hakan,
• Han,
• Yabgu,
• İlteber,
• İdi-kut,
• Erkin
gibi ünvanlar vermişledir.

Türk Hükümdarlarının Tahta Çıkışı Tarih Boyunca Kaç Değişik Şekilde Meydana Gelmiştir?
1- Hanedan üyeleri arasında siyasi ve askeri mücadeleyi kazanan hükümdar olarak tahta çıkıyordu (En sık rastlanan durum).
2- Hükümdarın rakipsiz aday olması (Bu durumda taht kavgası olmadan başa geçiyordu).
3- Seçim Usulü (“Kengeş”, “toy” veya “kurultay” denilen devletin ileri gelenlerinden oluşan meclisin toplanarak hanedan üyelerinden birini tahta geçirmesi.
4)-“Ekber ve Erşed” (En yaşlı ve Olgun) olanın başa geçmesi (Bu yöntem III. Ahmet zamanından itibaren sadece Osmanlı Devletinde uygulanmıştır.

Kimler Türk Devletlerinde Hükümdar Olabilirdi?
Hanedandan olan bütün erkeklerin hükümdar olma hakları vardı (Kardeşler, kardeş çocukları, amca, amca çocukları ve diğer hanedan üyeleri).

Kut Anlayışı Nedir?
Türkler devleti yönetme yetkisinin “TANRI” tarafından verildiğine inanıyorlardı. Tanrı tarafından verilen bu yönetme hakkına “KUT” diyorlardı.Kut'un kan yoluyla hükümdarın tüm erkek çocuklarına geçtiğine inanıyorlardı.

Kut Anlayışı Türk Devletlerini Nasıl Etkilemiştir?
Bütün hanedan üyelerinde Kut olduğundan kendine siyasi ve askeri bakımdan güvenen kişi Taht Kavgasına girebiliyordu. Bu durum Türk Devletlerini ya iç savaş sonucu istikrarsızlığa ya da bölünmeye götürüyordu.

NOT: Türk töresinde ana-babaya itaat esas olmasına rağmen, hükümdar bunun dışında tutulmuştur.
Devletin devamı için baba-oğul veya kardeşlerin birbirleriyle mücadelesi normal karşılanmıştır. Çünkü bu sayede en güçlü ve en yetenekli kişi devletin başına geçecektir.

İkili Yönetim (Çifte Krallık) Nedir?
Türk Devletlerinde hükümdar yönetimi kolaylaştırmak için ülkeyi SOL (Doğu) ve SAĞ (Batı) olmak üzere ikiye ayırırdı. ORTADA (Merkezde) ise asıl hükümdar bulunurdu. Sağ ve Solda ise Hanedan üyelerinden “YABGU”lar bulunurdu.

B) MECLİS VE HÜKÜMET:
Türk Meclislerine “TOY”, “KURULTAY” veya “KENGEŞ” denilirdi.
Kurultay'da devletin ana meseleleri görüşülür, hükümdarın ölümü, savaş veya milli felaketlerde kurultay toplanırdı.

AYGUCI : Hükümet başkanı (başbakan)
BUYRUK : Bakan
TAMGACI: Dış siyaset işlerini yürüten görevliler.

Eski Türk Devletlerinde diğer devlet görevlileri şunlardı:
TİGİN: Hükümdar çocukları (Tekin)
ŞAD : Diğer Hanedan mensupları
Bunların dışında “İnal”, “inanç”, “Tarkan”, “bağa”, “tudun”, “çor”, “külüğ”, “apa”, “ataman” gibi devlet görevlileri de vardı.

2- TOPLUM YAPISI:
Türk toplumu;
Oguş : Aile
Urug : Soy=Aileler birliği
Bod (Boy) : Kabileler
Budun : Millet denilen birimlerden oluşuyordu.

Boyların başında bulunan “BEY”ler, töreye göre boy’u idare ederlerdi. Boyların bir araya gelmesiyle “Devlet” (İL) kurulurdu.
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Okunmamış 06-05-2009, 12:01 AM
özlemm
Standart devami

Türk Toplumunun Özellikleri:
Halk hürdü. Herkes aynı işi yaptığından (hayvancılık) aralarında kesin olarak SINIF'ların ortaya çıkması imkansızdı. Yaşam biçimleri GÖÇEBE olduğundan savaşta elde ettikleri esirleri çalıştırmaya elverişli değildi.
Bu yüzden Türk toplumunda KÖLE sınıfı yoktu. Din adamları diğer toplumlarda olduğu gibi imtiyazlı değillerdi.

3- ORDU:
Türk Ordusunun başlıca özellikleri şunlardı:
a)- Türk ordusu ücretli değildi.
b)- Türk Ordusu daimiydi (Kadın-erkek her an savaşa hazırdı).
c)- Türk Ordusunun temeli ATLI askerlerden meydana geliyordu.

NOT: Türk ordu teşkilatını ilk kuran Mete Han olmuştur. Mete Orduyu 10'luk sisteme göre teşkilatlandırmıştı. Onluk sistem daha sonra tüm Türk Devletlerinde kullanılmıştır.
(Türk Ordusu; Çin, Roma, Bizans, Rus ve Moğol Ordu teşkilatı üzerinde etkili olmuştur).

Türk Ordusunun silahları; Ok, yay, kement, kılıç, kargı, süngü, kalkan vb.

4- HUKUK:
Türklerde yazılı olmamakla beraber, gelişmiş bir hukuk anlayışı vardı. Bu hukuk kurallarına “TÖRE” (Türe) denilirdi.
Hükümdarın başkanlık ettiği ve siyasi suçlara bakan yüksek mahkemeye “YARGU” adı verilirdi.
YARGANLAR” (Yargucu) idaresindeki mahkemeler ise adi suçlara bakarlardı.

5)- DİN VE İNANIŞ:
İslam öncesi Türklerin din ve inanışlarını şu 4 grupta toplayabiliriz:
1- Tabiat Kuvvetlerine İnanma: Dağ, ağaç, göl, kaya gibi varlıkların gizi güçlere sahip olduklarına inanırlardı.
2- Atalar Kültü: Ölmüş büyüklere ve atalara ait hatıralar kutsal sayılır ve saygı gösterilirdi.
3- Şamanizm:Kam” veya “Şaman” adı verilen kişilerin, kötü veya iyi ruhlarla temas sağladıklarını inanılarak, bunların büyücülük ve sihir özelliklerine başvururlardı. Şaman inançları Anadolu'da hala varlığını sürdürmektedir.
Örneğin; Gelinlerin üzerine buğday veya para atmak, Eşikten atlamanın uğursuz kabul edilmesi, kurşun dökmek gibi...
4- Göktanrı Dini: Türklerin İslamiyet’ten önceki dini Göktanrı diniydi. Bu dine göre Türkler;
* Tek bir Tanrının evreni yarattığına ve gökte oturduğuna inanıyorlardı.
* Öldükten sonra dirileceklerine inandıklarından ölülerini; atı, eşyaları ve silahıyla birlikte
gömüyorlardı.
* Cennet'e “UÇMAĞ”, cehenneme ise “TAMU” diyorlardı.
* Mezarlara ölünün, sağlığında öldürdüğü düşman sayısı kadar “BALBAL” adı verilen küçük heykeller dikerlerdi. İnanışa göre, yeniden dirilecek kişi atıyla cennete gidecek, ve öldürdüğü düşmanlar sonraki yaşamında ona hizmet edeceklerdir.
* Ölüleri için “YOĞ” adı verilen cenaze törenleri yapar, ve ardından yas tutarlardı.

Türkler arasında ayrıca Maniheizm (Mani dini), Budizm, Musevilik, Hırıstiyanlık gibi dinlerde yayılmıştı.

6)- EKONOMİK HAYAT:
Göçebe bir hayat yaşayan Türkler belirli iki merkez arasında (yaylak-kışlak) hayatlarını sürdürürlerdi.
* Hayvancılık temel geçim kaynağıydı. Koyun, keçi, at en çok beslenen hayvanlardı. Bunun dışında sığır, katır ve deve de yetiştirilirdi. Beslenme ve giyimde hayvan ürünlerinden yararlanır ve bunları satarak geçimlerini sağlarlardı.
* Tarım da gelişmişti. Arpa, buğday, darı gibi tahılları yetiştiriyorlardı.
* Savaşlarda elde edilen ganimetler ve devletlerden alınan vergiler gelir kaynaklarıydı.
* Ticaret önemli bir gelir kaynağıydı. Türk ülkeleri “İpek Yolu” üzerindeydi.

NOT: Çin-Türk mücadelesinin temel nedeni İpek Yoluna hakim olmaktı.

* Ayrıca Hazar ve Bulgar ülkelerinden başlayıp, Ural, Sibirya ve Altaylar üzerinden Çin'e giden yola “Kürk Yolu” deniliyordu. Türkler bu yolun üzerinde de olduklarından sansar, samur, kunduz, vaşak gibi av hayvanlarının kürklerinin ticaretini yapıyorlardı.

7)- YAZI, DİL VE EDEBİYAT:
Türkler tarih boyunca Göktürk, Uygur, Soğd, Brahmi, Süryani, Arap, Kiril ve Latin alfabelerini kullanmışlardır.
Göktürk (Orhun) Alfabesi: 38 harften meydana gelir. Göktürk yazısına ilk defa Orhun Nehri kıyısındaki kitabelerde rastlandığı için “ORHUN ALFABESİ” de denir.
Uygur Alfabesi: 18 harften meydana gelir. Uygurlar bu alfabeyi “Soğd alfabesi”nden yararlanarak hazırlamışlardır.

