Rehberim

Tasavvufi Hikayeler, yazılar...

İslam ve insan bölümü Tasavvuf / Tasavvufi Hikayeler, yazılar... konusu gösteriliyor Özet:Yedi Kapı, Yedi Hâl... Sosyal, kültürel ve teknolojik gelişmelerle insanın hayata bakışını daha anlamlı kılabilme ve böylece mutlu insan modelini ...


Go Back   Rehberim > EĞLENCE VE BİLGİ REHBERİM > İslam ve insan > Tasavvuf

Tasavvufi Hikayeler, yazılar...

Açılış Sayfam Yap Reklam Kayıt ol Konuları Okundu Kabul Et

  Sponsorlu Bağlantılar

Cevapla

Seo Seçenekler Stil
  #1  
Okunmamış 22-05-2007, 06:17 PM
pinhân
Thumbs up Tasavvufi Hikayeler, yazılar...

Yedi Kapı, Yedi Hâl...

Sosyal, kültürel ve teknolojik gelişmelerle insanın hayata bakışını daha anlamlı kılabilme ve böylece mutlu insan modelini etkin bir biçimde hayata geçirebilme çabaları Modernizm’in insanlığa vaat ettikleri arasındaydı.

Vaat edilen gerçekleşmedi.

Özgürleştiğini düşündükçe kendine yabancılaşan insan, hayatı ve varlığı anlamsız görmeye başladı. Şimdilerde derinden hissedilen bu yokluk yani “anomi”, mutsuz insanların “anlamsızlık hastalığı” olarak Modernizm’in insanlığa kazandırdıkları arasında.

Bireysel gelişimi sekteye uğratan anlamsızlık salgınına psikiyatri onarıcı bir çözüm bulamadığı gibi böyle bir sürecin yaşanmamasıyla ilgili herhangi bir öneri de sunamadı. Zira modern psikoloji “ben-merkezci” yapısıyla, kainatı dışsal bir nesne olarak algılıyor, insanı evrenin dışına itiyordu. Oysa insan bir mikro evrendi. Bu hakikatin farkına varabilmek içinse perdeleri birer birer kaldırmak gerekiyordu. İşte tam bu noktada tasavvuf “insanla alem arasındaki yabancılaşmanın düğümünü çözmek, onu mutsuz kılan sebepleri ortaya çıkarmak, insanın kendini dinlemesini sağlayarak ruhundaki hakikati bulmasına yardımcı olmak ve böylece çağın hastalığını yenebilmek” maksadıyla onu bir yolculuğa davet etti.
Bu yolculuk insanın kendine, kaybettiklerine ve içinde taşıdığı hakikate varan, uzun ve bu sebeple de sabır gerektiren bir yolculuk.
Bu yolculuğa karar veren ve yola çıkan yolcunun iki önemli ödevi var. Bunlardan biri şimdiki durumunun farkına varmak, erimek, yok olmak (fena), bir diğeri ise yeniden doğmak (beka).
Sevilenle kurulan bir kurbiyet anı fenadan bekaya erme makamıdır. Ona şah damarından daha yakın olan, ilahi sevgiyi bulmak için insana, kendi içine bakmasını söylemiştir.
“Kendini bilen, Rabbini bilir” değil midir?
Bütün örtüleri tek tek kaldıran kutlu yolcu, murakabe ve muhasebe ile nefsini yoklarken yol boyunca bin bir türlü meşakkatle karşılaşır. Yılmadan devam eden yolculuk, yolcuyu o çok arzuladığı hedefe ulaştırır: HİÇ’liğe.
Çokluktan yokluğa, yokluktan varlığa ulaşmak için insanın nefis terbiyesine ihtiyacı vardır. Nefis terbiyesi ise bu yolculuğun genel adı. Yolcunun yol boyu hissettiği duygulara ve karşılaştığı ruhi durumlara “hal”, yolun duraklarının her birine de “makam” dersek; yolcu; yedi ayrı halden yedi ayrı makamdan, yedi ayrı kapıdan geçer.
Nefsini kul imbiğinden süzer.

Tövbe kapısında gerçekle yüzleşir. Taşıdığı nefs-i emmaredir. Kendini görür, pişman olur.

Vera makamında havf ve reca arasında döner durur. Nefs-i levvamede kınar kendini. Kor olur.

Cüneyd-i Bağdadi’nin “Elin dünya malından, kalbin tamahkarlıktan azad olması” şeklinde tanımladığı zühd makamı, nefs-i mülhimenin elinde, dünyayı özlemekten ve arzulamaktan vazgeçiştir. Ölmektir.

Dördüncü makam, Fakr makamıdır ki yolcu “Ol”makla, “sahip olmak” arasında tercihini yapmış mutmain bir nefs taşır. Sukunettedir.

Yolcu ilerler, İblis engeller. Yolcuya sabretmek, nefse razı olmak düşer. Gönül rızadadır.

Tevekkül makamında şartsız ve mutlak bir güven vardır Rabbe. Hudutsuz bir merhametten beslendiğimizi duyumsamaktır. Şükretmektir.
Yedinci kapının ardında sessizlik. “Kahrın da hoş lütfun da” dedirten makam. Yolcu, insan-ı kamildir artık.
Yol biri için biterken, diğeri için başlar her defasında. Bitirmek nasibinde olmayıversin birinin, hayatın içinde dönüp durur pervasızca.

Ya sen,
Ya ben,
Ya biz.

Biz çıktık mı ki bu yolcuğa ?

…………………………………

Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen (Gönül gözü ile bak kendine)
Merdüm-i dîde-i ekvan olan âdemsin sen ! (Yaratılanların özüsün sen)
(Şeyh Galip)

Tuba Köprülü
Sponsorlu Bağlantılar
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Okunmamış 22-05-2007, 06:19 PM
pinhân
Standart Cevap: Tasavvufi Hikayeler, yazılar...

Sevgiye dair


Sevgi konuşulmaz, yaşanır. Sevgiyi konuşmak, sözün bittiği yerden konuşmaktır. İnsan ancak sevgiye dair konuşabilir. Ey sevgili okur! Bu yazıyı “sevgiye dair” bir yazı olarak oku!

Sevgi ışık gibidir, sevgisizlik karanlık. Karanlığın kaynağı olmaz. Karanlık ışığın yokluğu halidir. Fakat ışığın bir kaynağı olmak zorundadır. Kaynaksız ışık olmayacağı gibi, kaynaksız sevgi de olmaz.

Sevginin kaynağı Allah’tır. Sevgi ırmağı Allah’tan çağlar. Zira o el-Vedud olandır. Vedûd ismi, fe’ûl veznindendir. Bu veznin özelliği, hem fail hem mef’ul, hem etken hem edilgen olmasıdır. Bu yüzden Vedud ismi, hem “En çok seven”, hem de “En çok sevilen” anlamına gelir. Bir başka ifadeyle, hem “sonsuzca seven”, hem de “sevilmeyi isteyen” anlamını verir. Vedud ismini diğer birçok isimden ayıran fark da budur.

Allah Rezzak ismiyle “rızık verir”, Hallak ismiyle “yaratır”, Ğaffar ismiyle “bağışlar”, Rahman ismiyle “rahmet eder”. Bu ve bunun gibi isimler hep tek taraflıdır. Fakat Vedud’a gelince iş değişir, çift taraflı bir ilişki başlar: Hem sever, hem de sevgi ister. İşte bu, sevgi farkıdır.

Allah isminin mücerret hali “e-l-h”dir. Bu harflerin yer değiştirmesinden ancak 7 kompozisyon oluşturulabilir. Bunların tümü tek bir manaya delalet eder: Sevgi. Onun el-Esmau’l-Husna’sı, ondan neşet eden sevginin esma prizmasındaki yansımalarıdır. Besmele ile Müslüman diline pelesenk olan Rahman ve Rahîm, O’nun özünde ve işinde sevgiyle dolu olduğunu gösterir.

Allah’a nisbet edilen sevgi “hubb” ve “vudd” kelimeleriyle ifade edilir. Kur’an ve sünnet edebiyatında ‘aşk kelimesi ilahi sevgi için hiç kullanılmaz. Zira “sarmaşık”, “sarmaşık gibi sevdiğine sarılan ve onu esir alan” anlamına gelen ‘aşk, beşeri sevgiyi ifade eder. Hubb ise “tohum, çekirdek, öz” manasına gelir. “Hububat” buradan gelir. Sevgiye “muhabbet” denmesinin hikmeti bellidir: Sevgi, mahlûkat ağacının tohumudur. Mahlûkat ağacının en soylu meyvesi olan insan da, sevgi tohumunun kendi tohumunu içinde taşıyan meyvesidir.
Meyve, köküne olan sadakatini sevgiyle isbat eder. İnsanın Allah sevgisi de böyledir. Bu yüzden vahiy sevgide en büyük payın Allah’a ayrılmasını şart koşar: “İman edenler her şeyden daha çok Allah’ı severler”. Ve Hz. Peygamber’e şöyle söylemesi emredilir: “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız beni izleyin ki, Allah da sizi sevsin.” Allah kul arasındaki bu karşılıklı sevgi, daha başka ayetlerde de vurgulanır: “O (hakiki müminler) Allah’ı severler, Allah da onları sever”.

Vudd, sevginin çok özel bir türünü ifade eder. Bu tür bir sevgi, bahşedilen bir sevgidir. Veren kaynaktan bir öz taşıdığı için de ölümsüzdür. Okuyun şu ayeti: “İman eden ve salih amel işleyenler için Rahmân (ölümsüz) bir sevgi (vudd) bahşedecek”. Bu yüzden olsa gerek ki, vahiy ilk yıllarda muhataplarını Cennetle müjdeleyip Cehennemle korkuturken, onların olgunlaştığı ileriki yıllarda “Allah sever-Allah sevmez” diye müjdeler ve uyarır. Bu, Allah-kul ilişkisinde sevginin nasıl yüksek bir mertebeyi ihraz ettiğini gösterir.

