Rehberim

bilim tarihi

PROGRAM REHBERİM bölümü Teknoloji Rehberim / bilim tarihi konusu gösteriliyor Özet:Bilim Nedir ? sözlükte bilim söyle tanımlanıyor: Bilim: "Evrenin ye da olayların bir bölümünü konu olarak seçen, deneysel yöntemlere ve ...


Go Back   Rehberim > PROGRAM REHBERİM > Teknoloji Rehberim

bilim tarihi

Açılış Sayfam Yap Reklam Kayıt ol Konuları Okundu Kabul Et

  Sponsorlu Bağlantılar

Cevapla

Seo Seçenekler Stil
  #1  
Okunmamış 29-06-2007, 11:10 AM
Twitter
Standart bilim tarihi

Bilim Nedir?


sözlükte bilim söyle tanımlanıyor:

Bilim: "Evrenin ye da olayların bir bölümünü konu olarak seçen, deneysel yöntemlere ve gerçekliğe dayanarak yasalar çıkarmaya çalışan düzenli bilgi."

"Genel geçerlik ve kesinlik nitelikleri gösteren yöntemli ve dizgesel bilgi."

"Belli bir konuyu bilme isteğinden yola çıkan, belli bir ereğe yönelen bir bilgi edinme ve yöntemli araştırma süreci."

Bilim ile uğrasan bir kişinin bu tanımları yeterli bulmayacağını söylemeye gerek yoktur. Bu nedenle, bilimin eksiksiz bir tanımını yapmaya kalkışmak yerine, onu açıklamaya çalışmak daha doğru olacaktır.

İnsan doğaya egemen olmak ister!

Derler ki insanoğlu varoluşundan beri doğayı bilmek, doğaya egemen olmak istemiştir. Bu nedenle, insan varoluşundan beri doğayla savaşmaktadır. Son zamanlarda, bu görüsün tersi ortaya atılmıştır: İnsan doğayla barış içinde yasama çabası içindedir.Bence bu iki görüş birbirlerine denktir. Bazı politikacıların dediği gibi, sürekli barış için, sürekli savaşa hazır olmak gerekir.

Gök gürlemesi, simsek çakması, Ay’ın ye da Güneş’in tutulması, hastalıklar, afetler, vb. doğa olayları bazen onun merakini çekmiş, bazen onu korkutmuştur.

Öte yandan, bu olgu, insani, doğa korkusunu yenmeye ve merakini gidermeye zorlamıştır. Korkuyu yenebilmenin ye da meraki gidermenin tek yolunun, onu yaratan doğa olayını bilmek ve ona egemen olmak olduğunu, insan, önünde sonunda anlamıştır. Peki, insanoğlunun doğayla giriştiği amansız savasın tek nedeni bu mudursa Başka bir deyişle, bilimi yaratan güdü, insanoğlunun gereksinimleri midir?

Elbette korku ve merakin yanında başka nedenler de vardır. İnsanin (toplumun) egemen olma isteği, beğenilme isteği, daha rahat yasama isteği, üstün olma isteği vb. nedenler bilgi üretimini sağlayan başka etmenler arasında sayılabilir. İnsanin korkusu, meraki ve istekleri hiç bitmeden sürüp gidecektir. Öyleyse, insanin doğayla savası (barışma çabası) ve dolayısıyla bilgi üretimi de durmaksızın sürecektir.

Bilim neyle uğraşır

Bilimin asil uğrası alanı doğa olaylarıdır. Burada doğa olaylarını en genel kapsamıyla algılıyoruz. Yalnızca fiziksel olguları değil, sosyolojik, psikolojik, ekonomik, kültürel vb. bilgi alanlarının hepsi doğa olaylarıdır. Özetle, insanla ve çevresiyle ilgili olan her olgu bir doğa olayıdır. İnsanoğlu, bu olguları bilmek ve kendi yararına yönlendirmek için varoluşundan beri tükenmez bir tutkuyla ve sabırla uğraşmaktadır.

Başka canlıların yapamadığını varsaydığımız bu isi, insanoğlu aklıyla yapmaktadır.

Bilimin gücü

Bilim, yüzyıllar süren bilimsel bilgi üretme sürecinde kendi niteliğini, geleneklerini ve standartlarını koymuştur. Bu süreçte, çağdaş bilimin dört önemli niteliği oluşmuştur: çeşitlilik, süreklilik, yenilik ve ayıklanma.simdi bunları kısaca açıklamaya çalısalım.

çeşitlilik: Bilimsel çalışma hiç kimsenin tekelinde değildir, hiç kimsenin iznine bağlı değildir. Bilim herkese açıktır. İsteyen her kişi ye da kurum bilimsel çalışma yapabilir. Dil, din, irk, ülke tanımaz. Böyle olduğu için, ilgilendiği konular çeşitlidir; bu konulara sinir konulamaz. Hatta, bu konular sayılamaz, sınıflandırılamaz.

Süreklilik: Bilimsel bilgi üretme süreci hiçbir zaman durmaz. Krallar, imparatorlar ve hatta dinler yasaklamış olsalar bile, bilgi üretimi hiç durmamıştır; bundan sonra da durmayacaktır.

Yenilik: Bir evrim süreci içinde her gün yeni bilimsel bilgiler, yeni bilim alanları ortaya çıkmaktadır. dolayısıyla, bilime, herhangi bir anda tekniğin verdiği en iyi imkânlarla gözlenebilen, denenebilen ye da var olan bilgilere dayalı olarak usavurma kurallarıyla geçerliği kanıtlanan yeni bilgiler eklenir.

ayıklanma: Bilimsel bilginin geçerliği ve kesinliği her an, isteyen herkes tarafından denetlenebilir. Bu denetim sürecinde, yanlış olduğu anlaşılan bilgiler kendiliğinden ayıklanır; yerine yenisi konulur.

Bilimsel Bilginin Özellikleri

* Bilim olgusaldır. Olgusal olmak demek bilimin gözlenebilir olgulara dayanması demektir.
* Bilim mantıksaldır. araştırma sonuçlarının kendi içerisinde tutarlı olması gerekir.
* Bilim genelleyicidir. Bilim tek tek olgularla değil olgu türleriyle uğraşır.
* Bilim nesneldir (Objektif). Bilimsel bilgi, bireyin kişisel görüsünden bağımsızdır.
* Bilim eleştiricidir.

Bilimin Değeri

Bilim, doğal ve sosyal gerçekliğin daha iyi anlaşılmasını ve belirli ölçüde de olsa denetlenmesini sağlar. Toplumun itici gücünü, üretim biçimini ve gelişmesini belirler. Bir toplumun bilim düzeyi, onun geri, az gelişmiş ye da gelişmiş olduğunun ölçütüdür.

Bilim üç bakımdan değerlidir:

1. Bilimin her şeyden pratik bir değeri vardır. Başka bir deyişle bilim bize hem bireysel ve hem de toplumsal yaşantımızda, teknoloji yoluyla büyük yararlar sağlar. Bilim sayesinde teknoloji üreten insan, dünyadaki yaşantısının süresini uzatabilir, temel problemlerini çözebilir, yaşamını niteliksel olarak ve manevi bakımdan geliştirilebilir. Bilim bundan dolayı, bir toplumun itici gücüdür. Toplumun üretim tarzını ve itici gücünü belirler.

2. Entelektüel değeri vardır. Yani bilim insanin bilme isteğini, merakini tatmin eder. İnsana evreni anlama olanağı sağlar. İnsan bilim sayesinde doğal ve toplumsal gerçekliği anlayabilir.

3. Ahlaki değeri vardır. Buna göre bilim insana belirli bir dünya görüsü oluşturma, belli ilkelere göre düşünme, dünyaya bilimin sağladığı verilere göre bakma olanağı verir. Yani bilim insanlara bilimsel bir zihniyet kazandırır. Bilimsel zihniyet ise, insanlara dürüst ve tarafsız olmayı, karşılaşılan problemleri sabırlı, ayrıntılı ve uzak görüşlü bir biçimde ele almayı öğretir ki bunlar ahlak ve erdemin en önemli özellikleri arasındadır.

Bilimsel zihniyetin, insanların daha erdemli ve yüksek ahlaklı olmalarını sağlayacağını düşünmek bos bir hayal değildir. Yasan sahip olabileceği bilimsel zihniyet yoluyla hem kişisel yasayışını ve hem de toplumsal yasayışını düzenleyebilir; insan bu sayede, içinde yasadığı toplum için çalışmayı öğrenebilir.

Bilim Tarihi Nedir?

Bilim tarihi kısaca bilimin doğuş ve gelişme öyküsüdür. Amacı nesnel bilginin ortaya çıkma, yayılma ve kullanılma koşullarını incelemektir.
Bilim çoğu kez sanıldığı gibi ilk defa ne Rönesans’tan sonra, ne de Bati dünyasında ortaya çıkmıştır. Bilim; insanlığın kafa ürünüdür. Kökleri ilkel toplumların yaşamına kadar uzanır.

Bilimsel yöntem

Amacı evreni anlamak ve açıklamak olan bilimin, bu amaca ulaşmak için izlediği yola bilimsel yöntem adi verilir. Bilimsel yöntem, bilim adamlarının ortaklasa olarak kullandıkları belirleme ve açıklama yollarını kapsayan bir süreçtir.
Sponsorlu Bağlantılar
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Okunmamış 29-06-2007, 11:10 AM
Twitter
Standart Cevap: bilim tarihi

ESKIÇAG'DA BILIM

A. Çin'de Bilim


Çin Uygarlığında bilimsel faaliyetin başlangıcı M.Ö. 2500'lere kadar götürülebilir. Zaman zaman sınırları Hindiçini de içine alan, zaman zaman ise sadece Sarı Irmak civarında ufak bir devlet seklinde görülen Çin, ilk insan kalıntılarının (Sinantropus Pekinensis) bulunduğu yerlerden biridir. Çin uygarlığı, genellikle, kapalı bir uygarlık olarak nitelendirilmiştir. Ancak Türklerle ve Hintlilerle yakın ilişki içinde oldukları bilinmektedir. Bu etkileşim sonucunda Türklerin kullandıkları On İki Hayvanlı Türk Takvimi'ni benimsemişlerdir. Hint uygarlığından ise, özellikle matematik konusunda etkilendikleri bilinmektedir. On ikinci yüzyıldan itibaren yapılan seyahatler sonucunda, matbaa ve barut gibi teknik buluşlar, Avrupa'ya Çin'den götürülmüstür.

Çin'de kullanılan sayi sistemi on tabanlıdır. Ayrıca, işlem yapmalarını kolaylaştıran, abaküs ve çarpım cetveli gibi bazı basit aletler de kullanmışlardır. Diğer uygarlıklardan farklı olarak Çin'de daha çok aritmetik ve cebir bilimleri gelişme göstermiş ve hatta geometri problemleri bile bu iki disiplinden yararlanılarak çözülmeye çalışılmıştır.

Çin astronomisi, diğer uygarlıklardan bazı temel farklılıklar gösterir; takvim hesaplamalarında, diğer uygarlıkların Güneş veya Ay’ı esas almalarına karşın, Çin uygarlığında yıldızlar esas alınmıştır ve diğer sistemlerde yıllık hesaplamalar kullanılırken, burada günlük hesaplamalar kullanılmıştır. Ayrıca Çinlilerin, temel koordinat düzlemi olarak ekliktik düzlemi yerine ekvator düzlemini benimsedikleri görülmektedir. Çin astronomisi, bu açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, bir yıldız astronomisidir ve gözle görülebilen yıldızların yanında, kuyruklu yıldızlar ve kutup yıldızı hakkında ayrıntılı bilgiler içermektedir. Teknik açıdan da devrine nispetle oldukça gelişmiş bir düzeyde bulunan Çin astronomisinde, Galilei'den önce Güneş lekeleri konusunda bilgi verildiği görülmektedir (M.Ö. I. yüzyıl). Ayrıca astronomi metinlerinde, meteor ve meteoritler ile nova ve süpernovalar hakkında kayıtlara da rastlanmaktadır.

Çin tıbbi, evren, doğa ve insan arasında sıkı bir ilişkinin bulunduğu anlayışına dayanır. Çinli düşünürler, evrenin sürekli bir oluşum içinde olduğuna inanırlar; onlara göre, bu sürekli devinim daima bir başlangıça dönüşü içerir. Evrensel sistemin bir parçası olan insan, ikilem gösteren yine ve yang ilkesinin (iyilik ve kötülük, hastalık ve sağlık gibi) etkisi altındadır. Geleneksel Çin tıbbının tedavi şekillerinden olan masaj ve akupunktur yöntemleri günümüzde de kullanılmaktadır.

B. Hindistan'da Bilim

Hindistan'daki bilimsel etkinliklerin başlangıcını M.Ö. 5000'lere kadar geriye götürmek mümkündür; ancak bilim gibi düzenli bir bilgi topluluğunun oluşumu için yaklaşık M.Ö. 2500'leri beklemek gerekmiştir. Erken dönemlere ilişkin bilgileri Vedik metinlerden ve nispeten daha geç tarihli olan Siddhantalardan edinmek olanaklıdır.

Hindistan'da kullanılan sayi sistemi, on tabanlı (yani desimal) olup, erken tarihlerden itibaren konumsal rakamlandırma yönteminin benimsendiği görülmektedir. Sıfırı ilk defa Hintli matematikçiler kullanmıştır. sayı sistemindeki bu erken tarihli gelişme, aritmetiğin gelişim hızını büyük ölçüde etkilemiştir.

Daha sonra Pythagorasçilara mal edilecek olan Pythagoras Teoremi'nin çözümü ile ilgili erken çözüm örneklerine Hintlilerin geometrik metinlerinde rastlamak mümkündür.

Cebir alanında birinci ve ikinci derece denklem çözümleriyle ilgilenmişler ve trigonometri alanında ise, sinüs ve kosinüs fonksiyonlarını kullanmışlardır.
Daha sonra Hintlilerin aritmetik, cebir ve trigonometri konusundaki bilgileri Sanskrit dilinden Arapça'ya yapılan çeviriler yoluyla İslâm Dünyası’na aktarılacak ve buradaki bilimsel uyanışta önemli bir rol oynayacaktır; on ikinci yüzyıldan itibaren Arapça'dan Latince'ye yapılan çeviriler sonucunda ise, Hıristiyan Dünyası bu bilgilerle tanışacaktır.

Hintlilerin evreni Yer merkezlidir ve astronomiden söz eden metinlerde Ay ve Güneş’in hareketleri ve tutulmaları, Yer, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn'ün hareketleri, Yer ve Güneş’in birbirlerine uzaklıkları hakkında ayrıntılı bilgiler verilmiştir. M. S. besinci ve on ikinci yüzyıllar arasında konuyla ilgili yapmış oldukları çalışmalarda ise, trigonometrik oranları da dikkate almak suretiyle, Güneş-Yer, Ay-Yer uzaklıklarını, Güneş, Ay ve diğer gezegenlerin konumlarını ve dolanım periyotlarını hesaplamaya çalışmışlar ve bunlarla ilgili sayısal değerleri içeren eserler bırakmışlardır. Bunlardan Aryabhata adındaki bir astronom ilk defa Yer'in kendi etrafındaki hareketinden söz etmiştir.

Hint tıbbi, başlangıcından itibaren Hint felsefesi ve kozmolojisiyle iç içe gelişmiştir. Onlara göre, canlı varlıklar evrenin küçük bir modelidir ve doğadaki diğer varlıklar gibi, toprak, su, hava, ateş ve eterden meydana gelmiştir. M.Ö. üçüncü yüzyıldan itibaren gelişen tıpla ilgili sistemler konuya yeni bakış açıları getirmiştir. Bunlardan Yoga Okulu, sağlıklı olabilmek için beden disiplinin yani sıra, zihin disiplinini de şart koşarken, yine ayni dönemlerde ortaya atılan bir başka görüş, beden yapısının temelde kimyasal esaslara dayandığını, dolayısıyla tedavinin de ayni esaslara dayanması gerektiği tezini savunmuştur.

Hint uygarlığındaki bilimsel uğraşlar, bilimin gelişimi üzerinde oldukça etkili olmuştur. Bu etki ilk dönemlerde tacirlerin, seyyahların ve askerlerin yardımlarıyla gerçekleşirken, daha sonraki dönemlerde, doğrudan doğruya bilginler ve çevirmenler yoluyla gerçekleşmiştir.

C. Orta Asya'da Bilim

Orta Asya bilim tarihi M.Ö. 8000'lere ve hattâ çok daha eskilere kadar götürülmektedir. Arkeologlar tarafından bugün de sürdürülmekte olan kazılarda, tas devrinden kalma çanak ve çömleklere, çakmak tasından ve tastan yapılmış topuz veya kargı biçimindeki silahlara, buğday ve arpa yetiştirildiğine ilişkin izlere rastlanmıştır.

Daha sonra, demir kullanılıncaya kadar geçen süre içinde hayvanlar evcilleştirilmiş, bakir ve kursundan çeşitli eşyalar yapılmıştır. İlk defa alaşım olarak bronzu kullanan Türklerdir

Demir devrinden sonra, iklim koşullarının bozulması nedeniyle, Türklerin güneye doğru göç ettikleri görülmektedir. Orta Asya'da atı evcilleştirmişler ve M.Ö. 2800 yılı sıralarında arabayı icat etmişlerdir.

Türkler, evrenin bir kubbe biçiminde olduğunu düşünüyorlardı. Bu kubbe, altın veya demirden bir kazık, yani Kutup yıldızı çevresinde, muntazam bir hızla dönüyordu. Burçları taşıdığı düşünülen ekliktik çarkı ise buna dik olarak yerleştirilmişti. Gökteki bu düzen, Yeryüzü'ne de yansımıştı. Kutup Yıldızı’nın tam altında, Yeryüzü'nün yöneticisi olan hakanın oturduğu kent bulunuyor ve Ordug adi verilen bu kentin planı da göksel düzeni yansıtıyordu. Merkezde kesişen iki ana yol vardır. Nasıl gök, kutup yıldızının çevresinde dönüyorsa, toplumdaki isler de hükümdarın çevresinde döner.

Bilinen ilk Türk yazılı anıtı Göktürk devleti (552-745) döneminden kalma Orhun Yazıtları’dır. Göktürkler On İki Hayvanlı Türk Takvimi'ni kullanmışlardır. Takvimde her yıla bir hayvanin adi verilmiştir. Bunlar sıçan, öküz, kaplan, tavsan, ejder, yılan, at, koyun, maymun, tavuk, köpek ve domuzdur. On iki yıl süren her devreden sonra ayni adları taşıyan ikinci bir devre baslar. Devreyi teşkil eden hayvanlar devrederken ait oldukları yılların özelliklerini de belirliyordu. Bir gün on iki eşit kısma ayrılır ve her birine "çağ" denirdi. Yani bir çağ iki saate karşılık geliyordu. Bu çağlara da yine on iki hayvanin adi veriliyordu. Gün gece yarısı, yıl da ilkbahar başlangıcı ile baslardı. Dört mevsim vardı. yıl, altmış günlük altı haftaya ayrılmıştı. Bu on iki hayvanlı takvim daha sonra, on üçüncü yüzyılda da kullanılmıştır.

D. Mısır’da Bilim

Nil nehri civarında gelişen Mısır uygarlığı M.Ö. 2700 yıllarından itibaren matematik, astronomi ve tip konularındaki etkinliklerle parlamıştır. Mısırlılar matematiklerinde, kullandıkları on tabanlı hiyeroglif rakamlarıyla, sayıları sembollerle ifade etme safhasına ulaşmışlardır. Bu rakamlarla çeşitli matematik işlemlerini yapabilmişler ve cebir işlemlerine çok benzeyen ve diğer uygarlıklarda da görülen "aha hesabi" adli bir hesaplama yöntemi geliştirmişlerdir. Bu hesaplamada "yanlış yoluyla çözüm" tekniği kullanılmıştır. Geometrilerinde ise alan ve hacim hesapları yapıyorlardı. Mimari alanında Mısırlılardan kalan eserler arasında en önemli yeri piramitler tutar; onlar birer mimari harikasıdır. Mısırlılar gökyüzü olaylarını dinî açıdan yorumlamışlardı. Gök cisimlerini tanrı olarak kabul etmişler ve gök yüzündeki olayların da tanrıların faaliyetleri olduğuna inanmışlardı; yani astronomileri dinî öğelerle iç içe idi. Takvimleri Güneş takvimi idi ve yıl uzunluğu 365 gün olarak kabul ediliyordu. Günümüzde kullanılan takvimin temelinde Mısır takvimi yer alır. Günün 24 saate bölünme geleneğini de Mısırlılara borçluyuz.

E. Mezopotamya'da Bilim

Dicle ve Fırat deltası, Asya, Afrika ve Avrupa arasında köprü vazifesi gören bir kavsak bölge olarak büyük bir uygarlığın gelişmesine çok elverişli bir yerdi. Burada gelişen Mezopotamya uygarlığının başlangıcı M.Ö. 3000 yıllarından öncesine gider. Bu uygarlığı Sümerliler, Akadlilar ve Babilliler ortaya koymustur. Bilimsel faaliyetler olarak daha çok zaman ölçme, alan hesaplama, sulama kanallarını organize etme, değiş-tokuş gibi günlük yasamın gereklerine uygulanan astronomi ve matematik bilgileri ile karşılaşılır.

Modern astronominin temelinde Mezopotamya astronomisi bulunur. Onlar mitolojiye ve dinî inançlara dayanan astronomiden laik ve matematiksel astronomiye gedmeyi başarabilmişlerdir. Evrenin, Yer, gök ve ikisi arasında bulunan okyanustan oluştuğuna inanıyorlardı. Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn gezegenlerini ve on iki takım yıldızını tanıyorlardı. Söz konusu beş gezegenin tutulma düzlemi yakınında dolaştığını saptamışlardı. Ay yılına dayanan takvimleri daha sonraki dinî takvimlere ve İslâm Dünyası’ndaki hicrî takvime temel oluşturmuştur. Günü 12 saate, saati 60 dakikaya, dakikayı da 60 saniyeye bölmüşlerdi. Güneş, Ay ve beş gezegene bağlı olarak bir hafta 7 gün olarak kabul edilmiş, ve bu 7 günlük hafta Romalılar vasıtasıyla Avrupa'ya geçmiş ve oradan da bütün dünyaya yayılmıştır. Ay ve Güneş tutulması tahminlerini yapabilecek düzeyde astronomi bilgisine sahiptiler.

Mezopotamyalılar cebimin kurucusudurlar. gelişmiş bir rakam sistemine sahip olmaları cebir konusunu da ilerletmelerine yol açmıştır. Birinci ve ikinci derece denklemlerini belirli gruplar halinde sınıflamışlar ve her grup için ayrı çözüm formülleri vermişlerdir. Geometrileri analitik idi. Yani, geometri problemlerinin çözümü genellikle cebir yoluyla ele alınmaktaydı. Thales Teoremi'ni dik üçgenler için bulmuş, ve kullanmışlardır. Pythagoras Teoremi'ni de biliyor ve kullanıyorlardı. Daireyi 360 dereceye bölen de Mezopotamyalılardır.

F. Anadolu'da Bilim

Coğrafi konumu çeşitli bölgelerle bir köprü niteliğinde olan Anadolu yarımadasından ilk uygarlıkların tarihi M.Ö. 8000'lere kadar götürülmekte olup, bu uygarlığın bugünkü Aksaray ili civarında olduğu belirlenmektedir. Daha geç tarihli olanlar arasında ise Hitit, Urartu, Firik ve Lidya uygarlıkları sayılabilir.

Hititlerin Mezopotamya kökenli "sekel" ve "mina" adli ağırlık birimlerini kullandıkları, en çok bakır ve tunçtan eşyalar yaptıkları, çivi yazısı ve hiyeroglif yazı olmak üzere iki çeşit yazıları oldukları bilinmektedir.

Van gölü civarında gelişen Urartu uygarlığında ise çivi yazısı ve resim yazısı kullanılmış, yapmış oldukları kapların üzerine, onların hacimlerini yazmışlardır.

En önemli merkezleri Gordion ve Midas olan Firigya uygarlığının Fenike alfabesinin Batı’ya yayılmasında önemli rolü olmuştur. Ayrıca, Kybele adi verilen ana tanrıça kültü de bu uygarlıktan Yunanlılara geçmiştir. Bakir-kalay alaşımı olan tunçtan eşyalar yapmışlar, bazı müzik aletlerini icat etmişler (simbal, flüt gibi), kilim dokumuşlardır. Kilim için kullandıkları "tapetes" adi bugün Fransizcada "tapis" biçimini almıştır.

Bati Anadolu'daki Lidya uygarlığının en büyük basarisi ise parayı icat etmiş olmasıdır. Böylece o dönemin ekonomik hayatında büyük gelişme sağlanmış, modern ekonominin temelleri atılmıştır.
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Okunmamış 29-06-2007, 11:11 AM
Twitter
Standart Cevap: bilim tarihi

YUNANLILAR DÖNEMINDE BILIM

Yunan Dönemi iki kisma ayrilmaktadir. M.Ö. sekizinci yüzyildan Büyük Iskender'in ölümüne (M.Ö. 323) kadar geçen dönem Hellenik Çag ve Romalilarin, Ptolemaios Kralligi'na son verdikleri M.Ö. 30 yilina kadar geçen dönem ise Hellenistik Çag olarak adlandirilmaktadirlar.

Bu dönemde bilim ve felsefe alanlarinda büyük bir atilim gerçeklestirilmis ve Yunan bilginleri ve düsünürleri evren, dünya ve dünyanin üzerinde bulunan canli ve cansiz varliklara iliskin bilgi üretmeye baslamislardir.

A. Hellenik Çag'da Bilim

Bu dönemde doga bilimleri büyük bir gelisme göstermis ve özellikle Aristoteles ve onun yolundan giden Aristotelesçiler bitkilere ve hayvanlara iliskin bilimsel ve yari-bilimsel bilgileri derleyerek botanik ve zooloji alanlarin temellerini atmislardir.

a. Doga ve Bilgi Felsefesi

Bu dönemde önce Varlik Sorunu, daha sonra Bilgi Sorunu gündeme gelmistir. Varlik Sorunuyla ilgilenen Thales, Anaximandros, Anaximenes ve Herakleitos gibi düsünürler, bütün varliklari olusturan ve Arkhe adi verilen Ilk Temel Öge'yi aramislar, Bilgi Sorunu'yla ilgilenen Platon ve Aristoteles gibi düsünürler ise dogru bilginin yapisi ve yöntemi üzerinde çalismislardir.

Bu dönemi önceki dönemlerden ayiran en önemli özellik, dogal varliklarin ve olgularin doga-üstü nedenlerle degil, dogal nedenlerle açiklanmasidir.

* Aristoteles

Aristoteles döneminde politik yapi degismis ve Yunan Dünyasi yavas yavas Makedonyalilarin hakimiyetine girmeye baslamistir.
Makedonya Kralligi'nin güçlenmeye basladigi bu dönemde yasayan Aristoteles, Ege Denizi'nin kuzeyinde bulunan Stageria'da dogmustur (M.Ö. 384-322). O dönemde, Stageria'da Iyon kültürü egemendir ve Makedonyalilarin buralari istila etmeleri bile bu durumu degistirmemistir. Bu nedenle Aristoteles'e bir Iyonya filozofu denilebilir.

Aristoteles'in matematik bilgisi arastirmalarina yeterli olacak düzeydeydi; bilimleri matematik, fizik ve ****fizik olarak üç bölüme ayirirken, Platon gibi, matematige - yani aritmetik, geometri, astronomi ve müzik bilimlerine - bir öncelik tanimisti; ancak uygulamali matematikle ilgilenmiyordu. "Esit seylerden esit seyler çikarilirsa, kalanlar esittir." veya "Bir sey ayni anda hem var hem de yok olamaz (üçüncü durumun olanaksizligi ilkesi)" gibi aksiyomlarin bütün bilimler için ortak oldugunu, postülalarin ise sadece belirli bir bilimin kurulusunda görev yaptigini söyleyerek, aksiyom ile postüla arasindaki farkliliga isaret etmisti. Aristoteles'in, süreklilik ve sonsuzluk hakkinda yapmis oldugu temkinli tartismalar, matematik tarihi açisindan oldukça önemlidir. Sonsuzlugun gerçek olarak degil, gizil olarak varoldugunu kabul etmistir.

Aristoteles, astronomiye iliskin görüslerini Fizik ve ****fizik adli yapitlarinda açiklamistir; bunun nedeni, astronomi ile fizigi birbirinden ayirmanin olanaksiz oldugunu düsünmesidir. Aristoteles'e göre, küre en mükemmel biçim oldugu için, evren küreseldir ve bir kürenin merkezi oldugu için evren sonludur. Yer evrenin merkezinde bulunur ve bu yüzden, evrenin merkezi ayni zamanda Yer'in de merkezidir. Bir tek evren vardir ve bu evren her yeri doldurur; bu nedenle evren-ötesi veya evren-disi yoktur. Ay, Günes ve gezegenlerin devinimlerini anlamlandirmak için Eudoxos'un ortak merkezli küreler sistemini kabul etmistir.

Acaba Aristoteles bu kürelerin gerçekten varolduguna inaniyor muydu? Elimizde buna iliskin kesin bir kanit bulunmamakla birlikte, geometrik yaklasimi mekanik yaklasima dönüstürmüs olmasi, inandigi yönündeki görüsü güçlendirmektedir. De Caelo'da (Gökler Üzerine) yapmis oldugu en son belirlemelere göre, en dista bulunan Yildizlar Küresi, yani evreni harekete getiren ilk hareket ettirici, ayni zamanda en yüksek tanridir. ****fizik'te ise, Yildizlar Küresi'nin ötesinde, sevenin sevileni etkiledigi gibi gökyüzü hareketlerini etkileyen, hareketsiz bir hareket ettiricinin bulundugunu söylemistir. Öyleyse Aristoteles, yalnizca gökcisimlerinin tanrisal bir dogaya sahip olduguna inanmakla kalmamakta, onlarin canli varliklar oldugunu da kabul etmektedir. Bu evrenbilimsel kuram, Fârâbî ve Ibn Sinâ gibi Ortaçag Islâm Dünyasi'nin önde gelen filozoflari tarafindan da benimsenecek ve Kuran-i Kerim'de tasvir edilen Tanri ve Evren anlayisiyla uzlastirilmaya çalisilacaktir.

Aristoteles'in olusturdugu bu fizik ve evren görüsü kendisinden sonra az çok degisime ugramissa da uzun yillar egemen olmus ve Galileo'nun yaptigi çalismalarla geçersiz hale getirilmistir.