Başlıca Türk Destanları:
Hunların (Oğuzların) :Oğuz Kağan Destanı
İskitlerin (Saka) :Alper Tunga Destanı
Göktürklerin :Ergenekon Destanı
Uygurların :Göç ve Türeyiş Destanları
Kırgızların :Manas Destanı

Orhun Yazıtları (Göktürk Kitabeleri):
Türklerin en eski kitabeleri VI. yüzyıla ait “YENİSEY KİTABELERİ” ile, VIII. yüzyıla ait “ORHUN KİTABELERİ”dir.
Yenisey kitabeleri Kırgızlar'ın mezar taşlarına yazdıkları yazılardı.
Orhun Kitabeleri II. Göktürk Devleti zamanında Bilge Kağan, Kültigin ve vezir Tonyukuk adlarına dikilmişlerdir. “Yollug Tigin” isimli bir Türk prensi tarafından yazılmışlardır. Bu yazılar 1893 yılında Danimarkalı Bilgin “Thomsen” tarafından okunmuştur.

Orhun Yazıtlarının Önemi:
a)- Türk Tarihinin ve Türk Edebiyatının ilk yazılı belgeleri olmaları bakımından önemlidir.
b)- Bu kitabelerden Türklerin o günkü yaşayışlarını, inançlarını öğreniyoruz. Ayrıca kitabeler gelecekteki Türk Milleti içinde çarpıcı öğütler vermesi bakımından önemlidirler.

8- BİLİM VE SANAT:
* Türkler 1 yılı 365 gün 6 saat olarak hesaplayarak, 12 hayvanlı Türk Takvimini oluşturmuşlardır.
* Uygurlar tahta harflerden matbaayı ve pamuktan kağıdı yapmışlardır.
* Madencilikte özellikle de demircilikte ileri gitmişlerdir (Kazakistan'ın başkenti Alma Ata yakınlarında bir kurgandan çıkarılan "Altın Adam Heykeli" Türk maden sanatının ne kadar geliştiğini gösterir).
* Eşya ve binalarda “Hayvan Üslubu” denilen, hayvan figürlerini kullanmışlardır.
* “HALI” Türklerin Dünya medeniyetine bir katkısıdır (Altaylarda Pazırık Kurganı'nda bulunan halı dünyanın en eski halısıdır.)

TÜRK KÜLTÜRÜNÜN ÇEVRE KÜLTÜRLERLE MÜNASEBETLERİ:
1)- Türklerin Çin Kültürüne Katkıları:
a)- Askerlik alanında
b)- Devlet Teşkilatında
c)- At kültüründe (Atı evcilleştirmede)
d)- Gök Tanrı inancıyla... Çinlileri etkilemişlerdir.

2)- Çinlilerin Türkleri Etkilediği Alanlar:
a)- Tarım ve yerleşik kültür
b)- Felsefe (Taoizm, Konfiçyüs ve Budizm)
c)- Giyim konularında… Çinliler Türkleri etkilemişlerdir.

3)- Türklerin Moğol Kültürüne Katkıları:
a)- Askerlik alanında
b)- Devlet teşkilatında
c)- Dil ve Alfabede (Uygurca ve Uygur Alfabesini kullandılar)
d)- Kımız yapmayı öğrettiler
e)- Türk Töresi ve geleneklerinden
f)- Göktanrı dininden… etkilendiler.




TÜRKLER NASIL MÜSLÜMANLAŞTI ???...
Giderek daha çok siyasete bulaştırılmak istenen İslam.. ilk olarak Türklere ne şekilde ve hangi şartlarda gelmiştir pek bilinmez.. sanki bilinmesi de pek istenmez. Ancak, bir çoğumuzun bilmediği, yada bilmek istemediği bu tarih.. en çok bilmemiz gereken konuların başında gelmektedir..
Aşağıdaki doküman tamamen İslami kaynaklardan.. “Taberi” ve “Zekeriya Kitapçı” gibi İslami tarihçi ve yazarlardan düzenlenerek hazırlanmıştır.

Türklerin ilk Müslümanlaştırılmaları ile ilgili 670’li tarihlere dayanan bilgiler maalesef okullarda bizlere hiçbir zaman verilmemiş, verilen bilgiler ise, Türklerin Müslümanlığa geçişleri kendi istekleri ile olmuş gibi gösterilerek, 740’lara kadar ki tarih atlanarak verilmiştir.
İslam'ın Türklere zorla kabul ettirilmeleri ile ilgili 670’lerden başlayarak 740’lara kadar uzanan tarihin bize okullarda anlatılmamasının nedenlerini, bu kısa tarihi öğrenince biraz daha anlamak mümkün olabilecektir. Şimdi, bu atlanan 70 senelik tarihe bir göz atalım..

Müslüman Arapların Türklere İlk Saldırıları

Seyhun ve Ceyhun nehirleri arasında bulunan bölge tarihi ipek yolu üzerindedir.. Türk beylikleri, bu bölgedeki Buhara, Semerkant, Talkan, Baykent gibi şehirlerde yerleşmiş yaşıyorlar, deri imal ediyor ve pamuktan kağıt üreterek bunları satıyor ve iyi de para kazanıyorlardı.. Bu üretimlerinin yanı sıra Altın madenleri çalıştırıyorlardı..Özellikle adı zengin şehir manasına gelen, Semerkant’ın zenginliğinin o devirde dillere destan olduğu söylenir.. Bu zenginlik öteden beri talancı Arapların iştahını kabartıyorduysa da, Türklerden çekiniyorlar ve araya sınır olarak koydukları Ceyhun nehrini geçmeye pek cesaret edemiyorlardı.. Çünkü daha önce Halife Osman zamanında, “Muhammed bin Cerir” komutasındaki Araplar İslamı yayma bahanesiyle oraları talan etmek için 2700 kişilik bir ordu ile Fergane’ye kadar girdiyse de Türkler tarafından yok edilmişlerdi.. Ancak daha sonraları Muaviye tarafından, Ceyhun nehrinin altında kalan Horasan’ın tamamıyla işgal edilmesi ile o bölgede ilk Araplaştırma ve İslamlaştırma girişimleri başlamış oldu..

Buhara'nın Talan Edilmesi

Horasan’ın kendileri tarafından tamamen işgal edilmesinden cesaret alan Araplar.. “Muaviye”nin ilk Horasan valisi olan, “Ubeydullah bin Ziyad” 673 yılında.. bu sefer ilkinden çok daha kalabalık.. 24.000 kişilik bir ordu ile Ceyhun nehrini geçerek “Kibac Hatun” yönetimindeki Buhara’yı kuşatır. Kibac Hatun diğer Türk beyliklerinden yardım isterse de bu yardım kendisine gelmez ve Araplar verdikleri kayıplardan dolayı Buhara’yı işgal edemezlerse de tam anlamıyla talan ederler..
Daha sonra, Muaviye’nin ikinci Horasan Valisi, Halife Osman’ın oğlu “Said”de Buhara’ya saldırmaya hazırlanır.. Kendisine diğer Türk Beyliklerinden yardım gelmeyeceğini anlayan Kibac Hatun, Said’le anlaşma yapmak zorunda kalır.. Bu anlaşmaya göre, Kibac Hatun, Said’e diğer Türk Beyliklerine yapacağı saldırılarda önüne çıkmayacağına dair güvence ve bu güvencenin teminatı olarak da Buhara’daki Türk asilzadelerinden rehinler verir.. ( Bu sayı kimi tarihçilere göre 50 kimine göre de 80’ dir... ) Bu anlaşmanın verdiği rahatlıkla Said, zenginliğini öteden beri duyduğu Semerkant’a saldırır.. Semerkant’ı baştan aşağı talan eder ve topladığı binlerce Türk gencini, köle pazarlarında satmak için Horasan’a getirir.. Said daha sonra Kibac Hatun’dan aldığı 80 kadar rehine tarafından bir punduna getirilmiş ve hançerlenerek öldürülmüştü....( Said’i öldürdükten sonra dağa kaçmayı başaran rehinlerin orada açlıktan öldüğü söylenir.)
Said’den sonra, Horasan Valisi “Salim bin Ziyad” olur. Horasan’da Muaviye’nin oğlu “Yezid”e bağlıdır.. Ziyad’da ayni şekilde 680 yılında Türkleri İslamlaştırmak ve şehirlerini talan etmek için saldırır fakat püskürtülerek geri çekilirler.. Bu sefer, kendi orduları Türkler tarafından talan edilerek silahları alınır.. Daha sonra Araplar daha güçlü bir orduyla tekrar saldırır ve Türkleri gene talan ederler.. Bu talandan her Arap 2400 dirhem alır.. ( Bir kölenin satış fiyatı 300 ile 500 dirhem arasında olduğu düşünülürse, bu durumda aldıkları ganimet adam başına 7 veya 8 köleye eş değerdedir..)

Haccac” ve “Rutbil”..

İslam’da ilk asimilasyon 685 yılında “Abdülmelik” ile başlar.. Abdülmelik, etrafını İslamlaştırmaya adı İslam tarihine kan dökücü zalim olan “Haccac”ı kendisine yardımcı seçerek başlar..