Her şeyin sahtesi olduğu gibi, sevginin de sahtesi olur. Sahih sevgi düzeltir, kalp sevgi bozar. Kaynağında Allah’ın bulunmadığı bir sevgi sahte sevgidir, bunu pazarlayan da sevgi kalpazanıdır. Kaynağını kutsaldan almayan sevgi, sevgi değil tutkudur. Sevgi özü gürleştirdiği için insanı özgürleştirir, tutku ise tutuklar ve köleleştirir. Tutkunun adını sevgi koyanlar, iki kişilik yalnızlığı sevgi sanmakla sevgiye de haksızlık yapmaktadırlar.


mustafa islamoğlu
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Okunmamış 22-05-2007, 06:20 PM
pinhân
Standart Vuslat... Aşk... Izdırap...



Yürüyorum... her zerremde sana aşkınlığımı daha bir zorlayarak yürüyorum... bütün bedenimi dolanan atar damarım olsun... toplar damarım olsun... kalbimin buluşma noktasındaki dehlizlerde hep seni soruyorum...

Bütün vuslatım sende bütünlenip sana bir katre daha büyütürken aşkımı... çaresiz kalıyorum... dağınıklığım melodilerimden neyime aksederken an be an içimdeki Rüveyda ruhunu işliyorum... Bilmem ki neden hırçınlığıma aldırış edemiyorum... Neden sana olan firaka masivanın diğer bedenleri gibi kayıtsız kalamıyorum... Nezaketle bütün güzellikleri ve bütün olan güzellikleri elimin tersiyle itiyorum... çünkü biliyorum ki nezaket sensin... güzelliğin kaynağı sensin... sensin her zerremde çoğalan... sonra da bir güneş gibi doğan...

Ben merkezli bütün acuzeler sana aciz kalmışken... aşkına nasıl kayıtsız kalıp da nasıl ruhumda yüceltmeyeyim seni... umman bir damla olarak senin zerrenden düşmüşken... sonra da hiçliğimi sende bulmuşken... şimdi söylesin bütün beşeriyat iklimleri... ister rüzgar diliyle... ister boran diliyle seni dillendirirken... nasıl vuslatın ve aşkın çocuğu!... ızdırap ile katre katre çoğalmayayım...

Ol aşk ki!... ol vuslat ki!... içimde an be an büyürken ser ta ser aciz ruhum masivadan dolanıp duruyordu... modern çöllerin gözünde hiç pesendide-i ruhsarın... mah cemali ruşenin iklimine düştüğünü görmemişti kimseler... hep mecnun hikayesi anlatıp durmuşlardı... mecnundan füzun aşıklık istidadı olan Fuzuli'yi de dinlemişlerdi amma zerrenden düşüp de bir damla umman olanın şikeste kalbini görmemişti kimseler... lakin beşerin görmesi içinde değildi bütün bu dertler... bu çileler... yine de bu kalb işte.. şikeste bir kere...

Aşk ile büyüyen şikeste kalbim aşk ile ızdırabında her gün dalga misali çoğaldı vuslatta... ol sebepten ızdırabım ram ile öyle haz ile dide-i baran olup vuslat gayesini bitirdi... ol sebepten ızdırabım... öyle haz ile kuşe-i hicrana düştü ki vuslat hiç düşünülmedi... ızdıram öyle haz ile mest-ü hayran bıraktı ki kendine... vuslat kelime manasını yitirdi...

Yitik ülkelerin çöllerinde aranır oldu vuslat... amma aşk ile ızdırap onunla vuslatta yakın oldu... her gürünen didede... her sürülen izde... her çekilen sürmede aşk vardı.. ve gerisi yalandı.. ilki ve sonu ile hayatın her ikisi arasında ızdırap vardı... aşk ve ızdırap ikiliğinde vuslat hep yakındı... amma vuslat hep uzadı... uzadıkça da uzadı... hiç merkezli bedenlerde aşk aşk olalı... ister firak deyin buna... ister gurbet... ister sıla deyin... amma aşka ve ızdıraba hep uzadı vuslat... hiç merkezli bedenlerde... vuslat vuslat olalı...

Ay ışığında leylanın gözleri güzel kılınca güzelliği hep vuslatın izinden giderdi aşk... ve peşi sıra ızdırap... vuslat ile ızdırap arasında aşk vardı... ol sebepten bu üçlü dizilişte aşk her ikisiyle de hemhaldi... sonrası bütün kapılar vuslata açılırken aşk ile... ızdarap ile... gezilen mevsimlerin hazları anlatılırdı vuslatta... aşkın ızdırabı ile yüceldim var mıydı ötesi derken... Gülistan-ı letafette vuslat rayihalarını saçardı ızdıraba...

Gülşenin gül-i ra'nası hicri takvimlerin hiçi gösterdiği zamanda... vuslat ile aşk bütün oldu o anda.. ay yarıldı bu kutlu zamanda... insanlığın aşkı gelince... ol devrin beklenen vuslatı gelmişti.. amma o aşk ki ızdırab ile vuslata erme yollarını gösterendi.. hayatından örnekler ile güzel bir öğreti sunandı... ızdırap çekerken benim gibi aşkta kalın... ki vuslata erenlerden olasınız diyendi... vuslat ile aşkın çocukları o tarihten mütevellit ızdırap ile adlandırıldı... ızdırabın çocukları aşkı tanıdı... vuslatı tanıdı... şem-i aruzun en mutlu anı denilip atlas bahçelerde... firdevste... bir çelenk yüzle 6666 tebessüm sunuldu... ve sunu: "Oku dendi oku!... Seni yaratan Rabbinin adıyla oku!..." ser ta ser güzelliği bütün iklimlerde okuduk... an be an aşkın ızdırabıyla vuslatı okuduk...

Mehmed Kelebek
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Okunmamış 22-05-2007, 06:24 PM
pinhân
Standart Cevap: Tasavvufi Hikayeler, yazılar...

Kamış ile Hasb-i hal



Kalemimin ucuna düşmüş siyah nur,
Ben ‘elif’ yazarım, O ise ‘lâm’.
Denizde med-cezir misâli.
An-bean meşkûl bir gârip safderûn.

Ne derdi vardır ki,bilinmez, sezilmez, varılmaz kâdrine velâkin.
Farzâ; ‘Bismillah’ deyip başlarız hatt-I dest`e lâkin ‘Yâ!’ demeden,
Vardirir bizi ‘Lâ!’ ya ‘Estağfirullah’

Nedir hikmet-i efgan, vallâhi şaştım bu tezâdlığa.
Ne diller döktüysem fayda vermedi, gitti.
Ne ney(i), ne gül(ü), ne de belâbil(i) derdine şifâ oldu.

Velhasil,
Bizim mektûf kamış derde dûçar, derman vermez olmuş mürekkebe!

Ey dost, gel biz fil-hâl ‘Vesselâm’ deyip,
Hasb-el lüzûm sözü özüne emanet edelim.
Lâkin ile-l-ebed nasib`ten ötesi suâl olunmaz.


• Şu Ney”in neler söylediğini can kulaği ile dinle, o ayrılıklardan şikâyet etmededir.
• Ney kendisine has bir dille, hal dili ile diyor ki: “Beni kamışlıktan kestiklerinden beri, feryadimdan, duygulu olan erkek de, kadin da inlemekte, ağlamaktadır.Şu var ki beni dinleyen her insane, benim neler dediğimi anlayamaz,
• Benim feryadımi duyamaz.Beni anlamak, beni duymak için,ayrılık acısı çekmiş, gönlü yaralanmış, içli bir insan isterim ki, acılarımı, dertlerimi ona anlatayim.(Mesnevi)

Semra Arık
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Okunmamış 22-05-2007, 06:26 PM
pinhân
Standart Cevap: Tasavvufi Hikayeler, yazılar...

İnandığınız Gibi Yaşamazsanız...
Rukiye Çetin


FESTİNGER’IN BİLİŞSEL ÇELİŞKİ KURAMI
“İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanırsınız”

Bilişsel çelişki kuramı, insanın davranış ve tutumları arasındaki tutarlılık üzerinde yapılan araştırmalara dayanır. Festinger’a göre eğer kişinin sahip olduğu bir inanç, bilgi ya da tutum, yine o kişinin sahip olduğu bir başka inanç, bilgi ya da tutumun tersini gerektirirse burada ‘bilişsel çelişki’ vardır. Bu çelişki mantıksal değil psikolojiktir. Örneğin:
“Sigara akciğer kanseri yapar” ve “Ben bir sigara tiryakisiyim” , birbiriyle çelişki içinde olan iki bilgidir. Kurama göre bu çelişki kişiye sıkıntı vereceğinden kişi bundan kurtulmak için çaba sarf edecektir. Mesela “sigara benim sinirlerimi yatıştırıyor”, “daha dikkatli çalışmamı sağlıyor”, “arkadaş çevremde kabul edilmemi sağlıyor” gibi gerekçeler üreterek davranışını kendi nezdinde haklı kılmaya çalışır.