Aristoteles'ten önce de hayvanlar üzerinde arastirmalar yapan bilginler vardi, ama zoolojinin, yani hayvanlar biliminin kurucusu Aristoteles olmustur. Aristoteles, hayvanlar üzerinde yapmis oldugu gözlemlerden çikarmis oldugu bulgulari, Historia Animalium, (Hayvan Incelemeleri) De Partibus Animalium (Hayanlarin Bölümleri Üzerine) ve De Generatione Animalium (Hayvanlarin Türeyisi Üzerine) adli yapitlarinda toplamistir; bu üç yapit, birbirleriyle baglantilidir; ancak birincisi hayvanlarin tasviri, ikincisi morfolojisi ve üçüncüsü ise üremesi ile ilgilidir.

* Milet Okulu

Yunanlilardaki bilimsel çalismalar, Izmir'in güneyinde, Söke-Milas yolunun batisinda, bugünkü Balat koyunun yakinlarindaki Milet kentinde baslamistir. Gezginler ve tacirler araciligiyla Dünya'nin uygar ülkelerinden tasinan bilgiler ve beceriler burada yeniden islenip degerlendirilmis ve yeni bir kimlige kavusturulmustur.

* Homeros

M.Ö. 8. yüzyilda Izmir yöresinde veya Sakiz adasinda yasadigi sanilan Homeros, Yunan duygu ve düsüncesinin ilk ürünleri olan Ilyada ve Odysseia adli destanlarin derleyicisidir. Troya savasina iliskin söylenceleri toplayan Ilyada'da eski Yunanlilarin gelenek ve görenekleri, dinî ve felsefî inançlari ve Çanakkale yöresinin tarihî cografyasi hakkinda önemli bilgiler vardir. Konusu, kurulusu ve anlatim yöntemleri bakimindan Ilyada'dan farkli olan Odysseia'da ise Troya'nin yikilisindan sonra, yurdu Ithake'ye dönmek üzere yola çikan Akha önderlerinden Odysseus'un on yil süren yolculugu sirasinda basindan geçen olaylar anlatilir. Bu destanda da ayni türden bilgilere rastlamak mümkündür.

MÖ. 4. yüzyilda Atina'da yaziya aktarilan Homeros destanlarindaki dinî anlayis Atinalilar tarafindan aynen benimsenmis ve Ilyada ve Odysseia Yunan egitiminin temeline yerlestirilmistir. Bunlarin Yunan toplumundaki islevi, M.Ö. 4. yüzyilda Platon'un Devlet'inde elestirilinceye degin hiç sorgulanmamistir.

* Parmenides

Ksenofanes'in yetistirmis oldugu ögrencilerin en önemlilerinden birisi Parmenides'ti. Parmenides, görüneni degil, görünenin arkasindakini ariyordu; çünkü gerçek orada saklanmisti. Ona göre, gerçege, gözlem ve deney ile degil, mantiksal düsünmeyle ulasilabilirdi. Bir matematikçi gibi, "yokluk, bos bir mekandir; mutlak bosluktur; yokluk yoktur ama düsünülebilir" diyordu.

Parmenides, evrenin sinirli oldugunu söylüyordu; evren, bütün uzayi doldurur ve küreseldir; degismez ve ölmez. Degisme ve bunun nedeniymis gibi görünen hareket gerçek degildir. Algilarimiz bizi aldatmaktadir.

* Platon

Soylu bir aileye mensup olan Platon, M.Ö. 428 yilinda Atina'da dogmus ve iyi bir egitim görmüstür. 20 yasinda Sokrates'le karsilasinca felsefeye yönelmis ve hocasinin ölümüne kadar (M.Ö. 399) sekiz yil boyunca ögrencisi olmustur; hocasi ölünce, diger ögrencilerle birlikte Megara'ya gitmis ama burada uzun süre kalmayarak önce Misir'a, oradan da Pythagorasçilarin etkili olduklari Sicilya ve Güney Italya'ya geçmistir. Bir ara korsanlarin eline düsmüs, fidye vererek kurtulduktan sonra, kirk yaslarinda Atina'ya dönmüstür. Atina'da Akademi'yi kurarak dersler vermeye baslayan Platon, M.Ö. 347 yilinda 81 yasindayken ölmüstür.

Platon'un amaci, ögrencilerine bilgi askini asilayarak, onlari filozof bir yönetici olarak yetistirmektir; bu yüzden ahlak ve siyasete agirlik vermis, ancak bunlari mantik ve matematikle temellendirmeyi ihmal etmemistir.

Platon'a göre, insanlar bir magaranin içinde yasarlar ve yüzleri magara girisinin karsisinda bulunan duvara dönük oldugu için sadece ve sadece buraya düsen gölgeleri görebilirler; duyumlarimiz yoluyla varligindan haberdar oldugumuz bu görünümler, gerçek degil, gerçegin iyiden iyiye bozulmus gölgeleridir; gerçegi görmek isteyen bir kimsenin, akil yoluyla duyusal zincirlerden kurtularak basini magaranin girisine çevirmesi ve orada geçit töreni yapmakta olan idealari, yani görüntülerin olusumunu saglayan gerçek biçimleri seyretmesi gerekir. Bu nedenle bu alemde duyumsadigimiz varliklar birer gölgedir ve asil var olan seyler, bu gölgeler ve bu yanilsamalar degil, onlarin ardindaki ölümsüz idealardir. Mesela bir at ne kadar olaganüstü olursa olsun, zamanla bozulur ve kaybolur; oysa at ideasi ezelî ve ebedîdir, degismez.

Öyleyse, degisim içinde bulunan görüntülerin bilgisini bir yana birakarak, hiçbir zaman degismeyen idealarin bilgisine ulasmak gerekir; felsefenin amaci bu olmalidir; gerçek bir filozof, bu aldatici görünümlerin ardina saklanmis olan mutlak bilgiyi, yani idealarin bilgisini yakalayabilen kisidir. Platon böylece bilginlerin yolunu da çizmis olmaktadir; çünkü Ilkçag ve Ortaçag'da bilim ve felsefe birbirlerinden ayri birer etkinlik olarak görülmemistir.

Yapitlarindan anlasildigi kadariyla, Platon daha çok ahlak ve siyasetle ilgileniyordu. Devlet, Yönetici ve Kanunlar adli kitaplarinda ideal bir devletin nasil olmasi gerektigini sorgulamis ve savundugu görüsler, daha sonra Fârâbî ve Ibn Sinâ gibi Islâm filozoflarinin siyaset anlayislarinin biçimlenmesine büyük katkilarda bulunmustur.

Matematik, Platon'un gözünde çok önemli bir bilimdi; çünkü onunla gerçek bilgiye, yani Tanri Ideasi'na ulasmak olanakliydi; zaten Tanri'nin kendisi de bir matematikçiydi.

Platon'a göre, matematik, gölgeler alemi ile idealar alemi arasinda bir ara alem veya iki alemi birbirine baglayan bir geçittir. Platon Akademi'nin kapisina "Geometri bilmeyen bu kapidan girmesin." diye yazdirmistir. Platon uygulamali matematigi sevmemis ve bu nedenle cetvel ve pergelin disinda bir araç kullanmaya yanasmamistir.

Platon da dogaya Pythagorasçilar gibi bakar ve gerçegin kilidini açacak anahtarin aritmetik ve geometri olduguna inanir. Matematikle ilgili orijinal denebilecek bir çalismasi yoktur; katkilari daha çok felsefîdir. Platon'un matematige iliskin görüsleri ve çalismalari sonucunda, matematik, diger bilimler arasinda seçkin bir konuma yerlesecek ve yüzyillardan beri süregelmekte olan bilimsel egitim ve ögretimin esas ögesini olusturacaktir.

Platon'a göre evren küreseldir ve merkezinde Yer bulunur; Yer, küresel ve hareketsiz bir gökcismidir ve evren, Yer'in de merkezinden geçen eksen çevresinde 24 saatte bir dönüs yapar; Günes, Ay ve gezegenler bu hareketle tasinirlar ama onlarin da kendilerine özgü hareketleri vardir. Iste bu hareketleri yüzünden, gezegenler, ekliptik kusagi üzerinde spiral dolanimlar yaparlar.

Gezegenlerin düzgün dolanimlari bir Tanri'nin var oldugunu ilham eder. Nasil bir saatin mekanizmasi ve düzenli isleyisi, onun bir yapicisi ve bir ustasi oldugunu ama bu yaraticinin saatin içinde degil disinda bulundugunu düsündürürse, gezegenlerin dolanimlari da, tipki bunun gibi, gezegenlerin birer tanri olmadiklarini, ancak bu düzenli dolanimlarinin ardinda akilli ve becerikli bir ustanin, yani bir Tanri'nin bulundugunu sezdirir. Bu görüs, sonralari Hiristiyan ve Müslüman filozoflari ve ilahiyatçilari tarafindan Tanri'nin varliginin en önemli kanitlarindan biri olarak kullanilacaktir.

Platon, ideal bir devlet tasarimindan önce, bir toplumun nasil dogdugunu incelemistir; ona göre, toplumlarin olusma nedeni, insanlarin kendi kendilerine yetmemeleridir; kisacasi, insan ancak yardimlasarak yasayabilen bir varliktir; bu durum firinci, tacir, çoban, çiftçi ve mimar gibi çesitli mesleklerin dogmasina ve bu meslek erbabinin yardimlasmasina neden olur.

Fakat insanlar, kendilerinin ve yakinlarinin geleceklerini güven altina almak için, daima gereksinimlerinden fazlasini isterler; daha çok altin, daha çok gümüs ve daha çok fildisi biriktirmeye çalisirlar. Yavas yavas üstünde yasadiklari topraklar kendilerine yetmez olur ve komsularinin topraklarina tecavüz ederler. Savaslar çikar; öyleyse bir de koruyuculara ve bekçilere gereksinim vardir.

Giderek, yurttaslar arasindaki anlasmazliklari giderecek mahkemeler ve hastalari iyilestirecek hastaneler gibi daha karmasik kurumlar belirir; ancak Platon, adaleti mahkemelerde aramaya karsidir. Bu konuda söyle der :

"Insanlarin dogruyla egriyi kendi kendilerine ayiramayip mahkeme ve yargica basvurmalari, adaleti baskalarindan beklemeleri çirkin bir sey degil midir?"

Platon hekimlerle ilgili olarak da bir seyler söyler; bir hekimin görevi, hastalarini en kisa sürede iyilestirmektir, yoksa hasta bedenlerini sürüklemelerine yardimci olmak degildir:

"Iste Asklepios, bu gerçegi biliyordu. Bu nedenle, hekimligi, yalnizca bedenleri saglam olup da geçici bir hastaliga tutulmus insanlar için kullandi."

Sagliksiz bireylere ise, hayat hakki tanimiyordu:

"Hekimler, yurttaslar arasinda bedenleri ve ruhlari iyi olanlara bakmali, böyle olmayanlari ise ölüme terketmelidir."

Platon, halki bir koyun sürüsüne benzetir; yöneticiler bu sürünün çobanlari, koruyucular, yani askerler ise çoban köpekleridir. Öyleyse, insanlari yönetmek aslinda bir sürüyü yönetmekten farkli degildir; Sâmî dinlerinde de bu anlayisa rastlanmaktadir.

Bu kalitsal oligarsiyi koruyabilmek için çözülmelere ve bozulmalara karsi direnmek gerekir. Çözülmelerin ve bozulmalarin baslica nedeni, maddî ve cinsî istahtir. Bu nedenle Cumhuriyet'in seçkinleri, yalnizca serveti degil, fakat ayni zamanda esleri ve çocuklari da toplumsallastirmalidir. Platon'a göre bu ahlaksizlik degildir; çünkü bu yolla herkes birbirine sevgili ve herkes birbirine kardes olacaktir; çocuklar, toplumun çocuklari oldugu için devlet tarafindan yetistirilecek ve kisacasi devlet ile aile özdeslesecektir.

Platon'a göre, zenginlik ve fakirlik, iyi insanlari bozar ve ise yaramaz bir hale getirir; kisacasi bunlar devlete sokulmamasi gereken iki büyük düsmandir. Biri insani sefahate ve atalete sürükler, digeri ise bayagilastirir ve asagilastirir.

Yönetici olacak bir kisinin, öncelikle filozof olmasi gerekir; çünkü filozoflar, idealar alemine yükselmis ve orada dogrunun ve iyinin gerçek örneklerini görmüslerdir. Böylece devletin basinda olanlar, gölgeler için çarpismayacaklar, basa geçmek büyük bir ayricalikmis gibi kim basa geçecek diye birbirlerini yemeyeceklerdir. Platon devletin basina geçeceklere öncelikle matematik ve astronomi bilimlerinin ögretilmesi gerektigini söyler :

* Sokrates

Bütün insanlik tarihinin en saygin kisilerinden birisi olarak taninan Sokrates de aslinda bir sofisttir. Atina'da dogmus (M.Ö. 470) ve iyi bir egitim görmüstür. Babasi, onu kendi mesleginde, yani bir heykeltiras olarak yetistirmek istedigi halde, Sokrates felsefeye ilgi duymustur. Meydanlarda, tiyatrolarda ve yollarda felsefî tartismalarin yapildigi bir ortam içinde böyle bir istek gayet dogaldi. Sokrates, aritmetik, geometri, astronomi ve politikaya iliskin yeterli düzeyde bilgiye sahipti. Çok basit bir yasam sürmüstü. Her ne kadar görüslerinin çok etkili oldugu kabul edilmisse de, hiçbir yapit kaleme almamistir. Onu iki ögrencisi, Platon ve Ksenofanes'in yazdiklarindan tanimaktayiz.

Sokrates diger sofistlerden çok farkliydi. Düzenli bir ögretim yapmiyor ve ögrencilerinden ücret almiyordu. "Kendini bil!" ilkesi dogrultusunda, düsünürlerin bakislarini evrenden insana çevirmisti. Evreni anlamlandirmadan önce kendimizi anlamlandiralim; "Biz kimiz?" bu sorunun yanitini verelim diyordu. Bu nedenle, yalnizca bir tarlayi ölçebilecek düzeydeki geometri bilgisini yeterli buluyor, daha zor matematik problemleriyle ugrasmanin yararsiz olduguna isaret ediyordu. Ona göre, insanlara, pratik ahlak kurallarini ögretmek daha isabetli olacakti. Böylece Sokrates, kuramsal bilim ve uygulamali bilim tartismasini da açmis oluyordu.

Sokrates ilk anlambilimcidir; anlamlari belirlenmemis kavramlarin ve terimlerin kullanilmasinin sakincalarina temas etmistir. Her çesit bilgide, kavramlarin ve terimlerin açik ve seçik bir biçimde tanimlamalarinin yapilmasi gerektigini savunmus olmasi, dolayli yoldan da olsa, bilimin ilerlemesine küçümsenemeyecek ölçüde katkida bulunmustur.

* Thales

Thales M.Ö. 624 yilinda dogmus ve M.Ö. 548 yilinda ölmüstür. Varlikli bir tacirdi. Yunanli yedi bilgeden birisi olarak kabul edilmekteydi.
Ilk Yunan matematikçisi Thales'tir.
Thales'le birlikte geometri ilk defa dedüktif (yani tümdengelimsel) bir bilim dali haline geldi.

Thales astronomiyle de ilgilenmis ve tarih kitaplarina ilk Yunan astronomu olarak geçmistir. Gökyüzündeki yildizlari gözlemlerken bir kuyuya düstügünü herkes bilir. 28 Mayis 585 yilinda gerçeklesen Günes tutulmasini daha önceden tahmin etmis olmasina ragmen, Yer'in bir disk biçiminde oldugunu düsündügünden, Ay ve Günes tutulmalarinin nedenlerini bilmesi olanaksizdi.

Misirlilardan yilin 365 gün oldugunu ögrenmisti. Kuzey yönünün bulunmasinda Küçük Ayi'nin kullanilabilecegini biliyordu ve Yunan gemicilerine Küçük Ayi takim yildizini gözlemleyerek seyahat etmelerini önermisti. Nitekim denizci bir millet olan Fenikeliler de Büyük Ayi'yi kullaniyorlardi.

Thales her seyin aslinin su oldugunu söylüyordu; su, kati, sivi ve gaz olmak üzere üç durumda bulunabilirdi. Suyun olmadigi yerde hayatin da olmayisi, bu maddenin aslî olusunun en güçlü kanitlarindan biriydi. Thales, bu görüsleri ve Homeros'un hikayelerini bir yana birakan gözlemsel düsünceleri nedeniyle bilimin dogusunda önemli bir rol oynamistir.

Aristoteles'e göre, Thales, miknatisin demir tozlarini çekmesi nedeniyle canli olduguna inaniyordu. Nasil bir yorum getirirse getirsin, miknatistan söz eden ilk kisi de Thales'ti.

* Zenon

Bu okulun diger bir temsilcisi de Zenon'dur. Parmenides'le birlikte Atina'yi ziyaret etmistir; orada önemli matematikçilerle karsilasmis olmasi muhtemeldir.

Zenon'a göre, Pythagorasçilara ait olan bir dogrunun noktalardan olustugu görüsü, beraberinde zorunlu olarak sonsuz bölünebilirligi de getirmektedir; ama su paradokslar göz önünde bulundurulacak olursa bunun olanakli bir sey olmadigi hemen anlasilir :

1. Stadyum Paradoksu: Bir noktadan diger bir noktaya ulasmak için, öncelikle bu iki nokta arasindaki mesafenin yarisini geçmek gerekir; ancak bu yeni mesafeyi geçmek için de, önce onun yarisi geçilmelidir ve bu böylece sonsuza kadar sürdürülebilir. Öyleyse, sonsuz sayidaki noktayi, sonlu bir sürede geçmek olanaksizdir.

2. Asil Paradoksu : Yunanlilarin ünlü kosucularindan Asil, bir kaplumbagaya bir miktar avans verdikten sonra kosmaya baslarsa, asla ona yetisemez. Asil'in kaplumbagaya yetisebilmesi için, öncelikle avans olarak vermis oldugu mesafeyi kosmasi gerekir, ama bu süre içinde kaplumbaga bir miktar daha yol almis olacaktir. Asil bu mesafeyi de kostugunda, kaplumbaga biraz daha ilerde bulunacak ve mesafe sonsuz noktalardan olustuguna ve sonsuz sayidaki noktalar sonlu bir sürede geçilemeyecegine göre, Asil hiçbir zaman kaplumbagaya yetisip yarisi kazanamayacaktir.

3. Ok Paradoksu : Yaydan firlayan bir okun hedefe ulasabilmesi için, yayla hedef arasindaki noktalarda tek tek duraklamasi gerekir; bu noktalar sonsuz sayida olduguna göre, ok asla hedefi bulamayacaktir. Öyleyse hareketten ve harekete bagli olarak meydana gelecek olan degismelerden söz etmek olanaksizdir.

b. Matematik

Bu dönemin en önemli matematikçisi Pythagoras'tir. Dik üçgenlere iliskin teoremiyle taninan Pythagoras, varliklari ve varliklar arasindaki iliskileri sayilarla ve sayilara karsilik gelen çizgilerle açiklama egiliminde oldugu için, aritmetik ve geometri bilimleri büyük bir önem kazanmistir.

Ayrica bir açinin üç esit parçaya bölünmesi, bir küpün iki kati hacmindeki bir küpün bir kenarinin uzunlugunun bulunmasi ve bir dairenin alanina esit olan bir karenin bir kenarinin uzunlugunun bulunmasi gibi üç geometrik problem üzerindeki çalismalar da geometrinin gelisimini büyük ölçüde etkilemistir.

c. Astronomi

Bu dönemde gezegenlerin ve yildizlarin gökyüzündeki konumlarini ve devimlerini anlamlandirmaya yönelik göksel kuramlari olusturulmus ve özellikle Eudoxos'un kurgulamis oldugu Ortak Merkezli Küreler Kurami sonraki dönemlerde çok etkili olmustur.

d. Cografya

Yunanlilar Akdeniz kiyilarinda yeni koloniler kurmuslar ve bu koloniler arasindaki ticarî ve askerî seferler sirasinda Avrupa, Asya ve Afrika'nin Akdeniz kiyilarini yakindan tanimislardi.

Herodotos ve Surlu Marinos'un yapitlari fizikî cografyanin, beserî cografyanin ve matematiksel cografyanin gelismesinde etkili olmustur.

e. Tip

Bu dönemde insan bedeninin yapisi da Yunan düsünürlerinin ilgisini çekmis, saglik ve hastalik durumlarinin açiklanabilmesi için yari-bilimsel kuramlar gelistirilmistir. Sonraki çaglari en çok ekleyen Koslu Hipokrates bu dönemde yetismistir.

f. Teknik

Bu dönemde yeni yapi teknolojileri gelistirilmis ve özellikle kent planlamasi sorunuyla ilgilenilmistir.

B. Hellenistik Çag'da Bilim

Hellen birligini saglayan Makedonyali Philip'in öldürülmesinden sonra yerine geçen oglu Büyük Iskender, MÖ.334-323 yillari arasinda bilinen Dünya'nin büyük bir kismini fethederek Avrupa'dan Hindistan'a kadar uzanan büyük bir imparatorluk kurmustu. Büyük Iskender'in askerî seferleri, siyasî yönden oldugu kadar kültürel yönden de çok önemli sonuçlar dogurmustur; çünkü bu seferler sonucunda, Yunan uygarligi, Uzak Dogu'ya kadar yayilmis ve bu bölgedeki Misir, Mezopotamya, Iran ve Hint uygarliklariyla karisarak ve kaynasarak, yeni bir uygarligi, yani Hellenistik uygarligi olusturmustur.

Büyük Iskender, 323 yilinin Haziran ayinda Babil'de ölünce, kurmus oldugu Dünya Imparatorlugu generalleri arasinda paylasilmistir. Misir valisi Makedonyali Ptolemaios burada kralligini ilan etmis ve M.Ö. 30 yilina kadar Misir'a hakim olacak Ptolemaios sülalesini yönetime getirmistir. Hellenistik dönem uygarligini yaratanlar Ptolemaios ailesi olacaktir. Ptolemaios kralligi yöre halkinin din ve kültürüne saygi göstermis, onlarla siki iliskiler kurmustu. Hellen kültürü ile Dogu kültürleri arasindaki etkilesim daha çok dinî ve edebî konularda gerçeklesmis, bilimsel konular ise genellikle Yunanlilarin hakimiyeti altinda kalmistir.
Bu dönemde matematik, astronomi, fizik, biyoloji ve cografya gibi alanlarin bagimsiz bir disiplin olarak temelleri atilmistir.

a. Doga ve Bilgi Felsefesi

Bu dönemde Plotinos, Platon ve Aristoteles sistemlerini uzlastiran yeni bir sistem gelistirmistir. Sonradan Yahudi, Hiristiyan ve Islam inanç önermeleriyle beslenen ve "Bir" olarak adlandirilan Mutlak Varlik'in asama asama açilimi ile bütün varliklar aleminin olustugunu savunan bu sistem düsünce tarihinde oldukça etkili olmustur.

b. Matematik

Eukleides Elementler adli yapitinda tanim, aksiyom ve postüla çerçevesinde kendisinden önceki geometri bilgisini derlemis ve Tümdengelimsel Yöntemi kullanmistir. Böylece geometriye gerçek anlamda kanitlama düsüncesini getirmistir. Pergeli Apollonius ise Koni Kesitleri adli yapitinda daire, elips, koni, parabol ve hiperbolü geometrik olarak tanimlamistir.

c. Astronomi

Bu dönemde Aristarkhos Günes Merkezli Evren Kurami'ni, Hipparkos ise Yer Merkezli Evren Kurami'ni gelistirmislerdir. Gözlem ve matematiksel yöntemin birlesmesi, Hellenistik Çag astronomisinin en belirgin özelligidir.

* Aritarkus

Aristarkus’un (M.Ö. 310-230) “Ay ve Günes’in Büyüklükleri ve Uzakliklari” adli yapiti astronomi problemlerini üstün geometri bilgisiyle çözmeye çalistigi bir eserdir. Ay’in tutuldugu ve yarim ay oldugu siralarda yaptigi gözlemlerden Günes’in çapinin Dünya’nin 7 kati oldugu sonucunu çikarmisti. Bu rakam yanlis olmakla birlikte Günes’in Dünya’dan daha büyük oldugunu göstermesi bakimindan önemlidir.

Aristarkus Günesin sabit oldugu ve dünyanin günes çevresinde çembersel bir yörünge izleyerek döndügü iddiasini da ortaya atar. Bu görüs zamanina göre oldukça ilerde bir görüstür.

d. Fizik

Bu dönemde Archimedes statik ve hidrostatik alanlarinda yapmis oldugu çalismalar sonucunda matematiksel fizigin temellerini atmistir.

e. Biyoloji

Aristoteles'in ögrencisi olan ve onun ölümünden sonra Lise'nin basina geçen Teophrastos botanige iliskin Bitkilerin Tarihi Üzerine ve Bitkilerin Nedenleri Üzerine adli yapitlariyla bu bilimin temellerini atmistir. Herophilos ise insan ve hayvan bedenlerini karsilastirmali olarak incelemistir.

f. Herophilos

Iskenderiye Okulu'nun ilk biyologlarindan olan Herophilos'un (M.Ö.280) hayvan ve insan vücudunu karsilastirmali olarak inceledigi söylenmektedir. Bu amaçla insan vücudunda disseksiyon yapmistir. Beyni sinir sisteminin merkezi olarak gören Herophilos'a göre, zekâ da burada bulunmaktadir.

Onun kullanmis oldugu anatomi terimlerinden bazilari bugün bile kullanilmaktadir. Mesela beynin arka tarafinda ana venlerin karsilastigi yere torcular demistir ki bu terim Herophilos torculari biçiminde bugün de geçmektedir. Herophilos, anatomi alaninda yapmis oldugu arastirmalar nedeniyle, anatominin babasi olarak taninmistir.

g. Cografya

Yeryüzünün çevresini ölçülmesine iliskin çalismalarin bu dönemde yogunlastigi ve Eratostenes ile Posidonios'un bu amaçla ölçüm yöntemleri gelistirdikleri görülmektedir.

* Archimedes

Archimedes hem bir fizikçi, hem bir matematikçi, hem de bir filozoftur. Archimedes'in mekanik alaninda yapmis oldugu buluslar arasinda bilesik makaralar, sonsuz vidalar, hidrolik vidalar ve yakan aynalar sayilabilir. Bunlara iliskin eserler vermemis, ancak matematigin geometri alanina, fizigin statik ve hidrostatik alanlarina önemli katkilarda bulunan pek çok eser birakmistir.

Archimedes'in en parlak matematik basarilarindan biri, egri yüzeylerin alanlarini bulmak için bazi yöntemler gelistirmesidir. Bir parabol kesmesini dörtgenlestirirken sonsuz küçükler hesabina yaklasmistir. Sonsuz küçükler hesabi, bir alana tasavvur edilebilecek en küçük parçadan daha da küçük bir parçayi matematiksel olarak ekleyebilmektir. Bu hesabin çok büyük bir tarihî degeri vardir. Sonradan modern matematigin gelismesinin temelini olusturmus, Newton ve Leibniz'in buldugu diferansiyel ve entegral hesap için iyi bir temel olusturmustur.

Archimedes Parabolün Dörtgenlestirilmesi adli kitabinda, tüketme metodu ile bir parabol kesmesinin alaninin, ayni tabana ve yükseklige sahip bir üçgenin alaninin 4/3'üne esit oldugunu ispatlamistir.

Ilk defa denge prensiplerini ortaya koyan bilim adami da Archimedes'dir. Bu çalismalarina dayanarak söyledigi "Bana bir dayanak noktasi verin Dünya'yi yerinden oynatayim." sözü yüzyillardan beri dillerden düsmemistir.

Archimedes, kendi adiyla taninan sivilarin dengesi kanununu da bulmustur. Söylendigine göre, bir gün Kral Ikinci Hieron yaptirmis oldugu altin tacin içine kuyumcunun gümüs karistirdigindan kuskulanmis ve bu sorunun çözümünü Archimedes'e havale etmis. Bir hayli düsünmüs olmasina ragmen sorunu bir türlü çözemeyen Archimedes, yikanmak için bir hamama gittiginde, hamam havuzunun içindeyken agirliginin azaldigini hissetmis ve "Buldum, buldum" diyerek hamamdan firlamis. Acaba Archimedes'in buldugu neydi? Su içine daldirilan bir cisim tasirdigi suyun agirligi kadar agirligindan kaybediyordu ve taç için verilen altinin tasirdigi su ile tacin tasirdigi su mukayese edilerek sorun çözülebilirdi.

Archimedes'in arastirmalarindan önce, tahtanin yüzdügü ama demirin battigi biliniyordu; ancak bunun nedeni açiklanamiyordu. Archimedes'in bu kanunu dogada tesadüflere yer olmadigini, her zaman ayni kosullarda ayni sonuçlara ulasilacagini göstermistir. Archimedes, yirmi üç yüzyil önce, modern bilimsel yöntem anlayisina çok yakin bir anlayisla, bugün de geçerli olan statik ve hidrostatik kanunlarini bulmus ve bu katkilariyla bilim tarihinin en büyük üç kahramanindan birisi olmaya hak kazanmistir.
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Okunmamış 29-06-2007, 11:12 AM
Twitter
Standart Cevap: bilim tarihi

ROMALILAR DÖNEMINDE BILIM

M.Ö. 30 yilinda Romalilar Iskenderiye'yi ele geçirdiler ve bilinen Dünya'yi hâkimiyetleri altina aldilar. Eski ve yeni kentleri, yollarla ve köprülerle birbirlerine bagladilar ve Roma hukuku araciligiyla, idareleri altindaki genis eyaletlere öteden beri özlemi duyulan adaleti götürdüler.

Roma uygarligi, çift dilliydi. Aydin bir Romali, Latince'nin yaninda Yunanca'yi da bilmek mecburiyetindeydi; çünkü bilim ve felsefe yapitlari bu dille yazilmisti. Latince, Lucretius, Cicero, Virgilius ve Seneca gibi düsünürler vasitasiyla büyük bir sayginlik kazanmis ve klasiklesmisti; hatta Vitruvius, Celsus, Frontinus ve Plinius gibi Romali bilginler de bu dili kullanmislardi; ancak bilimsel etkinlikleri sürdürebilmeleri için yine de Yunanca'yi ögrenmeleri gerekiyordu. Dönemin en büyük iki bilgini olan Batlamyus ve Galenos, Yunanca konusuyor ve Yunanca yaziyorlardi. 14. yüzyilda Osmanli Türkleri de, bilim ve felsefe kaynaklarina ulasabilmek için Arapça ögrenmek mecburiyetinde kalmislardi. Bu nedenle Romalilar, Atina ve Iskenderiye basta olmak üzere, Imparatorlugun Dogu Eyaletleri'ne giderek Yunan dilini ögrendiler; Roma'da okullar açtilar ve bunlari Yunan bilginlerinin yönetimine biraktilar.