Abdülmelik önce civar halkların dillerini Arapçalaştırdı.. Harac karşılığı önceden bazı hakları kabul edilmiş olan gayrimüslimlerin bütün haklarını geri aldı.. Bu arada Haccac’ı Irak genel valiliğine atadı.. Haccac’ın Irak’a genel vali atanmasından sonra Türklerin kaderinde ilk köklü değişikler başlamış oldu..

Haccac ilk olarak “Ubeydullah ibni Ebi Bekri”yi Sicistan’a, “Muhalleb ibni Ebi Sufra”yi da Horasan’a vali yapar.. O tarihte, Sicistan’ın Türk Hükümdarı “Rutbil”dir ve Araplara vergi vermektedir.. Haccac, bununla yetinmez ve Ubeydullah’ı Rutbil’in üzerine göndererek ondan tam olarak teslim olmasını ister.. Rutbil önce bu teklifi kabul etmek istemez.. Bunun üzerine Ubeydullah Rutbil’in üzerine yürür.. Rutbil 18 fersah geriye çekilerek Ubeydullah ve ordusunu kuşatma altına alır..Ubeydullah, Rutbil’den kurtulmak için 700.000 dirhem teklif ederse de Rutbil kabul etmeyerek Arap ordusunu büyük bir bozguna uğratır.. Buna çok kızan Haccac 40.000 kişilik büyük bir ordu toparlayarak, “Abdurrahman ibn Esas” komutasında Rutbil’in üzerine gönderir.. Rutbil’i yenemeyeceğini anlayan Esas, bu sefer onunla anlaşır.. Bu olay karşısında çılgına dönen Haccac, Esas’ı yakalatmak üzere bir birlik gönderirse de, Esas’ın ordusu bu birliği yenilgiye uğratır ve geri kalanları da Basra’ya kadar sürer. Ancak burada yenilen Esas’ın ordusu dağılır ve Esas Rutbil’e sığınır.. Bunun üzerine Haccac, Esas’ı kendisine vermesi için Rutbil’i tehdit eder.. Vermediği taktirde çok büyük bir ordu ile üzerine yürüyeceğini ve bütün Türk şehirlerini harap edeceğini, verirse de kendisinden 7 sene hiç vergi almayacağını söyler.. Türk şehirlerinin tekrar bir savaşa girmesini istemeyen Rutbil, 7 sene haraçtan muaf tutulacağını da düşünerek Haccac’ın bu teklifini kabul eder ve Esas ve yakınlarını Haccac’a teslim eder..

Ancak, Rutbil Haccac’a güvenmekle hata yaptığını daha sonra anlayacaktır.. Haccac Rutbil’den Esas’ı teslim aldıktan sonra derhal yeni bir ordu düzenleyerek 699 yılında “Muhelleb bin Ebi Sufyan” komutasında Türk şehirlerinin üzerine gönderir.. Hocente, Kes, Sogd ve Nesef’i ele geçirirsede Türkler direnirler.. Horasan valiliğine Muhelleb’in oğlu Yezid gelir.. “Yezid ibni Muhelleb”de Türk şehirlerini talan eder.Yezid’in savaşçıları, Harzem’den ele geçirdiği Türkleri boyunlarına damga vurarak köle pazarlarında satarlar.. Bu tarihlerde, Araplar Türklerin yurtlarını devamlı olarak istila edip şehirlerini talan ettilerse de kalıcı bir üstünlük sağlayamamışlar, elde ettikleri yerleri sonunda tekrar Türklere geri vermek zorunda kalmışlardı..

“Kuteybe ibni Müslim”..

705 yılında “Abdülmelik” öldüğünde yerine oğlu “Velid” geçer.. Ve Türk tarihini önemli şekilde etkileyecek olay, “Kuteybe ibni Müslim”in Horasan’a vali atanması olur.. Bu zamana kadar kalıcı bir başarı elde edemeyen Araplar onun zamanında Türk yurtlarında kalıcı başarılar elde etmişlerdir.

Türklerin gerçek anlamda kılıç zoru ile Müslümanlaştırılmaya başlamaları Kuteybe zamanında olmuştur.. Vali olduğu andan itibaren, Türk Beyliklerinin toptan işgal edilerek İslamlaştırılması için çok güçlü bir ordu kurmaya başlar.. Merv’de askerleri toplayarak, “Allah kendi dininin aziz olması için size bu toprakları helal kıldı” der.. Sanki, Bakara suresi 193’ü .... “Yalnız Allah dini kalana kadar onlarla savaşın...” yada “8.Enfal /.39’u “Din tamamen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın!” . ayetlerini savaşçılarına hatırlatarak Arap ordusunu Türklerin üzerine sürer..

Kuteybe ilk olarak Baykent’i kuşatır.. Diğer Beyliklerden Türk Savaşçılar Baykent’in savunmasına yardıma gelirler.. İki ay süren bir savaş olur. Kuteybe tam bir zafer kazanamazsa da, Türkleri haraca bağlayan bir anlaşma yapmaya zorlar.. Şehir yıkımdan kurtulur ama, şehre giren Araplar anlaşmaya rağmen şehrin bir kısmını yağmalarlar ve şehirden ayrılırlarken arkalarında bir de askeri garnizon bırakırlar..
Başlarına gelecekleri anlayan Türkler ayaklanmaya başlarlar ve kendi aralarında silahlanarak karşı bir mücahit birliği kurarlar, Baykent’de karışıklıklar başlar.. Bunun üzerine Kuteybe Baykent’e tekrar gelerek ne kadar silahlanan Türk varsa hepsini öldürtür.. Kadınları ve çocukları esir alır ve şehri tekrar baştan aşağı yağmalar..

Taberi”nin anlatımlarına göre, Kuteybe’nin aldığı ganimetlerin haddi hesabı yoktur.. Taberi, bütün Horasan’ı işgal ettiklerinde dahi bu kadar ganimet toplayamadıklarını söyler..

Şehrin yağmasından sonra, daha önce Horasan’da Merv’e getirilmiş olan Arap aileleri, Merv’den getirilerek Baykent’e yerleştirilir.. Muhafız birlikleri oluşturulur.. Valilik den vergi tahsildarlığına kadar bütün denetim organları Araplar’dan oluşturulur.. Türklerin Budist ve Zerdüşt inançlarını simgeleyen bütün heykeller toplatılır, taş olanlar kırılır, altın olanlar eritilerek ganimet olarak Araplar tarafından alınır.. Bunlar, Enfal suresinde yazdığı gibi, sanki Araplara Allah’ın verdiği ganimetlerdir..

Daha sonra esir edilen kadın ve çocuklar kocalarına ve babalarına geri satılır.. Müslümanlar, Baykentli Türklerin neleri var neleri yoksa almışlar, şehrin onarımı da gene Türklere kalmıştır..Bundan sonra sıra gelir Buhara’nın tamamen işgal edilip Müslümanlaştırılmasına..

Buhara'nın Tekrar Kuşatılması ve İlk Türk Katliamı

Kuteybe Merv’de büyük bir hazırlık yapar.. Bu arada “Vardana” ve “Buhara” beylikleri arasında çatışmalar vardır.. Müslümanlara karşı mücadele etmek için bu çatışmalar derhal durdurulur ve Vardan Hudat, Kuteybe’ye karşı Türklerin başına geçer..

Kuteybe önce, Numiskent ve Ramitan’a saldırır ve buraları kolayca istila eder.. Demirkapı önlerinde Vardan’la çarpışırlar.. Vardan savaşı kaybeder ve Buhara’ya doğru çekilir.. Ancak Kuteybe’de, savaştan yorgun düştüğü için Buhara’yı alamadan Merv’e geri döner..

Haccac bunu başarısızlık olarak kabul eder ve, Buhara’yı mutlaka alması için Kuteybe’ye emir verir..Kuteybe büyük bir hazırlık yaparak bir sene sonra tekrar Buhara’yı kuşatır.. Türkler direnir ve Kuteybe başarılı olamaz, ordusu dağılmaya başlar.. Bunun üzerine Kuteybe her bir Türk başı için askerlerine 100 dirhem vaad eder.. Para hırsı ile gayrete gelen Araplar, şehri istila ederler.. Bütün direnen Türkler kılıçtan geçirilerek tam bir katliam yapılır.. Araplar Türk kadınlarına tecavüz ederler, beğendikleri kadınları ya cariye olarak kullanmak yada köle pazarında satmak üzere alıkoyarlar.. Erkeklerden de binlerce kişiyi köle olarak satmak üzere beraberlerinde götürürler.. Araplardan oluşan yeni bir idari kurumlaşma yapılır..

Diğer beyliklerden tepkiler gelmeye başlayınca da, Buhara Melikesi Hatun’un oğlu “Tuğ Sad” kukla hükümdar yapılır.. Tuğ Sad tarihe hain bir işbirlikçi olarak geçer.. Daha sonrada Müslüman olarak oğluna da, efendisi Kuteybe’nin ismini vererek bağlılığını kanıtlar..