Bir araştırma örneğini ele alalım: Festinger ve Carlsmith (1959) bir deneyde deneklere tek tek çok sıkıcı bir iş yaptırdılar. Bu iş bir saat boyunca vida sıkmaktan ve sonra onları tekrar çıkarmaktan ibaret amaçsız ve sıkıcı bir işti. Bir saatin sonunda her deneğe araştırmacının asistanının hasta olduğu ve mümkünse onun yerine bir sonraki deneği içeri alıp ona çok hoş, zevkli bir deneye katılacağını söylemesi istendi. Deneklere bu iş karşılığında para alacakları söylendi. Denekler para karşılığında yalan söylemeyi kabul ettiler.
Deneklerin yarısına bu iş için 1 dolar, yarısına da 20 dolar verildi. Bir süre sonra başka bir yerde, deneklerden katıldıkları deneyleri değerlendirmeleri istendi.
Acaba 1 dolar alan denekler mi, 20 dolar alan denekler mi vidalarla yaptıkları işi daha ilginç buldular? Bu soruya cevap verirken genel eğilim, 20 dolar alan deneklerin işi daha çok sevecekleri yönündedir. Oysa bilişsel çelişki kuramı 1dolar alanların, işi daha çok seveceği tahminini yapmış ve bu tahmin de doğru çıkmıştır.
Bu sonucu gerekçe bulma yaklaşımıyla açıklayabiliriz. Şöyle ki, denekler yaptıkları işin “çok hoş” olduğuna dair yalan söylemek için 20 ya da 1 dolar almışlardır.
20 dolar alanlar yalan söylemek için iyi bir objektif dış gerekçeye sahiptiler. Yani “20 dolar için basit, küçük, zararsız bir yalan pekâlâ söylenir” diye düşünmüşlerdir. Dolayısıyla bu yalan söyleme davranışı onlarda fazla bir bilişsel çelişki yaratmamıştır. Yani yaptıkları işin aslında çok sıkıcı olduğuna dair düşüncelerini değiştirmeleri gerekmemiştir.

1 dolar alanlarda ise durum farklıdır. 1 dolar, yalan söylemek için yeterli bir objektif (dış) gerekçe değildir. Yani, “ben dürüst bir kimseyim” ve “ben yalan söyledim” bilgilerinin yarattığı çelişkiyi gidermek için para gibi bir gerekçe yoktur. Dolayısıyla çelişkinin derecesi daha yüksektir. Bu çelişkiyi azaltmak için deneğin yalan söylemediğine inanması, yani gerçek tutumunu, inancını, söylediği yalan doğrultusunda değiştirmesi gerekir. Buna, söylediği yalana inanmak da diyebiliriz.

Böylece yapılan bir davranışı açıklamak için yeterli bir objektif dış gerekçe olmadığı zaman, kişi bu davranışı açıklayabilecek ya da mazur gösterecek bir subjektif gerekçe geliştirecektir. Bu araştırmada, 1 dolar için yalan söyleyen deneklerin, bu davranışlarının aslında yalan olmadığına, yani işin oldukça ilginç olduğuna kendilerini inandırmaları ve böylece iş hakkındaki eski olumsuz tutumlarını değiştirmeleri gibi.

Bu bulgulardan çıkarabileceğimiz genel sonuç şudur: Bir kişinin inancına ters düşen bir şeyi yapması sağlandığında, kişi bu davranışını, baskı, zorlama, durumun gerekleri, yeterli bir ödül gibi makul bir nesnel gerekçeyle kendi kendine açıklayamazsa, gerçek tutumunu davranışı doğrultusunda değiştirme eğilimi gösterecektir. Yani davranışına bir iç öznel gerekçe yaratacak, ‘aslında öyle düşündüğüm için öyle yaptım’ diyecektir. Bu kuram, insanın içindeki rahatsızlığı gidermek için bir savunma mekanizması gibi işlemektedir.

Bizler insan tabiatına dair bu gerçeği yüzlerce yıl önce Peygamberimizden öğrendik. “İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanırsınız” diyen insanlık önderi, bizleri bir anlamda uyarıyordu. Zira tarihin her döneminde mü’minler inançlarına uymayan yaşam biçimleriyle karşı karşıya kaldılar.

İnandığının aksini yapmak bazen zor ve baskıyla, bazen de sağlanacak dünyalık menfaatler sebebiyle gündeme gelir. Zorlayıcı baskı altında bulunan için dînî hükümler açıktır. Menfaate gelince, her mü’min bilir ki, değil 20 dolar (!), dünyayı verseler, inancımıza aykırı davranmayı kendimize açıklayamayız. O halde seküler sistemler içerisinde okurken, çalışırken ya da hizmet (!?) ederken inandığı gibi yaşamaktan tavizler veren kardeşlerimiz bunu baskıyla açıklayamazlar, çünkü o menfaati tercih etmekle o şartları baştan kabul etmiş oluyorlar. Ancak çelişkiyi gidermek için yaşadıklarına inanmaya, yani gerekçeler üretmeye başlarlar. Öyle ki, aynı şeyi yapmayan kardeşlerini dahi eleştirecek kadar…

İnsan davranışına birçok değişkenin yön verdiğini ve davranışlarımızın inançlarımıza tesir ettiğini düşünerek sürekli teyakkuz halinde olmak, inançlarımızın selametini korumak yolunda bize yardımcı olacaktır. Selametle…
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Okunmamış 23-05-2007, 12:39 PM
pinhân
alarm Hayalden gerçeğe uyanış...

Büyüklerimiz gafletten büyük felaket yoktur demişlerdir. Öyle ki insan Rabbinin her an kendini gördüğünü unutursa, kolaylıkla yanlış yollara sapıp ahiretini heba edebilir. Bu yüzden gafletten kurtulmanın çarelerini aramak, kurtulmak için elimizden gelen gayreti göstermek çok mühim bir vazifedir.

Müminin selameti açısından asrımızdaki fitneler büyük tehlike arz ediyor. Nereye gitsek, kimle karşılaşsak kendimizi emin hissedemiyoruz. Günah işlemek öyle kolay ve hızlı oldu ki, korunabilmek için büyük dikkate ihtiyacımız var. Gafletsiz nefes alabileceğimiz temiz bir çevreyi eskisinden bin kat daha fazla arıyoruz.


Şükürler olsun ki, gafletten bunaldığımız zaman koşup huzuruna varabileceğimiz, kalp kalbe verebileceğimiz maneviyat sultanları kıyamete kadar var. Onların yolumuza ışık tutan rehberliği de olmasa, zifiri karanlıkta, dört bir yanımızı sarmış tehlikenin ortasında nefessiz kalacağız.

Özellikle bu zamanda tek başına gafletten kurtulmak neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Bir rehberin kafilesinde yol almak bu vahşetten selametle çıkmak için güvenilir bir yoldur. Hadis-i şerifte buyrulduğu üzere “görüldüğü zaman Allah’ı hatırlatan” mana dostları, başta gaflet olmak üzere kalbin manevi hastalıklarını tedavi ederler. Bizlere ışık tutarak önümüzü aydınlatır, selametle Allah’a ulaştırırlar. Cenab-ı Hak: “Bana yönelen kimsenin yoluna uy.” (Lokman, 15) buyurmuştur.

Onlarla kalben irtibat insanı gafletten korur. İnsan ekşi bir limonu yediğini hayal etse hakikatte de ağzı sulanır. Cenab-ı Mevlâ’nın kemal sıfatlarının üzerinde tecelli ettiği bir Hak dostu ile hayali de olsa irtibatlı olmak, ondaki güzellikleri ayna gibi kalbimize yansıtır. Gönlü Allah sevgisiyle doldurur. Kendileriyle sohbet edebileceğimiz, Allah yolunun inceliklerini öğrenebileceğimiz, muhabbetleriyle kalbimizi nurlandıraca­ğımız, yanlışa saptığımız zaman bizi ikaz edecek, bize Rabbimizi hatırlatacak dostlara ihtiyacımız var.

Her ne kadar gaflete dalmış olursak olalım, tevbe edip Allah yoluna girebiliriz. Hadis-i şerifte buyrulduğu gibi “Günahtan tevbe eden bir kimse hiç günah işlememiş gibi olur.” Mümin her yerde, her zaman tevbe edebilir, etmelidir de... Allah dostlarının şahitliğinde tevbe etmek de hakiki bir dönüşe vesile olur. Hayatımızda yeni ve temiz bir sayfa açılır. Çünkü onlar kendileri için tevbe ettikleri gibi, bizim için de istiğfar ederler. Nazarlarıyla da kalbimizde ilâhi muhabbetin yerleşmesine vesile olurlar.

Ayrıca günlük hayatımızda gözümüze ilişen haramlardan ve sair günahlardan dolayı hemen vakit geçirmeden oracıkta tevbe etmelidir. Gaflete yol açabilecek en ufak meselelerde dahi uyanık olmalıdır. Aksi takdirde kalp tekrar gaflete alışkanlık kazanır. Nihayet üst üste gelen günahlarla gücünü yitirip yıkılır da, Allah ile irtibatı kesilir. Eğer nuru tamamen yok olur ve zifiri karanlığa gömülürse -Allah korusun- inkâra düşmesinden korkulur.

Kalpteki kasvetin gitmesi için ölümü anmak da iyi bir yoldur. “Rabıta-i mevt” adı verilen ölüm düşüncesi; uzun emelin, dünyada ebedi kalacakmış gibi hayallere dalmanın önüne geçer ve hayatımıza istikamet verir. Dünyanın süsü ve eğlencelerine olan muhabbeti keser, nefsani arzuları frenler ve hayatı şuurlu olarak yaşamaya vesile olur. Hz. Ömer r.a. gibi büyük bir zat dahi parmağına taktığı yüzüğe: “Ölüm sana nasihat olarak yeter” diye yazdırmıştı. Kim bilir günde kaç defa o yazıya bakıyor ve hayatına istikamet veriyordu. Şu an bulunduğumuz yer burası olabilir ama biraz sonra başka bir alemde gözümüzü açmayacağımızın bir garantisi yok. Biz beklemesek bile ecel aniden gelir.