Fakat Romalilar hiçbir zaman Hellenik ve Hellenistik dönemlerde gösterilen basariyi gösteremediler. Bunun çesitli nedenleri olabilir; ama hepsinden önemlisi büyük bir ülkeyi yönetmek mecburiyetinde olmalaridir; dolayisiyla, bilimsel etkinlikten çok yönetsel etkinlige agirlik vermislerdir.

a. Doga ve Bilgi Felsefesi

Bu dönemde ahlak ve siyaset sorunlari gündeme gelmis ve insanin aile ve toplum içindeki yasantisini erdemli bir biçimde sürdürebilmesinin kosullari arastirilmistir.

b.Matematik

Bu dönemde daha önceki çalismalarin isigi altinda, Menelaus trigonometrinin, Diofantos ve Pappus ise cebirin gelisiminde önemli bir rol oynamislardir.

c. Astronomi

Bu dönemin ve Yeniçag'a kadar bütün dönemlerin en büyük bilgini Ptolemaios'tur ( Batlamyus). Ptolemaios Almagest'inde Yer Merkezli Evren Kurami'ni, Optik'inde ise Göz Isin Kurami'ni vermistir.

* Batlamyus

Iskenderiye okulunun son döneminde ortaya çikan en önemli bilgindir. (M.S. 85-165). “ALMAGEST” diye bilinen en büyük yapitina bir tür “astronomi ansiklopedisi” demek yanlis olmaz. Bu kitap, Kopernik ve Kepler’e kadar standart kaynak olma niteligini korumustur.Batlamyus’un sistemini matematik geometri üzerine kurmus, bu arada özellikle trigonometrinin gelismesine önem vermistir.

d. Fizik

Bu dönemde Lucretius varliklar dünyasini açiklamak için daha önce de savunulan Atom Kurami'ni gelistirmistir.

e. Cografya

Bu dönemde özellikle fizikî ve beserî cografya alanlarindaki çalismalar büyük ölçüde gelismistir. Plinius Doga Tarihi adli yapitinda daha önceki dönemlerde üretilen bütün bilgileri bir araya getiren bir ansiklopedi yazmistir.

f. Tip

Bu dönemde canli varligin yapisini açiklamaya yönelik girisimler sürmüs ve Galenos sonraki dönemlerde de yaygin biçimde kullanilacak olan Dört Salgi ve Dört Mizaç Kurami'ni gelistirmistir.

g. Teknik

Bu dönemde kent mimarisi üzerine yogun arastirmalar yapilmis ve Vitrivius Mimarlik Üzerine adli yapitinda mimarlikla ilgili bilgileri derlemistir.
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Okunmamış 29-06-2007, 11:13 AM
Twitter
Standart Cevap: bilim tarihi

ORTAÇAGDA BILIM

A. ORTAÇAG HIRISTIYAN DÜNYASI'NDA BILIM

Eskiçag ile Yeniçag arasinda kaldigi için Ortaçag olarak adlandirilmis olan bu dönemin baslangiç ve bitis tarihleri kabaca 4. ve 14. yüzyillar olarak belirlenmis ve arada kalan bin yillik dönem birbirlerinden az çok farkli özellikler sergiledikleri için üç kisma bölünmüstür: 4. ve 10. yüzyillar arasi Erken Ortaçag 11. ve 12. yüzyillar arasi Yüksek Ortaçag ve nihayet 13. ve 14. yüzyillar arasi ise Geç Ortaçag olarak adlandirilmaktadir.

Ortaçag düsüncesinin belirgin özelliklerinden birisi, dinî ögretilere dayanan dinsel bakisin ön plana çikmasidir; ancak düsüncede dinîlesme Yahudilik ve Hiristiyanlik gibi dinlerin ortaya çikmasi veya güçlenmesi ile baslamamistir; kökleri Hellenistik Dönem ve Roma Dönemi felsefelerine ve özellikle de Yeni Platonculuk'a ve Stoacilik'a kadar geri götürülebilir.

Yunan düsüncesinde böyle bir egilimin güçlendigi yillarda Hiristiyanlik'in dogmasi ve yayilmasi, öyle anlasilmaktadir ki düsüncede dinîlesme sürecine büyük bir ivme kazandirmis ve Hiristiyanlik'in Romalilar tarafindan resmî bir din olarak benimsenmesi sonucunda dinî düsünce dinî olmayan düsünceyi giderek etkisiz hale getirmistir.

Hiristiyanlik'in ortaya çiktigi yillarda, iki farkli dünyanin, yani Sâmî Dünyasi ile Yunan-Roma Dünyasi'nin dinî ve felsefî birikimlerinin uzlastirilmasi gerekmistir; aslinda bu, inançlilar açisindan bakildiginda kaçinilmaz bir görevdir; çünkü Roma Imparatorlugu'nu olusturan bu iki önemli gelenegi, uygun bir biçimde kaynastirmadan toplumsal düzeni saglamak ve dolayisiyla kamusal yönetimi sorunsuz bir biçimde gerçeklestirmek olanakli degildir. Burada baskin olan veya süreç içerisinde baskinlasan birikim, Sâmî Dünyasi'nin birikimidir; bu nedenle Yunan-Roma birikimi, oldugu gibi benimsenmemis, Hiristiyanlik'in ilkeleri ile bagdasabilen veya bagdasmasa da bagdasirmis gibi gösterilebilen Platon ve Aristoteles felsefeleri kismen alinmis, digerleri ise atilmistir.

Düsüncede dinîlesme sürecinin sonunda, Eskiçag'in ilk dönemlerinde yürürlükte olan "dogru bilgi arayisi", son dönemlerinde ve bütün Ortaçag'da yerini "dogru davranis arayisi"na birakinca, ister istemez bilimsel etkinlik ve buna bagli olarak bilim de degerini ve önemini yitirmistir; çünkü surasi açiktir ki bilimsel etkinligin ürünü olan bilimsel bilgi, praxis ile ilgili degil, theoria ile ilgilidir ve dolayisiyla bir insanin nasil davranmasi gerektigine iliskin herhangi bir yargi içermez.

Ortaçag'da bilim, çesitli nedenler yüzünden ve en çok da yukarida belirtmis oldugumuz neden yüzünden Bati Dünyasi'nda eski degerini yitirmistir ama tamamen unutulmamistir; bilimin unutulmasi veya tarihin herhangi bir döneminde herhangi bir toplum içinde tamamen islevsiz kalmasi olanaksiz görünmektedir; çünkü hem insan aklinin isleyis biçimi ve hem de insan toplumlarini gündelik gereksinimlerini gidermeye yönelik eylemleri, su veya bu biçimde, su veya bu miktarda bilimsel etkinligi kaçinilmaz kilmaktadir.
Ortaçag'da da böyle olmus, Yunanlilarin bilimsel bilgi birikimlerinin hiç degilse bir kismi, Yedi Özgür Sanat içine giren Quadrivium (Dörtlü: aritmetik, geometri, astronomi ve müzik) dersleri arasinda manastir ve kilise okullarinda okutulmus ve ögretilmistir; ancak Bati Dünyasi açisindan bakildiginda, bilimsel bilgi birikimine önceki ve sonraki dönemlere nispetle önemli bir katkida bulunulmadigi ve bilinenlerin büyük bir kisminin tamamen unutuldugu da dogrudur.

Ortaçag'da din, felsefe ve bilim alanlarindaki düsünsel etkinlikler, kutsal kitaplar ile otoritelerin yapitlari tarafindan yönlendirilmistir ve Özellikle Aristoteles'e karsi büyük bir güven duyulmus ve akil ve inanç uzlastirmasina yönelik çalismalarda Platon'dan ziyade Aristoteles muhatap olarak görülmüstür. Albertus Magnus ile ögrencisi Thomas Aquinas gibi son dönem Hiristiyan felsefesinin önde gelen iki büyük ismi ise Aristotelesçidir ve Katolik Kilisesi'nin resmî felsefesini olustururken bu filozofun izinden gitmislerdir.

Ortaçag'in son dönemlerinde Aristoteles mantik ve doga bilimlerinde bir otorite olarak görülmüs ve degerlendirilmis ve bilimsel arastirma, Aristoteles'in yapitlari üzerinde veya bu yapitlarda betimlenmis olan kuramlar çerçevesinde yürütülmüstür. Gökbilim ve evrenbilimde Ptolemaios'un, insanbilimlerinde ise Galenos'un otoritesi tartisilmazdir.

Ortaçag Hiristiyan Dünyasi'ni anlatirken çok sik kullanilan skolastik, yani scholasticus terimi, Latince schola (okul) sözcügünden gelmektedir ve "okulcu" anlamini tasimaktadir. Ortaçag'daki bütün düsünsel etkinlikler, bu sifatla nitelendirilmistir; çünkü bu etkinlikler, Ortaçag'da ruhbanlari yetistiren manastir ve katedral okullarinda yürütülmüs ve gelistirilmistir.

Dinî, felsefî ve ilmî etkinlikleri yönlendiren Skolastik Yöntem, bir Fransiz düsünürü olan Petrus Abaelardus'un Sic et Non (Evet ve Hayir) adli yapitinda açik bir biçimde anlatilmistir. Ona göre, bu yöntemde din ve felsefe otoritelerinin düsünceleri karsi karsiya getirilir; uzlastiklari ve uzlasmadiklari noktalar belirlenir ve sonra da otoritelerin aslinda uzlasmakta olduklari gösterilmeye çalisilir.

Bu uzlastirma islemi, gerçekte pek de kolay degildir; ayni konuyu açiklamaya çalisan uzlasmaz görüsler karsisinda, Ortaçag düsünürleri çogu kere çaresiz kalmislardir; meselâ Evren'in yasi sorununu ele alalim: Acaba Evren, Aristoteles'in belirttigi gibi ezelî ve ebedî midir, yoksa kutsal kitaplarin bildirdigi gibi belirli bir anda Tanri tarafindan 7 gün içinde yaratilmis midir? Bu iki görüsü, birbirleriyle uzlastirmak olanaksiz gibi görünmektedir; öyleyse bunlardan biri veya digeri seçilmelidir; ama hangisi seçilecektir? Çünkü hangisi seçilirse seçilsin, seçilmeyenin inandiriciligi ve otoritesi sarsilacaktir. Iste Ortaçag düsünürleri, en büyük düsünsel sikintilari ve bunalimlari, uzlastirma ilkesini benimsemis olmalarina ragmen, bu tür uzlasmaz görüslerle karsilastiklarinda yasamislardir.

Ortaçag düsüncesi, bütüncüldür; yani anlamlandirma girisimlerini, varligin belirli bir bölümüne veya belirli bölümlerine degil, bütün varliga yöneltmistir; Tanri ya bütün varligin yaraticisi ve yöneticisi (varolus nedeni) ya da bütün varligin bizzat kendisi olarak algilandigindan, düsünsel arastirmalarin konusunu, dogrudan dogruya Tanri olusturur.

1. Erken Ortaçag

Romalilarin dini çok tanrili, ilkel bir dindi ve Romalilar, bir kimsenin birkaç dine birden girmesinde hiçbir sakinca görmüyorlardi. En önemli tanrilari, bir savas tanrisi olan Mars'ti; bir savas kazandiklarinda bu Tanri için törenler düzenlenir ve bütün Roma halki bu törenlere katilirdi.

Hiristiyanlik Ortadogu'da ortaya çikti ve kisa bir süre içinde, yerel dinler için büyük bir tehlike olusturmaya basladi; çünkü Hiristiyanlarin baska bir dine girmeleri yasakti ve bu yasak, Roma Imparatorlugu'nun birlik ve bütünlügünü bozuyordu. Iste bu nedenle Hiristiyanlik'i kabul edenler, önceleri tutuklandilar; büyük iskencelere ugradilar; ancak Hiristiyanlik, yüzlerce yildan beri ihmal edilmis olan yoksul kitleler arasinda süratle benimsendigi için yayilmasini sürdürdü.

Diger taraftan, Roma Imparatorluk'u, bir çöküs süreci içine girmis ve Kuzey'den gelen kavimlerin saldirilari sonucunda siyasî gücünü yitirmeye baslamisti. Yöneticiler, devleti kurtarmak için, bir süre sonra Hiristiyanlarla anlasmak mecburiyetinde kaldilar ve Imparator Konstantin, 312 yilinda Hiristiyanlik'i Roma'nin resmi dini olarak kabul etti. 326'da, Imparatorluk'un baskentini, Roma'dan Byzantion'a tasidi ve sonradan Konstantinopolis (Istanbul) adiyla taninan bu sehirde yeni bir medeniyet merkezinin temellerini atti.

Bu tarihten sonra, Yunan ve diger Ortadogu dinlerinin direnmesine ragmen, Kilise gittikçe genisledi ve güçlendi; ancak birtakim hizipler birligini ve bütünlügünü tehlikeye sokuyordu. Tevhid ve teslis inançlariyla ilgili olarak farkli görüsler ortaya çikti.

Isa'nin dogasina iliskin tartismalar zaman içinde daha da gelismis ve sonuçta birbirlerine karsit görüsler ortaya çikmistir. Hiristiyanlik bölünmeye basladi.

Büyük bir gelisme göstermis olan Hellenistik bilimi ve felsefesi karsisinda, kendi inançlarini savunmanin güç oldugunu gören Hiristiyan din adamlari, Yunan uygarliginin kalintilarini silmeye çalistilar. Hosgörüden yoksun Kilise Babalari, kendi alanlarinin disina çikarak, Hiristiyanlik adina bilim ve felsefeye saldirdilar ve din, bilim ve felsefe çatismalarina yol açtilar. Dogaya yönelik arastirmalarinda, akil ve bilimin rehberligi yerine Kutsal Kitab'in rehberligine sigindilar; meselâ Yunan astronomlarinin yüzyillar boyunca olusturduklari bilimsel bilgi birikimini bir yana iterek, Yeryüzü'nün bir tepsi gibi düz olduguna ve yarimküre veya çadir biçimindeki Evren ile çevrelendigine inanmaya basladilar.

Tedavi amaciyla hastaneler açmislar; ancak bilimsel tedavi unutulmus ve bunun yerini dinî tedavi almistir. Din adamlari, kutsal bir güce sahip olduklarini ve dua yoluyla hastalari iyilestirebileceklerini savunmuslardir.

Yeterince güçlendikten sonra, Yunan bilimini temsil eden kisilere ve kurumlara yöneldiler. Hypatya adli bir kadin matematikçiyi, Iskenderiye Kilisesi'nde öldürdüler (415) ve Iskenderiye Kütüphanesi'ni yaktilar. Daha sonraki yüzyilda ise Yunan bilim ve felsefesinin son isigi olan Akademi'yi kapattilar (529).


Bu dönemin bilim tarihi açisindan en önemli gelismeleri, üniversitelerin ve bilim ve felsefe ile yakindan ilgilenen tarikatlarin kurulmus olmasidir.

* Üniversitelerin Kurulusu

Dokuzuncu ve on ikinci yüzyillar arasinda yüksek egitim ve ögretim, katedral okullarinda yapiliyor ve papazlar tarafindan yürütülüyordu; Skolastik Düsünce bu okullarda üretilmis; on ikinci yüzyil sonlarinda üniversiteler ortaya çikincaya kadar bu okullar Bati'daki en önemli kültür merkezleri konumunda olmuslardir. Bilimsel konulara karsi entelektüel ilgi buralarda olusmus ve çeviri etkinligine bagli olarak gitgide gelismistir.

Eski bilgelige karsi duyulan saygi büyük bir sekilde artmistir; ancak, zamanla bu dinî egitim ve ögretim kurumlari eski önemlerini yitirdiler ve bunlarin yerine baska bir kurum ortaya çikti.

1000 yilinda, Italya'nin Bologna sehrinde, hukuk ögrenmek isteyen ögrenciler, kendilerine bir çesit ögrenci loncasi kurdular ve bu loncaya da Universitas adini verdiler; bir yüzyil sonra, Bologna Üniversitesi'ne tip ve felsefe fakülteleri de eklendi.

Bu üniversiteyi, Oxford, Cambridge, ve Paris Üniversiteleri izledi. Her üniversite, ilâhiyât, kilise hukuku, tip ve genel meslekler olmak üzere dört bölümden olusmus ve ögretim üyeleri yine din adamlari olmustur. Hemen tüm programlarda dersler iki ana guruba ayrilmistir: birinci grup Trivium (Üçlü) olarak adlandirilir ve gramer, retorik ve diyalektikten olusur; ikinci grup ise Quadrivium (Dörtlü) olarak isimlendirilir ve aritmetik, geometri, müzik ve astronomiden olusur. Daha sonra, bu bölümlere, felsefe ve mantigin yüksek kisimlari da ilave edilmistir.

* Fransisken ve Dominiken Tarikatlari

Bu dönemde, üniversitelerin yanisira, bilimin gelisimini büyük ölçüde etkilemis olan iki manastir düzeninin, yani tarikatin da ortaya çiktigi gözlenmektedir. 1209'da Fransisken Tarikati (Gri Kardesler), 1215'de ise Dominiken Tarikati (Siyah Kardesler) kurulmustur. Baslangiçta her iki tarikat da dinsel amaçlara sahiptir; ancak giderek birincisi bilime, ikincisi ise felsefeye yönelmistir.

Bilimin gelismesinde özellikle Fransiskenlerin büyük bir rolü olmustur. Bunlardan Robert Grosseteste ve John Peckham daha çok fizikle ilgilenmisler ve büyük Müslüman optikçisi Ibnü'l-Heysem'i izleyerek optik üzerine çesitli yazilar yazmislardir.

* On Ikinci Yüzyil Rönesans'inin Dogusu ve Etkileri

Sekizinci ve dokuzuncu yüzyillarda Müslümanlar, Yunanlilarin bilimsel bilgi birikimlerinin büyük bir bölümünü Arapça'ya aktarmislar ve yapmis olduklari çalismalarla bu birikime önemli katkilarda bulunmuslardir. Hiristiyanlar ise, uzun bir süreden beri içlerine kapanmislar ve Dünyevî sorunlarin çözümünde gelismemis ansiklopedik bilgilerle yetinmeyi yeterli görmüslerdir. Bu arada bazi çeviriler yapmislar, ama bunlar nicelik ve nitelik itibâriyle bir Hiristiyan Uyanisi'ni gerçeklestirebilecek düzeye ulasmamistir. Bilime ve dogaya yönelmeleri için uyarilmalari gerekmis ve bu uyarilma süreci ise çeviriler yoluyla baslamistir.

On birinci ve on ikinci yüzyil baslarinda özellikle bilim ve felsefeye olan ilgi yogunlastikça, geleneksel ögretinin yetersiz oldugu görüsü hâkim olmus ve bilim adamlari geçmisin mirasina ulasmak için harekete geçmislerdir. On ikinci yüzyil boyunca Arapça'dan Latince'ye yogun bir sekilde çeviriler yapmislar ve on üçüncü yüzyilda Islâm biliminin ve felsefesinin önemli bir bölümünü Latince'ye kazandirmislardir.
On ikinci ve on üçüncü yüzyillarda yapilmis olan bu çeviriler olmasaydi, Ortaçag zihniyeti asilamaz ve on yedinci yüzyildaki Bilim Devrimi gerçeklestirilemezdi. Ancak, bu çeviriler sonucunda aktarilan bilimsel bilgi birikimi o denli büyük olmustur ki ilkin özümsenmesi gerekmis ve bu özümseme islemi bütün on üçüncü ve on dördüncü yüzyillar boyunca sürmüstür.

Öyleyse, Müslümanlar yalnizca bilimsel düsünce gelenegini korumakla ve sürdürmekle kalmamislar, bu düsüncenin Avrupa'da yeniden canlanmasinda da etkin bir rol oynamislardir.
On ikinci yüzyil aslinda bir geçis çagidir ve bu çagda Akdeniz'i çevreleyen Islâm, Hiristiyan ve Yahudi Dünyalari önceki yüzyillara oranla çok daha siki bir bag kurmuslar ve birbirlerini karsilikli olarak etkilemislerdir; ancak bu dünyalar arasinda en belirleyici ve en etkin olani kuskusuz ki Islâm Dünyasi'dir; digerleri sürekli olarak onu sömürmeye ve ondaki bilgileri ve becerileri kendi bünyeleri içine alarak sindirmeye çalismislardir. Bu ugras o kadar canlidir ki bu nedenle bilim tarihçileri bir 12. Yüzyil Rönesans'indan söz ederler.

Öyleyse, bu dönemde büyük bir yeginlik ve yogunluk kazanan Bati Ortaçag Dünyasi'ndaki düsünsel ugrasinin en temel özelligi bilime katki degil, çeviriler yolu ile eski ve yeni kültürlerin aktarilmasidir. Bati kültürünü olusturan ilmî ve felsefî bilgiler, Batililarin yapmis olduklari arastirmalarin bir sonucu degil, Arapça'dan yapilan çevirilerin bir sonucudur.

3. Geç Ortaçag

Bu dönemin en önemli çalismalarinin hareket fizigi ile ilgili oldugu görülmektedir; Aristoteles'in hareket kurami tartisilmis ve dogrulugu matematiksel yoldan kanitlanmaya çalisilmistir.

a. Doga Ve Bilgi Felsefesi

Hiristiyanligin ortaya çikisindan sonra din-bilim çatismasi gündeme gelmis ve Yunan ve Roma Dönemlerindeki bilimsel çalismalar kesintiye ugramistir. Augustinus, Albertus Magnus, Thomas Aquinas gibi Hiristiyan düsünürlerinin amaci Yunan bilgi birikimi ile Kitab-i Mukaddes'teki bilgi birikimini uzlastirmak ve kaynastirmak olmustur. Böylece dogal nesneler ve olgular açiklanirken dogaüstü güçleri kullanma egilimi yeniden ortaya çikmistir.

* Albertus Magnus

Albertus Magnus (1207-1280) Dominiken tarikatina girmis ve Aristoteles'i ve Fârâbî, Ibn Sînâ, Ibn Rüsd ve Ibn Tufeyl gibi Müslüman filozoflarin Aristoteles felsefesine iliskin yorumlarini ögrenmistir; daha sonra bu yorumlara dayanarak Hiristiyan inançlariyla bagdasabilecek yeni yorumlar getirmistir. Felsefe sorunlarini akilla çözmeye çalisirken Kutsal Kitap'la çatismamaya ve dolayisiyla inançla çelismemeye büyük bir özen göstermis ve bu yaklasimiyla ögrencisi Thomas Aquinas'i büyük ölçüde etkilenmistir. Albertus Magnus'un Platon'dan çok Aristoteles'in felsefesini seçmis olmasi tesâdüfî degildir ve bu seçimi, özellikle Ibn Rüsd gibi Müslüman filozoflarin etkisi ile açiklamak olanaklidir.

Albertus Magnus'a göre, biri akil ve öbürü ise inanç için dogru olan ve birbirleriyle çelisen iki dogru yoktur; gerçekten dogru olan her sey, büyük bir uyum içinde birlesmistir.

Birçok bilimle ilgilendigi için Doctor Universalis (Evrensel Bilgin) lâkabiyla taninan Albertus Magnus, kimya alaninda da çalismis, nitrik asidin madenler üzerindeki etkisi ve altinin aritilmasi gibi kimyevî konulari incelemistir; ayrica astronomi ve biyoloji ile de ilgilenmistir.

Albertus Magnus biyoloji alanindaki çalismalarinda kelime kelime Aristoteles'in Arapça çevirilerini izlemis ve bunlar üzerinde yorumlar yapmistir; kendisine özgü gözlemler ve saptamalar da bulunmaktadir. Hayvanlar Hakkinda adli eserinde kus ve baliklarin kan damarlarinin dagilimi konusunda Aristoteles'in verdigi bilgilerden ayrilmistir. Yumurtadan itibaren embriyonun gelismesini anlatirken, organlarin sirasiyla nasil sekillendigini, göbek kordonu denen yapinin yerini gelisim süreci içinde hangi damarin aldigini açik ve seçik bir sekilde anlatmistir.

Bitkilerle de ilgilenmis ve bu konuya iliskin Bitkiler Hakkinda adli bir eserinde, ana çizgileriyle bitki betimlemeleri yapmistir. Bir ara Italya'ya giden Albertus Magnus orada portakal agacini görmüs, bundan çok etkilenmis ve özellikle portakal yapraklarini ayrintili bir biçimde tanitmistir.

* Thomas Aquinas

Aziz Thomas Aquinas., (1225-1274). Katolik Kilisesi'nin resmî ögretisini kuran Aquinas, kutsal olan ve kutsal olmayan bilgilere akilci bir temel aramis ve Summa Contra Gentiles (Kafirlere Karsi) adli eserinde, Müslüman düsünürlerden Ibn Rüsd gibi, bilginin iki kaynagi bulundugundan söz etmistir; bunlardan birisi inanç, digeri ise akildir. Inanç, Kutsal Kitap'tan, akil ise düzenlenmis ve yorumlanmis duyu verilerinden beslenir ve her ikisinden üretilen bilginin dayanagi Tanri'dir. Tanri kendi kendisi ile çelismeyecegine göre, bu iki bilginin birbirleriyle bagdasir olmasi gerekir; yani Platon ve Aristoteles felsefelerini Hiristiyan dini ile uzlastirmak olanaklidir; böylece Skolastik Düsünce'nin temelleri atilmis ve inanç ile akilin bagdasabilecegi düsüncesi bu dönemde kesin bir biçimde olusturulmus olmaktadir.

* Johannes Kepler

1571'de Almanya'da dogan Kepler, çagdas astronomisinin kurucusudur. Ilkin teoloji egitimi almis, daha sonra astronomi ve matematige yogun ilgi duymus ve matematik profesörü olmustur. 1599'da Brahe'nin daveti üzerine, Brahe'ye yildiz tablolarinin hazirlanisinda yardim etmek üzere Prag'a gelmis ve 1601'de Brahe'nin ölümü üzerine saray astronomu olarak göreve baslamistir.

Brahe ölmeden önce, o güne kadar yapmis oldugu bütün gözlem kayitlarini Kepler'e birakmisti. Kepler Brahe'nin gözlem kayitlarini inceledi ve astronomik tablolardan bir anlam çikarmaya çalisti; bütün bu çalismalarinda Copernicus sistemini temele aldi. Kepler, bu konuda, bilinen her seyi kapsayan ve bunlar arasinda mutlak bir uyum saglayan bir sistemin varolmasi gerektigini düsünmüs ve Brahe'nin gözlemlerinden yararlanarak, bikip usanmadan, tekrar tekrar yaptigi hesaplar sonucunda, gezegenlerin dairesel yörüngeler üzerinde ve muntazam hizla dolandiklari temel prensibini terk etmis ve ünlü üç kanununu ortaya koymustur. Bu nedenle Kepler, modern gök mekaniginin kurucusu olarak bilinir.

Brahe'nin gözlem kayitlarini inceleyen Kepler, kristal kürelerin varolmadigini savunmustur. Kristal küreler olmadigi takdirde, gezegenlerin hareketlerini açiklayacak yeni bir gök fizigi kurmak gerekiyordu. Iste bu, Kepler'le baslayan ve Galilei ve Newton'la son bulan bir süreçle basarilmistir.

b. Tip

Bu dönemde, özellikle Geç Ortaçag'da yazilan eserlerde Hiristiyan dogmalarin etkin oldugunu söylemek olanaklidir. Hastaliklarin tedavisinde dinsel ve sihirsel ögeler agirlik kazanmis ve ilaçlarin yani sira dua da büyük ölçüde kullanilmistir.

B. ORTAÇAG ISLÂM DÜNYASI'NDA BILIM

Fetihler neticesinde Bizanslilarla ve Perslerle karsilasan ve kendilerinden önceki medeniyetlerin yarattigi eserlerden yararlanmak gerektigini anlayan Müslümanlar, özellikle Abbasîler döneminde yogun bir çeviri faaliyetine giriserek, bilim ve felsefe alanlarinda ataga kalkmislar ve önce varolan birikimi anlamaya ve daha sonra da gelistirmeye çalismislardir.

Islâm Dininin ortaya çiktigi sirada Arap Yarimadasi'nda gelismis bir bilimsel faaliyetle karsilasilmaktadir. Ancak komsu ülkelerde, Doguda, Hindistan'da, Batida Iskenderiye'de, Bizans'ta ve Suriye'de bir hayli gelismis bir bilimsel faaliyet vardi. Islâm Dünyasi ilkin Dogudaki bu kültürden etkilenmis ve yararlanmistir. Ilk çevirilerden biri hayvan masallarini konu alan Kelile ve Dimne adli eserdir. Yine erken tarihli çevirilerden biri, Hindistan'da yasamis meshur astronomlardan Brahmagupta'nin (6. yüzyil) Siddhanta adli eseridir. Islâm Dünyasi'nda Hârezmî ve Bîrûnî gibi birçok bilim adaminda Hint uygarliginin etkisini belirlemek olasidir.

Bati'dan gelen etki nispeten daha geç tarihli ise de, daha yogun olmustur. Iskenderiye kuruldugu tarihten itibaren kültür merkezi olmus ve bu konumunu Islâm Dünyasi'nda da korumustur. Ayrica, dini görüs ayriliklari nedeniyle Bizans'tan kaçip, Iran'a siginmis ve orada kültür merkezleri (Jundisapur gibi) meydana getirmis olan düsünür ve bilim adamlarinin da bilim adina Islâm Dünyasi'ndaki ilk bilimsel faaliyetlerin gelismesinde önemli rolleri olmustur. Onlarin Yunanca bilmeleri birçok klasik bilim ve düsün eserlerinin Arapça'ya kazandirilmasini saglamistir. Bunlar arasinda Platon, Aristoteles, Eukleides, Archimedes, Ptolemaios ve Galenos gibi Yunan kültürünün belli basli temsilcilerinin eserlerine rastlamak mümkündür. Ayrica, bu bilim adamlarinin bir kisminin erken tarihlerde kurulan gözlemevleri ve hastahanelerde görev aldiklari, bunlardan bazilarinin Arapça yazilmis ilk eserleriyle de Islâm Dünyasi'nda bilimsel faaliyetin sekillenmesinde etkin olduklari görülür.