Etkili bir kolonizasyon yapmak isteyen Kuteybe bunun için öncelikle yerli halkı İslamlaştırmaya başlar.. Buhara halkı önceleri Müslüman olmuş gibi görünseler de bu dini kabul etmek istemezler..Kuteybe Türklerin aslında Müslüman olmadıklarını, evlerinde İslami kuralları tatbik etmediklerini anlar ve yeni bir yöntem geliştirir.. Bu yönteme göre Türkler evlerini Araplarla paylaşmak zorunda bırakılırlar ve bu şekilde bire bir kontrol altına alınırlar.. İslami kurallara uymayanlar ise ağır cezalara uğratılırlar.. (Bugün bazı İslami yazarlar, bu getirilen tedbirlerin İslam'ın Türkler tarafından kabul edilmesinde çok yarar sağladığını açıkça ifade ederler..Bu yaklaşım da üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.. )

Kuteybe’nin bu zorlamaları karşısında, halktan bazı direnişçiler çıkar.. Gizlice silahlanırlar..Bu durum karşısında Araplar camiye dahi silahsız gidemez olurlar.. Kuteybe baskıları arttırır, kendi aralarında örgütleşen Türkleri yakalattırıp öldürtür.. Bu arada yeni vergi yasaları getirir.. Yerli halk, halifeye senede 200.000 dirhem, Horasan valisi Haccac’a da 10.000 dirhem vergi ödemeye mecbur bırakılır.. Bunun dışında Arap askerlerinin atlarına yem temin etmeye, oraya getirilip yerleştirilen Arap ailelerine odun temin etmeye ve onlara tahsis edilen arazilerde çalışmaya mecbur bırakılırlar.. Kadınlar, kızlar Araplara cariye yapılırlar.. Buhara Türkleri bu yıllarda dünyadaki çok az milletin yaşadığı vahşeti ve ızdırabı yaşar.. Kuteybe’nin getirip Türk evlerine yerleştirdiği Arap’lar, Türklerin o zamana kadar yaptıkları bütün birikimlerinin üzerine konarlar.. Türklerin tarlalarını alır ve Türkleri o tarlalarda çalıştırırlar..

İşte “Tek din İslam oluncaya kadar savaşın” diyen ayet, Arapları Türklerin sırtından geçimlerini sağlayacak ortamı yaratmıştır.. Allah dini dedikleri İslam, Ahzab Suresi / 50’de olduğu gibi, savaşta gasp edilen Türk kızlarını da ganimet olarak görür, ve Araplara cariye olmalarını helal kılar.. Cuma namazı zorunlu hale getirilir.. Gene de Türklerden rağbet görmez. Bunun üzerine Kuteybe, namaza gelenlere 2 dirhem vaad ederek önce fakirler üzerinde İslamın etkili olmasını temine çalışır.. Bu uygulama nispeten başarılı olur.. ve fakir halktan para için camiye gidenler de olur..
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Okunmamış 06-05-2009, 12:02 AM
özlemm
Standart Cevap: Türklerin bilinen ilk tarihi.. hakkında..

1. Büyük Katliam ( Talkan Katliamı )

Buhara’da olanlar diğer Türk Beyliklerinde de etkilerini gösterir.. Aynı şeylerin kendi başlarına geleceğinden korkmaktadırlar.. Sogd meliki “Neyzek Tahran” şehrinin yıkıma uğramaması için Kuteybe ile anlaşmak zorunda kalır.. Bu anlaşmaya göre Tarhan haraç verecek ve tarafsız kalacaktır..

Ancak bu tarafsız kalmalar ve Türklerin birleşememeleri Arapların işlerini kolaylaştırmış ve Türk beyliklerini istedikleri gibi istila edip talan etmişlerdir.. İlk olarak saldırıya uğrayan “Kibac Hatun”a diğer beyliklerden yardım gelmeyince, o yardımı esirgeyenler aynı akıbete uğramışlardır.. Bu olaylarda Türklerin belli bir şekilde organize olamamaları da onların Araplar tarafından istila edilmelerini kolaylaştırmıştır..

Neyzek Tarhan daha sonra Kuteybe ile yaptığı anlaşmada hatalı olduğunu ve bu anlaşmanın kendisine hiçbir güvence getirmeyeceği gibi diğer Türk Beylerine de ihanet etmiş olacağını anlar.. Tohoristan’a dönerek bütün Türk Beyliklerine birer mektup yazar ve onları ortak bir direnişe girmeleri için uyarmaya çalışır..

İlk olumlu yanıt Talkan meliki “Sehrek”den gelir..Tarhan’ın planlarını öğrenen Kuteybe, buna karşılık Belh şehrinde hazırlık yaparak, baharda büyük bir ordu ile Talkan şehrine doğru yürür.. O ana kadar bir direniş hazırlığı yapamayan Talkan şehri meliki Sehrek, Kuteybe’nin gelişinden önce şehri terk eder.. Şehre hiç savaşmadan giren Kuteybe’nin adamları şehirde eli kılıç tutabilen ne kadar erkek varsa hepsini kılıçtan geçirirler.. Bu katliam o zamana kadar yapılanların en büyüğüdür.. Kuteybe bu katliamı diğer beyliklere ibret olması için yapar.. Kuteybe’nin askerleri öldürebildikleri kadar öldürürler, geri kalanları da, Talkan yolu üzerindeki ağaçlara asarlar.. Bu yolun 4 fersah ( 24 Km.) mesafelik bölümü Türklerin ağaçlara asılan cesetleri ile doludur.. Talkan katliamı tarihe, Arapların o güne kadar yaptıkları katliamların en büyüğü olarak geçmiştir.. Halk, Müslüman Araplarla savaşmadığı halde, Kuteybe ve askerleri sırf diğerlerine örnek olsun diye 40.000 kadar kişiyi kılıçtan geçirmiş, ağaçlara asmıştır.. ve bütün bunlar hep İslam adına yapılmıştır..

Kuteybe, Talkan katliamından sonra Suman’a girer.. erkeklerin pek çoğunu öldürterek, kadınlarını ve kızlarını cariye olarak alıkoyar.. Daha sonra Kes ve Nesef’de aynı şeyleri yapar.. Erkekler öldürülür, Türk kadın ve kızları utanç verici bir şekilde Araplara cariye olurlar.. Daha sonra Faryab’a yönelir ve Faryab’ın teslim olmasını ister.. Faryab halkı başlarına gelecekleri bildiklerinden teslim olmaya yanaşmazlar.. Erkekleri dövüşerek ölürler.. Bütün şehir yakılır.. Araplar bu şehre yakılmış şehir anlamında “Muhtereka” derler..

Kuteybe, Faryab’dan sonra, Tarhan’ın çekildiği kale Bazgis’i kuşatır.. 2 ay süreyle devamlı olarak buraya saldırır fakat bir sonuç elde edemez.. Bu arada kış yaklaşır.. Kuteybe’nin kışın savaşacak gücü yoktur.. ancak, kale içindeki Türklerin de yiyecekleri bitmiştir.. Her iki tarafta savaşın kendileri için kaybedildiğini düşünür.. Kuteybe son olarak bir hileye baş vurur.. Tarhan’ın yanına “Muhammed bin Selim” adındaki adamını gönderir.. Muhammed ibni Selim Tarhan’ın teslim olması durumunda kendisine hiç bir şekilde zarar gelmeyeceği güvencesini verir.. Kalenin açlık içinde olmasından dolayı Tarhan’ın Kuteybe’nin teklifini kabul etmesinden başka yapılacak bir şeyi yoktur.. Komutanları ile görüşüp teklifi kabul ederler.. Silahlarını teslim ederek kaleden çıkarlar.. Tarhan kaleden çıkar çıkmaz yakalanır, etrafı hendek açılmış bir çadırda zincire vurulur.. Kuteybe bu arada Tarhan’ı hemen öldürmez.. Haccac’a haber göndererek ne yapacağını sorar.. Haccac Tarhan için, “ O bir Müslüman düşmanıdır hiç aman vermeden öldür” der.. Kuteybe önce Tarhan’ın iki oğlunu, Tarhan’ın ve toplanan halkın gözü önünde öldürtür.. Arkasından 700 kadar Türk savaşçısının başlarını gene Tarhan’ın ve halkın gözü önünde kestirir.. Tarhan’ı da bizzat kendisi öldürür.. Bütün kesilen başlar Haccac’a gönderilir.. Kuteybe sanki Kuran’daki ayetleri yerine getirmiştir..

9 Tevbe. 123.Ey iman edenler! Kâfirlerden yakınınızda olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş anında) sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah sakınanlarla beraberdir”.

Tarhan’ın öldürülmesinden sonra, Kuteybe, Aral Gölü’nün altında bulunan Harzem bölgesine yürür.. Harzem’de “Caygan” ile “Havarizat” arasında taht kavgası vardır.. Kuteybe Caygan’la işbirliği yapar.. Önce Havarizat ile etrafındakileri öldürtür.. Arkasından Camhud melikini yenerek 4.000 civarında esir alırlar.. Ancak, daha sonra bunlar Kuteybe’nin emri üzerine öldürülürler..