Bir yandan günahlarımız, sorumluluklarımız ve Rabbimize karşı hesap verme endişesiyle ölüm düşüncesi belimizi bükerken, öte yandan korku-ümit dengesi içinde ebedi saadete açılan bir kapı olarak da bizi heyecanlandırır. Ancak dünya muhabbeti onarılamayacak ölçüde kalbimizi tahrip ettiyse ölüm de kâr etmez, ölüp gidenler de... Bu ciddi bir tehlikenin işaretidir.

Bu tür bir tehlikeye düşmemek için zikrullaha sarılmak gerekir. Zikir, insanı Allah’a yaklaştıran, gafleti dağıtan bir ibadettir. Kelime manası itibariyle nisyanın yani Allah’ı unutmanın ve O’ndan gafil olmanın zıddıdır. Allah’ı anmak, hatırlamak manasına gelmektedir.

Ayet-i Kerime’de “Elbette Allah’ı zikretmek, en büyük ibadettir.” (Ankebut, 45) buyurulmaktadır. Namaz kılmak, oruç tutmak, Kur’an okumak gibi ibadetlerin her biri birer zikirdir. Şuurlu bir şekilde ifa edildiği zaman kalpteki gaflet bulutlarını dağıtır, günahları eritir ve insanın Allah katındaki değerini artırır.

Tasavvuf büyüklerimizin bildirdikleri usullerle bir rehber eşliğinde zikir dersi alıp buna devam etmek de kalbin selamete ermesi için büyük bir vesiledir. Gece-gündüz, otururken, yatarken, uyurken, uyanıkken gönül Allah ile olur. “Onlar ayakta iken, otururken, yanları üzere yatarken Allah’ı zikrederler.” (Âl-i İmrân, 191). Böylece yirmi dört saatin her anı Allah’ın zikriyle dolu geçer. Manevi kalbimiz düştüğü kötü halden çıkıp Allah’a yönelir. Allah’ın emirlerine itaati artar. Dünya hayatına ibret nazarıyla bakar. Sevmesi, kızması, oturması, kalkması Allah için olur. Nihayet zikir insanın bütün varlığını kaplar. Bundan sonra dünyanın insanı gaflete düşürmesi kolay olmaz. Namaz, oruç, Kur’an okumak gibi bütün ibadetler gerçek manasını bulur.

Zaten dünyanın insanı aldatan sahte yüzüne rağmen onca sıkıntısı, belası, felaketi de ortadadır. Böyle zamanlarda insan acizliğini kavrar, vicdanının sesini duymaya başlar, gafletini anlar. Çaresiz anlarda kendini Allah’a daha yakın hisseder, samimi bir şekilde O’na yönelir.

Allah Tealâ, “Onlar, yılda bir iki defa belaya uğratılıp imtihana çekildiklerini görmüyorlar mı? Böyleyken yine tevbe etmiyorlar, ibret de almıyorlar.” (Tevbe, 126) buyurmaktadır. Böylesine bir gaflet bir mümine asla yakışmaz. Bir rüya kadar kısa olan dünya hayatımızın bir bölümü zaten geçip gitmiştir. Kalan zamanın çoğu da uykuyla ve günlük işlerle geçecektir. Geriye kalan zamanı hayırlı işlerle değerlendirip geçmiş günahları silmek için gayret etmelidir.

Bugün bizi yoldan çıkaran hiçbir şey mahşer günü bizim yanımızda, lehimizde olmayacaktır. Ruhumuzu kabzedecek meleğe karşı duramayacaktır. O mahşer kalabalığının içinde kendi derdimize düşüp, yalnız olarak hesabımızı vereceğiz.“Bunların hepsi de kıyamet gününde O’nun huzuruna tek başına (yapayalnız) gelecektir.” (Meryem, 95)

Cehennemin dehşeti, cennetin güzelliği bilinmektedir. Dünyada küçük bir acıya dayanamazken, ahirette nasıl dayanabiliriz? Bunu iyi düşünmelidir. Ahiret de, azap da gerçektir. Şakaya gelir bir konu değildir. Cennet ise, her türlü güzelliğin yaşandığı ebedi saadet yurdudur. “İman edip de iyi işler yapan kimselere gelince, yarın onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağız, ebedi olarak oralarda kalacaklar. Bu Allah’ın gerçek vaadidir. Allah’tan başka doğru sözlü kim olabilir?” (Nisa, 122)

Allah Tealâ her an ve her yerdedir, her şeyi görmekte ve bilmektedir. Ondan gizli hiçbir şey yok. Melekler de bizi görmekte ve bütün yaptıklarımızı kaydetmektedir. Peki biz onlardan hiç utanmaz mıyız? İnsanların gözünde hor, hakir düşmek, çirkin görünmek bile bizi büyük üzüntüye sevkederken, onlardan ve tabii ki bizim tek sahibimiz olan Rabbimiz’den hiç utanmayacak mıyız?

O halde gönül gözünü açıp yüzümüzü gerçeğe, kendi gerçeğimize döndürmemiz lazım. Kurtulmak için uyanmak şarttır.

Rabbimizin tevfik ve inayeti ile...


alınTı
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Okunmamış 26-05-2007, 01:50 PM
pinhân
Standart El-es'iletu vel-Ecube

(Bu Eserin Yazılmasındaki Sebep Malum ola ki, bu Türkçe risalenin bu tarzda yazılmasında iki sebep vardır ..
Birinci sebep şudur:

Tasavvuf ehlinin söylemiş olduğu bazı sözler var. Avam nas, bir de ulemanın nakıs olanları; o sözleri işittiği zaman, o tasavvuf ehlini bazı sapık mezhep salikleri ile bir tutar. Ya da o sapıklar gibi zanneder. Onların bu zannı için aslında kati bir sebep yok .. Ama evliyanın sözleri de mutlaktır. Her ne yana yorulsa uyar .. O sözlerdeki asıl manayı ehli olmayan bilmez; anlamaz .. Bu sebeple onlara kötü zan besler .. Kasdımız o kötü zannı def etmektir.
ikinci sebep ise şudur :
Tasavvuf ehli geçinen bazı ümmiler; evliyanın o mutlak kelamlarına bakıp ilhada düşmeyeler.Ve bileler ki, ehli tasavvuf, ile kadar yüksek mertebeye çikarlarsa, çıksınlar; imanları, daha yeni iman eden bir kimsenin imanından daha fazla olmaz. Bu hikmete mebnidir ki :
- Size gerekir ki koca karıların inandığı gibi inanasınız ..
Buyrulmuştur .. Yani pek teferruata dalmadan iman edesiniz. İnanasınız. İşte bu eseri yazınaktaki gaye; onlar bu manayı anlayalar .. Tasavvuf volunu şer-i şerif dışında bir yol sanıp dalalet çukuruna düşmeyeler …Ve bileler ki: Avam ile havas arasında farklar sadece marifet mertebesindedir .. Ve taklidi imandan kurtulup tahkiki imana geçmeye talib olalar.)



Alemlerin Rabbı olan ALLAH’a (Celle celaluhu) hamd olsun. Salat ve selam Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e olsun. Sonra bütün Peygamberlere .. Ve hepsinin aline ve ashabına …
BİRİNCİ SUAL VE CEVABI
Eğer bize:
- Tasavvufun iptidası nedir? ..
Diye sorarlarsa, şöyle deriz:
- İmanın altı erkanı vardır. Bunlar sırası ile ALLAH'ın (Celle celaluhu) varlığına ve birliğine, meleklerine, peygamberlerine, kıyamet gününe, hayır ve şer ALLAH’ın (Celle celaluhu) takdiri ile olduğuna …
Dil ile ikrar ve kalb ile tasdikdir.

İKİNCİ SUAL VE CEVABI
Şayet bize:

- Tasavvufun intihası nedir? ..
Diye sorarlarsa şu cevabı veririz: - Tasavvufun intihası; keza birinci sualde geçen altı erkanı, dil ile ikrar, kalb ile tasdiktir…
-Nitekim Cüneyd-i Bağdadı (Ks.) Hazretlerine bir gün:
- Tasavvufun intihası nedir?.
Diye sorduklarında, şu cevabı verdi: İptidasıdır.

ÜÇÜNCÜ SUAL VE CEVABI
- Avam halk ile tasavvuf ehli arasındaki fark nedir?.
Şeklinde bir soru ile karşılaşırsak, şu cevabı veririz:
Avam halkın; yukarıda anlatılan altı erkana imanları, taklidi bir imandır. Ama tasavvuf ehlinin imanı tahkikidir. Tıbkı büyük alimlerin; ilmi istidilali bir şekilde elde ettikleri gibi.