Islâm Dünyasi'nda bilimsel faaliyetlerin gelismesinde devrin devlet adamlarinin ve bizzat halifelerin önemli rolü olmustur. Bunlardan, örnegin Hârûn el-Resid (775-809) ve Memûn (813-833), bazi vezirler ve zengin aileler bilimsel faaliyetleri maddi ve manevi olarak desteklemislerdir.

Medeniyet tarihlerinde görülen uyanis dönemleri yakindan incelendiginde görülecektir ki, bir ülkede veya bir toplumda bilimin gelistirilebilmesi için, degerinin kavranmasi ve düzenli bir bilim egitiminin verilmesi yaninda, diger toplumlara ait bilimsel eserlerin de tercümeler yoluyla alici konumundaki toplumlara aktarilmasi gerekmistir. Alici toplumlarda bilimlerin yesermesi ve yerlesmesi olanagi, yapilan tercümelerin niteligi ve sayisi ile dogru orantilidir.

a. Doga ve Bilgi Felsefesi

Islâm felsefesi, Yunan felsefesinin bir uzantisidir. Bu nedenle Müslüman filozoflar çogunlukla Platon , Aristoteles ve Plotinos'un kurmus oldugu felsefi dizgelerden etkilenmisler ve Kuran-i Kerim'deki inanç önermeleriyle bu dizgelerde bulunan felsefi önermeleri uzlastirmaya çalismislardir. Fârâbî , Ibn Sînâ, Ibn Rüsd ve Gazzalî bu dönemin en önemli düsünürleridir.
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Okunmamış 29-06-2007, 11:14 AM
Twitter
Standart Cevap: bilim tarihi

* Fârâbî

Felsefenin Müslümanlar arasinda taninmasinda ve benimsenmesinde büyük görevler yapmis olan Türk filozoflarinin ve siyasetbilimcilerinden Fârâbî'nin (874-950), fizik konusunda dikkatleri çeken en önemli çalismasi, Bosluk Üzerine adini verdigi makalesidir. Fârâbî'nin bu yapiti incelendiginde, diger Aristotelesçiler gibi, boslugu kabul etmedigi anlasilmaktadir.

Fârâbî'ye göre, eger bir tas, içi su dolu olan bir kaba, agzi asagiya gelecek biçimde batirilacak olursa, tasin içine hiç su girmedigi görülür; çünkü hava bir cisimdir ve kabin tamamini doldurdugundan suyun içeri girmesini engellemektedir. Buna karsilik eger, bir sise agzindan bir miktar hava emildikten sonra suya batirilacak olursa, suyun sisenin içinde yükseldigi görülür. Öyleyse dogada bosluk yoktur.

Ancak, Fârâbî'ye göre ikinci deneyde, suyun sise içerisinde yukariya dogru yükselmesini Aristoteles fizigi ile açiklamak olanakli degildir. Çünkü Aristoteles suyun hareketinin dogal yerine dogru, yani asagiya dogru olmasi gerektigini söylemistir. Bosluk da olanaksiz olduguna göre, bu olgu nasil açiklanacaktir? Bu durumda Aristoteles fiziginin yetersizligine dikkat çeken Fârâbî, hem boslugun varligini kabul etmeyen ve hem de bu olguyu açiklayabilen yeni bir varsayim olusturmaya çalismistir. Bunun için iki ilke kabul eder:

1. Hava esnektir ve bulundugu mekanin tamamini doldurur; yani bir kapta bulunan havanin yarisini tahliye edersek, geriye kalan hava yine kabin her tarafini dolduracaktir. Bunun için kapta hiç bir zaman bosluk olusmaz.

2. Hava ve su arasinda bir komsuluk iliskisi vardir ve nerede hava biterse orada su baslar.

Fârâbî, iste bu iki ilkenin isigi altinda, suyun sisenin içinde yükselmesinin, boslugu doldurmak istemesi nedeniyle degil, kap içindeki havanin dogal hacmine dönmesi sirasinda, hava ile su arasindaki komsuluk iliskisi yüzünden, suyu da beraberinde götürmesi nedeniyle olustugunu bildirmektedir.

Yapmis oldugu bu açiklama ile Fârâbî, Aristoteles fizigini elestirerek düzeltmeye çalismistir. Ancak açiklama yetersizdir; çünkü havanin neden dogal hacmine döndügü konusunda suskun kalmistir. Bununla birlikte, Fârâbî'nin bu açiklamasi, sonradan Bati'da Roger Bacon tarafindan dogadaki bütün nesneler birbirinin devamidir ve doga bosluktan sakinir biçimine dönüstürülerek genellestirilecektir.

* Ibn Haldûn

Ibn Haldûn (1332-1406) Hadramut'tan Endülüs'e göç edip daha sonra Tunus'a yerlesen asil bir aileye mensuptur. Macerali bir hayat sürmüs, hem memleketinde hem de Endülüs'te bulunan küçük sultanliklarda vezirlik de dahil olmak üzere çok önemli idarî görevlerde bulunmustur. Bu sirada muhtelif topluluklari yakindan gözleme olanagini elde etmis ve Berberî tarihini konu edinen yedi ciltlik meshur yapiti Kitâbu'l-'Iber'i 1380 tarihinde tamamlayarak ilk nüshasini Tunus sultanina sunmustur.

Ibn Haldûn, Kitâbu'l-Iber'in meshur Mukaddime'sinde, yani girisinde, tarih disiplinini bilimlestirmeye çalisir. Bilindigi gibi, Aristoteles tarihî arastirmayi bilimin disinda birakmis ve bilimlerin, insanlarin neden olduklari degisken olaylarla degil, degisken olmayan olaylarla ilgilenmesi gerektigini söylemisti. Ibn Haldûn öncelikle bu görüse karsi çikarak tarihin bilimlestirilebilecegini savunmustur.

Ibn Haldûn'a göre, tarih Yunan tarihçileri ile bunlardan sonra gelen Müslüman tarihçilerinin düsündükleri gibi, bir takim dinî, siyasî ve askerî olaylari, olus anlarina göre arka arkaya siralamaktan veya peygamberlerin ve hükümdarlarin hayatlarini anlatmaktan ibaret degildir. Bir tarihçinin, öncelikle tarihî olaylardaki benzerlikleri ve farkliliklari saptayarak, bunlar arasindaki zaman ve mekan disi nedensel iliskileri belirlemesi gerekir; tarih, ancak bu düzeye ulastirildiginda bilimlesebilir.

* Ibn Rüsd

Endülüs'ün yetistirmis oldugu en büyük filozoflardan ve hekimlerden birisi olan Ibn Rüsd (1126-1198), Aristoteles'in yapitlarina yapmis oldugu yorumlarla Aristotelesçiligin dirilmesini ve güçlenmesini saglamistir.

Felsefecilerle kelamcilar arasinda cereyan eden tartismalarda, Ibn Rüsd, felsefecilerin tarafini tutmus ve Gazâlî'nin Tehâfütü'l-Felâsife (Filozoflarin Tutarsizliklari) adli yapitindaki görüsleri elestirerek akil yoluyla ulasilan bilgilere güvenilebilecegini savunmustur. Ibn Rüsd'e göre, akil ile vahiy çatismaz ve bu nedenle, Ilahî Hakikat'in bilgisine götüren yollardan birisi de akildir. Ibn Rüsd'ün bu yaklasimi, felsefecilerle kelamcilar arasindaki çatismayi giderecek nitelikte olmasina ragmen, Islâm Dünyasi'ndan çok Hiristiyan Dünyasinda etkili olmustur.

Ibn Rüsd idarî görevlerinin yaninda saray hekimligi de yapmis ve 1162-1169 yillari arasinda yazmis oldugu el-Külliyât fî't-Tib adli yapitiyla tibbin bütün konularini bir araya toplamistir.

* Ibn Sînâ

Felsefe, matematik, astronomi, fizik, kimya, tip ve müzik gibi bilgi ve becerinin muhtelif alanlarinda seçkinlesmis olan, Ibn Sînâ (980-1037) matematik alaninda matematiksel terimlerin tanimlari ve astronomi alaninda ise duyarli gözlemlerin yapilmasi konulariyla ilgilenmistir. Astroloji ve simyaya itibar etmemis, Dönüsüm Kuraminin dogru olup olmadigini yapmis oldugu deneylerle arastirmis ve dogru olmadigi sonucuna ulasmistir. Ibn Sînâ'ya göre, her element sadece kendisine özgü niteliklere sahiptir ve dolayisiyla daha degersiz ****llerden altin ve gümüs gibi daha degerli ****llerin elde edilmesi mümkün degildir.

Ibn Sînâ, mekanikle de ilgilenmis ve bazi yönlerden Aristoteles'in hareket anlayisini elestirmistir; bilindigi gibi, Aristoteles, cismi hareket ettiren kuvvet ile cisim arasindaki temas ortadan kalktiginda, cismin hareketini sürdürmesini saglayan etmenin ortam, yani hava oldugunu söylüyor ve havaya biri cisme direnme ve digeri cismi tasima olmak üzere birbiriyle bagdasmayacak iki görev yüklüyordu. Ibn Sînâ bu çelisik durumu görmüs, yapmis oldugu gözlemler sirasinda hava ile rüzgârin güçlerini karsilastirmis ve Aristoteles'in hakli olabilmesi için havanin siddetinin rüzgârin siddetinden daha fazla olmasi gerektigi sonucuna varmistir; oysa meselâ bir bir agacin yakinindan geçen bir ok, agaca degmedigi sürece, agaçta ve yapraklarinda en ufak bir kipirdanma yaratmazken, rüzgar agaçlari sallamakta ve hatta kökünden kopartabilmektedir; öyleyse havanin siddeti cisimleri tasimaya yeterli degildir.

Ibn Sînâ, her seyden önce bir hekimdir ve bu alandaki çalismalariyla taninmistir. Tipla ilgili birçok eser kaleme almistir; bunlar arasinda özellikle kalp-damar sistemi ile ilgili olanlar dikkat çekmektedir, ancak, Ibn Sînâ dendiginde, onun adiyla özdeslesmis ve Bati ülkelerinde 16. yüzyilin ve Dogu ülkelerinde ise 19. yüzyilin baslarina kadar okunmus ve kullanilmis olan el-Kânûn fî't-Tib (Tip Kanunu) adli eseri akla gelir. Bes kitaptan olusan bu ansiklopedik eserin Birinci Kitab'i, anatomi ve koruyucu hekimlik, Ikinci Kitab'i basit ilaçlar, Üçüncü Kitab'i patoloji, Dördüncü Kitab'i ilaçlarla ve cerrâhî yöntemlerle tedavi ve Besinci Kitab'i ise çesitli ilaç terkipleriyle ilgili ayrintili bilgiler vermektedir.

Ibn Sînâ'nin söz konusu eseri incelendiginde, konulari sistematik bir biçimde inceledigi görülür. Tarihte ilk defa, tip ve cerrâhîyi iki ayri disiplin olarak degerlendiren Ibn Sînâ, cerrâhî tedavinin saglikli olarak yürütülebilmesi için anatominin önemini özellikle vurgulamistir. Hayatî tehlikenin çok yüksek olmasindan ötürü pek gözde olmayan cerrahi tedavi ile ilgili örnekler vermis ve ameliyatlarda kullanilmak üzere bazi aletler önermistir.

Gözle de ilgilenmis olan Ibn Sînâ, döneminin seçkin fizikçilerinden Ibn Heysem gibi, Göz-isin Kurami'ni savunmus ve üst göz kapaginin disa dönmesi, sürekli beyaz renge veya kara bakmaktan meydana gelen kar körlügü gibi daha önce söz konusu edilmemis hastaliklar hakkinda da ayrintili açiklamalarda bulunmustur.

* Yusuf Has Hâcib

11. yüzyilin baslarinda Balasagun'da dogmus olan Yusuf Has Hâcib asil bir aileye mensuptur. Balasagun'da yazmaya basladigi Kutadgu Bilig (Mutluluk Bilgisi) adli yapitini 1069 yilinda Kasgar'da tamamlayarak Karahanli hakanlarindan Ebû Ali Hasan ibn Süleyman Arslan Hakan'a sunmustur.

Kutadgu Bilig, her iki Dünya'da da mutluluga kavusmak için gidilmesi gereken yolu göstermek maksadiyla yazilmistir. Yusuf Has Hâcib'e göre, öteki Dünya'yi kazanmak için bu Dünya'dan el etek çekerek yalnizca ibadetle vakit geçirmek dogru degildir. Çünkü böyle bir insanin ne kendisine ne de toplumuna bir yarari vardir; oysa baskalarina yararli olmayanlar ölülere benzer; bir insanin erdemi, ancak baska insanlar arasindayken belli olur. Asil din yolu, kötüleri iyilestirmek, cefaya karsi vefa göstermek ve yanlislari bagislamaktan geçer. Insanlara hizmet etmek suretiyle faydali olmak, bir kimseyi, hem bu Dünya'da hem de öteki Dünya'da mutlu kilacaktir.

Yusuf Has Hâcib bu yapitinda bilimin degerini de tartisir. Ona göre, alimlerin ilmi, halkin yolunu aydinlatir; ilim, bir mesale gibidir; geceleri yanar ve insanliga dogru yolu gösterir. Bu nedenle alimlere hürmet göstermek ve ilimlerinden yararlanmaya çalismak gerekir. Eger dikkat edilirse, bir alimin ilminin digerinin ilminden farkli oldugu görülür. Mesela hekimler hastalari tedavi ederler; astronomlar ise yillarin, aylarin ve günlerin hesabini tutarlar. Bu ilimlerin hepsi de halk için faydalidir. Alimler, koyun sürüsünün önündeki koç gibidirler; basa geçip sürüyü dogru yola sürerler.

b. Matematik

Islâm Dünyasi'nda basta aritmetik olmak üzere, matematigin geometri, cebir ve trigonometri gibi dallarina önemli katkilarda bulunan matematikçiler yetismistir. Ancak bu dönemde gerçeklesen gelismelerden en önemlisi, geleneksel Ebced Rakamlari'nin yerine Hintlilerden ögrenilen Hint Rakamlari'nin kullanilmaya baslanmasidir. Konumsal Hint rakamlari, 8. yüzyilda Islâm Dünyasi'na girmis ve hesaplama islemini kolaylastirdigi için matematik alaninda büyük bir atilimin gerçeklestirilmesine neden olmustur.

c. Astronomi

Çeviriler yoluyla Yunanlilardan alinan bilimlerden birisi de astronomidir. Islâm Dünyasi'nda astronomi, Aristoteles'in bilim anlayisinin etkisi ile matematigin bir dali olarak benimsenmis ve bu nedenle Günes, Ay ve diger bes gezegen ile yildizlara iliskin gözlem verileri hareketli geometrik düzeneklerle anlamlandirilmaya çalisilmistir.

Islâm Dünyasi'nda astronomlar birbirleriyle baglantili olan iki tür etkinlik üzerinde yogunlasmislardir: hem gözlem aletleriyle gökyüzünü gözlemlemisler ve hem de gözlem verilerini hareketli geometrik düzeneklerle anlamlandirmaya çalismislardir. Bunlardan ilki gözlemsel astronominin alanina girmektedir ve bu konuda Islâm astronomlari, belki de gözleme daha yatkin olan bilim anlayislarinin bir sonucu olarak Yunanlilardan daha derin izler birakmislardir. Ilk gözlemevleri onlar tarafindan kurulmus, gözlemlerin dakikligini arttirmak için yeni gözlem araçlari ve gözlem teknikleri gelistirilmistir; hatta bu amaçla, açilarin ölçümünde kirisler yerine yeni bulunan trigonometrik fonksiyonlar kullanilmaya baslanmistir. Ancak kuramsal astronominin alanina giren ikinci etkinlikte ayni ölçüde basarili olduklarini söylemek olanaksizdir. Müslüman astronomlar, Aristoteles'in yolundan giderek, Yer'in hareket etmeksizin evrenin merkezinde durduguna ve Günes de dahil olmak üzere diger bütün gök cisimlerinin onun çevresinde dairesel yörüngeler üzerinde sabit hizlarla dolandigina inanmislardir. Bu konuda, Ptolemaios tarafindan önerilen eksantrik ve episikl düzenekleri önemli degisiklikler yapilmaksizin benimsemislerdir.

Astroloji ise, Hellenistik Dönemi bilginlerinde oldugu gibi, astronominin bir dali olarak görülmüs ve bir iki istisna disinda hemen bütün astronomlar tarafindan benimsenmistir. Islâm Dünyasi'nda Ptolemaius'un Tetrabiblos (Dört Kitap) adli meshur eseri ile yayginlasan astroloji, yildizlar ve gezegenlerin, insanlarin mizaci ve gelecegi üzerinde etkili oldugu ilkesine dayanmaktadir. Bu dönem astronomisinin genis kitlelere nüfuz etmesinde kismen yararli olmussa da, bu dalin bilimsel hiçbir degeri yoktur.

d. Fizik

Yunan Dünyasi'nda oldugu gibi, Ortaçag Islâm Dünyasi'nda da, bugünkü fizik bilimine karsilik gelen bagimsiz bir disiplin yoktur ve fizik arastirmalari doga felsefesinin sinirlari içinde yürütülmüstür. Bu anlayis, aslinda yakin dönemlere kadar gelmistir. Mesela, fizik tarihinin en büyük bilginlerinden birisi olan Newton, temel yapitini Doga Felsefesinin Temel Ilkeleri olarak adlandirmistir ve dolayisiyla kendisini bir doga filozofu olarak görmüstür.

Islâm Dünyasi'ndaki fizik çalismalari, hareket ve bosluk gibi, Aristoteles'in belirledigi konular çerçevesinde kalmistir ve onun görüslerine dayanmistir. Olus ve bozulusa ugrayan her sey, Aristoteles ****fiziginin temelini olusturan dört nedensel ilke dogrultusunda anlamlandirilmaya çalisilmistir. Hareket, belirli bir cismin, belirli bir biçimde gerçeklesen deviniminden olusmustur ve bu devinimin hem bir yapicisi ve hem de bir amaci bulunmaktadir.

e. Kimya

Islâm Dünyasi'ndaki kimya çalismalari, daha önce Hellenistik Çag'da Iskenderiye'de yapilmis olan simya çalismalarindan yogun bir biçimde etkilenmistir. Bu çalismalar sirasinda yavas yavas belirginlesmeye baslayan Yapisal Dönüsüm Kurami'na göre, dogadaki bütün ****ller, aslinda bir kükürt-civa bilesimidir; ancak bunlarin iç ve dis niteliklerinde farkliliklar bulundugu için, kükürt ve civa kullanmak suretiyle istenilen ****li elde etmek mümkündür. Bilindigi gibi, simyagerler, tarih boyunca, bu kurama dayanarak, kursun ve bakir gibi nisbeten daha az kiymetli ****lleri, altin ve gümüs gibi ****llere dönüstürmek istemislerdir. Islâm Dünyasi'ndaki kimya çalismalari da genellikle bu dogrultuda sürdürülmüstür.

Yine Müslüman simyagerlerin maksatlarindan birisi de bu dönüsümü gerçeklestirecek el-Iksir'i, yani mükemmel maddeyi bulmaktir. Mükemmele en yakin ****l altin oldugu için, genellikle bu çalismalarda altinin kullanildigi görülmektedir. Iksir, ayni zamanda sonsuz yasamin kapisini aralayacak bir anahtar olarak da düsünülmüstür.

Simyagerler, Yeryüzü'ndeki ****llerle Gökyüzü'ndeki gezegenler arasinda da iliski kurmuslardir. Örnegin altin Günes'le ve gümüs ise Ay'la eslestirilmis ve bu ****lleri göstermek için Günes ve Ay'a benzeyen simgeler kullanilmistir. Bu simgeler, on sekizinci yüzyila kadar pek fazla degismeden gelmistir; günümüzdeki simgeler ise on sekizinci yüzyildan itibaren sekillenmeye baslamistir.

Ortaçag Islâm Dünyasi'nda, simyayi benimseyenlerle benimsemeyenler arasinda süregelen tartismalarin, kimyanin gelisimi üzerinde çok olumlu etkiler yaptigi görülmektedir. Çünkü bu tartismalar sirasinda, taraflar, görüslerinin dogrulugunu kanitlamak için, çok sayida deney yapmis ve bu yolla deneysel bilginin artmasinda önemli bir rol oynamislardir.

f. Biyoloji

Ortaçag Islâm Dünyasi'ndaki biyoloji arastirmalarini, bitkibilim ve hayvanbilim çerçevesinde degerlendirilecek olursa, bu alanlarin daha çok Aristoteles ve Dioscorides gibi Yunan bilginleri tarafindan derlenmis olan bilgi birikimine dayandirilmis oldugunu söylenebilir. Ancak, bu birikime Müslüman arastirmacilarin yasamis olduklari çevreden edinmis olduklari bilgilerle kisisel gözlemleri de eklemek gerekir.

Erken tarihli biyoloji yapitlari genellikle ansiklopedik bir nitelik tasir. Bunlarda, bitkilerle ve hayvanlarla ilgili yüzeysel gözlemlerin yani sira, hikayelere ve hadislere de yer verilmistir. Incelenen bitkiler daha çok tibbî bitkilerdir. Hayvanlara iliskin açiklamalarin ise, özellikle at, deve ve koyun gibi gündelik yasantiyi dogrudan dogruya etkileyen canlilar üzerinde yogunlastigi görülmektedir.

Bitkibilimle ilgilenenler genellikle doktorlardir; bunlar tedavi sirasinda daha çok bitkilerden yapilan ilaçlar kullanilmaktadir.

g. Cografya

Ortaçag Islâm Dünyasi'nda, cografyacilar, Dünya'nin çapinin veya çevresinin hesaplanmasi, haritalarin düzgün bir sekilde çizilebilmesi için uygun izdüsüm yöntemlerinin gelistirilmesi, enlem ve boylam çizgilerinden olusan bir konuslandirma sisteminin kurularak Yeryüzü'ndeki önemli noktalarin enlem ve boylamlarinin belirlenmesi gibi matematiksel islemlere dayanan matematiksel cografya ile bilinen Dünya'nin beserî ve fizikî özelliklerini betimlemeyi hedefleyen tasvirî cografyanin gelisimi yolunda önemli girisimlerde bulunmuslar ve özellikle tasvirî cografya alanina degerli katkilarda bulunmuslardir.

h. Tip

Yunan hekimleri tarafindan yazilmis olan bilimsel yapitlar Arapça'ya çevrilmeden önce, Ortaçag Islâm Dünyasi'ndaki tip bilgisi, geleneksel anlayis ve uygulamalar ile Hz. Muhammed'in beden ve ruh sagliginin korunmasina iliskin önerilerinden olusuyordu. Peygamber Tibbi olarak adlandirilan bu birikim, Müslümanlar arasinda yaygin bir biçimde benimsenmis ve kullanilmistir.

Çevirilerden sonra, Müslüman hekimler arasinda özellikle Galenos'un görüslerinin yayginlastigi görülmektedir; ancak Müslüman hekimler Yunan birikimini yeterli bulmamislar ve yaptiklari arastirmalar sirasinda edinmis olduklari kisisel gözlemleri ve deneyimleri bu birikimle kaynastirarak tip biliminin gelisimine önemli katkilarda bulunmuslardir. Râzî, Ali ibn Abbâs, Ibn Sînâ, Zehrâvî ve Ibn Nefis gibi isimler, bu dönemin önde gelen hekimleri arasinda bulunmaktadir.

* Ali ibn Abbâs

10. yüzyilda yasayan Ali ibn Abbas Ortaçag'in önde gelen hekimlerinden biridir; Kitâbü's-Sinaat (Tip Sanati) adli kitabi tipla ilgili bütün konulari içermektedir ve Ibn Sinâ'nin el-Kanun fî't-Tib (Tip Biliminin Kanunu) adli yapiti yazilincaya kadar Islâm Dünyasi'nda el kitabi olarak kullanilmistir.

Ali ibn Abbâs bu yapitinda bastan ayaga dogru, bütün beden hastaliklarini sirasiyla konu edinmis ve bunlarin belirtileri ile teshis ve tedavileri hakkinda ayrintili bilgiler vermistir. Yaralar, tümörler ve taslar gibi cerrâhî müdahale gerektiren durumlarla karsilasildiginda, cerrahlarin su kosullari göz önünde bulundurmalari gerektigini savunmustur:

1. Cerrahin anatomi bilgisi yeterli olmalidir.
2. Ameliyat öncesinde, aletler temizlenmelidir.
3. Ameliyat sonrasinda, hastanin bakimina önem verilmelidir.

Yapitin baslarinda bulunan anatomi bölümünde, damarlara iliskin yapilan açiklamalar tip tarihi açisindan önem tasimaktadir. Damarlari iki ana grupta inceleyen Ali ibn Abbâs, bunlardan atar damarlarin çeperinin toplar damarlara oranla çok daha kalin oldugunu belirtmistir.

l. Tarih

Islâm tarihçiliginin baslangiç dönemlerinde, tarihî yapitlarin, tefsir ve hadis gibi dinî ilimlerin gereksinimlerini karsilamak maksadiyla, Hazret-i Muhammed'in hayati ve savaslari gibi iki konu üzerinde yogunlastiklari görülmektedir. Sonradan bu konulara, Kuran-i Kerim'de geçen kavimlere ve peygamberlere iliskin olaylarla Dört Halife, Emevîler ve Abbasîler döneminde yasanan gelismeler eklenerek, tarihî yapitlarin kapsami genisletilmistir. Evrenin yaratilisindan tarihçinin yasadigi döneme kadar Islâm dinî ve siyasî tarihinin islendigi tarihlerin özellikle Abbasîler döneminde belirdigi ve yayginlastigi söylenebilir. Mesela Arap tarihçiliginin babasi olarak görülen Taberî'nin Resuller ve Melikler Tarihi adli yapiti bu plana uygun olarak yazilmis ilk Arapça kitaptir. Bu yapitin en önemli yanlarindan birisi, bilimsel tarafsizligi ilke edinmis olmasi ve olaylari görgü taniklarinin sözlerine ve güvenilir belgelere dayandirarak anlatmasidir. Fetihlerle birlikte Islâm Dünyasi giderek genisleyince ve Araplarin diger milletlerle siyasî, ticarî ve kültürel münasebetleri artinca, Islâm tarihinin genel tarih içerisine yerlestirilmesi gerektigi anlasilmis ve tarih yapitlarinin kapsamlari buna uygun düsecek biçimde biraz daha genisletilmistir
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Okunmamış 29-06-2007, 11:16 AM
Twitter
Standart Cevap: bilim tarihi

YENIÇAGDA BILIM

A. Yeniden Doğuş (Rönesans) Dönemi'nde Bilim

(On Besinci Yüzyıl ve On Altıncı Yüzyıl)

Rönesans’ı, Ortaçağ ile Yeniçağ arasında geçen zaman dilimi olarak tanımlayabiliriz; ancak Ortaçağ ansızın sona ermediği gibi Yeniçağ da ansızın başlamamıştır. Ayrıca Ortaçağ’ın bitmesi ve Yeniçağ’ın başlaması her ülkede ayni tarihlerde gerçekleşmemiştir; örneğin İtalya’da diğer ülkelerden daha önce, 14. yüzyılın ortalarında 'Petrarca Zamanı’nda başlamıştır.

Rönesans, diğer bütün özellikleri bir yana, Ortaçağ’ın kavramlarına ve yöntemlerine karsı bir başkaldırıdır. Herkes bilir ki her nesil bir öncekine karsı su veya bu ölçüde tepki gösterir; her dönem bir öncekine karsı yapılmış bir başkaldırıdır ve bu böyle devam eder; ancak, Rönesans’ta yapılan başkaldırı, diğerlerine göre daha sert olmuştur.

Ortaçağ’ın karakteristik özelliklerinden birisi yeniliklere karsı duyulan korkudur. Rönesans ise bu konuda daha hoşgörülü olmuştur. Her yenilik sorunlar yaratmış, ancak yenilikler insanların karsısına giderek artan bir sıklıkla çıkmaya başlayınca, bunlara alışılmış ve yeniliklere karşı daha az güvensizlik duyulur olmuştur; sonunda insanlar yeniliklerden hoşlanmışlardır.

Bilim alanında, yapılan yenilikler devrim niteliğindedir. Bu durum ürkek insanların neden bilimden korktuklarını açıkça ortaya koymaktadır; çünkü hiçbir şey bilginin gelişimi kadar çağ açıcı olamaz; her türlü toplumsal gelişimin kökeninde bilim bulunmaktadır. Rönesans döneminin bilim adamı yeni bir bakış değil, yeni bir oluşum ortaya koymuştur. Yenilikler çoğu kez öyle büyük olmuştur ki o döneme Yeniden Doğuş ya da Rönesans değil, Gerçek Doğuş, Yeni Bir Başlangıç demek daha uygun olur.

Rönesans, insanin kendi üzerine eğildiği, kendini keşfettiği ve hümanist görüsün önem kazandığı bir dönemdir. Ortaçağ’da egemen olan Hıristiyan anlayışı bu dünyanın değerini, insani öbür dünyaya hazırlayışı ile ölçmüştür. Oysa hümanistler insanin bu dünyadaki yasamı ile ilgilenmişlerdir. Bütün bunlar insanin kendi üzerine eğilmesine, başka deyişle, insanin kendini keşfetmesine neden olmuştur.

a. Doğa ve Bilgi Felsefesi

Bu dönemde Yunan felsefe ve bilim anlayışına yeniden dönülmüş ve bu anlayışın daha derinden kavranabilmesi için Yunanca'dan çeviriler yapılmaya başlanmıştır.

Bu döneme damgasını vuran etkinlik, doğaya ilişkin doğru ve güvenilir bilgi elde etmek için gerekli olan yöntem arayışıdır. Bu yöntemin araçları olarak gözlem ve deney üzerinde durulmuştur.

Ayrıca, yeni bir insan ve yeni bir toplum arayışı yönündeki çalışmalar bir varlık olarak insan ve toplumun yeniden sorgulanmasını ve doğadaki yerinin yeniden belirlenmesi sorununu gündeme getirmiştir.

* Francis Bacon

Bacon (1561-1626), bilimin önemini ve insanlığın refahı yönünden vaat ettigi olanakları ilk kavrayan düşünürlerden birisidir. Onun asil ilgisi bilimi anlamak, bilgi edinmenin doğru ve etkili yolunu kesin bir biçimde bulup ortaya çıkarmaktır. Çünkü ona göre, doğanın gizemlerini çözmek ve kanunlarını keşfetmek insanlığın refahı ve ilerlemesi için gereklidir.