Bu olay, “Ziya Kitapçı”nın, İslam Tarihi ve Türkler adlı kitabında aynen şöyle anlatılır;

Bu harblerden birinde, et-Taberi'nin bütün tafsilatı ile anlattığına göre, bir defasında Abdurrahman b. Müslim, Kuteybe'ye, 4.000 esirle gelmişti.
Kuteybe, Abdurrahman'ın böyle kalabalık Türk esirleri ile geldiğini görünce hemen tahtının çıkarılmasını ve bir meydana kurulmasını istedi. Tahtının üzerine mağrur bir eda ile oturan Kuteybe, bu Türk esirlerinden bin tanesini sağına, bin tanesini soluna, bin tanesini arkasına ve bin tanesini de önüne dizilmelerini söylemiş ve sonrada Arap askerlerine dönerek yalın kılıç bu Türklerin kafalarının koparılmasını emretmiştir.
Cebbar, zorba, insafsız Arap komutanının etrafının bir anda bu Türklerin kafa kol ve gövdeleri ile bir kan gölü haline geldiğinden hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır. Bu harplerde öldürülen Türklerin haddi hesabı yoktu. Nitekim bu vahşetten adeta gururlanan bir Arap şairi “Kaah el-Aşkari” şöyle haykırmıştır,

Kazah ve Facfac önlerinde korkudan birbirlerine sarılmış zavallı Türkleri öldürdüğünüz geceleri hele bir hatırlayınız.Herkesi kılıçtan geçirdiniz. Sadece ata dahi binmeyecek yaşta küçük çocuklar kaldı. Binenlerde o hırçın atların sırtında sanki bir yük gibiydiler”. ( Sayfa 314 )...”

Harzem’de ayaklanan halk, Kuteybe ile işbirliği yaptığı için Caygan’ı öldürür..Bunun üzerine, Kuteybe bütün Harzem’i yakıp yıkar, halkı kılıçtan geçirir.. Harzemli ünlü Türk bilgini, “Biruni” Harzem’deki uygarlığın yok edilişini şu şekilde anlatır:

Kuteybe, her çareye baş vurarak Harzemlilerin yazılı dilini bilenleri, geleneklerini koruyanlarını, bütün bilginleri öldürttü.. böylece herşey karanlıklara gömüldü.. İslam Harzemlilerin içine girerken, onların tarihi hakkında bilinenleri artık öğrenme olanağı bırakmadı”..

Harzem’i yıktıktan sonra Kuteybe, Semerkant üzerine yürür..Semerkant meliki “Gurek” üzerine gelen Müslümanlara karşı diğer Türk Beyliklerinden yardım ister.. Taşkent ve Fergane’den yardım gönderilir.. fakat gelen birlikler yolda Kuteybe’nin askerleri tarafından pusuya düşürülerek yok edilirler.. Semerkant kuşatılır.. Araplar mancınık ateşi ile saldırırlar.. Daha fazla dayanamayacağını anlayan Gurek, Kuteybe ile anlaşmak zorunda kalır..
Bu anlaşmaya göre;

1.Semerkant Araplara her sene 2.200.000 altın ödeyecektir..
2.Bir defaya mahsus olmak üzere 30.000 Türk gencini esir olarak verecektir..
3.Şehirde Cami yapılacaktır..
4.Şehirde eli silah tutan kimse dolaşmayacaktır..
5.Tapınak ve putlardaki tüm mücevherler Kuteybe’ye teslim edilecektir..

Daha sonra Kuteybe, altından yapılan putları erittirerek alır ve Merv’e geri döner.. Dönerken kardeşi “Abdurrahman bin Muslim”i Semerkant’ın başına vali olarak bırakır..
Kuteybe’nin Merv’e dönüşünden sonra, Türkler kendi aralarında işgalci Müslümanlara karşı bir direniş birliği kurarlar.. Zaman zaman Ceyhun ırmağını geçerek Araplara pusu kurar ve ciddi zararlar verirler.. Haccac Kuteybe’ye Taşkent ve Fergana’yi işgal etmesi talimatını verir.. Kuteybe Taşkent’e gider fakat başarılı olamaz.. Bu arada Haccac ölür. “Halife Velid”, Kuteybe’ye Türklere karşı savaşları devam ettirmesini söyler.. Kuteybe bu sefer Kasgar’a doğru yola çıkar.. Tam Kasgar’ı kuşatacakken Halife Velid ölür, yerine “Süleyman ibni Abdülmelik” halife olur.. Bu yeni Halife ile arası hiç iyi olmayan Kuteybe Kaşgar seferini yarıda bırakarak ona karşı ayaklanır.. ancak kendi komutanları tarafından 11 yakını ile birlikte 716 senesinde kafası kesilerek öldürülür.. Çünkü Kuteybe’nin komutanları Halifeye karşı gelmek istememişlerdir..
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Okunmamış 06-05-2009, 12:05 AM
özlemm
Standart Cevap: Türklerin bilinen ilk tarihi.. hakkında..

2. Büyük Katliam.. ( Curcan Katliamı )

Kuteybe ve Haccac’ın ölümü, Arapların Türkleri Müslümanlaştırmak ve Türk şehirlerini talan etmek politikalarında bir değişiklik yapmamıştır.. Öncelikle, Araplardaki Türklere karşı olan korku ortadan kalktığı için, Araplar, Kuteybe’den sonra da aynı şekilde Türk yurtlarına saldırılarını sürdürmeye devam etmişlerdir..

Kuteybe’nin öldüğü aynı yıl olan 716 da, “Yezid ibni Muhelleb” Horasan’a vali atanır.. İlk iş olarak Dağıstan’ı işgal eder.. Dağıstan meliki “Saltekin”, Yezit’e karşı uzun süre dayanır.. Sonunda Dağıstan düşer.. Şehir yağmalanır ve 14.000 kişi öldürülür..

Dağıstan’dan sonra Curcan’a yönelir.. Curcan 300.000 dirhem karşısında savaşmadan teslim olur.. Yezid, Curcan’a bir bölük asker yerleştirerek, Taberistan’ a doğru yola koyulur.. Taberistan Meliki, “İsfehbed”, Deylem melikinden 10.000 kişilik bir yardım alarak savaşa başlar.. İsfehbed savaşırken, Curcan halkı da ayaklanarak “Esed ibni Abdullah” komutasındaki askerleri imha ederler.. Yezid öfkeye kapılır, Curcan’lı Türkleri yendiğinde kanlarından değirmen döndürüp ekmek yiyeceğine dair Allah’a yemin eder..

Askerlerini toplayarak Curcan üzerine yürür.. Curcan beyi, şehirden çıkarak Curcan kalesine çekilir. 7 ay süren savaştan sonra, kale düşer.. Curcan beyi öldürülür.. Kaledeki askerler esir alınır.. Araplar, daha sonra Curcan şehrine girerler.. Burada da aynı şekilde Kuteybe’nin yaptığı katliama benzer bir katliam yapılır.. Türkleri öldürerek, 4 fersah boyunca sağlı sollu ağaçlara astırır.. Allah’a verdiği sözü yerine getirmek için, esir aldığı binlerce Türk’ü, Enderiz vadisindeki nehrin kenarına sürükler, orada askerlerine korumasız Türkleri öldürtür.. Öldürülen Türklerin kanlarını nehire akıtır.. Nehrin suyuyla akan kanlardan, ilerideki değirmenden un ve ekmek yaptırarak yer ve Allah’a verdiği sözü yerine getirir.. Katliamdan geriye kalan kız ve kadınlardan beş de biri cariye olarak halifeye ayrıldıktan sonra, geriye kalanlar askerler arasında ganimet olarak paylaştırılır..

Kaynaklar Curcan katliamında Talkan katliamında olduğu gibi yaklaşık 40.000 Türk’ün öldürüldüğünü söylerler..

717 yılından sonraki zaman, Arapların kendi aralarındaki çatışmalarla geçer..

Buraya kadar dikkat ederseniz.. ilk Arap saldırıları başladığında Kibac hatun diğer Türk Beyliklerinden yardım istediği halde istediği yardımın kendisine verilmediğini görüyoruz.. Sonra o yardımı göndermeyenler, kendileri yardıma muhtaç duruma düştüler.. Bu olaylardan Türklerin daha o zaman da aralarında tam bir birlik ve beraberlik sağlayamamış olduklarını görüyoruz..

717 yılında “Ömer ibni Abdulziz” halife olur..İki yıl sonra hastalanır yerine, 719 da, “Yezid ibni Abdülmelik” geçer.. Yezid ibni Abdülmelik ile “Yezid ibn Mehleb”in arası iyi değildir.. Yezid ibn Mehleb hapse attırılır ancak, Yezid ibni Mehleb hapisten kaçarak, Basra’da örgütlenir ve Yezid ibni Abdülmelik’e karşı ayaklanır..

721’de “Abbas” ve “Mesleme” adında iki komutan önderliğinde kurulan hilafet ordusu Yezid ibni Mehleb ile savaşır.. Bu savaşta Abbas ve Yezit ibni Mehleb ölür.. Yezit’in kafası kesilerek halife Yezit ibn Abdülmelik’e yollanır.. Mesleme, Mehleb’in yakını olan yaklaşık 300 kişinin daha kafasını kestirerek öldürtür. Yezid ibni Mehleb’in oğlu olan, “Muaviye ibni Yezid”de elinde bulundurduğu 32 kadar Mesleme taraftarının kafasını kestirtir.. Aralarındaki savaş, Mehleb taraftarlarının tamamen yok edilmesi ile biter…
Mesleme, Mehleb’den ele geçirdiği ve aralarında Türklerin de bulunduğu cariyeleri “Cerrah ibni Hakem”e satar..Bu arada, Yezid ibni Mehleb’in yerine getirilen yeni Horasan Valisi, “Cerrah ibni Abdullah”, Türkmenistan’ın iç kısımlarına bazı saldırılar yaparsa da başarılı olamaz..