DÖRDÜNCÜ SUAL VE CEVABI
Şayet bize:
- Taklidi iman nedir? ..
Denirse, şu cevabı veririz:
- Taklidi iman şuna derler:
Bu imanı; babasından, mahalle imamından veya alimlerin birinden öğrenmiş ve inanmış ola ..
Bu şekilde bir iman sahibi; neden o altı erkanı asılların aslı oldu bilmez .. yine bilmez ki; o altı erkana iman; neden bir kurtuluş sebebidir veya inanmamak ebedi bir azaba sebeptir.Şu misal, taklidi iman sahibine göredir:Sokakta gezen biri, bir cevher bulur.Ama gel gör ki; nice dünya padişahları ve dünyayı bir uçtan bir uca zapt edenler ve her istediğini bulanlar, o kimsenin bulduğu cevherden mahrumdur.. Çünkü o aramakla bulunmaz..Haddizatında o; öyle bir nura erişmiş ki, onun yanında güneş, gündüze kalan ay gibidir.Ve öyle bir kimyayı bulmuş ki; bin yıllık küfür bakırına çalınsa o anda altın eder.Ama; hale bak ki; o adam bunu bilmez .. Boncuk sanır. İhtimal ki; günün birinde susayacak olursa; bir içim suya değişir…İşte, taklidi imana sahip olanın misali…

BEŞİNCİ ‘SUAL VE CEVABI
Bu durumda bize:
- Tahkiki iman;’ nedir? .. Diye sorulursa; şöyle anlatırız :
- Tahkiki iman; yukarıda geçen, altı erkanın her birinin esastan kavrayıp, aslına vasıl olmaktır.Tahkik Tahkiki imana götüren yola tarikat denir. Burada tarikat; bir şehirle köy arasındaki yoldur..Taklidi köye benzetirsek; şehri de, tahkike benzetebiliriz.Çokları bu yolu, çok uzun senelerde kat edebildi..
Kimi on, kimi yirmi, kimi otuz, kimi de kırk yılda kat etti..
Niceleri de o yoldan saptı; her biri bir semte gitti.
Kimi cebri, kimi kaderi, kimi mutezile, kimi de tenasühçü oldu .Hasılı kelam bu yola yetmiş üç fırka girdi; ama hepsi azdı, esas yoldan çıktı.. Dolayısıyla tahkiki iman şehrine vasıl olamadılar.Ancak, bunlardan yetmiş üçüncü fıkra ki buna, FIRKA-İ NACİYE tabir ediliyor; doğru yolda gitti ve vasıl oldu.
Bunlar; her işte Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize tam bir şekilde ittiba ettiler. Vasıl olmalarına bu ittibaları sebep oldu.Haliyle bunlar; buldukları cevherin kadrini bilmişlerdir. İmanları ayan beyan olmuştur.
- Elde mum, giderken, güneşe ermişlerdir.
Taklidde giderken tahkike ermişlerelir.Bunlar, imanlarını tahkik mertebesine eriştirdikten sonra, taklidi imanlarına dönüp baktılar; asla birini diğerine uymaz bulmadılar. Yani; hakikatı şeriata, şeriatı da hakikata tatbik ettiler;. birbirine muvafık buldular.
Tıpkı ruh ile beden gibi …Beden hakkında Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) efendimiz şöyle buyurmuştur:
- (Bir uzvu eksik olanın bir hissi eksik olur ..)

Bundan· anlaşılıyor ki; şeriatı nakıs olanın hakikatı dahi nakıs olur.

ALTINCI SUAL VE CEVABI
Bu duruma göre; tekrar bize:
- Bu sofiler amelde ve itikatta hangi mezhebe tabidirler? ..
Şeklinde bir sual tevcih edilirse; cevabımız şu olur:
- Tasavvuf ehlinin pek çoğu akaidde; islami esaslara dayanan, ki buna; ehl-i sünnet vel-cemaat tabir edilir. .. Şeyh-ül İslam vel Müslim’in (İslam aleminin ve müslümanların büyük önderi manasına alınabilir.) Şeyh Ebu Mansur Matüridi (Hakkın rahmeti onun üzerine olsun) mezhebine tabidirler.İslam aleminin ve müslümanların büyük önderi manasına alınabilir ..
Arap Mütasavvıflarının pek çoğu da; Şeyh Hasan-ı Eş’ari mezhebine bağlıdır.İslam aleminin ve müslümanların büyük önderi manasma alınabilir ..Adı geçen her iki imamda, tamamen ehl-i sünnet vel-cemaat (Peygamber ve ashabın takip ettiği yola tabi olanlar, manasma alınacaktır. )mezhebi üzerinedir; başka değildir. Bu zatların amelde mezheplerine gelince; dört hak mezhepten biri olmaktadır.Şu var ki, bu dört mezhebin herbiri bir ülkede diğerinden daha fazla rağbet görmektedir.Mesela; Rum illeri, esasta bir olmakla beraber, teferruatta İmam-ı Azam’a tabi olmuştur. Onu:
- Büyük himmet sahibi önder, milletin ve dinin aydın imamı, ehl-i sünnetin baştacı Küfeli Ebu Hanife … Künyesi ile tanırız. ALLAH (Celle celaluhu) ondan razı olsun ve rahmetine nail eylesin. Adı geçen illerdeki tasavvuf ehli; İmam-ı Azam Hz.nin, Kur’an-ı Kerimden ve Hadis-i Şeriflerden içtihad edip çıkardığı meseleleri candan kabul eder, mezhebine uyarlar. Arabistanda yetişen tasavvuf ehlinin çoğu; yani Mısır, Halep vs. illerin ekserisi, Şafii mezhebine tabidir. Bu zatın künyesi şöyledir:
- Muazzam imam, saygı değer önder, Muhammed b. İdris-i Şafii …Cenab-ı Hak yüce sırrını nurlandırsın ve ondan razı olsun.Tunus ve bilcümle Mağrib halkı, umumiyetle Endülüs ve Arabistanın bazı illeri Maliki mezhebine uymaktadır. Bu büyük insanın künyesi şöyledir:
- İmamların büyüğü, ehl-i sünnet’in önderi, İmam-ı Malik b. Enes …
ALLAH'ın (Celle celaluhu) rahmeti ve rızası onun üzerine olsun.Bağdad ehlinin çoğu ve bilcümle Irak diyarı, Arabistan’ın özellikle Mekke ve Medine de yaşayanlarının bir kısmı, Hambeli mezhebineuymuş­lardır. Bu mezhebin kurucusu:
- Fetva ve takvada, ilim ve vera’da imam-ı ekmel… Ahmed b. Hanbel…
Şeklindedir. ALLAH’tan (Celle celaluhu) onun için rıza ve rahmet dileriz…Bu dört imamın kurmuş olduğumezheplerin dördü de ehl-i sünnet esasına dayanır. Esasta, hiç bir ihtilafları yoktur. Teferruatın da pek çoğunda ittifak halindedirler; ancak pek azında ayrı ayrı görüşleri “vardır.
İtikatta; dördü de tek yol takip eder.. O da; Peygamber(Sallallahu aleyhi ve sellem) efendimizin: «Fırka-i Naciye» diyerek tarif ettiği yoldur.İşte tasavvuf ehlinin; müptedilerinin ve müntehilerinin ,mezhepleri bu ehl-i sünnet vel-cemaat mezhebidir; başkası olamaz..
Bu tasavvuf ehlinin; inançları şudur ki :
- Bir kimse ehlullah olsa, pek çok keramete de sahip olsa; yine sayılan dört mezhep imamım mertebesini bulamaz.
Bu, duruma göre ashabın (r.a.) ve Peygamberin (Sallallahu aleyhi ve sellem) mertebesini bulmalarını var hesap eyle.
Yine bu tasavvuf ehlinin inancı şudur ki:
- Hiç bir veli; ismi geçen bu dört imamdan müstağni kalacağı bir makama varamaz .. Yani bunları taklidden kurtulamaz.. Onlara muhtaç olmadan edemez ..

YEDİNCİ SUAL VE CEVABI
Bir gün; Bayezid-i Bistami Hz.ne şöyle sordular:
Hangi mezheptensin ?. O da şu cevabı verdi:
- ALLAH (Celle celaluhu) mezhebindenim ..
- Bu ne demektir? ..
Diye sorulacak olursa, şu cevabı veririz:
- Yukarıda adı geçen mezheblerin herbiri ALLAH'ha (Celle celaluhu) gider.İmam-ı Azam mezhebi. İmam-ı Şafii mezhebi demek mecazdır; hakikatta bu yollar ALLAH’a (Celle celaluhu) giden yollardır.Dolayısıyla Bayezid-i Bistami; hakikat söylemiştir.Yoksa; o sözün manası:
- Ben, mezheplerin dışındayım ..
Demek değildir..