Bacon'a göre, bugüne kadar insanin doğa karsısında çaresiz ve zavallı bir duruma düşmesinin nedeni, ne insan aklinin yetersizliği ne de doğanın anlaşılamayacak kadar karmaşık olmasıdır. Neden, yalnızca yanlış bir yöntemin kullanılmasıdır.

Böylece yöntemin gerekliliğini ve önemini belirledikten sonra Bacon, bunun nasıl olusturulabilecegi üzerinde düşünmeye baslar. Bunun için de öncelikle insanların yanlışa neden ve nasıl düştüklerinin gerekçelerini belirlemeye yönelir.

Bacon'a göre, insanların yanlışa düşmelerinin nedenleri şunlardır:

1. Üniversitelerde öğretimin bozulmuş olması: Ona göre, bunun temelinde yatan neden skolastik düşüncenin egemen olmasıdır.
2. İnsan Akli: Bacon'a göre, insanların yanılmalarının nedenlerinden birisi de kendi aklidir. Çünkü insan akli çabuk karar vermeye ve genellemeye düşkündür. Bir konu üzerinde biraz durunca yorulur, gereken Sabrı gösteremez ve yanlışa düşebilir. Öyleyse doğru bilgi nasıl elde edilecektir? Bunun için iki şey gereklidir.

1. Önyargılardan sıyrılmak.
2. Sağlam bir yöntem uygulamak.

b. Matematik

Bu dönem diğer alanlarda olduğu gibi matematik alanında da yeniden bir uyanışın gerçekleştiği ve özellikle trigonometri ve cebir alanlarında önemli çalışmaların yapıldığı bir dönemdir. Rönesans matematiği özellikle Raffaello Bombelli, François Viète ve Simon Stevin ile doruk noktasına ulaşmıştır.

c. Astronomi

Bu dönemde en önemli gelişme astronomi alanında olmuştur. Kopernik, Yunan Dönemi'nden beri yürürlükte bulunan Yer Merkezli Evren Kuramı’nın yerine, Güneş Merkezli Evren Kuramı’nı kurmuş ve Yer'in, Güneş’in çevresinde dairesel bir yörünge üzerinde dolanan bir gezegen olduğunu savunmuştur. Böylece, Yer'in evrenin merkezinden kaldırılmasına bağlı olarak insanin evrendeki konumu da yeniden sorgulanmaya başlanmıştır.

Tycho Brahe ise Yer'i evrenin merkezinden kaldırmanın doğuracağı bilimsel ve dinsel sakıncaları göz önünde bulundurmuş ve Yer-Güneş Merkezli Evren Kuramı ile Kopernik'e karsı çıkmıştır.

* Kopernik

Kopernik, düşünce tarihinde bir dönüm noktasını simgeler. Onun adıyla anılan sistem yalnız modern bilimin doğusuna değil, insanin evren içindeki yerini saptamada yeni ve daha ölçülü bir görüsün ortaya çıkmasına da başlangıç sayılır. Gerçekten de Kopernik’le birlikte insanoğlunun kendini evrenin merkezinde sayma iddiası yıkılmış, doğanın bir uzantısı, bir parçası olduğu düşüncesi doğmuştur. Bu devrimin kaynağı “Göksel Kürelerin Dolanımı Üzerine” adli yapıtıdır.

Kopernik sistemi birçok yönlerden Aristoteles görüsünden ayrılmaz. Kitabinin ilk bölümünün başlıkları bu gerçeği göstermeye yeter:

• Evrenin küresel olduğu
• Arzi’in küresel olduğu
• Göksel cisimlerin hareketlerinin düzgün dairesel, ve sürekli olduğu... gibi

Onun sistemine devrimci niteliği veren şey yerküreyi evrenin merkezi olmaktan çıkarıp, Güneş çevresinde dolanan sıradan bir gezegen saymasıdır.

* Tycho Brahe

Copernicus'un Güneş-merkezli sistemi, Yermerkezli sistemden çok daha basarili değildi. Ayrıca henüz yeni fizik kurulmadığından, Güneş’in evrenin merkezinde ve Yer'in de bir gezegen gibi onun çevresinde döndüğünün kanıtı da verilemiyordu. Bu nedenle, astronomlar Copernicus'u hemen kabul etmediler. Ancak astronomların karsısında gök olaylarının hesabini verebilen iki sistem vardı. Bunlardan hangisinin evrenin gerçek yapısını yansıttığının bilinmesi gerekiyordu. Bu da doğru gözlemler yapmakla mümkün olacaktı.

Brahe, sisteminden çok, yaptığı gözlemlerle önem taşır. Onun yaptığı gözlemler sayesinde Aristoteles fiziği ve kozmolojisi büyük darbeler almıştır. 1572 yılında, Cassiopea takımyıldızında yeni bir yıldız ortaya çıkar. yaptığı hesaplamalarla Brahe, bu gökcisminin sabit yıldızlar bölgesinde bulunduğunu ve yeni bir yıldız olduğunu ortaya çıkardı. Aristoteles fiziğine göre eterden yapılmış olan bu bölge mükemmeldi ve burada yeni hiçbir şey varlığa gelemeyeceği gibi, var olan bir şey de yok olamazdı. Oysa bu 1572 yıldızı (bugünkü deyimi ile nova) Aristoteles'in temel prensiplerine karsıydı. Brahe, 1577'de ise, bir kuyruklu yıldız gözlemler. Bu yıldızın Ay küresinin dışında, bu kürenin çok uzağında olduğunu saptar. Bu da Aristoteles kozmolojisine aykırı idi. Çünkü Aristoteles'e göre, kuyruklu yıldızlar Ay küresinin altındadır. Böylece onun yaptığı bu gözlemler sayesinde Aristoteles kozmolojisi büyük darbeler alır. Bundan sonra Kepler'i beklemek gerekecektir.

1576 yılında Hven Adası’nda dönemin en önemli gözlemevini kuran Brahe, bu gözlemevinde, o zamana kadar Bati Dünyası’nda karşılaşılmayan büyük boyutlu gözlem araçları inşa edilmiş, özellikle duvar kadranı çok ilgi çekmiştir.
Pratik astronomide büyük bir yenilik olan günlük gözlemler de yapmıştır.

d. Fizik

Bu dönemde fizik alanı diğer alanlar kadar gelişmemiştir. Ancak Gilbert'in mıknatıs üzerine yapmış olduğu deneysel incelemeler deneysel yöntemin güçlenmesini sağlamıştır.

e. Biyoloji

Bu dönemde diğer bilimlerin yani sıra biyolojide de önemli gelişmeler yaşanmıştır. Otto Brunfels, Herbarum Vivae Eicones (Bitkilerin Canlı Resimleri, 1530-1540) adli yapıtıyla botaniği ve Conrad Gesner ise Historiae Animalium (Hayvanlar Tarihi) adli yapıtıyla zoolojiyi yeniden canlandırmıştır.

f. Tip

Bu dönemde Leonardo da Vinci ve Andreas Vesalius'un yapmış olduğu direksiyon çalışmaları sonucunda çağdaş anatominin temelleri atılmıştır.

Ayrıca Paracelsus, bütün varlıkların ortak bir temeli olduğu düşüncesinden hareket ederek, canlılar ve cansızların birbirinden farklı olmadıklarını ve temelde yedi öğeden oluştuklarını söylemiştir. Bu nedenle cansızların yapısını açıklarken kullanılan yasa ve ilkelerin, canlıların yapısını açıklarken kullanılan yasa ve ilkelerle özdeş olması gerektiğini savunmuştur. Öyleyse hastalık canlı yapıdaki kimyasal dengenin bozulması, sağlık ise bu dengenin yeniden kurulmasıdır.

g. Teknik

Bu dönemde bulunan ve kullanılan barut, pusula ve matbaa doğa bilimlerinin gelişimini büyük ölçüde etkilemiştir.

Rönesans döneminin en büyük gelişmesi hiç kuskusuz ki baskı tekniğinin bulunması olmuştur. Bu tekniğin kültürün yayılmasında ve standartlaşmasında büyük bir önem taşıdığı açıktır. Yazma yapıtlar bir çok açıdan özgündür, ama yanlışlara, eklemelere ve çıkarmalara çok açıktır. baskı teknolojisi ise tek seferde, birbirinin ayni olan yüzlerce kopyayı yayımlamaya ve bir kitabin belli bir sayfasına gönderide bulunmaya olanak tanımıştır.

baskı tekniğinin bulunması, ayni dönemlerde, gravür tekniğinin de bulunması ile zenginleşmiştir. Ağaç ve bakir levha oymacılığı, grafik alanında, matbaanın yazı alanında yaptığı katkının tam olarak aynisini yapmıştır. Sanat ürünleri yaygınlaşmaya ve standartlaşmaya başlamıştır.

Bu iki buluş yani, baskı ve gravür, bilginin gelişiminde çok büyük bir önem taşımaktadır. baskı, temel alınabilecek matematiksel ve astronomik tabloların, gravür ise bitkilerin, hayvanların, anatomik ya da cerrahî ayrıntıların ve kimyasal araçların kitaplara resimler biçiminde girmesine olanak sağlamıştır.

B. On Yedinci Yüzyıl’da Bilim

(Bilimsel Devrim)

Bu dönemin en büyük özelliği, bilimsel yöntemin, yani önermelerin doğruluğunun deneysel olarak sınanması yolunun ortaya çıkması ve buna bağlı olarak fizik, kimya ve biyoloji gibi temel bilimlerin felsefeden bütünüyle ayrılmasıdır.

Özellikle astronomi alanında Kepler ve fizik alanında ise Galilei ve Newton'un yapmış olduğu araştırmalar ve kurmuş olduğu kuramlar sonucunda bilimde çok büyük bir atilim gerçekleştirilmiş ve bilim, diğer düşünsel etkinlikleri yönlendiren bir düşünsel etkinlik konumuna yükselmiştir. Bu nedenle bu çağ, bilim tarihçileri tarafından Bilimsel Devrimler Çağı olarak adlandırılmıştır.

a. doğa ve Bilgi Felsefesi

Bu dönemde bilimin giderek güçlenmesi ve diğer düşünsel etkinlikleri yönlendirir bir konuma yükselmesi bilimin nasıl bir etkinlik olduğuna ilişkin araştırmaların yoğunlaşmasına neden olmuştur. Bu konuda özellikle Bacon ve Descartes önemli görüşler ileri sürmüşlerdir.

* Descartes

Modern felsefenin ve analitik geometrinin kurucusu olan Descartes (1596 - 1650) için de, Bacon'da olduğu gibi, amaç doğayı egemenlik altına almaktır. Çünkü insan ancak o zaman mutlu olabilir. Fakat doğa, skolastiğin sağladığı bilgilerle egemenlik altına alınamaz. Böylece Descartes'in da skolastiğin insanı yanlışa götürdüğünü, düşündüğü anlaşılmaktadır. Ona göre, bunun iki nedeni vardır.

1- skolastiğin kavramları açık ve seçik değildir.
2- Bu yöntem doğru bilgi elde etmeye uygun değildir.

Böylece Descartes yeni bir yönteme gereksinim olduğunu belirtir. Çünkü ona göre doğruyu yanlıştan ayırt etme gücü, yani akil (sağduyu) eşit olarak dağıtılmıştır. O halde bu kadar yanlış bilginin kaynağı akil olamaz. Böylece Descartes, insanların yanlışa düşmelerinin tek nedeninin doğru bir yönteme sahip olmamaları olduğu sonucunu çıkarır.

Bundan sonra yöntemini kurmaya çalışan Descartes, öncelikle bu konuda kendine nelerin yardımcı olacağını araştırır ve iki şeyin bulunduğuna karar verir:

1- Klasik mantık
2- Eskilerin kullandığı Analiz

Descartes bu iki yoldan analizin daha doğru olduğuna karar verir. Matematikle ilgili çalışmaları sonucunda da analitik geometriyi bulur. Burada esas olan bir cebir denkleminin bir geometrik şekille anlatılmasıdır. Descartes'in bu önemli bulusundan sonra diğer önemli bir katkısı da geometri ile cebir arasında kurduğu paralelizmin ayni şekilde matematik ve diğer bilimler arasında da kurulabileceğini belirtmesidir. Çünkü ona göre her hangi bir bilimde bir şeyi bilmek demek aslında sayı ve ölçüden başka bir şey değildir. Bundan dolayı da bütün bilimlerde tek bir yöntem uygulamak olanaklıdır. Bu da matematiksel yöntemdir. Böylece ilk defa bütün bilimlerin yönteminin tek bir yöntem olduğu belirtilmiştir. Bu nedenle Descartes'in yöntemine evrensel matematik yöntem denmiştir.

Descartes'in bu analiz ağırlıklı, yöntemsel kuşkuculuğa dayanan yöntemi, felsefe için gerçekten çok yenidir.
Bilimin yöntemi ve kartezyen felsefe sistemiyle ünlü olan Descartes, ayni zamanda büyük bir matematikçidir. Cebirsel işlemleri geometriye uygulayarak analitik geometriyi kurmuştur. O zamana kadar geometri ve cebir problemleri kendi özel yöntemleri ile ayrı ayrı çözülmekteydi. Ancak Descartes, cebir ve geometri arasındaki bu mesafeyi ortadan kaldıran, cebiri geometriye uygulayan genel bir yöntem ileri sürdü.
Descartes bütün fiziğin bu şekilde geometrik ilişkilere indirgenebileceğini düşünerek, bütün evreni matematiksel olarak açıklamaya çalışmıştır.

b. Matematik

Bu dönemde çağdaş matematiğin temelleri atılmış ve Pierre de Fermat sayılar kuramını, Pascal olasılık kuramını, Leibniz ve Newton ise diferansiyel ve integral hesabı kurmuşlardır

c. Astronomi

Kopernik'in kurmuş olduğu Güneş Merkezli Evren Kuramı çerçevesinde yürütülen araştırmalar sonucunda Eudoxus, Aristoteles ve Batlamyus'tan beri savunula gelmekte olan Yer Merkezli Evren Kuramı yıkılmış ve Galilei ile Kopernik kuramı gözlemsel açıdan, Kepler ile kuramsal açıdan geliştirilmiş ve çağdaş astronominin temelleri atılmıştır. Böylece Kepler'in Elips Yörüngeler Kanunu ile gök mekaniğine giden yol açılmıştır.

* Sir Isaac Newton

Newton (1642 - 1727), tarihin yetiştirdiği en büyük bilim adamlarından biridir ve matematik, astronomi ve fizik alanlarındaki buluşları göz kamaştırıcı niteliktedir; klasik fizik onunla doruğa erişmiştir. Bilime yaptığı temel katkılar, diferansiyel ve entegral hesap, evrensel çekim kanunu ve Güneş ışığının yapısı olarak sıralanabilir. Çalışmalarını doğa Felsefesinin Matematik İlkeleri (Principia) ve Optik adli eserlerinde toplamıştır.

Newton 1665 yılında uzunluklar, alanlar, hacimler, sıcaklıklar gibi sürekli değişen niceliklerin değişme oranlarının nasıl
Principia'da Newton, Galilei ile önemli değişime uğrayan hareket problemini yeniden ele alır. Uzun yıllar Aristoteles'in görüşlerinin etkisinde kalmış olan bu problemi Galilei, eylemsizlik ilkesiyle kökten değiştirmiş ve artık cisimlerin hareketinin açıklanması problem olmaktan çıkmıştı. Ancak, problemin gök mekaniğini ilgilendiren boyutu hâlâ tam olarak açıklanamamıştı. Galilei'nin getirdiği eylemsizlik problemine göre dışarıdan bir etki olmadığı sürece cisim durumunu koruyacak ve eğer hareket halindeyse düzgün hızla bir doğru boyunca hareketini sürdürecektir. Ayni kural gezegenler için de geçerlidir. Ancak gezegenler doğrusal değil, dairesel hareket yapmaktadırlar. O zaman bir problem ortaya çıkmaktadır. Niçin gezegenler Güneş’in çevresinde dolanırlar da uzaklaşıp gitmezler?

Newton bu sorunun yanıtını, Platon'dan beri bilinmekte olan ve miktarını Galilei'nin ölçtüğü gravitasyonda bulur. Ona göre, Yer'in çevresinde dolanan Ay’ı yörüngesinde tutan kuvvet yeryüzünde bir tasın düşmesine neden olan kuvvettir. Daha sonra Ay’ın hareketini mermi yoluna benzeterek bu olayı açıklamaya çalışan Newton, söyle bir varsayım oluşturur:

Bir dağın tepesinden atılan mermi yer çekimi nedeniyle A noktasına düşecektir. Daha hızlı fırlatılırsa, daha uzağa örneğin A' noktasına düşer. Eğer ilk atıldığı yere ulaşacak bir hızla fırlatılırsa, yere düşmeyecek, kazandığı merkez kaç kuvvetle, yer çekim kuvveti dengeleneceği için, tıpkı doğal bir uydu gibi Yer'in çevresinde dolanıp duracaktır

Böylece yapay uydu kuramının temel prensibini de ilk kez açıklamış olan Newton, çekimin matematiksel ifadesini vermeye girişir. Kepler kanunlarını göz önüne alarak gravitasyonu F = M.m /r olarak formüle eder. Daha sonra gözlemsel olarak da bunu kanıtlayan Newton, böylece bütün evreni yöneten tek bir kanun olduğunu kanıtlamıştır. Bundan dolayı da bu kanuna evrensel çekim kanunu denmiştir.

Newton'un diğer bir katkısı da fizikte kuramsal evreyi gerçekleştirmiş olmasıdır. Kendi zamanına kadar bilimde gözlem ve deney aşamasında bir takım kanunların elde edilmesiyle yetinilmişti. Newton ise bu kanunlar ışığında, o bilimin bütününde geçerli olan prensiplerin oluşturulduğu kuramsal evreye ulaşmayı başarmış ve fiziği, tıpkı Eukleides'in geometride yaptığına benzer şekilde, aksiyomatik hale getirmiştir. Dayandığı temel prensipler şunlardır:

1. Eylemsizlik prensibi: Bir cisme hiçbir kuvvet etki etmiyorsa, o cisim hareket halinde ise hareketine düzgün hızla doğru boyunca devam eder, sükûnet halindeyse durumunu korur.
2. Bir cisme bir kuvvet uygulanırsa o cisimde bir ivme meydana gelir ve ivme kuvvetle orantılıdır (F = m.a).
3. Etki tepki prensibi: Bir A cismi bir B cismine bir F kuvveti uyguluyorsa, B cismi de A cismine zıt yönde ama ona eşit bir F kuvveti uygular.

Newton'un ağırlıkla ilgilendiği bir diğer bilim dalı da optiktir. Optik adli eserinde ışığın niteliğini ve renklerin oluşumunu ayrıntılı olarak incelemiştir ve ilk kez güneş ışığının gerçekte pek çok rengin karışımından veya bileşiminden oluştuğunu, deneysel olarak kanıtlamıştır. Bunun için karanlık bir odaya yerleştirdiği prizmaya güneş ışığı göndererek renklere ayrılmasını ve daha sonra prizmadan çıkan ışığı ince kenarlı bir mercekle bir noktaya toplamak suretiyle de tekrar beyaz ışığı elde edebilmiştir. Ayrıca her rengin belirli bir kırılma indisi olduğunu da ilk bulan Newton'dur.

* GALILEO GALILEI (1564-1642) ( Ek1)

d. Fizik

Bu dönemde çağdaş mekanik ve optik bilimleri kurulmuştur. Galilei kinematiksel yaklaşımı benimseyerek çağdaş mekaniğin temel problemlerini matematiksel olarak açıklanmış ve çözüme kavuşturulmuştur. Eylemsizlik İlkesi’nin formüle edilmesi ile birlikte klasik mekaniğin doğal yer, ivme ve kütle gibi temel kavramları matematiksel bir biçimde yeniden ifade edilmiş ve durağanlık, hareket gibi, hareket de durağanlık gibi doğal bir olgu niteliğine kavuşturulmuş ve bu bağlamda hareket bir problem olmaktan çıkarılmıştır.

Newton ise Eylemsizlik İlkesi’nin doğal bir hareket olarak kabul edilmesi sonucunda döngüsel hareketin açıklanmasının gerekliliğini vurgulayarak, kinematiksel yaklaşımın yerine dinamiksel yaklaşımla göksel cisimlerin döngüsel hareketlerini çekim kavramı çerçevesinde çözüme kavuşturmuştur.

e. Kimya

Bu dönemde kimya alanında maddenin yapısına ilişkin deneysel çalışmalar başlamış ve özellikle Böyle, ve Hook gibi bilim adamları sayesinde yeni bir atom kuramı geliştirilmiştir.

f. Biyoloji

Bu dönemde geliştirilen mikroskop aracılığı ile Malpighi, Leewenhook ve Swammerdan gibi bilim adamları, değişik canlı yapılar üzerinde araştırmalar yapmış ve böylece Hücre Kuramı’nın kurulmasını sağlamışlardır.

Ayrıca, Willis, Hooke ve Mayow yapmış oldukları çalışmalar sırasında canlı ve cansız yapıların çok küçük parçacıklardan oluştuğunu ve temel yapılarının benzer olması dolayısıyla işlevlerinin de birbirine benzemesi gerektiğini düşünmüşlerdir.

g. Tip

Bu dönemde anatomi, fizyoloji ve embriyoloji konusundaki araştırmalar geliştirilmiş ve özellikle Harvey, büyük Yunan hekimlerinden Galenos'u eleştirerek kan dolaşımını bulmuştur.

h. Teknik

İnsanin gündelik gereksinimlerini karşılamak ve doğal çevresini çıkarlarına uygun bir şekilde değiştirmek için, çoğu zaman bilimsel bilgi birikiminden yararlanarak bir takım alet ve makineler yapması eylemi diye tanımlanabilecek teknolojinin oldukça eski bir geçmişi vardır; ancak asil önemli gelişmeler, bilimle teknolojinin buluşturulmaya başlandığı bu dönemde yaşanmıştır.

Sonradan Sanayi Devrimi (1750-1900) olarak isimlendirilecek olan bu gelişimlerin en belirgin niteliği, üretimin insan, hayvan, su ve rüzgar gücü yerine buhar makineleriyle gerçekleştirilmesidir.

Atmosfer basıncında çalışan ilk pistonlu buhar makinesi 1712'de İngiliz mucit Thomas Newcomen tarafından icat edilmiş ve 1769'da James Watt tarafından geliştirilerek sanayinin hizmetine sunulmuştur. Buhar makinelerini buharlı gemi (1807) ve buharlı lokomotif (1825) gibi ulaşım araçlarının geliştirilmesi izlemiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Okunmamış 29-06-2007, 11:17 AM
Twitter
Standart Cevap: bilim tarihi

YAKINÇAGDA BILIM

A. On Sekizinci Yüzyıl’da Bilim

(Aydınlanma Dönemi)

Aydınlanma, insanin kendi akli ve deneyimleri ile geleneksel görüşler ve ön yargılardan kurtulmak ve akla dayanarak, dünyayı kavramak düzenlemeye çalışmaktır. Bu anlamda Aydınlanma Çağı insan aklinin bağımsız olması gerektiği düşüncesine dayanır. Öyleyse benimsenmesi gereken tavır inanmak değil, bilmek olmalıdır.

Bu genel belirlemeden anlaşıldığı üzere, burada sorgulanmak istenen insan varlığının anlamı ve bu Dünya'daki yeridir. Nitekim Aydınlanma’nın gelenekselleşmiş bir tanımını veren Kant'a göre Aydınlanma, insanin kendi kusurları sonucu düşmüş olduğu olumsuz durumdan, yine kendi aklini kullanmak suretiyle çıkma çabasıdır. Gerçekte insan içinde bulunduğu olumsuz duruma aklin kendisi yüzünden değil, ama onu gerektiği gibi kullanmayı bilmemesi yüzünden düşmüştür. Bu yönüyle Aydınlanma’nın, Ortaçağ düşüncesine ve yasam anlayışına karşıt bir dünya görüsü olarak ortaya çıktığı görülmektedir.

Aydınlanma’nın temel özelliklerinden birisi de, doğa ile akil arasında bir uygunluk olduğunu ve akılsal yapıda olan bu doğayı aklin rahatlıkla kavrayabileceğidir.

a. doğa ve Bilgi Felsefesi

Bu dönemde bilginin doğasına ilişkin tartışmalar yoğunlaşmış ve Tümevarım Yöntemi Hume tarafından sorgulanmıştır. Fransız ansiklopedistlerinden D'Alembert ve Diderot gibi araştırmacılar Rönesans'tan bu yana üretilen yeni bilimsel bilgi birikimini, Ansiklopedi adli yapıtta bir araya getirmeye çalışmışlardır.

b. Matematik

Bu dönemde Euler ve Lagrange integral ve diferansiyel hesabına ilişkin on yedinci yüzyılda başlayan çalışmaları sürdürmüş ve bu çalışmaların gök mekaniğine uygulanması sonucunda fizik ve astronomi alanlarında büyük bir atılım gerçekleştirilmiştir. Mesela Lagrange, Üç Cisim Problemi'nin ilk özel çözümlerini vermiştir.

* Leonardo da Vinci

Rönesans’ın habercilerinin başında gelen Leonardo da Vinci (1452-1519) sistematik bir eğitim görmemiş olmasına karsın, bilgi dağarcığını iyi geliştirmiş ve bilim ve teknolojiye önemli katkılarda bulunmuş ansiklopedik nitelikte bir bilim adamıdır. Leonardo, öncelikle bir ressam olarak ad yapmıştır; onun muhteşem yapıtları bazı kiliselerin duvarlarını; günümüzdeki önemli müzeleri süslemektedir. Ancak resim çalışmalarını sağlıklı bir şekilde yürütebilmek için bir seri anatomi ve perspektif çalışmaları yapmak ihtiyacını hissetmiştir. Bu çalışmalardan perspektifle ilgili olanını Leon Battista Alberti ve Pietro della Francesco gibi devrinin matematikçileriyle birlikte yürütmüştür. Bunlardan Francesco matematiğin yani sıra resimle de ilgilenmiştir.

Diğer yandan Leonardo, yapı bilgisine gereksinme duymuş ve basta insan yapısı olmak üzere bazı canlı yapıları kapsayan bir anatomi çalışması yürütmüştür. Bu çalışmalarında enjeksiyon tekniğini uygulayarak, yani dokular arasına kısa zamanda donan bir maddeyi zerk ederek, yapıyı tespit edip, onu en ince ayrıntısına kadar, en doğru şekilde belirlemeye çalışmıştır. Bu gayretleri sonucunda, özellikle kalp, mide, muhtelif damarlar ve kasların yapısını günümüze uygun olarak belirlemeyi başarmıştır. Kalbin kapakçıkları ve hareketi üzerinde dikkatini yoğunlaştırarak, kalbin adeta bir tulumba seklinde çalıştığını belirtmiştir.

Leonardo anatomi çalışmalarını karsılaştırmalı olarak yürütmüş, insanin anatomik yapısı ile muhtelif hayvanların anatomik yapılarını karsılaştırmıştır. Bunlardan biri de atların bacak ve ayak kemikleri ile insanınki arasında yaptığı ilginç ve günümüzde de doğru olarak kabul edilen karsılaştırmasıdır.

Teknoloji ile ilgili olarak bazı projeler geliştiren Leonardo, kuşların kanat ve kas yapısından hareketle, insanların da belli bir düzenek sayesinde uçabileceği anlayışını geliştirmiş ve bu yolda bazı araştırmalar yapmıştır. Ayni şekilde balıklar gibi, insanların da denizin altında yasayabileceğini varsayan Leonardo'nun ilk denizaltı projelerini geliştirdiği görülmektedir.

Leonardo bir ressam, bir bilim adamı ve bir mühendistir; ancak o günlerde yaygın olarak kabul gören hümanizm görüsünü de desteklemiş ve klasik Yunan düşünürlerinin ve yazarlarının yeniden incelenmesi ve benimsenmesi gerektiğini hararetle savunmuştur. Ona göre bilim adamları tıpkı Aristoteles ve Platon gibi, kendi düşüncelerini hiçbir etki altında kalmadan geliştirmeli ve savunmalıdır.

On altıncı yüzyıl bilimlerde otoritelerin yıkıldığı bir dönemdir; astronomide Batlamyus sistemi yıkılırken, tıpta Galen otoritesi son bulmuştur.

c. Astronomi

Yakın dönem astronomi çalışmalarının genellikle üç alanda yoğunlaştığı görülmektedir:

1. Özellikle Herchell ve Halley'in yapmış oldukları gözlemler sonucunda Güneş sistemine ilişkin gözlemsel veriler artmıştır.

2. Astronominin kuramsal yönünü oluşturan ve elde edilen gözlemsel verileri değerlendirerek gökcisimlerinin hareketlerinin matematiksel açıklamasını veren dinamik astronomi gelişmiştir. Mesela Laplace, Güneş sistemindeki bütün gezegenlerin hareketlerinin matematiksel olarak gösterilebileceğini öne sürmüştür.

3. Fizik ve kimya alanlarında yapılan araştırmalar sonucunda elde edilen veriler doğrultusunda yıldızların yapısını inceleyen astrofizik ve evrenin yapısını inceleyen kozmoloji gibi yeni bilim alanları ortaya çıkmıştır. Özellikle astrofizikte Frounhofer ve Kirchoff'un, kozmolojide ise Kant ve Laplace'in yapmış olduğu araştırmalar çığır açıcı niteliktedir.

d. Fizik

Bu dönemdeki fizik araştırmalarının özellikle elektrik konusunda yoğunlaştığı ve Gilbert ve Otto von Guericke'in ardından, Du Fay, Franklin, Cavendish, Coulomb, Galvani, Ampere ve Volta’nın çalışmaları sonucunda elektriğin bağımsız bir fizik dalı olarak ortaya çıktığı görülmektedir.

Ayrıca, ses, ışık, isi ve enerjinin doğasını açıklamaya yönelik çalışmalar yoğunlaşmış ve bu fiziksel varlıklar arasındaki ilişkiler matematiksel olarak gösterilmiştir.