Kuteybe’nin ölümüyle birlikte Türk topraklarına yapılan akınlar eskisi kadar başarılı olamamışlardır.. Bu dönemde İslam yayılmacılığı bir duraksama içine girer.. Halife “II.Ömer ibn Abdülaziz”, işgal altında bulunan yörelerdeki Arap egemenliğinin her geçen gün biraz daha zorlaşır bir hale gelmesinden dolayı bu bölgelerde yaşanan gerginliğin azaltılarak İslam’ın kuvvetlendirilmesine çalışır.. Kendisine bağlı yöneticilere, "Bundan böyle Türk Beyliklerine saldırmayın, hakimiyetiniz altında bulunan bölgelerde gücünüzü arttırarak İslamı yaymaya çalışın” demiştir.. Ayrıca “II.Ömer”, Müslüman olan halklardan cizye alınmamasını isterse de, Arapların gelirlerinde önemli ölçüde düşme olmasından dolayı bu karardan daha sonra, Türklerin Müslümanlıklarında samimi olmadıkları bahane edilerek vazgeçilmiştir.. Bu arada Horasan’da Cerrah ibni Abdullah, yerine “Abdurrahman ibni Nuaym” atanmıştır..

Hakan Sulu'nun Göktürk Boylarının Başına Geçmesi

Türkler, Arapların istilasına karşı direnişlerini Çin’den yardım isteyerek sürdürürler.. Daha önce Araplarla işbirliği içinde olan “Tugsad” da, 718 yılında Çin imparatorundan yardım ister.. Çin, Türklere yardım göndermez.. Turgiş Kaanı “Sulu”, Batı Göktürk Boylarının başına geçerek, 720 yılında, Sogd’daki Türklerin Araplara karşı isyanını desteklemek için bir birlik gönderir.. Sulu’nun, “Kur-Sul” adındaki komutanı, Seyhun nehrini geçerek, Sogd’a gelir ve oradaki diğer Türklerle birleşerek, Semerkant’a doğru yürür.. Arap Valisi, “Said ibni Haris”, Türkleri durduramaz ve Semerkant’a çekilir.. Ancak Türkler Semerkant’ı kuşatamazlar..

Bu arada Said ibni Haris yerine 721 yılında Horasan’a “Said ibni Harasi” atanır.. 722’de “Hisam” Halife olur, Said ibni Harasi’yi görevden alarak yerine “Müslim ibni Said”i atar.. Müslim ilk olarak Afşin’i haraca bağlar.. Seyhun’u geçerek bütün ekinleri ve ağaçları yakarak ilerler.. Bunun üzerine Turgis Hakanı Sulu, Müslim’in üzerine yürür.. Sulu’nun üzerine geldiğini öğrenen Müslim geri çekilmeye başlar.. Seyhun nehri yakınlarında, bir başka Türk birliği tarafından durdurulur.. Bir yandan yukarıdan Sulu’nun birlikleri ilerlediği için acele eden Müslim, zayiat vermesine rağmen, Seyhun nehrini geçerek Semerkant’a çekilir..

Bu yenilgi üzerine, Müslim görevden alınır, yerine “Esed ibni Abdullah” atanır.. Esed ilk olarak Hoten şehrini ele geçirerek yağmalar.. Ancak, Turgiş Hakanının Müslim’i kovalamasından cesaret alan halk Araplara karşı ayaklanır..
726 yılında Turgiş Hakanı Sulu kararlı bir şekilde Esed’in üzerine yürür.. Huttal’da çarpışırlar.. Esed, Sulu karşısında ağır bir mağlubiyet alır.. Bunun üzerine 727’de Esed’de görevden alınarak yerine “Esres ibni Abdullah” atanır..

Esres, halk üzerinde baskı uygulayarak denetim kurabileceğini düşünürse de başarılı olamaz.. Bir kısım halk Müslüman olduklarını söyleyerek vergi vermek istemezler ve Turgiş’lerden yardım isterler. Turgiş Hakanı Sulu 728 yılında Buhara’yı zapteder.. Bu arada Esres’in yerine “Cüneyt ibn Abdurrahman” geçer.. Araplar Semerkant’a çekilir.. Hakan Sulu ve Kur-Sul idaresindeki Turgiş kuvvetleri 729 yılında 58 gün süreyle Arapları Kemerce kalesinde kuşatma altında tutarlar.. Açlıktan ölme noktasına gelen Araplar Kemerce’den çıkarak teslim olurlar.. yapılan anlaşma gereğince teslim olanlar Debusia’ya gönderilirler..

Daha sonra Hakan Sulu, Semerkant’ı kuşatır.. Semerkant’ın işgal komutanı “Savra ibni Hurr”, Cüneyd ibni Abdurrahman’dan yardım ister.. Cüneyd yardıma gelmeden Savra ve Hakan Sulu Semerkant yakınlarında savaşırlar.. Araplar savaşı kaybeder, Semerkant’ın Arap Karargah komutanı Savra bu savaşta ölür.. Halife Hisam, Kufe ve Basra’dan 20.000 kişilik ek bir kuvveti Cüneyd ibni Abdurrahman’a gönderir.. Hakan Sulu 732’de Buhara’yı terk ederek çekilir.. 734’de Cüneyd ibni Abdurrahman ölür, yerine “Asım ibni Abdullah” geçer, bir yıl sonra onun da yerine “Halid ibni Abdullah” geçer..

Hakan Sulu'nun Ölümü ve Cuzcan Beyinin ihaneti..

Hakan Sulu, 737 yılında Halid’in üzerine yürür.. Araplar zayiat vererek Ceyhun’un güneyine çekilir.. Türkler Ceyhun nehrini geçerek Arapları Belh’e kadar çekilmeye zorlar.. ancak Cuzcan önderi, Arap’larla birleşerek Hakan Sulu’nun ülkesine çekilmesine sebep olur.. Göründüğü kadarı ile eğer Cuzcan önderi Araplarla işbirliği yapmamış olsaydı Hakan Sulu’nun ordusu muhtemelen Arapları Türk topraklarından temizleyecekti.. Hakan Sulu ülkesine döndükten sonra bir zamanlar Araplara karşı beraber savaştığı Kur-Sul tarafından şahsi nedenlerden dolayı öldürülür..

Bu gelişmenin birazda Çin tarafından tezgahlandığı.. ve tarihte Çin’in Türk Beyliklerini birbirine düşürme siyaseti olarak görülür.. Hakan Sulu’nun ölmesi Araplar arasında sevinçle karşılanır.. Öyle ki Horasan Valisi Araplara Hakan’ın öldürülmesinden dolayı şükür orucu tutulmasını ister.. Haber Halife Hisam’a ulaştırırsa da, Halife bu haberin doğruluğunu anlamak için güvendiği adamlarını yollayarak haberin doğruluğunu öğrenmelerini ister..

Hakan Sulu’nun öldürülmesinden sonra Türkler bir daha toparlanamazlar.. Arapların Türk yurtlarından temizlenmeleri ile ilgili umutları bir anda söner.. Öncelikle “Dikhanlar” denen yerel egemenlikler Araplara büyük tavizler verirler.. Müslümanlığı kabul eden kişilere büyük ekonomik çıkarlar sağlanır.. “Cizye” olarak alınan vergilerin miktarları düşürülerek önceki zorlamalara göre çok daha yumuşak bir sömürü politikası uygulanır..

Buraya kadar ki tarihte Türklerin zorla Müslümanlaştırılmalarına hizmet etmiş olan en önemli 2 isim, Arap Komutanı “Kuteybe” ve Hakan Sulu’nun tam önemli bir darbe indirmek üzereyken kendini Araplara satarak onlarla işbirliği içine giren hain “Cuzcan Beyi”dir..

Kur-Sul”da, Turgiş Hakanı Sulu’yu şahsi çıkarları uğruna öldürerek ister istemez Arapların korkulu rüyasını ortadan kaldırmış.. Müslümanlığın Türk topraklarında daha rahat bir şekilde yayılmasına neden olmuştur..

Kur-Sul'un Ölümü ve Türk Ordularının Dağılması

Emevilerin son valisi, “Nasır ibni Seyyar”ın valiliğe gelmesi ile birlikte Güney Türkistan’daki Arap güçlerinde bir toparlanma başlar. Nasır, Arap hakimiyetinin yumuşak bir politika ile daha kolay bir şekilde yayılabileceği bilinci ile güçlü bir ordu kurarak Türk topraklarına yayılır. 739 yılında Araplar Semerkant’a tamamen yerleşirler.. Ancak, Seyhun nehrini geçmeye çalışırlarsa da, “Kur-Sul” komutasındaki Türk ordusu tarafından durdurulurlar.. Sayı olarak Kur-Sul’un ordusundan daha kalabalık olmalarına rağmen, nehrin öte tarafına geçmeye cesaret edemezler..