SEKİZİNCİ SUAL VE CEVABI
Şayet bize; şöyle bir sual tevcih edersen:
- Bu sofilerin; ekseri kasidelerinde bazı acaip sözler görür ve işitiriz.Onların bu sözünden; tenasühi mezhebinden oldukları anlaşılıyor.Mesala, diyorlar ki :
Ben Gah bulut olurum Gah yağmur
Gah nebat olurum Gah hayvan
Ve gah insan olurum.
Ve bunlara benzer, nice şeyler derler; hep görür ve işitiriz.
Bu sözler nedir ve ne demektir?..
Bu soruna karşı cevabımız aşağıdadır:
- Ey kardeş, Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) efendimiz şöyle buyurdu:
(Ümmetim ahirette on bölük haşrolur..Onların kimi maymun, kimi hınzır olur. Kimi daha başka suretlerde ..)
Bu Hadis-i Şerifi hiç okumadın mı?.
Bir Ayet-i Kerimede şöyle buyurudu:
- (Onlar sana fevç fevç gelecekler..)
Bu Ayet-i Kerime’nin tefsirini Kazı Beyzavı ALLAH (rahmet eylesin) şöyle beyan etmiştir:
Bu beyanı, daha ziyade kendisine tevcih edilen: - Onların hayvanlar suretine girmesinin sebebi nedir?.
Şeklinde bir soruya atfen yapmıştır. Diyor ki:
- Onlar, dünyada o hayvanların huyunu huy; sıfatını da sıfat edindikleri için ahirette o sıfata girerler.
- Mesela; maymunun sıfatı, koğuculuk ve gaybettir ..
Hınzırın sıfatı, haram yemektir..Bu duruma göre; bir kimsenin huyu, koğuculuk ve gaybet etmek ise; o kimse, dışta insan olsa da, içte maymundur.. Ama o maymun şekliyle görünmez.Öldüğü zaman, kendini o surette görür ve mahşerele o surette kalkar.. Bu gibi hallerden ALLAH’a (Celle celaluhu) sığınırız ..
Şu var ki; tevbe ederse, ölmeden evvel o sıfattan kurtulur.
İki cihanın sultanı, Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) efendimiz şöyle buyurdular:
- (Ölüm, uykunun kardeşidir..)
Bu duruma göre; bir kimse öldüğü zaman ne hale girecek ise; uykuda kendini öyle görür ..Şu var ki; bu görüş herkese nasip olmaz. Ancak muhasebe ehline olur.. Bu muhasebe ehline: (Öbür alemele hesaba çekilmeden önce, nefsinizi hesaba çekiniz..)Mealini taşıyan Hadis-i Şerifi ile işaret edilmiştir.Eğer rüyanda, Tilki görürsen; kendi sıfatın say ..Onu, Hak Teala gösteriyor; iç haline bir rettir.. Hile sıfatından halas bulmaya bak..
Şayet rüyanda maymun görürsen bu da :
- Gaybeti terk et ..
Remzini taşıyan bir işarettir.
Rüyanda, Hınzır görürsen:
- Haramı bırak .. Manasına gelen bir başka işarettir.
Rüyada, hallerini görüp düzeltmeye başlayan kimse, yukarıda da geçtiği gibi muhasebe ehlidir.. Ki bunlar:
- (Ölmeden evvel ölünüz .. ) Hadis-i Şerifinin manasını anlayan kimselerelerdir..Bir kimse, bir kamil mürşide biat eylerse muhasebe ehli olur. Ve bu alemde her ne varsa; cümlesini görür geçer .. İster iyi, ister kötü … Önce yaramaz sıfatlarını görmeye başlar .. Bağlı olduğu zatın telkin ettiği şekilde ismi celali okuyunca; o kötü sıfatlar yok olur.Öyle bir mertebeye erişir ki; artık rüyada gördüğü; enbiya ve evliya vb. kamil zatlar olur..Çok kere bu şekilde görülen bir rüya; insanın, insan siretini bulduğuna işaret sayılır.İşte bu sebepledir ki, manevi yolunu ikmal eden bir kimse:
Ben Gah bulut olurum Gah yağmur
Gah nehat olurum Gah hayvan
Ve gah insan olurum.
Ve benzeri nice sözler:
- Her ne varsa ben olurum …
Şeklinde söyleyebilir.Zira; kim insan mertebesine yetişti ise; cümle mertebeyi özünde topladı.Hasılı kelam onların sözü anlatılan hallerden başkası değildir .. Kısacası şu demektir:
- Ben cümleyi cami oldum ..

NİYAZİ MISRİ
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Okunmamış 31-05-2007, 06:34 PM
pinhân
Standart Cevap: Tasavvufi Hikayeler, yazılar...

Sebepler ve Hakiki Müsebbip

Tasavvufî hayatın en müşkül meselesi nefsin halleridir. Nefsin en zor katlandığı mesele de kader ve kaza muktezası musibetlere sabır işidir. Bilindiği üzere, kaza ve kader meselesi imanın hükümlerindendir.

Allah Tealâ, Kur'an-ı Azimüşşan'da buyurmaktadır ki: “Başınıza gelen herhangi bir musibet ellerinizle işlediklerinizden ötürüdür. O, yine de çoğunu affeder.”[Şura, 30] Esasen bize gelen bir musibet, ellerimizle kazandığımızın çok az bir parçasıdır. Hak Tealâ çok şeyleri affetmektedir. Eğer O her bir günahımıza bir musibet gönderseydi, dağların-taşların çekemeyeceği kadar musibete giriftar olurduk.


Bela ve musibetlerle karşılaştığımızda bazı sebeplere tevessül etmek, mesela hastalanınca doktora ya da ilaca başvurmak kulluğa aykırı değildir. Unutmamalıdır ki, bunlar vesileden ve teselli kaynağı olmaktan ileriye gitmez.

Şunu da bilmelidir ki, bize gelen musibetler, günahlarımızın kefareti olmakla rahmetin kendisidir. Eğer musibetleri dünyada çekmeyecek olursak, ölüm acısıyla, kabir sıkıntısıyla, Sırat'ın zorluğuyla, Mahşer'de hiçbir gölgenin bulunmadığı günde güneşin tepemize dikilmesiyle, Arasat meydanındaki binbir türlü zorlukla çekeceğiz.

Rasulullah s.a.v. Efendimiz şöyle buyurmuştur: “AdemoğIuna isabet eden, gerek bir değnek ucu olsun gerek bir ayak kayması, gerekse damarının deprenmesi olsun, muhakkak bir günahı sebebiyledir.”

Şu halde gözümüzün ağrısı, gönlümüzün sıkıntısı, ayağımızın kayması, bacağımızın şişmesi, hasılı maddi ve manevi musibetlerin cümlesi, muhakkak insanın bir günahı sebebiyledir. Allah Tealâ'nın rahmet ve inayetine şükretmeli ki, böyle ufak musibetlerle ahirette ebedi olarak çekeceklerimiz ortadan kalkmakta, günahlarımıza kefaret olmakta ve Allah katında derece almamıza yol açmaktadır.

Enbiya ve evliyanın düçar olduğu hastalık ve musibetler ise böyle hallerde ne yapılacağını, nasıl yapılacağını insanlara göstermek içindir. Onlar da böyle hallerde sabır ve teslimiyet ile makamat kazanarak nimetlenmiş olurlar.

Kul her zaman günah işlemeye meyyal olup, yaradılışı buna müsaittir. Nefsi daima keyif ve safayı arzulur , günaha ve isyana meyleder. Hatta birçoklarımızın ibadet ve taatlarımızda bile günahlarımız olur. Riya olarak yapılan amel günahtır, vebaldir. Karşılığında dünyevî bir menfaat beklenmesi de böyledir. İçerisine kendini beğenmişlik karışan ibadet de aynen böyledir.

Anlaşılıyor ki başımıza gelen bela ve musibetler sadece işlemiş olduğumuz çirkin fiil ve işlerden dolayı değil, kamil sıfatla yapamadığımız ibadetlerden ve hukuka riayet etmediğimiz taatlerden de kaynaklanmaktadır.

Başımıza gelen bela ve musibetlerin iki yönü vardır: Sebepler alemi ve sebeblerin arkasında hakiki müsebbip olan Allah.

Üşütmek sebep, hasta olmak neticedir. Hastalığın arkasında Allah Tealâ vardır. Dilediği kadar hasta eder, dilediğini öldürür, dilediğine şifa bahşeder. Fakirlik, zenginlik gibi haller de sebepler cümlesindendir. Bunların arkasında müsebbib -i hakiki Allah Tealâ'dır . O dilemezse hiçbir sivrisinek kimseyi ısıramaz. Kainatta olmuş, olacak, bitmiş, yapılacak her bir mesele ilâhi kudretin hükmü neticesidir ve sebepleri yaratan Allah Tealâ'dır .

Ataullah İskenderî k.s. Hazretleri “el- Hikemü'l Ataiyye”de insanları mertebelere ayırırken, bir kısım insanları sebepler içinde kalmışlar olarak vasıflandırmıştır ki, kazancı ticaretten, hastalığı mikroptan, açlığı yemekten, hakareti adaletsizlikten bilirler. Evet, adetullah umumiyetle neticeleri sebeplere bağlı kılmıştır. Ama neticeyi yaratan şeksiz-şüphesiz O'dur .

Musibetlere sabırla katlananlar, Allah Tealâ'ya rızanın en büyük nimet olduğunu, takdire razı olmanın en büyük fazilet olduğunu bilenlerdir. Bütün ibadetlerin, taatların , bela ve musibetlere sabrın neticesi Allah rızasıdır.

“Allahu Tealâ'dan ne beklersin, O seni mükafatlandıracak olsa, izin verse ne istersin?” sualine verilecek cevap şudur: “Rabbim'in rızasını isterim.”

Allah'ın rızasından büyük nimet olmaz. Yüz bin cennet O'nun rızasından üstün değildir.

Ayet-i celilede :
“...Allah onlardan razı, onlar da Allah'dan razı olmuşlardır.” (Beyyine, 8)

buyurulmaktadır ki, Allah'tan razı olmanın hali,
Allah Tealâ kulunu hangi halde bulundurursa, o hale razı olup şikayet etmemektir.

MEHMET ILDIRAR - SEMERKAND
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Okunmamış 11-07-2007, 01:00 PM
pinhân
Standart Cevap: Tasavvufi Hikayeler, yazılar...

Âşıklar rehberi, hikmetler kitabı

MUSA İĞREK


Günlerden bir gün Hüsâmeddin Çelebi, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî (1207-1273) ile baş başa oturmaktadır. Çelebi, “Eğer Hâkim’in İlâhînâme’si tarzında ve Mantıku’t-Tayr’ın vezninde bir kitap yazılsa, bütün insanlar arasında hatıra olarak kalır; âşıkların ve dertlilerin can yoldaşı olur.” deyince Mevlânâ, sarığının içinden bir kâğıt çıkartıp ona verir. Kâğıtta, ‘Duy şikâyet etmede her an bu ney’ diye başlayan on sekiz beyit yazılıdır.

O günden sonra Mevlânâ söyler, Hüsâmeddin Çelebi yazar ve sonunda altı ciltlik Mesnevî ortaya çıkar.