Dalton, kimyasal tepkimeleri açıklamak için Atom Kuramı’nı, Young ise ışığa ilişkin çağdaş Dalga Kuramı’nı geliştirmiştir.

f. Biyoloji

Bu dönemde doğa bilimlerinden botanik ve zooloji alanlarındaki çalışmalar gelişmiş ve özellikle Darwin'in dedesi Erasmus Darwin ve Lamarck'in yapmış olduğu araştırmalar sonucunda, yeni bitki ve hayvan türlerinin oluşumunu açıklamaya yönelik Evrim Kuramı’nın temelleri atılmıştır.

g. Coğrafya

Bu dönemde on besinci yüzyılda başlayan coğrafî kesifler, Cook 'un özellikle Antarktika ve Dünya’nın diğer bölgelerine yapmış olduğu gezilerle tamamlanmıştır.

h. Teknik

Bu dönemde Sanayi Devrimi'nin temelleri atılmış ve bu sayede üretime makineler hakim olmaya başlamıştır. Deniz ve kara araçlarının yani sıra, hava araçları da geliştirilmiştir. Montgolfier Kardeşler'in bu alandaki çalışmaları sonucunda havacılığa ve uzay çalışmalarına giden yol açılmıştır.

Kimyanın gelişmesine bağlı olarak madencilik ve ****lürji sanayi de ilerlemiş ve üretim biçimi ve buna bağlı olarak ürün verimi köklü bir değişim geçirmiştir. Ayrıca tarımda da sanayileşme sürecine girilmiştir.

B. On Dokuzuncu yüzyılda Bilim ( Endüstri Devrimi ve Bilim )

Endüstri Devrimi İngiltere’de buharlı makinelerin kullanılmasıyla baslar. İnsan ve hayvan gücü yerine buhar ve elektrik gücüyle çalışan fabrikaların kurulmasıyla büyür.

Bu dönemin önde gelen özelliklerinden birisi bilimle teknolojinin yakınlaşmaya başlamasıdır. Özellikle bu yüzyılın ikinci yarısından sonra, bilimsel bilgi birikimi, gündelik ihtiyaçların karşılanması maksadıyla teknolojinin hizmetine verilmiş ve teknolojideki gelişmeler yerleşik yasam biçimlerini değiştirmeye başlamıştır. Örneğin, kuramsal elektrik araştırmalarından elde edilen sonuçlar, hemen elektrik dinamosu ve motoruna, telgrafa, telefona ve diğer cihazlara dönüştürülmüş ve bunların yaygınlaşmasıyla Dünya yeni bir çehre kazanmaya başlamıştır.

Bu dönemin en önemli gelişmelerinden birisi, üretime yönelik araştırma laboratuarlarının kurulmasıdır. Bu laboratuarlarda geliştirilen ürünler, bunlara bağlı olan fabrikalarda seri olarak üretilmiş ve satışa sunulmuştur. Özellikle ABD'deki sanayi atılımında, gerek devlet ve gerekse özel teşebbüs eliyle kurulan dev araştırma laboratuarları etkin rol oynamışlardır.

Bilimlerle felsefenin birbirlerinden kesin sınırlarla ayrıldığı bu yüzyılda, bilimlerde uzmanlaşmanın başladığı ve bilgi üretiminin ivmesinin inanılmayacak boyutlarda arttığı görülmektedir. Artık daha önceki devirlerde olduğu gibi bilimin bütün sahalarının bilinmesinin ve hattâ tanınmasının imkanı kalmamış, bilim adamları öğrenme ve araştırma faaliyetlerini bir ye da birkaç saha ile sınırlandırmaya başlamışlardır.

Bu yüzyılda, çeşitli alanlarda elde edilen bulgulara dayanarak büyük çaplı bilimsel kuramlar doğmuştur. Fizikteki termodinamik ve elektromagnetik kuramları ile biyolojideki evrim kuramı bir alanın sınırlarını asmış ve birçok uzmanlık sahasında tartışılır hale gelmiştir.

Dönemin en belirgin özelliklerinden bir diğeri de, neredeyse Rönesans'tan beri beslenen bilim sevgisinin bu dönemde had safhaya ulaşmasıdır. İnsanlar birbiri ardısıra gelen bilimsel ve teknolojik gelişmelerden büyük ölçüde etkilenmiş, bilime büyük bir tutku ile bağlanmış ve bilimin her sorunun çaresini bulacağına inanmışlardır. Bu hayranlık ve iyimserlik, 20. yüzyılın ortalarına değin büyüyerek sürmüştür.

EVRIM KURAMI VE DARWIN

C. Yirminci yüzyılda Bilim ( çağdaş Bilim )

Yirminci yüzyılı bilimsel gelişmeler açısından sıcağı sıcağına değerlendirmek bilim tarihçileri açısından oldukça güçtür. Bunun nedenlerinden birisi, bilimlerdeki gelişmelerin henüz tamamlanmamış olması ve henüz önemi kavranamayan bazı buluşların ileride yaratabilecekleri büyük gelişmeleri bugünden kestirmenin oldukça güç olmasıdır. Dolayısıyla önemsiz olanı önemli olanın önüne alma gibi bir hatanın yapılma olasılığı vardır. Ancak fizikteki Kuantum kuramı ile Görelilik Kuramı’nın ve astrofizikteki Büyük Patlama Kuramı’nın bu dönemin en önemli buluşları olduğunu söylemek mümkündür.

EINSTEIN Devrimi ( Özel Relativite Teorisinin Doğusu ) ( Ek3)
KUANTUM TEORISI ve Atom Fiziğinin Doğusu ( Ek4)

a. doğa ve Bilgi Felsefesi

On dokuzuncu yüzyıldan itibaren bilimde ortaya çıkan olağanüstü gelişmeler, bilimin kendisini de felsefî bir sorun haline getirmiş, bilimin kavramlarını ve yöntemini, felsefî açıdan anlamak ve anlamlandırmak üzere çeşitli görüşler ileri sürülmüştür.

Bilimsel alanları ürün ve etkinlik açısından değerlendirme çalışmaları yapılmış ve özellikle bilimsel kuramların mantıksal yapıları bakımından tutarlılığının denetlenmesi ve bilimsel önermelerin yapı ve içerik açısından taşıması gereken özelliklerinin bir standarda bağlanması gerektiği savunulmuştur.

Bilimi etkinlik açısından ele alan çalışmalarda ise özellikle kuram seçiminin hangi ölçütlere göre yapılması gerektiği tartışılmıştır. Yeni Pozitivizm veya Viyana Çevresi bilim önermelerinin doğruluk değerlerinin Doğrulama İlkesi açısından belirlenmesi gerektiğini savunurken, Popper ise Yanlışlama İlkesi’ne göre belirlenmesi gerektiğini vurgulamıştır. Bilimi bir etkinlik olarak gören Kuhn ise, bilimsel gelişmenin ayni zamanda bilim topluluklarının sosyal yapısıyla da ilgili olduğunu vurgulayarak, bilimin felsefî boyutunun yanında sosyolojik boyutunun olduğuna da dikkat çekmiştir.

b. Matematik

Bu dönemde matematiğe daha sağlam bir temel oluşturmaya yönelik felsefi ağırlıklı çalışmalar genişleyerek devam etmiştir. Russell, Poincaré, Hilbert ve Brouwer gibi matematikçiler bu konudaki görüşleriyle katkıda bulunmuşlardır.

Russell, matematik ile mantığın özdeş olduğunu kanıtlamaya çalışmıştır. matematiğin, şayi gibi kavramlarını, toplama ve çıkarma gibi işlemlerini, küme, değilleme, veya, ise gibi mantık terimleriyle ve matematiği ise "p ise q" biçimindeki önermeler kümesiyle tanımlamıştır.

Hilbert'e göre ise, matematik soyut nesneleri konu alan simgesel bir sistemdir; mantığa indirgenerek değil, simgesel aksiyomatik bir yapıya dönüştürülerek teyellendirilmelidir.

Sezgici olan Brouwer de matematiğin temeline, kavramlara somut içerik sağlayan sezgiyi koyar; çünkü matematik bir teori olmaktan çok zihinsel bir faaliyettir.

Poincaré'ye göre de matematiğin temelinde sezgi vardır ve matematik kavramlarının tanımlanmaya elverişli olması gerekir.

Yine bu dönemin en orijinal matematikçileri olarak Dedekind ve Cantor sayılabilir. Dedekind erken tarihlerden itibaren irrasyonel sayılarla ilgilenmeye başlamış, rasyonel sayılar alanının sürekli reel sayılar biçimine genişletilebileceğini görmüştür. Cantor ise, bugünkü kümeler kuramının kurucusudur.

c.Astronomi

Bu dönemde astronomi alanında yıldızlar ve evrenin yapısına ilişkin çalışmalar artarak devam etmiş ve evrenin oluşumuna ilişkin Büyük Patlama kuramı ortaya atılmıştır. Diğer taraftan, insanin bu evrende yalnız olup olmadığı tartışılmış ve bunu belirlemeye yönelik çeşitli projeler geliştirilmiştir.

Yine bu dönemde gezegenlere ilişkin çalışmalar da ön plana çıkmış ve 1930 yılında Tombaugh tarafından Plüton gezegeni ve daha sonra da bu gezegenin uydusu Charon bulunmuştur.

d. Fizik

Bu dönemde Görelilik ve Kuantum kuramlarının ortaya çıkmasıyla birlikte, fizik alanı kavram ve kuramları açısından yeni temellere oturtulmuştur. Atom altı parçacıkların bulunmasından sonra Atom kuramı bütünüyle yeni bir görünüme kavuşmuştur.

e. Kimya

Bu dönemde kimya, sanayinin belkemiği haline gelmiştir; ancak kimya çalışmaları sadece sanayide değil, tip basta olmak üzere değişik bilim dallarında da önemli rol oynamıştır. Atom konusundaki çalışmalar, genetik ile ilgili çalışmaları ve canlıların temel maddesi konusunda yapılan araştırmaları büyük ölçüde etkilemiştir.

f. Biyoloji

Bu dönemde hücrenin yapısı ve işlevlerine ilişkin çalışmalar biyolojiyi büyük ölçüde etkilemiştir. Bunun yani sıra genetik alanında çok önemli adımlar atılmış ve özellikle son dönemde yapılan araştırmalarla klonlama yöntemine götüren yol açılmıştır.

Ayrıca kimyaya dayanan hormon çalışmaları tarım alanındaki verimi arttırmış ve canlıların kökeni ve evrimiyle ilgili araştırmalar, yeni bilimsel bulgularla güç kazanmıştır.

g. Jeoloji

Bu dönemde jeoloji iki gelişmeden büyük ölçüde etkilenmiştir. Teknolojik atilim, radyometrik tarihleme yönteminin uygulanmasında, kayaç ve minerallerin kimyasal çözümlenmesinde ve sismolojik incelemelerde büyük ilerlemelere yol açmıştır. Levha tektonogi ise bu yüzyılın ikinci yarısından sonra yerbilimlerinin hemen bütün dallarında büyük dönüşümlerin gerçekleşmesine neden olmuştur.

h. Tıp

Bu dönemde tıp alanında yoğun bir uzmanlaşma görülmektedir. Artık genel olarak tıp değil pediatri, oftalmoloji, kardiyoloji ve ilerleyen süreç içerisinde genetik ve embriyoloji çalışmaları yoğunlaşmıştır.

Yirminci yüzyıl tıbbının en önemli özelliği, gelişen teknolojiyi çok iyi kullanması ve teşhis ve tedavide daha kesin ve ayrıntılı sonuçlar elde etmesidir. Mikroskobun olağanüstü bir şekilde gelişmesiyle başlayan süreç röntgenle devam etmiştir.

i. Teknik

Yirminci yüzyıl teknik alanında önemli gelişmelere sahne olmuştur. 1903 yılında Wright kardeşler Flyer I ismini verdikleri ilk uçakla yerden havalanmış ve 59 saniye süreyle 260 metre uçmuşladır. Daha sonraki yıllarda gaz tribünleriyle donatılan jet uçakları, 1960'larda ses üstü hızlara ulaşmışlardır.

1895'te X ısınlarının bulunmasıyla başlayan bir dizi buluş nükleer çağın kapısını açmıştır. 1938'de atom çekirdeğinin parçalanması sonucunda açığa çıkan muazzam enerjinin kullanım şekilleri, bilim adamlarının topluma karsı sorumluluğu konusunu gündeme getirmiştir.

Enrico Fermi'nin 1942'de şikago Üniversitesi'nin spor sahasında kurmuş olduğu küçük bir reaktörde zincirleme çekirdek reaksiyonlarının denetimini başarması, elektrik enerjisi üreten reaktörleri gündeme getirmişken, 6 Ağustos 1945'de Hiroşima’ya atılan atom bombası, insanların bilim ve teknolojiye bakışlarını ciddi şekilde sarsmıştır. Ancak bilimsel ve teknolojik bilginin üretilmesi ile kullanılması, birbirlerinden oldukça farklı süreçlerdir ve bunların üretiminden sorumlu tutulabilecek bilginlerin kullanımından da sorumlu tutulması doğru değildir.

k. Uzayın Keşfi

Uzaya seyahat edebilmek sadece roketlerle mümkün olduğundan, roket gelişiminin tarihi, bir bakıma uzay uçuşlarının tarihi olarak görülebilir. İlk roketin ne zaman yapıldığı bilinmemekle birlikte, onun bir Çin bulusu olduğu söylenmektedir. 1232 yılında Çinliler Moğolları uçan ateşli oklarla geri püskürtmüşlerdir. 1379'da ise Venedikliler ve Cenevizliler arasında yapılan bir savaşta kaba bir roket kullanılmıştır. 19. yüzyıl savaş roketlerinin geniş ilgi gördüğü bir yüzyıldır. Büyük Britanyalı Sir William Congreve, Napolyon savaşlarında ve 1812 savasında kati yakıtlı itici kuvvetle çalışan bir roket geliştirmiştir. Ancak akaryakıtlı roketlerin kullanılması ile uzaya seyahatin mümkün olacağını savunan ve bu konuda ilk bilimsel eseri yayınlayan kişi Constantin Tsiolkovsky adli bir Rus bilim adamıdır. Onun bu çalışması ciddiye alınmazken, Robert H. Goddard adında bir Amerikalı ve Hermann adında Romanya asilli bir Alman ayrı ayrı çalışarak modern roket biliminin temellerini atmışlardır. Ayrıca Oberth adında bir bilgin Dünya'dan bir cismin başka bir aleme gitmesi ile ilgili teorilerini ve formüllerini bir kitapta toplamış ve bu kitaptan esinlenerek Almanya'da Uzaya Seyahat Kurumu kurulmuştur. Goddard ise, uzun süre üzerinde çalıştığı konu ile ilgili görüşlerini bir rapor olarak yayınlamıştır. 1919'da çıkan bu raporda Ay'a atılacak bir roketten de söz edilmektedir. 1926'da bir deney roketi hazırlamış ve bu roket yaklaşık 60 metre kadar havalanmıştır. 1929 yılında ise Goddard, içinde barometre, termometre gibi ölçü araçlarının ve bir fotoğraf makinesinin bulunduğu ilk roketi havaya fırlatmıştır.

Füzecilik ve uzay yolculuğu denildiğinde akla ilk gelen isim kuskusuz Wernher von Braun'dır. Goddard ve Oberth'in çalışmalarından haberdar olan Von Braun, Uzaya Seyahat Kurumu'nda füze denemeleri yapmış daha sonra Alman Hava Kuvvetleri hesabına çalışmış ve bu iş için bir füze üssü kurulmuştur.

Bu çalışmalar sonucunda İkinci Dünya Savası’nın en güçlü silahı olan V-2 roketleri doğmuştur. Savaştan sonra von Braun planları ile birlikte Amerika'ya kaçmış ve Kaliforniya'da kurulan Cape Canaveral (şimdiki adi Cape Kennedy) Uzay araştırmaları Merkezi'nde çalışmaya başlamıştır.

4 Ekim 1957 tarihinde ise Ruslar dünyanın ilk yapay uydusu olan Sputnik-1'i Dünya’nın yörüngesine oturtmayı başardılar. 31 Ocak 1958'de ilk Amerikan yapay uydusu yörüngeye oturtuldu ve uzaya uydu gönderilmesi bu tarihten sonra bas döndürücü bir hızla devam etti.

Amerikalılar, uzay çalışmalarını bir çatı altında toplamak için Ekim 1958'de NASA’YI (Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi) kurdular. 12 Nisan 1961'de ilk defa uzaya insanlı bir roket fırlatıldı. Vostok-1 adli roketle birlikte uzaya çıkan bu ilk insan Rus Yuri Gagarin idi. 21-27 Aralık 1968'de Frank Borman, James Lowel ve William Anders, Ay çevresini Apollo-8 ile dolaştılar ve inişe uygun yerleri tespit ettiler. 20 Temmuz 1969 günü ise, Neil Armstrong, Edwin Aldrin ve Michael Collins idaresi altındaki Apollo-11 uzay aracı Ay’ın Sessizlik Denizi denilen issiz bir düzlüğüne inmeyi basardı ve Neil Armstrong, Ay'a ilk ayak basan insan unvanını elde etti. Bu başarı, gezegenlere gönderilen insansız araştırma gemileri ve 1981'de uzay mekiğinin geliştirilmesiyle sürdü.

l. Bilgisayar

İnsanoğlunun ilk hesap makinesi abaküslerdir ve abaküse benzeyen ilk araçlar bundan 3000 sene önce kullanılmıştır. Otomatik hareketlerden yararlanan ilk toplama makinesini Blaise Pascal geliştirmiştir. Pascal bu makineyi tasarlarken, bir tarafa doğru döndürülen dişli çarkların hareketinden faydalanmıştır. Daha sonra Leibniz ayni prensiple çarpma işlemi de yapabilen bir makine daha geliştirmiştir.

Hesaplamada elektronik sistemin öncüsü İngiliz bilim adamı Charles Babbage'dir. Babbage'nin Analitik Motor adını verdiği cihaz belli bir programlama içinde hesapları otomatik olarak yapabilmekteydi.

Gerçek anlamda bilgisayarlar 1941 yılında Berlin'de Kondrad Zuse tarafından geliştirilmiştir. Onun yaptığı bilgisayar elektron lambalarından oluşuyordu ve ayni yıllarda Busines Machines Corporation adli firmanın yaptığı otomatik bilgisayardan çok daha hızlı çalışıyordu.

1946'da, Amerikalı J. Presper Erchert ve John W.Mauchly, yüksek işlem hızına sahip tam elektronik ilk sayısal bilgisayarı geliştirdiler. 17500 civarında elektron tüpü, 1500 röle, 70000 direnç ve 10000 kondansatörden oluşmuş 30 ton ağırlığındaki bu dev makine, on haneli beşbin sayıyı bir saniye içinde toplayabiliyordu. Sonraki yıllarda inanılmaz bir süratle geliştirilen bilgisayarlar, bilgiyi çabuk ve doğru bir şekilde işleme ve saklama özellikleri nedeniyle, kısa sürede günlük hayatın ayrılmaz bir parçası haline geldiler. Bilgi üretimi ve dolaşımı hızlandı. Bu gelişmeler sayesinde, bir toplumun bütün bireylerinin bilgiye kolayca ulaşmaları ve onu tüketmeleri mümkün oldu. Bilgi toplumunun oluşumunu hızlandıran bu gelişmelerin yanısıra, basımevlerinden uzay gemilerine kadar hemen bütün makine ve araçların kontrolünü de bilgisayarlar üstlenmeye başladı. Böylece insanlar uzun süre alan ve oldukça karmaşık olan yorucu ve bıktırıcı işlerden kurtuldular.

kaynak bilim
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Okunmamış 29-06-2007, 11:17 AM
Twitter
Standart Cevap: bilim tarihi

kısa tarih bilgileri
150
Ptolemaios, yıldızlarla gezegenlerin hareketleri hakkındaki Almagest'i yazdı.
161
Yunanlı anatomici Galenos, daha sonra ünlü bir doktor olacağı Roma'ya yerleşti.
287
M.Ö. 287'de matematikçi ve mucit Arşimet doğdu.
335
Aristoteles, doğa tarihiyle ve evrenin yapısıyla ilgili önemli bilimsel kitaplar kaleme alır.
387
M.Ö. 387'de Filozof Platon, Atina'da Akademia'yı kurdu.
399
Yunanlı filozofların en büyüklerinden olan Sokrates öldü.
450
M.Ö. 450'de Hippokrates, Kos (İstanköy) adasında doğdu.
500
M.Ö. 500'de Pythagoras, evrende sayıların ve uyumun gizemli önemini irdeler.
551
Çinli filozof Konfüçyüs doğdu.
600
Orta Amerika'da Maya uygarlığı gelişti.

700
M.Ö. 700'de eski bir Hint tıp metni olan Ayurueda'nın ilk derlenişi.
813
Bağdat'ta gökbilim okulu kuruldu.
854
Arap simyacı Ebubekir Razi (Rhazes) doğdu.
965
Optik konusundaki çalışmalarıyla ünlü Arap fizikçi İbnülheysem (Alhazen) doğdu.
1253
Matematik ve bilim dersleri veren Robert Grosseteste'in öldü.


1264
Aquinolu Thomas, Hıristiyan düşüncesini Aristoteles'in öğretisiyle uzlaştırdı.
1267
Roger Bacon, geleneksel Hıristiyan eğitimine karşı çıktı.
1452
Mucit ve sanatçı Leonardo da Vinci doğdu.
1453
Copernicus, gezegenlerin Dünya'nın etrafında değil, Güneş'in etrafında döndüğünü ortaya atan kuramını yayımladı.
1453
Andreas Vesalius, insan anatomisiyle ilgili yeni bir elkitabı çıkardı.
1527
Paracelsus, Basel Üniversitesi'nde profesör oldu.
1543
Copernicus, gezegenlerin Dünya'nın etrafında değil, Güneş'in etrafında döndüğünü ortaya atan kuramını yayımladı. Andreas Vesalius, insan anatomisiyle ilgili yeni bir elkitabı çıkardı.
1551
Conrad von Gesner, hayvan krallığıyla ilgili incelemesini yayımlamaya başladı.
1557
Conrad von Gesner, hayvan krallığıyla ilgili dev incelemesini yayımlamaya başladı.
15 Şubat 1564
Bilim adamı Galileo doğdu.
1574
Tycho Brahe, gökyüzünü gözlemek için Hven adasında bir gözlemevi kurdu.
31 Mart 1596
Matematikçi ve filozof Rene Descartes doğdu.
1610
Galileo Galilei, teleskop kullanarak yaptığı gökbilimsel keşifleri konu alan Yıldızların Habercisi'ni yayımladı.
1616
William Harvey, kan dolaşımı konusunda dersler verdi.

1687
Newton'un, evrensel çekim yasalarını formülleştirdiği Principia başlıklı kitabının yayımladı.
1703
Newton, Kraliyet Derneği'nin başkanlığına getirildi ve 1727'de ölümüne dek bu görevde kaldı.
1704
Newton, mercekler ve ışık hakkındaki, Optik başlıklı kitabını yayımlar.
1704
John Ray, 17 000 bitkiyi içeren sınıflandırmasını tamamladı.
1705
Francis Hauksbee, vakumlu bir küreyi sürterek anlık, parlak elektrik ışıkları elde etti.
17 Ocak 1706
Benjamin Franklin doğdu.
1729
Stephen Gray, elektriği büyük uzaklıklara iletti.
1745
Elektrik depolayan bir alet olan Leiden şişesi bulundu.
1748
Georges de Buffon, 36 cilt tutan, "Doğa Tarihi İncelemesi"ni tamamladı.
1752
Benjamin Franklin, yıldırımın elektrikten kaynaklandığını gösterdi.

1753
Carl Linnaeus, yeni, iki terimli bitki sınıflandırma sistemini yayımladı.
1756
Joseph Black, kimyasal maddelerin ısıtılmasıyla elde edilebilen "sabit hava"yı buldu.
1774
Joseph Priestley, bugün bizim oksijen olarak bildiğimiz gazı ayrıştırdı ve ona "flojistonlu hava" adını verdi.
1775
Abraham Werner, Freiberg'te bir madencilik okulu kurdu ve yavaş yavaş, yerbilimsel değişmeyle ilgili "Neptün" kuramını geliştirdi.
1779
Antoine Lavoisier, "flojistonlu hava"nın varlığını kanıtladı ve ona "oksijen" adını verdi.
1787
Caroline Herschel, gökbilime yaptığı katkılardan dolayı sarayın takdirini kazandı.
1789
Lavoisier'nin, 33 elementi sıraladığı ve bu elementlerin adlandırılması ile ilgili modern sistemi sunduğu "Kimyasal Adlandırma Yöntemi" yayımlandı.
1791
Luigi Galvani, kurbağalarla yaptığı elektrik deneylerinin sonuçlarını yayımladı.
1795
James Hutton, "Yer Kuramı" adlı kitabında Kitab-ı Mukaddes'te yaradılış konusunda söylenenleri sorguladı. Yerbilimsel değişikliklerin, Kitab-ı Mukaddes'te söylenenlerin tersine, milyonlarca yılda meydana geldiğini ileri sürdü.
1796
Edward Jenner, bir çocuğu çiçek hastalığına karşı aşıladı.
1799
Alessandro Volta, ilk elektrik bataryasını yaptı.
1808
John Dalton'un kitabı "Yeni Kimya Felsefesi Sistemi", atom kuramı hakkında önemli ve yeni fikirler ortaya attı.
1809
Jean de Lamarck, canlı varlıklardaki değişmeyle ilgili açıklamasını yayımladı. Bu açıklamada, sonradan kazanılmış özelliklerin kalıtsal olarak aktarılabileceğini ileri sürdü.
1820
Hans Oersted, elektrik akımının pusulanın iğnesi üzerinde manyetik etki yarattığını gösterdi.
1824
Justus von Liebig, Almanya'da, Gissen'de kendi araştırma laboratuvarını kurdu.
1831
Charles Lyell, Londra King's College'da profesörlüğe atandı.
1841
Michael Faraday, hareketli bir mıknatıstan elektrik akımı elde etti.
1843
Ada Lovelace matematik çalışmasını yayımladı.
1858
Alfred Wallace'ın "Doğal Seçilim " hakkındaki elyazmaları Darwin'in eline ulaştı.
1859
Darwin, evrim kuramlarını içeren, "Türlerin Kökeni"ni yayımladı.

1867
Joseph Lister, antiseptikler kullanılarak mikrop kapmaların azaltılabileceğini gösterdi.
1868
Gregor Mendel, bezelye bitkileriyle yaptığı, modern genetik kuramının temellerini oluşturan araştırmalarını bitirdi.
1869
Dimitriy Mendeleyev, Periyodik Çizelge'yi hazırladı.
1871
Darwin, evrim konusundaki ikinci kitabı "İnsanla Türeyişi'ni" yayımlar.
1872
James Maxwel, Faraday'ın elektrik kuramlarını sayıya dökmek için cebir denklemleri kullandı.
14 Şubat 1876
ABD’li bilim adamı Alexander Graham Bell, telefonu icat etti
1882
Robert Koch, kolera virüsünü buldu.
1882
Sophia Krukovsky, Prix Bordin'i kazandı.
1885
Louis Pasteur, bir dizi aşı yaparak, kuduz bir köpek tarafından ısırılmış bir çocuğun yaşamını kurtardı.
1886
Heinrich Hertz, radyo dalgalarının varlığını gözler önüne seren araştırmalarına başladı.

1895
Wilhelm Röntgen, X-ışınlarını buldu.
1896
Antoine Becquerel, uranyumun radyoaktif olduğunu buldu.
10 Aralık 1896
Dinamiti ve daha güçlü başka patlayıcı maddeleri geliştiren İsveçli bilim adamı Alfred Nobel öldü. Bilim adamının vasiyeti üzerine kurulan vakfın verdiği "Nobel Ödülleri"nin ilki de, 10 Aralık 1901'de verildi. Ödüllerin her yıl fizik, kimya, tıp, edebiyat ve barış dallarında, 'bir önceki yıl insanlığa en büyük yararı sağlayanlara' verilmesi öngörüldü. 1901'de, fizik dalındaki ödülü, "x ışınları"nı bulan Wilhelm Roentgen kazandı.
10 Mart 1903
Paris Tıp Akademisi yetkilileri, alkolü insan bedenine büyük zararlar verdiğine ilişkin bir rapor yayımladılar.
3 Kasım 1903
Hollandalı araştırmacı Willem Einthoven, kalp atışlarını gösteren elektrokardiyografi aygıtını geliştirdi.
10 Aralık 1903
Fransız bilim insanları Pierre ve Marie Curie, radyoaktivite alanındaki çalışmalarından ötürü, uranyum üzerine buluşlarıyla tanınan Henri Becquerel ile Nobel Fizik Ödülü’nü paylaştılar.
1905
Albert Einstein, Özel Görelilik kuramı da içinde olmak üzere, üç bilimsel yazı yayımladı.
1910
Thomas Morgan'ın sirkesinekleriyle yaptığı deneyler, Mendel'in kalıtımla ilgili düşüncelerini doğruladı.
1911
Marie Curie, radyoaktiflik konusunda kendi başına yaptığı çalışmalardan dolayı Nobel Ödülü aldı; böylece de bu ödülü iki kez alan ilk kişi oldu.
1911
Ernest Rutherford, atomun merkezinde bir çekirdek olduğunu gösterdi.