Ancak bu arada Araplar için hiç beklemedikleri bir gelişme olur.. Araplara karşı saldırı düzenlemeyi planlayan ve bu nedenle nehrin etrafında keşif yapan Kur-Sul, Arap askerlerine yakalanır.. Nasır, Kur-Sul’u hemen öldürerek cesedini Türklerin görebileceği şekilde Seyhun nehrinin kenarına astırır.. Bu manzara çok geçmeden Türkler üzerinde beklenen etkiyi yapar ve Türk ordusu zaten sayıca üstün olan Araplar karşısında dağılır.. Taşkent ve Fergana da teslim olur..

Nasır,bundan sonra Arap hakimiyetini daha yumuşak politikalar uygulayarak sürdürür.. Yurtlarını terk ederek giden Türklerin geri dönmeleri halinde vergi borçları affedilir.. Halk içinden Müslüman olanlara bazı ekonomik ve sosyal çıkarlar sağlanarak, onların kendiliğinden Müslümanlığı seçmeleri teşvik edilir.. İslam’ın taraftar bulabilmesi için, gerek korkutarak, gerek teşvik ederek gereken her türlü tedbiri alınır.. Bu alınan tedbirler yavaşta olsa sonuç verir.. Türk topraklarındaki son Emevi Arap valisi Nasır ibni Seyyar Türklere İslam’ı kabul ettirtmeyi başarmıştır..

Bizi ilgilendiren tarih buraya kadardır.. Bundan bir süre sonra Arap topraklarında, Emevi Hanedanının egemenliği son bulur ve Abbasilerin devri kendini gösterir..

749’da Abbasiler Emevi Hanedanını zorlamaya başlar.. Arap topraklarında başlayan iç savaş, Emevilerin dışarı yayılmaları için gerekli olan kuvvetin bölünmesine yol açar.. Abbasilerle birlikte, Müslümanlaştırılan halklar üzerinde daha uyumlu, onların örf ve ananelerine uyan bir İslam uygulanır.. Emevilerden sonra İslamiyetin evrensel bir din olduğu şeklinde uygulamalar yapılarak İslam'ın daha geniş kitlelere yayılmasına özen gösterilir.. Bu şekilde önceleri Arap dini olarak kurulan din, giderek daha bir evrensel görünüm kazanır.
Bu arada Araplar arası çatışmalar da giderek şiddetlenir.. Araplar arası kavgada “Mevaliler”, yani azat edilmiş köleler de belli bir önem kazanırlar.. Bu çatışmaların içinde olan Arap şefleri Mevali’yi kendi taraflarına çekmek isterler.. Ancak, bütün Müslümanları eşit gören İslam karşısında Mevali’nin durumu belirsizdir..

Mevali, eşitliği öngören İslam adına, Arap üstünlüğüne karşı çıkar.. Ali tarafı ve Peygamberin amcası Abbas’ın soyu, Emeviler tarafından kendilerinden hile ve zorbalıkla alınan iktidarlarının asıl sahipleri olarak görünmeleri, beraberinde bir takım siyasal sorunları da başlatır.. Bu arada, sınıfsal farklılıklar ve beraberinde yaşanan olumsuzlukların nedeni olarak, ezilen sınıf tarafından İslamın kendisi değil, Emevi hanedanın iktidarı sorumlu tutulur..

Müslüman Araplar Türklere Neden Saldırmıştır...

Genelde, bu tarihi bilen İslami çevreler, Müslüman Arapların Türklere saldırmasını, onları İslam dinine davet etmek, gerekirse bu uğurda zor kullanarak, onları İslam'a boyun eğdirmeye zorlamak şeklinde yorumlarlar..
Ancak tek neden bu değildir.. Bu konu da ayrıca “Zekeriya Kitapçı”nın “Yeni İslam Tarihi ve Türkler” adlı Kitabında anlatılmıştır.. Aşağıdaki pasaj, aynı kitaptan alınma bir bölümdür.

Değişen Arap Toplumunun Yeni Hayat Anlayışı

a) Harbeden Askerlerin Servete Kavuşma İsteği

Arapları, Orta Asyayı fethe zorlayan bir diğer faktör de.. harbeden askerlerin kısa zamanda büyük servet ve zenginliklere sahip olmaları idi. Değil daha sonraki devirler, ilk devirlerdeki fetih hareketlerinde bile sosyo-ekonomik nedenlerin çok önemli bir faktör olduğu ortaya çıkmaktadır.

Genellikle Bedevi, çölde yaşayan, fakru zaruret içinde çok insafsız bir hayat mücadelesi içinde yoğrulan Araplar, daha İslamın ilk devirlerinde harbeden askerlerin verilen yüksek maaş ve ganimetler dolayısıyla kısa zamanda büyük bir servet ve zenginliğe kavuştuklarını görmüşlerdir.

Mücahit gazilerin bundan sonraki yaşantıları ve hayat seviyeleri bir anda değişmiş ve harbe iştirak etmeyenlere nazaran çok daha iyi ve müreffeh bir hayat sürmeye başlamışlardır. Bu kabil Arap bedevilerinin o zamanki durumu, bugün Anadolu'nun iç kısımlarından kalkarak aynı sosyo-ekonomik nedenlerle çalışmak için Almanya'ya giden Türk köylüsünü ve onun sosyal hayatında da meydana gelen baş döndürücü değişiklikleri hatırlatmaktadır. Bunun içindir ki Arap kabileleri çeşitli cephelerde savaşmak için, hata Hz. Ömer devrinde Medine'ye çok büyük kafileler halinde akın akın gelmeye başlamışlardır. Daha sonraları bunları Bedevi aileler takip etmiş ve dolayısıyla Arap yarımadasının dışına daha o devirlerden itibaren çok büyük bir Müslüman Arap göçü “L.Caetani”nin ifadesiyle tarihte ilk defa Sami ırkının göçü başlamış oluyordu.

Tarihte belki ilk defa vaki olan bu Sami Arap göçü, Emeviler devrinde de bütün canlılığı ile devam etmiş, sadece İran'a değil, Türkistan'ın Buhara, Baykent, Semerkant gibi daha birçok büyük şehirlerine önemli ölçüde Arap aileleri yerleştirilmiştir. Özellikle Buhara'ya yerleştirilen bu kabil muhacir Arap aileleri o kadar çoktu ki, Kuteybe b. Müslim yerleşik Arap nüfusu ve kesafetine dayanarak bu büyük Türk şehrini nerede ise kolonize etmeye kalkışmış ve bunda önemli ölçüde de muvaffak da olmuştur.

Genellikle 25-50 bin arasında değişen ve aile efradıyla birlikte yapılan bu göçler, bir taraftan İran ve Türkistan'ın büyük şehirlerinin Arap nüfusuyla iskan edilmesine, diğer taraftan da siyasi Arap hakimiyetinin bölgede daha kolay bir şekilde yerleşmesine ve hatta İslam dininin gelişme ve yayılmasına da yardım etmiştir.

b) Yaygın Geçim Sıkıntısı

Müslüman Arapları komşu ülkeleri ve bu arada Türkistan’ı fethetmeye zorlayan önemli sebeplerden bir diğeri de çok yaygın hale gelen geçim sıkıntısıdır.. Nitekim, “el-Mesudi”nin en güzel kitap olarak tavsif ettiği ve fetih hareketlerini çok daha objektif kriterler içinde ele alan ilk tarihçilerimizden “Belazuri”nin “Fütuhu'l Büldan” adındaki kıymetli eserinde, Arapların geçim sıkıntısı yokluk ve mahrumiyetler içinde sürdürdükleri hayat mücadelesi nedeniyle komşu ülkeleri fethetmeye zorlandıkları ve bu ülkelerde çok büyük sayıda yerleştikleri hakkında sarih ifadeler vardır. ( Sayfa 299..)

Taberi Anlatımları

Aşağıdaki pasajlar doğrudan Taberinin anlatımından alınmıştır.

Tarih-i Taberi / Cilt 3/(Syf-343)

Her kim Türk’lerden baş getirirse yüz dirhem vereceğim. İmdi müslümanlar bir bir Türk’lerin başını kesip getirip 100 dirhemi aldılar. Ve Türk’leri dağıtıp hesapsız kırdılar ve mübaleğa ile mal ve ganimet alıp yine dönüp Merv’e geldiler.

Yaz gelince Kuteybe Horasan şehirlerine nameler gönderip asker topladı. Sonra göçüp Talkan’a vardı. Sehrek ki Talkan meliki idi. Neyzekle müttefik idi. Kuteybe’nin geldiğini işitince kaçtı. Kuteybe Talkan’a girdiği vakit hükmetti ki ahalisini kılıçtan geçireler. Ne kadar kırabilirlerse kıralar. Bunun üzerine Kuteybe’nin askeri orada hesapsız adam öldürdü.
Rivayet ederler ki 4 fersenk yol iki taraftan muttasıl ceviz ağacı dallarına adamlar asılmış idi. Oradan göçtü. Mervalarüd’e kondu. Oradaki melik kaçtı. Kuteybe onun da iki oğlunu tuttukta kalan şehrin beyleri itaat edip istikbale geldiler.(Syf-344)

Kuteybe dedi: - Vallahi eğer benim ömrümden üç söz söyleyecek kadar zaman kalmış olsa bunu derim ki (Uktülühü uktülühü uktülühü). ( Hepsini öldürün, hepsini öldürün, hepsini öldürün )

Bunun üzerine Neyzek’i ve iki kardeşi oğulları ki biri Sol ve biri Osman’dır. Ve yine o kendisi ile mahsur olanların hepsini öldürdüler.. hepsi 700 adam idi. Buyurdu başlarını kesip Haccaca gönderdiler.(Syf-347)
Kuteybe deve palanı demek olur.(Syf-351)

Ganimet malının beşte birini Haccac’a gönderip Semerkant’ın fethini de ilan etti. Haccac da bu haberi işitip sevindi. Kuteybe tekrar Merv’e döndü. Kardeşi Abdullah’ı Semerkant’a emir yaptı. Askerlerinin bir miktarını onun yanında bıraktı ve lüzumu kadar harp aleti verip, Abdullah’a dedi: Kafirlerden hiç kimseyi Semerkant’a girmeye bırakma, ancak eline bir parça balçık ver ve o balçığın üzerine mühür vur.(Syf-353)”..