Eskiler Mesnevî’yi ‘derya-yı marifet’ olarak nitelendirirdi.
Mevlânâ, Mesnevî’yi ‘vahdet dükkânı’ olarak nitelendirirken, bu sırdan herkesin gönlünün genişliğince istifade edeceğini söyler ve Mesnevî’sinde “Bu kitap, masal diyene masaldır; fakat bu kitapta halini gören, bu kitap vasıtasıyla kendini tanıyan, anlayan da er kişidir. Mesnevî, Nil ırmağının suyudur; Kıptiye kan görünür ama Musa kavmine sudur” der. ‘Kur’ân’ın tefsiri’ ve ‘Allah âşıklarının kitabı’ olarak da nitelendirilen Mesnevî, Mevlâna’ya göre hakîkate ulaşmak ve yakîn sırlarını açmak için büyük bir kapıdır. Mesnevî’de akla ve gönle gelebilecek hemen hemen her konuda bilgi verilmiş, ayet, hadis ve hikayeler yoluyla bu bilgiler daha iyi anlatılmaya çalışılmış. Eserdeki her öykü bir hikmete, her harf ilahi sırrın dergâhına götürür. Hak ve hakikat yolcusunun rehberi sayılan bu eşsiz eser, aşkın sonsuzluğundan damla damla doyumsuz bir lezzet sunarak kalbi paklıyor.

Mevlânâ, yaşadığı dönemde “Bizden sonra Mesnevî şeyhlik edecek ve arayanlara doğru yolu gösterecek; onları yönetecek ve onlara önderlik edecektir.” demişti. Umulur ki mesnevi ‘aşkın mihrabı’ diye anılan Mevlânâ’yı gerçek manâda anlamaya bir yol olur. Mevlânâ’nın sadece ‘mistik bir figür’ olmadığı, “Ben yaşadıkça Kuran’ın bendesiyim. Ben Hazreti Muhammed’in ayağının tozuyum” sözü ile ifade ettiği gibi Muhammedi bir ruh olduğu, zihinlere ve gönüllere yazılır.
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Okunmamış 11-07-2007, 01:00 PM
pinhân
Standart Cevap: Tasavvufi Hikayeler, yazılar...

Mevlana


Konya gecenin koynunda sessizce uyuyordu.

Dergahın ışığı hiç sönmedi.
Gündüzün koşuşturmalarına eşlik eden saatin tik takları, şimdi, sıradan gözlere karanlığı işaret ediyordu. Karanlık havuzuna, aydınlık simasıyla dalanlar, bir hayli yol almışlardı.
Gece, kovaladığı gündüzün eteklerine dokunmak üzereydi.

Hazret-i Mevlana'nın yanında, sadece sadık dostu Hüsameddin Çelebi vardı.
Hep den Allah'a koşan ve etrafını O'na koşturan Koca Sultan yorgundu, uykusuzdu.
Dergahında eksik aramak beyhudeydi, zira bütün eksikleri kapatırdı onun iniltisi.
Gündüzün aşk fasılları geceyi besler, gecenin inleyen nağmeleri de gündüzü beslerdi.
O derin gönlü, bir ocak gibi durmadan yanar, yanardı. Gönül okyanusunun gel-gitlerine usul usul salınca kendini, bir güneş topuna dönerdi.
Aşk üstadı, gönül adamı, fasıla vermeden yanmayı, Hakk'a giden oyları açan aşkın gereği görürdü.
Sevene, uyumak haramdır derdi hazret.
“O'nun (c.c) aşkı, uykularımı alıp götürdü, bir daha geri geleceğini sanmıyorum.” diyen Mevlana'nın perişan hali Hüsameddin Çelebi'yi oldukça fazla hüzünlendirmişti.
-“Sultanım, günlerden beri uyumuyorsunuz, bari bu gece bir yatak sereyim de biraz istirahat buyurun.” Dedi.
Kırmadı Hazret, gönül dostu Hüsameddin Çelebi'yi.
-“Peki ser bakalım.” dedi.”
Özenle yatağı serdi Çelebi.
Onu alıp götürmüştü Aşk. Ulaştığı yerde, ne ay vardı ne de güneş.
Gönlüne doğan güneş, hiç batmak bilmeden gece-gündün, her an aydınlatırdı dünyasını.
Bu vakitten sonra Hazret, dünya'ya doğan güneşle meşgul değildi.
O nazarında dünya, hüzünlü bir gurbetti…
Hüzünlü gurbetin bitişi de Şeb-i Arus'tu Aşk Sultanı'nın dilinde..
“Doğ ey Güneş, doğ gönlümün içinde, Şu hüzünlü Şafakta perde perde” deyip inlemekteydi.
Derken, gece bitmişti. Sabah ezanları, Konya'nın minarelerinden yükselmeye başlamıştı.
Hazreti Mevlana ile Hüsameddin Çelebi, göz göze geldiler.
-“Bu gece de istirahat etmediniz, bu gecede uyumadınız Sultanım.”
-“Biz de uyursak, halkı kim uyandırır Hüsameddin”


“Ey dide nedir uyku gel uyan gecelerde
Kevkeblerin seyrini et seyran gecelerde” sözleri, gönlünü Allah'a (c.c) kaptırmış olanların ortak bestesi olmuştu.
Onun içindir ki, Mevlana kendi döneminin insanını uyandırdığı gibi, günümüz insanlarını da uyarmasını bilmiş, büyülü bir nefestir.
Çağlar arasında gidip gelen bir sestir O.
Asırlar önce yaşamasına rağmen, hala içimizdedir, dipdiridir O.
Aşk ateşinin fitilini, arkadaşı Şems-i Tebrizi'den tutuştursa da, aslında insanın yalnız başına ulaşması pek mümkün olmayan sevgi tepelerine el ele yürümüşlerdir.
Tutuşturdukları aşk ateşi ile asırlarını aydınlattıkları gibi, çağımıza gelene kadar yaşanan aydınlıklar da onun yaktığı ateşten nasibini almıştır.
“Okyanuslar gibi birbirlerine akmışlar” ve gönüllere ortak bir okyanus sunmuşlardır.
----

Mevlana'nın yaşadığı devir, günümüz İslam Dünyası gibi karışıklıklarla doludur.
Moğol istilası, dalga dalga İslam Dünyası'nı sarmıştı.
Her gün bir yerler yıkılıyor, insanlar ölüyor, şehirler köyler tahrip ediliyordu. Moğollar, taş üstünde taş bırakmıyorlardı. Mecburi göçler yaşanıyordu. Selçuklu yıkılışın eşiğindeydi.
Yepyeni bir devleti doğuracak olan Anadolu birliği, çoktan dağılma sürecine girmişti.
İçe ait olan hareketler, bünyeyi sarmıştı. Nizamiye Medreseleri bile verimsiz hale gelmişti.
İşte tam bu zamanda Mevlana Hazretleri, kanlı coğrafyanın, en hayati ilim ve kültür merkezleri olan, Horasan, Bağdat, Mekke, Medine, Şam, Darende, Kayseri, Karaman gibi şehirlere uğrayarak gelmiş ve Konya'da karar kılmıştır.
Babası, ondaki kabiliyeti erken keşfetmiş ve yol boyunca onu okutarak getirmiştir.
Hazret-i Mevlana çok defa incinmiş ama kimseyi hiç kimseyi incitmemiştir.
Tıpkı Peygamber meclisi gibi, dergâhı herkese açıktır.
Gönüller Sultanı Mevlana'nın herkesi kucaklayan hoş görüsüne ve sinelerimizi saran sıcak sesine olan ihtiyaç, şimdilerde daha net anlaşılmış görünüyor.
Mahzun Mevlana'nın, mahzun bir gönül kalmaması adına sonuna kadar açtığı gönül kapısından girmeye çalışanlar bütün dünyada dalga dalga büyüyor.
Hazreti Mevlana Konya'da yeşil türbesinin altında istirahata çekilmiş gibi dursa da, sesi, soluğu, mesajı dünyayı dolaşıyor.

“Gel artık aldanma divane gönül”
“Gel artık geç kalma.”
Gece, gündüzün eteklerine dokundu ve Konya, dergahın aydınlığında bir sabaha daha uyandı.

H.Tokak
Alıntı ile Cevapla
  #11  
Okunmamış 16-07-2007, 12:20 PM
pinhân
Standart Cevap: Tasavvufi Hikayeler, yazılar...

DERDİM BANA DERMAN İMİŞ

Yüce veli Beyazid-i Bestami Hazretleri (ks) şöyle diyordu bir keresinde:


"Bir dertli kul idim derman arayan... Kalbime bir süvari gibi indim. Bütün ellerimle Hakk'ın kapısını çaldım.

Bela eliyle çalmadıkça kapı açılmadı.

Bütün dillerle izin istedim, hüzün diliyle istemedikçe izin verilmedi.

Bütün ayaklarla O'na giden yolda yürüdüm, yokluk ayağıyla yürümedikçe dergahına varamadım.

Denildi ki, Ey Beyazid! Nefsinde boş ol!.. Hiç ol da gel!.. Yıllarca gayret ettim...

Bir gün sükut edince baktım ve gördüm ki derdim, dermanım imiş.

Şimdi sen başlangıç istiyorsan; kalp süvarisi, beden piyadesi ol da yola çık...”

Uzun söze ne hacet, hâl ve söz ehli sözünü söylemiş...

Bahsedilen, manevi yolculukta ve kutsal için çekilen zahirî ve bâtınî çile ve bu çilenin insanı olgunlaştırması ve Hakk'a ulaştırması hadisesini iyi idrak etmek lazım. Yüce İslam'ı dava edinen Allah dostları, mütefekkirlerimiz ve bu yüce davayı kendine dert edinen ve çilesine talip olan eli kalem tutan büyüklerimize sonsuz müteşekkiriz.

Bu nokta da büyük dava adamı Bediüzzaman Hazretleri (ks) ve daha nicelerinin yaşadığı çileli hayatı ve günümüz yaşayan Allah adamlarının, Ümmet'in imanı için çektikleri meşakkatler, yazdıkları kıymetli eserler akla geliyor.

"Ulu çınarlar, fırtınalı havalarda yetişir," diye güzel bir söz vardır hani...