1911
Kandilli Rasathanesi Rasathane-i Amire Mehmet Fatih Gökmen tarafından Kandilli Rasathanesi kuruldu.
1913
Niels Bohr, hidrojen atomu için yeni bir model önerdi.
1915
Alfred Wegener, "Kıta Kayması Kuramı"nı yayımladı.
1919
Einstein, "Genel Görelilik" konusundaki yazısını yayımladı.
1927
Georges Lemaître, evrenin sürekli genişlediği düşüncesini ortaya attı.
1928
Bugün penisilin dediğimiz bir oluşumun bakterileri öldürmesi Alexander Fleming'in dikkatini çekti.
15 Eylül 1928
İskoç bakteriyolojist Alexander Fleming, pek çok zararlı bakteriyi yok ettiği bilinen bir 'küf' buldu. Bu küfe 'Penicillium Notatum' adını veren Fleming, Londra'daki St. Mary Hastanesi'nde çalışıyordu.
1929
Hubble, gökadaların birbirlerinden uzaklaştığını gösterdi. Bu da "Büyük Patlama Kuramına" temel oluşturdu.
1930
William Beebe, derin deniz küresini tasarladı.
1948
Hermann Bondi ve Thomas Gold evrenle ilgili "Durağan Durum " kuramını ortaya attı.
1953
Francis Crick ile James Watson DNA molekülünün yapısını keşfetti.
1963
Yerbilimsel deneyler Wegener'in düşüncelerini doğruladı ve "Levha Tektoniği Kuramı" yerleşti.
1964
Robert Wilson ile Arno Penzias uzayda radyo parazitleri saptadılar. Bunların, Büyük Patlama'nın yankısı olduğu düşünüldü.
3 Haziran 1965
NASA'nın "Gemini 4" projesi kapsamında uzaya gönderilen McDivitt ve White adlı astronotlar, uzayda ilk yürüyüşü gerçekleştirdiler. Ekibin uzay yürüyüşünün görüntü ve fotoğrafları, dünyadaki toplam 1068 gazete, dergi, radyo ve televizyonda yer aldı.
11 Aralık 1998
İlk kez bir hayvanın DNA'sı cözüldü. Bilim adamları, insanın genetik yapısıyla büyük benzerlikler taşıyan bir milimetre boyundaki bir kurtçuğun genetik kodunu tam olarak deşifre ettiler.
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Okunmamış 29-06-2007, 11:18 AM
Twitter
Standart Cevap: bilim tarihi

Matematikle ilgili eserler incelendiğinde, birinci grup olarak Eski Yunan matematikçilerinden Thales (M.Ö. 624-547), Pisagor (M.Ö. 569-500), Zeno (M.Ö. 495-435), Eudexus(M.Ö. 408-355), Öklid (M.Ö. 365-300), Arşimed (M.Ö. 287-212), Apollonius (M.Ö. 260?-200?), Hipparchos (M.Ö. 160-125), Menaleus (doğumu, M.Ö. 80) İskenderiyeli Heron (? -M.S.80) , Batlamyos (85- 165) ve Diophantos (325-400) ile bunların çağdaşlarının adları görülür.

Daha sonra, ikinci grup olarak da Batı Dünyası matematikçilerinden; Johann Müler (1436-1476), Cardano (1501-1596), Descartes (1596. 1650), Fermat (1601-1665), Pascal (1623-1662), Newton (1642-1727), Leibniz (1646-1716), Mac Loren (1698-1748), Bernoulli'ler (Bu aileden sekiz ünlü matematikçi vardır. Bunlar; Jean Bernoulli (1667-1748, Jacques Bernoulli 1654-1705, Daniel Bernoulli 1700-1782...), Euler (1707-1783), Gaspard Monge (1746-1818), Lagrange (1776-1813), Joseph Fourier (1768-1830), Poncolet (1788-1867), Gauss (1777-1855), Cauchy (1789-1857), Lobaçevski(1793-1856), Abel (1802-1829), BooIe (1815-1864), Riemann (1826-1866), Dedekind (1831-1916), H. Poincare (1854-1912) ve Cantor (1845-1918) ile bunların çağdaşlarının adları belirtilir.

Yukarda; birinci grup olarak belirttiğimiz; Eski Yunan (Antik çağ, Grek) matematikçileri; M.Ö. 8. yüzyıl ile M.S. 2. yüzyıl arasında, ikinci grup olarak belirttiğimiz Batı Dünyası matematikçileri ise, 16. ile 20. yüzyıl arasında yaşamışlardır. Burada akla şöyle bir soru gelmektedir. 16. yüzyıldan önceki zaman içerisinde matematik konularında hiç bir araştırma ve çalışma olmamış mıdır? Özellikle, İslamiyetin ilk yılları olan 7. yüzyıl ile 16. yüzyıl arasında yaşamış olan Türk - İslam Dünyası matematik bilginlerinin varlığı ve çalışmaları görmezlikten gelinmiştir.

Gerçek olan şu ki; Türk - İslam Dünyası matematikçileri, yukarıda birinci grup olarak adlarını belirttiğimiz Eski Yunan bilginlerinin ortaya koyup, yeterli çözüm getiremedikleri, matematik sorunlarına yeni çözümler getirdikleri gibi, bu bilime yeni sistem, kavram ve teorem kazandırmışlardır. Bu başarılarının sonucu bugünkü ileri matematiğin temelini atmışlardır. Her ne kadar, Batılı bazı bilim tarihçileri, Eski Yunan matematiğini geliştirmiş olmakla vasıflandırıyorlarsa da, son yüzyıl içinde yapılan araştırmalar, bu hükmün temelinden yanlış olduğunu ortaya koymuşlardır.

Ülkemizde, evrensel nitelikteki kendi alimlerimizin bilimsel yönlerine gereken ve yeterli önem verilmezken; Batı'da, özellikle son yüzyıl içerisinde, bilginlerimize ait yüzlerce cilt eser ve makalelerin yayınlandığı, hatta bu bilginlerimiz için, yaşadığı yüzyıllara adlar verildiği ve anma törenleri düzenlendiğini görmek mümkündür. Bunlardan birkaç örnek vermek gerekirse; dünyada ilk cebir kitabı yazanın Harezmi (Harezm 780-Bağdat 850), trigonometrinin temel bilginlerinden olan sinüs ve cosinüs tanımlarını ilk açıklayan el-Battani (Harran 858-Samarra 929), tanjant ve cotanjant tanımları ile ilgili temel bilgileri Ebu'l Vefa (940-998), Pascal'a (Blaise Pascal 1623-1662) izafe edilen ve cebirde önemli kuralları ihtiva eden "Binom Formülünün" Ömer Hayyam'a (1038-1132) ait ve Kepler'in (Johannes Kepler 1570-1630) araştırmalarına rehberlik edenin İbn-i Heysem (965-1039) olduğunu belirtebiliriz. Ayrıca Sabit bin Kurra (826-901) için "Türk Öklid'i" bilim dünyasının en büyük alimi, Beyruni (Bruni) (973-1052) için "Onuncu Yüzyıl Bilgini", ünlü Türk hükümdarı Uluğ Bey için "On Beşinci Yüzyıl Bilgini" öğrencisi Ali Kuşçu için "On Beşinci Yüzyıl Batlamyos'u" dendiğini de belirtmek mümkündür.

Yukarda sadece birkaçının adını belirttiğimiz 8. ile 16. yüzyıl Türk - İslam Dünyası alimlerinin eserleri, Batı'da "Tercüme Yüzyılı" olarak adlandırılan 12. yüzyıl başlarından itibaren, önceleri zamanın bilim dili olan Latince'ye, daha sonradan da, öteki Batı dillerine çevrilmiştir. Çevrilen bu eserlerin asılları ise, Doğu Yazma Eserleri ile zengin olan Avrupa kütüphanelerinde muhafaza edilmekte ve hala, ilgili bilim adamlarının elinde, gerektiğinde temel müracaat kitabı, ya da kaynak eser olarak değerlendirilmektedir.

Bazı kaynaklar, matematiğin kurucusu ve geliştiricisi olarak, Batı dünyası matematikçilerinin adlarını belirtir. Gerçekte; Avrupa, 8. ile 16. yüzyıl Türk - İslam Dünyası matematikçilerinin hazırlamış oldukları temel eserlerden büyük istifadeler sağlayarak, matematiği, bugünkü ileri seviyesine ulaştırabilmişlerdir. Öyle ki; Türk - İslam Dünyası matematikçileri, Batı dünyasının ilmi düşünce ve araştırma duygularını ateşleyerek harekete geçirip beslediler ve yeni bir canlılık kazandırdılar. Cebir, geometri, aritmetik ve trigonometri konularında Batı'yı kendi görüş ve keşiflerine dayanarak ilerleyebileceği seviyeye getirdiler. 16. yüzyıl sonları için İtalyan matematikçi Cordano'nun (1501-1576) adını belirtebiliriz.

17. yüzyılda; İngiliz (İskoçyalı) John Napier (1550-1617), İsviçre matematikçilerinden Gulden (1577-1643); İtalyan matematikçilerinden Cavalieri (1598-1647); Fransız matematikçilerinden René Descartes (1596-1650), Desargues (1593-1662), Blaise Pascal (1623-1662), Pierre Fermat (1601-1663); Hollandalı matematikçi Huygens'in (1629-1695) adlarını belirtebiliriz. Bu kişilerden J. Napier logaritmaya ait sistemleri ortaya koymuştur. R.Descartes de analitik geometriye ait yeni bazı temel esasları ortaya koymuş, mevcut analitik geometri bilgilerini sistemleştirmiştir. Diğer matematikçiler de, matematiğin çeşitli dallarına ait, bazı yeni temel bilgiler kazandırmışlardır.

18. yüzyılda; İsviçre matematikçilerinden; Bernouilli (Jacques I 1654-1705), Cramer (1704-1752), Leonard Euler (1707-1783), Alman matematikçilerinden Gottfried Wilhelm Leibniz (1146-1716), İngiliz matematikçilerinden lsaac Newton (1642-1727), Mac Loren (1698-1746), İtalyan matematikçilerinden Ceva (1648-1734), Riccati (1676-1754), Fransız matematikçilerinden Clairaut'in (1713-1765) adlarını belirtebiliriz.

19. yüzyıl Fransız matematikçilerinden; Joseph Louis Lagrange (1736-1813), Gaspard Monge (1746-1818), Pierre Simon Laplace (1749-1827), Joseph Fourier (1768-1830), Galois (1811-1832), Legendre (1752-1833), F. W. Bessel (1784-1846), Augustin Louis Cauchy (1789-1857), Jean Victor Poncolet (1788-1857), Poinsot (1771-1859), Brianchan (1785-1864), Dupin (1784-1873), Chasley (1793-1880), Charles Hermite (1822-1901); İtalyan matematikçilerden Carnot (1753-1823); Norveç matematikçilerinden Niels Henrik Abel (1802-1829), Alman matematikçilerden, Jacobi (1804-1851), Carl Friedrich Gauss (1777-1855), Bernhard Riemann (1826-1866), Leopold Kronecker (1823-1891), Eduard Kummer (1810-1893), Weierstrass (1815-1897); Sovyet matematikçilerinden Nikolay Ivanoviç Lobaçevski (1793-1856), Sonia Kowallewska (1850-1891); İngiliz matematikçilerden Georg Boole (1815-1864), Cayley (1821-1895), James Joseph Sylvester (1814-1897) ve İrlandalı matematikçi William Rawan Hamilton (1805-1865) adlarını belirtebiliriz. Bu kişilerden; Gaspart Monge, tasarı geometrinin; Carnot, konum geometrisinin; Newton, sonsuz küçükler geometrisini; Pascal, Huygens ve Fermat da, olasılık hesabını ve gökmekaniğini geliştirdiler.

20. yüzyıl başları için; Alman matematikçilerinden Dedekind (1831-1916), L.Fhillip Cantor (1845-1918), Fransız matematikçilerinden Henri Poincare'nin (1854-1912), ülkemizde de, Henri Poincare'nin öğrencisi Salih Zeki'nin (1864-1921) adlarını belirtebiliriz. Daha sonra gelen; Alman, İngiliz, Fransız, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği, Japonya ve Hindistan ile Çin'de yetişen matematikçiler, matematiğe kazandırdıkları yeni bilgiler ile, matematiği insan zekasının en yüksek eseri haline getirmeyi başardılar.

Yapılacak kısa açıklamalardan sonra, şu gerçek ortaya çıkacaktır. Bugünkü ileri matematik ve bunun uygulama alanı olan astronomi (gökbilim) ve fiziğin temel bilgileri, uygulamaları ile birlikte, başlangıçta, Eski Mısır ve Mezopotamya'da vardı. Daha sonraları bu bilgiler, Eski Yunan, Eski Hint ve 8. ile 16. yüzyıl Türk - İslam Dünyasında ileri seviyeye gelmiştir. Bilahare 17. yüzyıl sonrası, Batı Dünyasında yapılan çalışmalar sonucunda, bugünkü "Saadet Devrine" ulaşabilmiştir. Bu gelişimde, 17. yüzyıl öncesi medeniyetlerin şeref payları inkar edilemeyecek kadar açıktır.

Matematik öteki müsbet bilimlerin gelişmesini sağlar. Matematiğin öteki bilimlerle olan başka bir ilginç özelliği de; öteki bilimlerin de matematiğin bugünkü ileri seviyeye gelmesinde katkısı olmuştur. Örneğin: 17. yüzyıl başlarında, gökcisimleri yörünge hesapları sırasında, mevcut matematik bilgiler, astronomlar için yeterli olmamıştır. Netice itibariyle de, astronomların zorlamaları sonucu, matematikçiler tarafından, diferansiyel denklem kavramları ortaya konmuştur.

Fen bilimlerinden olan; fizik, kimya ve astronominin varlığı düşünüldüğünde, bu bilimlerde temel özellik, gözlem ve deneye dayalı, aynı zamanda da ölçülebilir olmasıdır. Halbuki matematik, soyut bir bilim olmakta ve temel konusu da sayılar ve çevremizde gördüğümüz şekillerdir. Matematiğin öteki bilimlerden farklarını ise, şu şekilde sıralamak mümkündür: Sembol ve şekiller kullanılır, uygulama alanı geniş, soyut ve kesin sonuç esasına dayanır, kesin kanunları vardır, kendisini devamlı yeniler, öteki bilimlerde yapılan çalışmaları kanuniyet halinde ifade edilebilir duruma getirir, var olanı inceler, kesin sonuç verir, birbirine bağımlı olarak sürekli gelişme gösterir ve gelişmeleri birbirini tamamlar.
Alıntı ile Cevapla
  #11  
Okunmamış 29-06-2007, 11:21 AM
Twitter
Standart Cevap: bilim tarihi

Matematiğin Kısa bir Tarihi



Matematik insanlık tarihinin en eski bilimlerinden biridir. Çok eskiden, Matematik sayıların ve şekillerin ilmi olarak tanımlanırdı. Matematik de, diğer bilim dalları gibi, geçen zaman içinde büyük bir gelişme gösterdi; artık onu bir kaç cümle ile tanımlamak mümkün değildir. Şimdi söyleyeceklerim, matematiği tanımlamaktan çok, onun çeşitli yönlerini vurgulayan sözler olacaktır. Matematik bir yönüyle, resim ve müzik gibi bir sanattır. Matematikçilerin büyük çoğunluğu onu bir sanat olarak icra ederler. Bu açıdan bakınca, yapılan bir işin, geliştirilen bir teorinin, matematik dışında şu ya da bu işe yaraması onları pek ilgilendirmez. Onlar için önemli olan, yapılan işin derinliği, kullanılan yöntemlerin yeniliği, estetik değeri ve matematiğin kendi içinde bir işe yaramasıdır. Matematik, başka bir yönüyle, bir dildir. Eğer bilimin gayesi evreni; evrende olan her şeyi anlamak, onlara hükmetmek ve yönlendirmek ise, bunun için tabiatın kitabını okuyabilmemiz gerekir. Tabiatın kitabı ise, Galile’nin çok atıf alan sözleri ile, matematik dilinde yazılmıştır; onun harfleri geometrinin şekilleridir. Bunları anlamak ve yorumlayabilmek için matematik dilini bilmemiz gerekir. Matematik, başka bir yönüyle de satranç gibi entelektüel bir oyundur. Kimi matematikçiler de ona bir oyun gözüyle bakarlar. Matematik, kullanıcısı için ise sadece bir araçtır. Matematiğin ne olduğunu, onun içine girdikten sonra, bilgimiz ölçüsünde ve ilgimiz yönünde, anlar ve algılarız. Anladığımız ve algıladığımızın ise, file dokunan körün, fili anladığı ve algıladığından daha fazla olduğunu hiç sanmıyorum. Matematik sözcüğü, ilk kez, M.Ö. 550 lerde, Pisagor okulu üyeleri tarafından kullanılmıştır. Yazılı literatüre girmesi, Platon’ la M.Ö. 380 lerde olmuştur. Kelime manası “öğrenilmesi gereken şey”, yani, bilgidir. Bu tarihlerden önceki yıllarda, matematik kelimesi yerine, yer ölçümü manasına gelen, geometri yada eski dillerde ona eşdeğer olan sözcükler kullanılıyordu.
Matematiğin nerede ve nasıl başladığı hakkında da kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Dayanak olarak yorum gerektiren arkeolojik bulguları değilde, yorum gerektirmeyecek kadar açık yazılı belgeleri alırsak, matematiğin M.Ö. 3000 –2000 yılları arasında Mısır ve Mezopotamya’da başladığını söyleyebiliriz. Heredot’a ( M.Ö. 485-415) göre, matematik Mısır’da başlamıştır. Bildiğiniz gibi, Mısır topraklarının %97 si tarıma elverişli değildir; Mısır’a hayat veren, Nil deltasını oluşturan %3 lük kısımdır. Bu nedenle, bu topraklar son derece değerlidir. Oysa, her sene yaşanan Nil nehrinin neden olduğu taşkınlar sonuncunda, toprak sahiplerinin arazilerinin hudutları belirsizleşmektedir. Toprak sahipleri de sahip oldukları toprakla orantılı olarak vergi ödedikleri için, her taşkından sonra, devletin bu işlerle görevli “geometricileri” gelip, gerekli ölçümleri yapıp, toprak sahiplerine bir önceki yılda sahip oldukları toprak kadar toprak vermeleri gerekmektedir. Heredot geometrinin bu ölçüm ve hesapların sonucu olarak oluşmaya başladığını söylemektedir. Matematiğin doğuşu hakkında ikinci bir görüş de, Aristo (M.Ö. 384-322) tarafından ileri sürülen şu görüştür. Aristo’ ya göre de matematik Mısır’da doğmuştur. Ama Nil taşmalarının neden olduğu ölçme-hesaplama ihtiyacından değil, din adamlarının, rahiplerin can sıkıntısından doğmuştur. O tarihlerde, Mısır gibi ülkelerin tek entelektüel sınıfı rahip sınıfıdır. Bu sınıfın geçimi halk veya devlet tarafından sağlandığı için, entelektüel uğraşılara verecek çok zamanları olmaktadır. Kendilerini meşgul etmek için, başkalarının satranç, briç, go... gibi oyunları içat ettikleri gibi onlar da geometri ve aritmetiği, yani o zamanın matematiğini icat etmişlerdir. Bu her iki görüş de doğru olabilir; rahipler geometricilerin işini kolaylaştırmak istemiş, yada dağıtımın adil yapıldığını kontrol için, üçgen, yamuk gibi bazı geometrik şekillerdeki arazilerin alanlarının nasıl hesaplanacağını bulmuş ve bu şekilde geometrinin doğmasına neden olmuş da olabilirler.

Matematiğin yazılı tarihini beş döneme ayıracağız. İlk dönem Mısır ve Mezopotamya dönemi olacak; bu dönem M.Ö. 2000 li yıllarla M.Ö. 500 lü yıllar arasında kalan 1500-2000 yıllık bir zaman dilimini kapsayacak. İkinci dönem, M.Ö. 500-M.S. 500 yılları arasında kalan ve Yunan Matematiği dönemi olarak bilinen 1000 yıllık bir zaman dilimini kapsayacak. Üçüncü dönem, M.S. 500 lerden kalkülüsün başlangıcına kadar olan ve esasta Hind, İslam ve Rönesans dönemi Avrupa matematiğini kapsayacak olan 1200 yıllık bir zaman dilimini kapsayacak. Dördüncü dönem, 1700-1900 yılları arasında kalan, matematiğin altın çağı olarak bilinen, klasik matematik dönemini kapsayacak. 1900 lerin başından günümüze uzanan, ve modern matematik çağı olarak adlandırılan, içinde bulunduğumuz dönem de beşinci dönem olacak. Her dönemi ayrı -ayrı ele alıp, eldeki kaynaklar çerçevesinde, o dönemdeki matematiğin gelişimi, katkı yapan matematikçiler, matematiğin toplum hayatındaki yeri ve o dönem matematiğinin temel özellikler hakkında bilgi vermeye çalışacağım.

1-İlk döneme Mısır matematiği ile başlayacağız. Eski Mısır matematiği ve genelde de Mısır tarihi ile ilgili yazılı belge- tarihi eser kalıntılarını kastetmiyorum- yok denecek kadar azdır. Bunun temel iki nedeni vardır. Birincisi, eski Mısırlıların yazıyı papirüslere yazmaları; ikinci nedeni ise İskenderiye kütüphanelerin geçirdikleri 3 büyük yangın sonucunda, ki bu yangınların sonuncusu 641 de Mısırın Müslümanlar tarafından fethi sırasında olmuştur, yazılı belgelerin yok olmuş olmasıdır. Papirüs, Nil deltasında büyüyen, kırmızımtırak renkte, saz türü bir bitkinin, ortalama 15-25 metre uzunluğunda ve 30-50 santim genişliğinde olan yapraklarıdır. Bu yapraklar kesilip, birleştirilip, preslendikten ve bazı basit işlemlerden geçirildikten sonra, kağıt yerine yazı yazmak için kullanılırmış. “Paper” , “papier” gibi batı dillerindeki kağıt karşılığı sözcükler, papirüs sözcüğünden türetilmiştir. Bir papirüsün ortalama ömrü 300 yıldır; 300 yıl sonra, nem, ısı ve benzeri nedenlerle, pul-pul olup dökülmektedir. Günümüze, matematikle ilgili, istisnai şartlar altında saklandığı anlaşılan, iki papirüs gelmiştir. Mısır matematiği hakkındaki bilgimizin ana kaynakları bu iki papirüstür. Bu papirüslerden ilki, Ahmes ( ya da Rhind ) papirüsü olarak bilinen, 6 metre uzunluğunda ve 35 cm kadar genişliğinde olan bir papirüstür. Bu papirüsün, M.Ö. 2000 li yıllarda yazılmış olan bir pürüsün, M.Ö. 1650 lerde Ahmes isimli bir “matematikçi” tarafından yazılan bir kopyasıdır. Bu papirüsü 1850 lerde İrlandalı antikacı H. Rhind satın almış, şimdi British museum dadır. Bu papirüs, matematik öğretmek gayesiyle yazılmış bir kitaptır. Giriş kısmında, kesirli sayılarla işlemleri öğretmek gayesiyle verilen bir-kaç alıştırmadan sonra, çözümleriyle 87 soru verilmektedir. Bu sorular, paylaşım hesabı, faiz hesabı veya bazı geometrik şekillerin alanını bulmak gibi, insanların günlük hayatta karşılaşabileceği türden sorulardır. Bu az-çok bizim 8. sınıf matematiği düzeyinde bir matematiktir. Moskova papirüsü diye bilinen ve şimdi Moskova müzesinde olan ikinci papirüs de M.Ö. 1600 lerde yazılmış bir kitapçıktır. Bu papirüs 25 soru içermektedir. Bu sorular, ikisi hariç, Ahmes papirüsündeki sorular türündendir. Diğer iki soruya gelince, onlardan biri, bir düzlemle kesilen küre parçasının hacmi ve yüzeyinin alanının hesaplanmasıdır. Diğeri ise, yine bir düzlemle kesilen bir piramidin hacminin bulunması sorusudur. Her iki soru da doğru olarak çözülmüştür. Bu iki soru Mısır matematiğinin zirvesi olarak kabul edilmektedir. Mısırlılar, dairenin alanının çapına orantılı olduğunun farkına varmışlar ve pi sayısını 4x(8/9) un karesi, yani 256/81=3,16 olarak bulmuşlardır. Mısır matematiğini 2000 yıl boyunca bu düzeyde kaldığı ve kayda değer bir ilerleme göstermediği anlaşılmaktadır.
Mısır sayı sistemi, on tabanına göredir ve rakam sistemlerinin yazımı ve kullanımı Romen rakamlarının yazım ve kullanımı gibidir. Bu rakamlarla hesap yapmanın çok zor olduğu, Romen rakamlarıyla hesap yapmayı deneyen herkesin kolayca göreceği gibi, açıktır. Mısır matematiğinin gelişmemesinin bir nedeni bu olabilir.
Mezopotamya’da yaşamış medeniyetlerden (Sümerler, Akatlar, Babiller, Kaldeyenler, Asurlar, Urlar, Huriler,...; fetihler nedeniyle, bir zaman Hititler, Persler,...) zamanımıza, Mısırdan kalandan bin kat daha fazla yazılı belge kalmıştır. Bunun nedeni, Mezopotamyalıların yazı aracı olarak kil tabletleri kullanmalarıdır. Pişirilen yada güneşte iyice kurutulan bir kil tabletin ömrü sonsuz denecek kadar uzundur. Yapılan kazılarda yarım milyondan fazla tablet bulunmuştur. Bu tabletlerin önemli bir kısmı İstanbul arkeoloji müzesindedir. Diğerleri de dünyanın çeşitli - Berlin, Moskova, British, Louvre, Yel, Colombia ve Pensilvanya- müzelerindedir. Bu tabletlerin, şimdiye kadar incelenmiş olanlarının içinde, beş yüz kadarında matematiğe rastlanmıştır. Bu bölgede yaşamış medeniyetlerin matematiği hakkında bilgimiz bu tabletlerden gelmektedir. Bu tabletlerden anlaşılan, Mezopotamya’da matematik, Mısır matematiğinden daha ileridir; Mezopotamyalılar lise iki düzeyinde bir matematik bilgisine sahiptirler. Mısırlıların bildikleri matematiği bildikleri gibi, ikinci dereceden bazı polinomların köklerini bulmasını, iki bilinmeyenli iki denklemden oluşan bir sistemi çözmesini de biliyorlar. Şunu söylemem gerekir ki, o zamanlarda henüz negatif ve irrasyonel sayılar bilinmemektedir. Bu nedenle ikinci dereceden her polinomun köklerini bulmaları mümkün değildir. Mezopotamyalılar, daha sonra Pisagor teoremi olarak adlandırılacak olan teoremi biliyorlar; pi sayısını karesi 10 olan bir sayı olarak bilmekteler. Daha sonraları 3.15 olarak da kullanmışlardır.
Mezopotamyalıların sayı sistemi 60 tabanlı bir sayı sistemidir. Bu sayı sistemi günümüzde de, denizcilik ve astronomi de kullanılmaktadır. Bizim sayı sisteminde 10 ve 10 nun kuvvetlerini kullandığımız ve sayıları buna göre basamaklandırdığımız gibi, onlar da sayıları 60 ve 60 ın kuvvetlerine göre basamaklandırmaktadırlar. Bu sayı sisteminin en önemli özelliği basamaklı, yani konumlu, bir sayı sistemi olmasıdır. Saatin 60 dakika, günün 24 saat ve dairenin 360 dereceye bölünmüş olması bize bu sayı sisteminden kalan miraslardan sadece bir kaçıdır. Mezopotamyalıların 60 tabanlı bir sayı sistemi seçmiş olmalarının nedeni bilinmemektedir. Bu konuda ileri sürülen belli-başlı üç görüş ya da varsayım şunlardır. 1). 60 sayısının 2,3,4,5,6,10,12,20,30 gibi çok sayıda bölenleri olması onu günlük hayatta çok kullanışlı kılıyordu; bu nedenle 60 tabanlı bir sayı sistemi seçmişlerdir. 2). 60 tabanlı sayı sisteminin seçiminden önce, o bölgede 10 ve 12 tabanlı sayı sistemlerini kullanan medeniyetler olmuştur. Daha sonra gelen bir medeniyet, daha önceki ölçü birimleriyle uyum sağlamak için, 10 ile 12 nin en küçük ortak katı olan 60 ‘ı sayı sistemlerinin tabanı olarak almışlardır. 3). 60 tabanlı sayı sisteminin seçimi, bir eldeki, baş parmak hariç, dört parmakta bulunan üç eklem yerini o zamanın insanları sayı saymak için kullanıyorlardı; 4 parmakta 12 eklem yeri olduğu ve bir elde de beş parmak olduğu için bu iki sayının çarpımı olan 60 ‘ ı sayı sistemlerinin tabanı olarak almışlardır. Bu konuda görüşler bunlardır. Eğer bir gün 60 sayısının niçin seçildiğini izah eden bir tablet bulunursa o zaman gerçek anlaşılacaktır.
Bu dönemin matematiğini toptan değerlendirecek olursak, temel özellikleri şunlardır. a) Bu dönem matematiğinde teorem, formül ve ispat yoktur. Bulgular emprik veya deneysel; işlemler sayısaldır. Bunun böyle olması kaçınılmazdır zira o dönemde matematik, simgesel olarak değil, sözel olarak ifade edilmekte. Sözel ve sayısal matematikte ( geometrik çizimler hariç) formel ispat vermek olanaksız omasa da, kolay değildir. b) Bu dönemin matematiği zanaat düzeyinde bir matematiktir; matematik “matematik için matematik “ anlayışıyla değil, günlük hayatın ihtiyaçları için, yani “halk için matematik “ anlayışıyla yapılmaktadır. Matematiğin kullanım alanları ise, zaman-takvim belirlemek, muhasebe işleri ve günlük hayatın, inşaat, miras dağıtımı gibi diğer işleridir. Dini ve milli günlerin, ibadet saatlerinin, deniz yolculuklarının ve tarıma uygun dönemlerin belirlenmesi için, bugün olduğu gibi, eski zamanlarda da doğru bir takvim yapmak son derece önemli bir iş olmuştur. Bu da ancak uzun süreli gözlem, ölçüm ve hesapla mümkündür. Bu matematiğin kullanım alanlarından en önemlisi ve matematiğin gelişmesine neden olan temel ihtiyaçlardan biridir. Devlet gelir-giderinin hesaplanması, mal varlıklarını tespit, kayıt ve muhasebesi de devlet düzeni için elzem olan ve matematiğin kullanıldığı diğer bir alandır.
Bu dönem matematiği, bu bölge ülkelerinin kültürel varlıklarının, Pers istilası sonucu son bulmasıyla son bulur.