Kuteybe’nin Havarizem Şehrine Gitmesi Haberi

Havarizem melikinin adı “Çaygan” idi. Ondan küçük “Havarizad” adlı bir kardeşi vardı. Çaygan’ın üzerine galebe etmiş idi ve onun bütün işini tutmuş idi. İşitse ki Çaygan’ın eline güzel bir cariye girmiş, yahut bir nefis bir kumaş almış derhal adam gönderip aldırırdı. Yine işitse ki bir kişinin güzel kızı var yahut güzel bir avreti var derhal mecal vermez, çekip alırdı. Hiç kimse men edemezdi. Ve Çaygan’a ondan şikayet etseler ben ona bir şey diyemem, derdi. Çaygan da onun elinden bunalmış idi. Bu işi bu şekilde uzatınca Çaygan’ın tahammül etmeye takatı kalmadı. El altından Kuteybe’ye adam gönderdi. Havarizem şehirlerinden üç şehrin kilitlerini bile gönderdi.
Ve Kuteybe’ye dedi: Havarizem’e gelip kardeşimi öldürürsen her ne dilersen vereyim, dedi. Lakin bu haberi hiç kimseye bildirmedi.

Bu haber Kuteybe’ye ulaşınca gaza vaktı idi. Kuteybe kavmine Segat gazasına varırız diye bildirdi. Çaygan’ın adamını geri gönderdi. Havarizad’e haber verdiler ki Kuteybe Segad’a gazaya gider. O da gayet sevindi. Ve kavmine bildirdi ki bu yıl cenkten eminsiniz, zira Kuteybe segad’a gidermiş. Ve bizde iş’e meşkul olalım dedi. Bilmedi ki Kuteybe kendi üzerine gelir.

Bu esnada Kuteybe ansızın bin atlı ile Medinetül Fil ki Havarizemin ulu ve muazzam şehridir. Zira Havarizem ülkesi üç şehirdir. Ondan ulusu yoktur. Kuteybe çıkıp geldi. Havarizem halkı Kuteybe’yi görüp korktular. Kuteybe doğru Çaygan’ın yanına geldi. Ve Havarizad’a haber verdiler ki ne gafil durursun.. işte Kuteybe erişip alemi fesada verdi. Havarizad anladı ki bu iş Çaygan’ın başı altındadır. Diledi ki Çaygan’ı öldüre. Lakin fırsat ve mecal bulamadı. İmdi hazır bulunan sipahi ile sürüp Medinetil Fil’e geldi. Çaygan o üç şehri Kuteybe’ye verip kendisi de Kuteybe’nin yanına geldi. Ve Havarizad şaşkına döndü. Nihayet Kuteybe’ye adam gönderip aman diledi.

Kuteybe dedi: Amanı kardeşinden dile eğer o aman verirse benden emin ol.
Havarizad dedi: -İmdi bildim ki benim ölmem lazım. Zira benim kardeşime boyun eğmem ölmek demektir. Belki ölmek muti olmaktan iyidir, dedi. Bunun üzerine cenge koyuldu. Bir saat cenk edip sonunda tutuldu. Kuteybe’ye getirdiler.

Kuteybe dedi:Kendini nasıl görürsün.
Havarizad dedi: -Ey emir, beni melamet etme ki ben kılıca eli onun için vurdum ki seninle benim aramda bir hüküm zahir ola. İmdi fırsat senin oldu, bana ne öğünmek gerek, ne dilersen et.

Bunun üzerine Kuteybe buyurdu.Dışarı çıkıp boynunu vurdular.

Çaygan dedi: -Ey emir,henüz gönlüm şifa bulmadı.
Kuteybe dedi: -Daha ne dilersin?
Çaygan Dedi: -Dilerim ki onunla bile olan kimselerin hepsini öldüresin.
Kuteybe dedi: -İmdi sen benim yanıma topla, ben öldüreyim.

Çaygan da hepsini tutup getirdi. Kuteybe cümlesini öldürüp mallarını aldı. Çaygan şöyle şart etmiş idi ki: Bin baş esir ve nice bin kumaş vere. İmdi Kuteybe Medinetül File girip o malı Çaygan’dan aldı.

Çaygan Kuteybe’den yardım diledi. Zira Camhüd meliki daima gelip Çaygan ile cenk ederdi. Ve Çaygan’ı gayet incitirdi. Kuteybe Abdurrahman’ı ona yardıma gönderdi. Ve Abdurrahman varıp muharebe etti ve o meliki öldürdü. Çaygan o yerleri fethedip dört bin baş esir aldılar. Kuteybe buyurdu. Hepsini öldürdüler (Syf-349-350).

-Şaş askeri bize gece baskın etmek dilermiş, imdi varın onların yolunda filan yerde pusuda durun. Ve onlar çıktığı vakit üzerlerine sürünüz. Ola ki bir fetih edesiniz, dedi. Muslih b.Müslim’i bunlara kumandan tayin etti. Muslih de gelip o 700 adamı üç bölük etti. Bir bölüğünü yolun sağ yanına, bir bölüğünü sol yanına koydu ve kendisi bir bölükle yolun üzerine durdu. Gece yarısı geçince Şaş askeri çıkıp geldiler. Muslih’i yol üzerinde görünce cenge meşgul oldular. Ve o iki bölük gaziler de iki taraftan hamle edip aç kurdun koyuna girdiği gibi kafirleri tarumar ettiler. Gazilerde Şübe adlı bir bahadır yiğit vardı. Kendisini Şaş güruhuna ve kalabalığına vurdu. Onların ortalarında bir melikzadeleri vardı. Yetişip Şübe onu kulağı tözünden kılıç ile çaldı. Öyle bir çaldı ki başı top gibi havaya uçtu. Şaş askeri bu heybeti gördüklerinde hepsi bozguna uğradılar. Müslümanlar ardına düşüp onları hesapsız kırdılar. Onlardan kurtulan pek az oldu. Ve onların ekserisi Melikzadeler idi. Ziynetli ve silahlı kimselerdi. Onların başlarını ve silahlarını ve elbiselerini hepsini aldılar.. geri dönüp Sürür ile Kuteybe’nin yanına geldiler. Ertesi gün Kuteybe hükmetti ki cenge atılalar.

Gavrek Kuteybe’ye adam gönderip dedi:
-Bu ettiğin harbi öyle zannetme ki arapların kuvveti ile edersin.. belki acemden benim kardeşlerimdir ki sana yardım edip cenk ederler. Yoksa harbe arapları gönder. Gör ki biz de neler ederiz, dedi.

Kuteybe bu sözü işitip gadaba geldi ve münadilere çağırttı.Müslüman mübarizleri toplanıp kafirlerin üzerine yürüyüş ettiler.. ve buyurdu ki mancınık kurdular.. ve bir burcu döğe döğe yıktılar. Ve Müslümanlar o yıkılan yerden hücum ettikte kafirlerden bir bahadır er gelip o gedikte durdu.. her kim ileri gelse mecal vermez öldürürdü. üslümanlarda silahşörler çok idi.

Kuteybe onları çağırtıp dedi ki:
Sizden kim ki o şahsı ok ile vurursa ben ona on bin dirhem veririm. O silahşörlerden biri ileri yürüyüp ok ile o şahsı atıp gözünden vurdu ve ensesinden çıktı.. derhal düştü. O kişi Kuteybe’nin yanına gelip on bin dirhemi aldı.(Syf-351-352)

Kaynakça:
Tarihte Türk Devletleri
alinti
Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç Cevapla

Seçenekler
Stil


Türklerin bilinen ilk tarihi.. hakkında..

Türklerin bilinen ilk tarihi.. hakkında.. konusu, Yardımcı Kaynaklar/Tarih Rehberim bölümünde tartışılıyor .



Benzer Konular

Konu Kategori
Uygulama Iç Genelgesi Hukuk Rehberim
Bilinen en eski şarkı kaydı Kültür & Sanat haberleri
Yiyecekler Hakkında Bilinen Doğru Ve Yanlışlar : Sağlık
Az bilinen ülkeler Tarih - Coğrayfa


Gündemden Başlıklar

Konu Kategori
Evden eve nakliyat Liseler & Üniversiteler
Şehir ve Firma Rehberi Tatil ve Oteller
Tatil ve Oteller Seo

Tüm Zamanlar GMT +2 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 10:40 AM.




Powered by vBulletin® Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.3.2
Tynt Script Sponsored by Information Technology Salary
Bütün Hakları Saklıdır 2005-2011 Rehberim.net