Değerli yazar Hekimoğlu İsmail "Minyeli Abdullah" romanını yazdığı sıralarda, kendisine; daha önemli İslâmî mevzûlar varken, neden romanla vakit kaybediyorsunuz dediklerinde; "Ben roman yazmıyorum, derdimi yazıyorum" demiş. Ne mutlu!.. Dava şuuruyla dertli olmak, dertlenmek, dert edinmek...

Bu davanın fikir çilesini çeken, Merhum Üstad Necip Fazıl:

Akrep, nokta nokta ruhumu sokmuş,
Mevsimden mevsime girdim böylece.
Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,
Fikir çilesinden büyük işkence.

Derken; bu bağlamda çile ile yoğrulan eserlerin de nasıl kalıcı ve mücadelede kalemin, eli kalem tutan insanların ne kadar etkili ve önemli olduğu mevzusu da ortaya çıkıyor. Bununla ilgili bir anekdot da şöyle:

Kafkas mücahidi, Şeyh İmam Şamil'in (r.aleyh) bir katibi vardır; Muhammed Tahir el-Karâhî. Şeyh Şamil, onu hiç bir zaman tehlikeli yerlere sokmaz. Ama Muhammed Tahir bu durumdan hiç hoşnut değildir. Bir gün şöyle der:

"Ya imam! Yoksa bana güvenmiyor musun? Beni de cenk alanına göndersen olmaz mı?

İmam Şamil ona şu muhteşem cevabı verir:

"Hayır Tahir!.. Herkes ölse bile sen sağ kalmalısın. Elde kılıç çarpışan savaşçılarımızdan, yitenlerin yerlerine yenilerini buluruz, ama senden başka eli kalem tutanımız yok. Sen savaşlarımızın kitabını yazmayı sürdürmelisin."

Sözüyle ve kalemiyle bu davaya destek verenlere selam olsun…


ZEKERİYA MARAL
Alıntı ile Cevapla
  #12  
Okunmamış 18-07-2007, 04:05 PM
pinhân
Standart Cevap: Tasavvufi Hikayeler, yazılar...

Kalp üzerinde iyice düşündüğümde, diğer organlarda bulunmayan beş özelliğin onda bulunduğunu gördüm:

Birinci Özellik




Düşman kalbi ele geçirmeye çalışıyor, her tülü gailelerle sürekli ona karşı hamle yapmakta. Şeytan da insanın kalbi üzerine oturmuş gaflet anını bekliyor. Kalp ilham ve vesveselerin mekanı; melek ve şeytan gibi iki davetçi tarafından sürekli kapısı çalınmakta!

İkinci Özellik

Kalbin meşguliyeti oldukça fazladır. Akıl ve heva-i nefis oradadır. Orası iki rakip ordunun savaş alanıdır; bir tarafta heva ve askerleri, diğer tarafta ise akıl ve askerleri bulunuyor. Bu sebeple kalp, sürekli bir muharebe meydanı, ölüm kalım mücadelesinin mekanı ve rakiplerin çekişme alanıdır. Böylesine mühim bir noktanın dikkatlice korunup gözetilmesi, güvenliği konusunda gaflete düşülmemesi gerekir.


Üçüncü Özellik

Kalbin karşı karşıya kaldığı tehlikeler oldukça fazladır. Bir ok gibi öldürücü fikirler gece gündüz oraya yağmur gibi yağmaya devam eder. İnsan bunlara engel olamaz. Kalp iki göz kapağı arasında bulunan göze benzemez. Göz kapaklarını kapatmakla veya boş bir mekanda olmakla ya da gözlerin bir şey görmediği karanlık bir gecede gözler bütün tehlikelerden selamettedir. İki dudakla dişler arasında bulunan dile de benzemez. Dili hapsedip susturmaya gücün yeter. Ama kalbe devamlı tehlikeli fikirler üşüşür. Bir an bile onlara ne engel olmak ne de onlardan korunmak mümkündür. Bunun yanında nefis de hemen o kötü fikirlere uymak ister. Hasılı bu tehlikelerden kurtulmak çok zorlu bir iş olup insanı dermansız bırakır ve büyük mihnetlere sokar.


Dördüncü Özellik

Kalpte bulunan manevi hastalıkların tedavisi güçtür. Bu hastalıklar senin için gayptır; elle tutulup gözle görülmez. Ancak seni tehlikeye maruz bıraktığında onları hissedebilir, farkına varabilirsin. Bundan dolayı büyük bir gayretle, ince bir dikkat ve riyazetle mükemmel bir şekilde bu hastalıkları tam olarak araştırıp tesbit etmek gerekir.


Beşinci Özellik

Kalp çok süratli olarak halden hale geçtiği için afetler de ona çok çabuk gelir. Kalp için, kaynamakta olan bir tencerenin kapağından daha hareketli derler. Şair şöyle der:

Kalp, çok değiştiği için bu ismi almıştır
Fikirler insanı halden hale sokar.

Allah korusun kalbin sürçmesi, doğruluktan sapması çok büyük bir felaket, böyle bir tehlikeye düşmek katlanılmaz bir zorluk ve afettir. Bunun başlangıç seviyesi kalp katılığı/kasvet ve Allah’tan başkasına meyil, sonu ise Allah korusun küfürdür.

Cenab-ı Hakk’ın iblisle ilgili şu kavlini duymadın mı:

“O yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu.” Onun kalbinde kibir vardı, kibir onu Allah’tan yüz çevirmeye ve açık bir küfre sevk etti. Cenab-ı Hak yine şöyle buyurur:

“Fakat o, dünyaya saplandı ve hevesinin peşine düştü.”

Zaten onun kalbinde hevasına meyletme ve uyma isteği vardı. Bu da onu o çirkin günahı işlemeye itti. Şu ayete de kulak ver:

“Yine O’na iman etmedikleri ilk durumdaki gibi onların kalplerini ve gözlerini ters çeviririz. Ve onları şaşkın olarak azgınlıkları içerisinde bırakırız.”

Ey saadet yolcusu, bütün bu manalar sebebiyle Allah’ın has kulları kalpleri için çok korkarlardı. Onun için ağlar, kalplerinin sapmaması için büyük gayret gösterirlerdi. Allah Teala bu kimseleri şöylece vasf eder:

“Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.”

Allah Teala bizleri de sizleri de ibret alanlardan, tehlikelere dikkat edip korunanlardan, kalplerini güzel bir şekilde ıslah etmeyi başaranlardan eylesin. O, merhametlilerin en merhametlisidir.



Cennete Doğru Yedi Geçit (Minhacul Abidin)
İmam Gazâlî
Alıntı ile Cevapla
  #13  
Okunmamış 27-08-2007, 03:29 PM
pinhân
Standart Cevap: Tasavvufi Hikayeler, yazılar...

Necmüddin Kübra k.s. der ki: İki zikir bir yerde bulunmaz. Devamlı dünya varlıklarını zikir ve dert eden kimse, Allah’ı gerçek manada zikredemez. Allah’ın zikrine dalan kimse de kalbini dünya ile meşgul etmez. Hz. Peygamber s.a.v. devamlı Allahu Tealâ’yı zikrederdi. Peygamberlerin ve velilerin normal işleri de zikir sayılır. Çünkü, onların bütün davranış ve işleri Hak ile olur, hak ölçülere uyar. Zikirden gaye, kalbin Allah ile huzur bulmasıdır.” (Tasavvufî Hayat)

Arifler, zikrin fayda vermesi için kalbin günah kirlerinden uzak ve temiz tutulmasını gerekli görmüşlerdir. Çünkü her bir günah kalbin üzerine siyah bir nokta olarak çöker. Bu siyahlıklar tevbe, istiğfar, zikir ve salih amellerle temizlenmezse kalbi kapatır, karartır ve katılaştırır. Böyle bir kalp ölmüş gibi gaflet içinde kalır. İbadetten zevk almaz. Ne yapsa taklitte kalır. Bu kalbin özel bir terbiye ve tedaviden geçmesi lazımdır. Onu uyandıracak ilâhi bir sevgiye ve feyze ihtiyacı vardır. Günümüzde bir çok müslüman kalbini ihmal edip gafletine bir çare aramadığı için, Allah dostlarının yaşadığı güzellikleri hiç tatmadan ölür gider. Halbuki kalbimiz Rabbimiz için tahsis edilmiş çok özel bir yerdir.


Her mümin, kalbinin durumunu, nefsinin hallerini, Rabbi ile arasındaki hukukunu kontrol için günün belirli saatlerini ayırmalıdır. Amellerinin günlük muhasebesini yapacağı bir vakti olmalıdır. Midesinin hakkı olduğu gibi, kalbinin de hakkı ve görevi olduğunu kabul etmelidir. Midesi gibi kalbin de bir gıdaya ihtiyacı olduğunu düşünüp, en münasip saatleri zikir için tahsis etmelidir. Kalbine bu şekilde vakit ayırmayan bir kimse, sadece günlük olarak kıldığı beş vakit namaz ve haftada bir okuduğu Kur’an tilâvetiyle kalbini diriltemeyeceğini, nefsini terbiye edemeyeceğini, Yüce Allah’ı çokça zikredenlerden olamayacağını bilmelidir.

(Alıntı)
Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç Cevapla

Seçenekler
Stil


Tasavvufi Hikayeler, yazılar...

Tasavvufi Hikayeler, yazılar... konusu, İslam ve insan/Tasavvuf bölümünde tartışılıyor .




Gündemden Başlıklar

Konu Kategori
Evden eve nakliyat Liseler & Üniversiteler
Şehir ve Firma Rehberi Tatil ve Oteller
Tatil ve Oteller Seo

Tüm Zamanlar GMT +2 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 04:36 AM.




Powered by vBulletin® Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.3.2
Tynt Script Sponsored by Information Technology Salary
Bütün Hakları Saklıdır 2005-2011 Rehberim.net