2-M.Ö. 600 lü yıllar Pers’lerin orta doğuya hakim olmaya başladığı yıllardır. M.Ö. 550’ li yıllara gelindiğinde, Pers’ler, Anadolu, Mısır dahil, bütün orta doğunun tek hakimidirler. Pers’ler, M.Ö.500-480 arasında Yunanistan’a üç sefer düzenlerler; 480 de Atina’yı ele geçirerek yakarlar ama, bir yıl sonra, 479 da Yunanlılar Persleri Yunanistan’dan atarlar. Bu tarih, M.Ö. 479, Yunan medeniyetinin başlangıcı olarak kabul edilen tarihtir. Bu tarih, bilimde, sanatta edebiyatta çok parlak bir dönemin başlangıcı olan bir tarihtir. Yunan matematiği gerçekte bu dönemden daha önce başlamıştır. İki kişi, Tales (M.Ö. 624-547) ve Pisagor ( M.Ö.569-475), Yunan matematiğinin babası olarak kabul edilir. Tales Milet (Aydın) da doğmuştur. Mısır’a gittiği, bir süre orada kaldığı ve Mısırda geometri öğrendiği bilinmektedir. Mısırda iken, büyük piramidin gölgesinin uzunluğunu ölçerek, bu sayıyı, kendi boyunun o andaki gölgesinin boyuna olan oranıyla çarpmak suretiyle, büyük piramidin yüksekliğini hesapladığı kitaplarda anlatıla gelmektedir. Tales Milet’e döndükten sonra, öğrendiklerini öğretmek gayesiyle, kendi etrafında bir grup oluşturarak onlara geometri öğretmiştir. Matematiğe – deneysel olarak doğrulamaya dayanmayan-akıl yürütmeye dayalı, soyut ispatın Tales’le girdiği kabul edilir. Ayrıca, Tales insanlık tarihinin ilk filozofu olarakta kabul edilen kişidir. Yunan matematiğinin diğer babası olan Pisagor Samos (Sisam) adasında doğmuştur. Pisagor’un bir süre Tales’in yanında kaldığı, onun tavsiyelerine uyarak Mısır’a gittiği, orada geometri öğrendiği, Mısır tapınaklarını ziyaret edip, dini bilgiler edindiği, ve Mısırın Pers’ler tarafından işgali sırasında, Pers’lere esir düşerek Babil’e götürüldüğü bilinmektedir. Babil’de bulunduğu 5 yıl boyunca matematik, müzik ve dini bilgiler öğrenmiş, Samos’a döndükten sonra bir okul oluşturarak etrafına topladığı insanlara öğrendiklerini öğretmeye çalışmıştır. Politik nedenlerle, M.Ö. 518 Samos’dan ayrılarak, güney Italya’ya, Crotone yerleşmiş ve orada yarı mistik-yarı bilimsel, tarikat vari bir okul oluşturmuştur. Bu okulun, “matematikoi” denen üst düzey kişileri beraber yaşamaktalar ve birbirlerine yeminle bağlıdırlar. İkinci gurup okula devam eden öğrencilerden oluşmaktadır. Pisagor okulu sayı kültü üzerine kuruludur. Onlara göre, her şey sayılara indirgenebilir; sayılar arasında tesadüfi olamayacak kadar mükemmel bir harmoni vardır ve harmoni ilahi harmoninin yansımasıdır. O gün için bilinen sayılar 1,2,3,... gibi çokluk belirten tam sayılar; ve ½, ¾,...gibi parçanın bir bütüne oranını belirten kesirli sayılardır. Pisagor teoremi olarak bilinen ( bir dik üçgenin dik kenarlarının karesin toplamı hipotenüsün karesine eşittir) teorem ile irrasyonel sayıların ortaya çıkması Pisagor ekolünü derin bir krize sokmuştur. İrrasyonel sayıların keşfi matematiğin ilk önemli krizidir. Pisagor okulunun üyelerinin bir çoğu Cylon isimli bir yobazın yönettiği bir baskın sonuncu katledilmişlerdir. Pisagor hayatını kurtarmıştır ama bir kaç sene sonra o da ölmüştür. Pisagor’un düşünceleri, Pisagor ekolu, şu veya bu isim altında uzun yıllar yaşamıştır. Bu bilgilerden de anlaşılacağı gibi, Yunan matematiğinin temelinde Mısır ve Mezopotamya matematiği vardır.
Şimdi Atina’ ya dönelim. Atina’ da matematiğin sistematik eğitimi Platon’la (M.Ö. 427-347) başlar. Sokrat’ın öğrencisi olan Platon, Sokrat’ın ölüme mahkum edilip, zehir içerek ölmesinden sonra, 10 yıl kadar Mısır, Sicilya ve Italya’da kalır. Orada, Pisagorculardan matematik öğrenir. Matematetiğin doğru düşünme yetisi için ne denli önemli olduğunu anlayan Platon, Atina’ya döndüğünde, M.Ö. 387 de, bir okul kurar ve ona Pers-Yunan savaşların kahramanlarından Akademius’un ismini verir. ( Bazı kaynaklara göre de Akademos, Platon’un okulunun kurulu olduğu alanın sahibinin ismidir). Bu Platon’un “akademi”sidir. Bu akademinin girişinde “her kim ki geometrici değildir, içeriye girmesin yazılıdır”. O tarihlerde, henüz matematik sözcüğü kullanılmaktadır, “geometri” matematik sözcüğünün yerine kullanılmıştır. Bu okulda felsefe, geometri, müzik ( harmoni teorisi) ve jimnastik ağırlıklı bir eğitim verilmektedir. Geometri doğru düşünmeyi öğrenmenin temel aracı olarak kabul edilmekte ve o tarihlerde felsefe ile geometri içice denecek kadar birbirine yakın konular olarak görülmektedir. Platon bir araştırma yöneticisi gibi görev yapmakta, öğrencilerine çeşitli geometri soruları vererek, onlardan bu soruları halletmelerini istemektedir. Bu okul M.S. 529’ a kadar, 900 yıldan fazla faaliyet gösterecektir. Bu okulda çok sayıda matematikçi yetişmiştir. Burada yetişen ilk önemli matematikçi Öklid (Euclid) ( M.Ö.325-265); son önemli matematikçi Proclus (M.S. 411-485) tur. Bu dönemin matematiği hakkında en önemli kaynak Proclus’un eserleridir. M.Ö.400-300 yıllarının en önemli matematikçi-bilim adamı, Platon’un akademisinde hocalık da yapmış olan, Eudoxus’tur. Pisagorcuların sayı kavramını değiştirerek, sayı’yı iki uzunluğun oranı olarak tanımlayan ve bu tanıma uygun bir sayılar aritmetiği geliştirerek, irrasyonel sayıların keşfi sonucu, matematiği içine düşmüş olduğu krizden kurtaran; entegral kavramının temelinde olan “exhaustion” yöntemini geliştiren ve ilk olarak bir evren modeli tasarlayan Eudoxus’tur. “Exhaustion” yöntemi şekli düzgün olmayan, alanı yada hacmi bilinmeyen bir cismin alan veya hacmini, alanı yada hacmi bilinen şekillerle doldurarak o alanı yada hacmi hesaplama yöntemidir.
M.Ö. 335 den itibaren, Mekodonya’lı büyük İskender, 12-13 yıl gibi kısa bir sürede Pers imparatorluğunun tamamını ele geçirir. Hindistan dönüşü, 322 de Babil’de ölür. İskender’in ölümünden sonra, İskender’in generalleri kanlı bir iktidar mücadelesine girişirler. Bu mücadele sonucu, İskender’in imparatorluğu üçe bölünür. İmparatorluğun Afrikadaki toprakları ( Mısır , Libya ) general Potelemi’ye, imparatorluğun Asya’daki toprakları general Seleukos’a ve Avrupa’daki topraklarda Antigonos’e düşer. Böylelikle, daha sonra “ Yunan kültür bölgeleri” diye adlandırılacak olan Yunan medeniyetinin gelişeceği üç bölge ortaya çıkar. Bunlar Yunanistan-Mekadonya, Anadolu-Suriye ve Mısır-Libya dır. Makedonya krallığında Plato’un akademisi, Aristo’nun Lisesi gibi okullar eğitimlerini daha uzun yıllar sürdürürler ama daha çok felsefe ağırlıklı olarak. Anadolu’da tıp ve astronomide önemli bilginler yetişir, Galen ve Hipparkus gibi. Galen’nin tıp konusunda 500 civarında kitap (papirüs) yazdığı bilinmektedir. Galen, Hipokrat’ın yaşadığı dönemle İbni Sina’nın zamanı arsında yaşamış en önemli tıp adamıdır. Matematik açısından en önemli merkez İskenderiye’dir. Potelemi, Zeus’un sanat tanrıçaları olarak bilinen kızlarına verilen (Muse) isminden esinlenerek, İskenderiye’de tarihin en ünlü Üniversitelerinden birini, Museum’u kurar. Burası M.Ö. 312-M.S. 421 tarihler arasında, 700 yıldan fazla bir zaman diliminde bir ileri bilimler merkezi olarak eğitim ve araştırma faaliyetlerini sürdürecektir. Burası, ücretleri devlet hazinesinden ödenen, 100 den fazla bilim adamının çeşitli dallarda eğitim verdiği ve araştırma yaptığı bir kurumdur. Zamanla çok zengin bir kütüphane oluşturacaklar, botanik bahçesi ve bir gözlem evine sahip olacaklardır. Yunan kültür bölgelerine ait önemli bilim adamları burayı ziyaret edip, burada bir süre kalmışlardır. Burada ders veren ilk önemli matematikçi Öklid’ tir. Öklid’in yazdığı çok sayıda eser arasında en önemlisi, Öklid’in elementleri olarak bilinen 13 kitaplık bir dizi matematik kitaplarıdır. O tarihlerdeki kitap uzunlukları bir papirüslüktür. Bu da bizim ölçülerimizle, 20 ile 50 sayfa arasında bir kitaba karşılık gelmektedir. Bu kitaplarda Öklid o zamanlarda bilinen matematiğinin sistematik bir derlemesini sunar. Bu eserin önemi Öklid’in geometriye yaklaşımımda ve konuların takdimindedir. Öklid, geometride, önce, evrensel geçerliği olan, 5 aksiyom verir. Bunlar A=B ve B=C ise A=C gibi her sağduyunun kabul edeceği kurallardır. Sonra nokta, doğru, düzlem gibi kavramların ne olduğunu belirten 31 tanım verir. Sonra da Öklid geometrisinin postulatları olarak bilinen şu beş postulatı verir. 1) iki noktadan bir doğru geçer. 2) bir doğru parçası sınırsız uzatılabilir. 3) bütün dik açılar bir birine eşittir. 4)
Alıntı ile Cevapla
  #12  
Okunmamış 29-06-2007, 11:21 AM
Twitter
Standart Cevap: bilim tarihi

Bir nokta ve bir uzunluk bir çember belirler. 5) Bir doğruya onun dışındaki bir noktadan sadece bir paralel çizilir. Daha sonra, gökten bir şeyler düşürmeden, mantıki çıkarım yoluyla, bu postulatlardan çıkarabildiği sonuçları teorem, önerme olarak mantıki bir sırada sunar. Aksiyomatiko-dedüktif yaklaşım dediğimiz bu yaklaşım bugünkü matematiğin ve bilimin de temel yaklaşımıdır. Ünlü düşünür Bertrand Russell’a göre, hiç bir kitap batı düşünce sisteminin oluşmasında bu kitap kadar etkili olmamıştır. Bu kitap tarih boyunca belli-başlı bütün dillere çevrilmiş, 1000 defadan fazla basılmış, bütün medeniyetlerin okullarında okutulmuş, insanlığın en önemli baş yapıtlarından biridir. Museum da yetişen en önemli matematikçilerden biri de Perge’li Apollonius’tur. Antik Çağın, Öklid ve Arşimed’le beraber üç büyük bilim adamından biri olarak kabul edilen Apollonius konik kesitleri üzerine bugün de hayranlık uyandıran 8 kitaplık mükemmel bir eser bırakmıştır insanlığa. (Bu 8 kitaptan 8 cisi bugüne kadar bulunamamıştır). Bütün zamanların en büyük bilim adamlarından biri olarak kabul edilen Siraküs’lü Arşimed (M.Ö. 287-212) de bir rivayete göre Museum da yetişmiştir. En azından bir süre burada kaldığı bilinmektedir. Arşimed icat ettiği mekanik aletlerinin yanı sıra, Öklid’in geometride yaptığını bir ölçüde mekanikte yapmış, mekaniğin ve hidrostatiğin temel ilkelerini yasalaştırmaya çalışmıştır. Matematiğe katkıları, silindir ve küre hakkında çalışmaları; başlangıcı Eudox’a giden, “exhaustion” yöntemiyle bir çok şeklin alanını hesaplamış olmasını sayabiliriz. Bu, bugün matematikte entegral olarak bilinen kavramın başlangıcıdır. Eudox’tan zamanımıza yazılı hiçbir eser kalmamıştır. Bu nedenle, belgeli olarak, bu yöntemin ilk olarak kullanıldığı yer Arşimed’in eserleridir. Arşimed bu yöntemle, bir dairenin içine ve dışına düzgün 96 kenarlı çokgenler çizip, onların alanlarını hesaplayarak, pi sayısının 3,10/71 ile 3,10/70 arasında bir değeri olduğunu hesaplamıştır. Bu da pi’ nin virgülden sonra ilk üç rakamını doğru olarak vermektedir. O zamana kadar pi sayısının bilinen değerleri deneysel, ölçme yoluyla elde edilen değerler idi. Museum da yetişen ve tarihin en önemli astronomlarından biri olarak kabul edilen bir bilim adamı da, batılıların Potolemy, doğuluların Batlamyüs olarak bildiği Claudius Potolemy’dir (M.S. 85-165). Batlamyüs, uzun yıllar süren gözlemlerden sonra, Hipparkus gibi daha önce yaşamış olan başka astronomların da gözlemlerini de kullanarak, tutarlı bir evren sistemi oluşturmuş; geniş astronomik ölçüm cetvelleri ve bir yıdız kataloğu hazırlamıştır. Batlamyüs’ün sistemde, dünya sistemin merkezindedir; güneş, ay ve diğer gezegenler dünya etrafında çembersel bir yörüngede dönmektedirler. Arapların, en büyük manasına “almagest” dedikleri ve Yunanca ismi “matematica” olan ünlü astronomi kitabı 15 asır boyunca astronomi ile ilgilenen bütün bilim adamlarının başucu kitabı olarak kalmıştır.
Yunanlılar alfabelerinin harflerini rakam olarak kullanmışlardır. Bu sistemde sayıların yazılımı Romen rakamlarının yazılımına benzer ama daha gelişmiş bir sistemdir. Yunun matematiği büyük ölçüde geometri olarak geliştiği için çok yetkin bir rakam sistemine ihtiyaç duymamışlardır.
Bu kısımda anlatmaya çalıştığımız dönemde yaşamış 100 den fazla matematikçinin ismi ve bazı çalışmaları zamanımıza gelmiştir. Bu da o dönemdeki bilimsel faaliyetlerin yoğunluğu, devlet ve toplum nezdindeki önemini göstermektedir.
Yunan matematiğini değerlendirecek olursak, temel özellikleri şunlardır. a) Yunanlılarla, matematik zanaat düzeyinden sanat düzeyine geçmiştir. Bu matematikte, günlük hayatta işe yararlılık değil, derinlik, estetik ön plandadır. b) Yunan matematiği bugünkü manada moderindir; bugün biz nasıl matematik yapıyorsak, o zaman onlar da böyle yapıyorlardı. Zaman içinde ispat anlayış ve standartları değişmektedir; ama Öklid’in verdiği ispatlar, bugün de büyük ölçüde geçerlidir.
Şimdi bu dönem nasıl bitti, bir sonraki dönem nasıl başladı; kısaca bunu anlatmaya çalışacağım. Bu dönemi sona erdiren iki önemli etmen Roma’nın yükselişi ve Hıristiyanlığın Roma imparatorluğunun resmi dini oluşudur. M.Ö. 150 yıllardan itibaren Roma imparatorluğu genişlemeye başlamıştır. M. Ö. 30 lu yıllara gelindiğinde her üç Yunan kültür bölgesi de artık Romalıların hükmü altındadır. Her ne kadar da idari ve askeri olarak Romalılar Yunan kültür bölgelerine hakim iseler de, kültürel olarak Roma imparatorluğu bir Yunan kolonisidir; az-çok, Yavuz Sultan Selim’den sonra, Osmanlıların Arap dünyasına hükmetmelerine karşın, kültürel açıdan bir Arap kolonisi durumunda oldukları gibi. Bu nedenle, Romalılar Yunan kültür kurumlarının (Platonun akademisi, Bergama Okulu, Museum gibi) faaliyetlerine devam etmelerine müsaade etmişlerdir. İskenderiye’nin alınışı sırasında İskenderiye kütüphanesi yanmıştır ama Bergama kütüphanesinden gönderilen 200.000 kitapla İskenderiye kütüphanesi tekrar oluşturulmuştur. Romalılar Museum daki bilim adamların maaşlarını devlet hazinesinden karşılamayı sürdürmüşlerdir. Ne var ki, zamanla ekonomik durumun kötüleşmesi eğitim kurumlarında etkileyecektir. Bu kurumlara en büyük darbeyi vuran Hrıstiyanlık olmuştur. Hrıstiyanlık ilk 300 yıl yasaklı olduğu için yer altında gelişmiştir. Bu dönemde Hrıstiyanlık çok hoş görülü ve bir eşitlik dinidir. Bu nedenlerle, geniş bir taraftar kitlesi bulabilmiştir. M.S. 300 gelindiğinde, Hristıyanlığın gelişmesinin önlenemeyeceğini anlayan Roma imparatoru I. Constantin 313 de Hristıyanlığın üzerindeki yasağı kaldırmış, Roma’dan ayrılarak, Roma imparatorluğunun başkentini İstanbul’a (Constantinople) taşımıştır. 380 lerde, Hristıyanlık Roma imparatorluğunun resmi dini olmuştur. Bu tarihten itibaren, Kilise yavaş-yavaş sosyal ve eğitim hayatına hakim olmaya, Hristıyan öğretisinin dışında hiç bir öğretiye hoş bakmaya başlamıştır. 390 de Kril (Cril) isimli bir papazın İskenderiye kütüphanesini ateşe vermesiyle başlayan girişim, Museum’da çalışan bilim insanlarına saldırılara dönüşmüş; 421 de Museum’da ders veren ve tarihin ilk kadın matematikçisi olarak bilinen Hypatia [Hypatia, tanınmış bir matematikçi olan İskenderiyeli Heron’un kızıdır] yobaz Hrıstiyanlar tarafından linç edilerek öldürülmüştür. Bu olaydan sonra Museum kapanmış ve 641 de Müslümanların Mısırı fethi sırasında da tamamen yanmıştır. Bu okulun kapanmasından sonra, Museum da çalışan bilim adamları kitaplarını alarak, Sasanilerin hakim oldukları güneydoğu Anadolu (Harran, Urfa) ve Mezopotamya içlerine, Cundişapur’a (şimdiki Beth-Lapat), göçmüşlerdir. 529 yılında da Bizans imparatoru Jüstinyen Atina’ da ki Platon’un akademisini kapatmıştır. Bu tarih Yunan kültürünün hakim olduğu bir dönemin bitişi, karanlık çağın başlangıcıdır. Akademinin kapanmasından sonra orada çalışan bilim insanlarının bir kısmı da doğuya göçmüşlerdir. Bu göçler kitlesel göçler değildi; bugün olduğu gibi o gün de bilim insanları kitle oluşturacak kadar çok olmamışlardır. Bu göçlerin Haçlı seferlerine kadar zaman -zaman devam ettiği anlaşılmaktadır. Doğuya göçen bu bilim adamları, Yunan kültürüne aşina olan ortamlarda, özellikle Nestorien- Süryani toplumlarda daha uzun yıllar öğretilerini sürdürmeye, bilim meşalesini söndürmemeye çalışacaklardır. İslam biliminin temelinde bu insanların emeği, onların yaptıkları çeviriler vardır. Böylelikle bundan sonraki döneme, Müslümanların hakim olduğu döneme gelmiş bulunuyoruz.

3- 611 den, Hz. Muhammet’in peygamberliğini açıklamasından yüz yıl sonra, 711 ‘re gelindiğinde, İslam imparatorluğu, doğuda Çin sınırına ve Hindistan içlerine, batıda, kuzey Afrika’dan ve Cebel-Tarık’tan geçerek, Pirene dağlarına dayanıyordu. Bu arada, İstanbul kuşatılmış (675-677), doğu ve güneydoğu Anadolu’nun bir kısmı fethedilmiş, Kıbrıs ve Sicilya alınmış, devasa bir imparatorluk oluşturulmuştu. Bu imparatorluk Şamdan, Emevi hanedanlığı tarafından yönetilmekteydi. Emevi’lerin Arap olanla olmayanlara farklı muameleleri orta Asya’da, Ebu Müslim Horasani’nin yönettiği büyük bir isyan çıkmasına neden oldu. Bu isyan Basra civarında başlayan Abbas oğullarının isyanıyla birleşerek Emevi hanedanlığına son verdi. Kıyımdan kurtulan Emevi’lerden Abdurahman Endülüs’te Emevi hanedanlığını daha bir süre devam ettirecektir. İslam dünyasına bilim, 750 den sonra, Abbasiler zamanında girmeye başladı. O tarihlerde, Basra bölgesinden yayılmaya başlayan ve İslam rasyonelsizimi olarak ta bilinen Mutezile (=ayrılanlar) tarikatı, bu tarikatın Vasıl bin Ata gibi o zamanki önderlerinin halife Mansur’a ve Şia imamlarına yakın olmaları, bu tarikatın devlet ve halk tarafından benimsenmesine neden oldu. Doğruların akıl ve rasyonel düşünceyle bulunacağını savunan bu akım, İslam dünyasına bilimin girmesinin düşünsel zeminini oluşturmuştur. Abbasiler Şam’ı başkent yapmayarak, Bağdat’ı kurup orasını kendilerine başkent yapmışlardır. Abbasi halifeleri Mansur, Harun Reşit ve El-Mamun, Bağdat’ta “Dar’ül Hikmet “ ( Aklın Evi) diye bilinen, İskenderiye’deki Museum benzeri bir medrese kurmuşlar, büyük bir çeviri faaliyetine girişmişlerdir. Yukarıda da belirtildiği gibi, ilk çeviriler, Yunan dil ve kültürüne vakıf bölgelerdeki, özellikle Cundişapur ve güneydoğu Anadolu’daki Süryani ve Mecusiler ( Harranlı Tabit ibni Kurra ve çocukları gibi) tarafından yapılmıştır. Çeviriler sadece Yunanca’dan değil, Hindçe’den, Pehlevice’den, İbranice’den... de yapılmıştır. Böylelikle geniş bir kütüphane oluşturulacaktır. Bu çevirilerin çeşitli kaynaktan yapılmış olmasından da anlaşılacağı gibi, İslam matematiği Yunan geleneğinin bir devamı olmaktan çok, Yunan, Mezopotamya ve Hind matematiklerinin bir sentezidir. Sayı sistemleri, aritmetik, trigonometri ve cebir, daha çok Mezopotamya ve Hind geleneklerine; geometri ise Yunan geleneğine dayanır. Zamanımıza, 750-1450 yılları arasında yaşamış 50 kadar matematikçi-bilim adamının ismi ve çalışmaları gelmiştir. Unutmamak gerekir ki, o tarihlerde yaşamış olan bilim insanlarının çoğu, zamanın bütün bilimleriyle uğraşmış, ya da en azından 3-4 bilim dalında eser vermiş insanlardır. Bu 50 kadar matematikçiden sadece 4-5 tanesinin çalışmaları hakkında bilgi vereceğim. Bunun bize o dönem matematiği hakkında yeterli bir fikir verecektir sanırım.
İlk ele alacağımız matematikçi Muhammet ibni Musa al-Harazmi’dir (780-850). İsminden güney Özbekistan’da doğduğu anlaşılıyor. Hayatı ve nerelerde okuduğu hakkında güvenilir bir bilgi yoktur. 810 dan sonra Bağdat’ta Dar’ül Hikmet’in kütüphanecisi olarak çalışmaya başlamış ve 4 kitap yazmıştır. Bunlardan biri coğrafya, biri astronomi, biri aritmetik diğeri de bir cebir kitabıdır. Biz bu son ikisi hakkında biraz bilgi vereceğiz. Al-Harazmi’nin en ünlü kitabı “ Al-Cebir ve Al-Mukabele” dır. Bu “indirgeme ve denkleme” manasına gelen başlık, daha sonraları “Cebir” (veya Algebra) olarak kısaltılacaktır. Bu kitapta Al-Harazmi ikinci dereceden bir polinomu katsayılarının işaretine göre 6 sınıfa ayırarak, sistematik olarak, her sınıf için, köklerin nasıl bulunacağını “algoritmik” bir yaklaşımla göstermektedir. Örnek olarak, bizim bu gün x^2-10x-4=0 olarak yazacağız bir polinomu x^2=10x+4 şeklinde yazmaktadır ve bu polinomun köklerini bulmak için adım -adım ne yapılması gerektiğini söylemektedir. Unutmamak gerekir ki o tarihlerde henüz negatif sayılar kullanılmıyor ve sayı uzunluk olarak düşünülmektedir. Müslümanlar, burada söz konusu olan dönemde (750-1450), bir istisna (Abu Waffa (940-998)) dışında, negatif sayıları hiç kullanmamışlardır. Al-Harazmi’nin, verilen bir polinomun kökünü bulmak için, izlemiş olduğu adım-adım bir yaklaşıma günümüzde “algoritmik” yaklaşım denmektedir; bu sözcük Al-Harazmi’nin ismi bozularak türetilmiştir. Al Harazmi, daha sonra, algoritmik olarak bulduğu kökü geometrik olarak da bularak yaptıklarını doğrulamaktadır. Son olarakta kitabında, bu yöntemin miras hesaplarına pratik uygulamalarını vermektedir. Bu kitap 1140 larda Latinciye çevrilmiş ve 1600 lere kadar batı okullarında kullanılmıştır. Bu eser, hakkında çok tartışma olan bir eserdir. Kimilerine göre, cebir’in esas babası Diofand’dır; Al-Harazmi’nin cebiri Mezopotamya matematiğinden daha ileri düzeyde değildir. Bu da büyük ölçüde doğrudur. Kimileri ise, bu eserin her şey ile orijinal olduğunu savunmakta. Açık olan bir şey varsa, o da bu eserden sonra, matematikte “cebir” diye bir ana bilim dalının ortaya çıkmasıdır. Önemli olan diğer bir husus da, algoritmik yaklaşım dediğimiz, bu kitabın yöntemidir. Al-Harazmi’nin diğer kitabı bir “Hesap” kitabıdır. Bu kitabın Arapçası günümüze ulaşmamıştır; var olan bir Latince çevirisidir. Bu kitapta, Al- Harazmi bugün kullandığımız Hind-Arap rakamları olarak bilinen ( 1,2,...,9, 0) rakamları tanıtmakta; onlarla sayıların nasıl yazıldığını, toplama, çarpma gibi işlemlerin nasıl yapıldığını anlatmaktadır. Burada sıfır bir “ boşluk dolduran sembol” olarak kullanılmıştır, sayı olarak değil. Sayı olarak, sıfır ilk kez, 876 de Hindistan’da kullanılmıştır. Daha önce de kullanıldığı hakkında bilgiler vardır ama herkesin hem fikir olduğu tarih bu tarihtir. Negatif sayıların da Hindistan’da 620 lerde kullanıldığı bilinmekte ama az-çok yaygın olarak kullanılmaya başlanmaları 1600 ler den sonradır.
Çalışmalarına deyineceğimiz ikinci matematikçi Ömer Hayyam’dır (1048-1131). Nişabur da doğan Ömer Hayyam, 1073 den sonra, İsfahan’da kurulan rasathanede, Selçuk hükümdarı Melik Şahın “müneccim başı” olarak çalışmaya başlamış. Zamanımıza Rubailerinden başka bir cebir kitabı ve astronomiyle ilgili çalışmalarından da bazı kısımlar kalmıştır. Cebir kitabında, üçüncü dereceden polinomların bir sınıflandırmasını yaparak, konik kesitlerini kesiştirerek, bu polinomların köklerini geometrik olarak bulmaya çalışmıştır. Örnek olarak, x^3+ax^2+bx+c=0 polinomunun kökünü bulmak için x^2=2dy alarak 2dxy+2ady+bx+c=0 hiperbolünü elde eder. Bu hiperbol ile y=x^2/2d parabolünun kesişme noktaları baştaki polinomun köklerini verecektir. Bu çalışmada önemli iki nokta, üçüncü dereceden bir polinomun birden çok kökünün olabileceğini anlamış olması ve kökleri bulmak için konik kesitlerini kullanması gerektiğini görmüş olmasıdır. Bu da Ömer Hayyam’ın Apolyonus’un konik kesitleri gibi zor bir konuya derinlemesine vakfı olduğunu göstermektedir. Ömer Hayyam astronom olarak, gözlem ve ölçümlere dayalı, bir takvim reformu yaparak, yeni bir takvim (Celali takvimi) hazırlamıştır. Bu gayeyle, Ömer Hayyam bir güneş yılının uzunluğunu 365.24219858156 gün olarak hesaplamıştır. Şimdi bilinen, bir yılın 365.242190 gün olduğu ve her 70-80 senede virgülden sonraki 6. rakamın değiştiğini burada belirtelim.
Çalışmaları hakkında bilgi vereceğimiz üçüncü matematikçi Şarafeddin al-Tusi (1135-1213) dır. İsminden, İran’ın Tus şehrinde doğduğu anlaşılmaktadır. Muhtemelen Meşed yada Nişabur’da yetişmiştir. Şam, Halep, Musul ve Bağdat da matematik okutmuştur. Önemli bir cebir kitabının yazarıdır. Ş. Al-Tusi de, Ömer Hayyam gibi üçüncü dereceden polinomların köklerini bulmak için uğraşmıştır. Harazmi’nin izinden, Ş. Al-Tusi üçüncü dereceden denklemleri 25 sınıfa ayırarak, cebirsel yaklaşımla, onların köklerini bulmaya çalışmıştır. Bugünkü notasyonla, x^3-ax=b gibi bir denklemin belli bir aralıkta çözümünün olabilmesi için, b nin x^3-ax in maksimumu ile minimumu arasında olması gerektiği anlayan Ş. Al-Tusi, bu ifadenin maksimumun bu ifadenin “türev” inin sıfır olduğu yerde araması gerektiğini anlamıştır. Kimi yazarlara göre bu türevin keşfidir. Ne yazık ki o zaman bu keşfin değeri anlaşılmamış, türevin farkına varılmamıştır. Matematiğin en önemli keşiflerinden olan türev, 1636 de Fermat tarafından tekrar keşfedilecek ve bu da, analitik geometri ile beraber, kalkülüsün doğumuna neden olacak ve matematikte bir devrim yaratacaktır.
Ele alacağımız 4. matematikçi, büyük Tusi, Nasireddin Al-Tusi’dir (1201-1274). O devir İslam dünyasının en büyük bilim adamlarından olan N. Al-Tusi, Tus ve Nişapur’da okumuştur. Mantık, Ahlak, Felsefe, Astronomi ve Matematik kitapları yazmıştır. Hayatının önemli bir kısmını, Hasan El-Sabahın örgütünün merkezlerinden biri olan, ve çok iyi bir kütüphanesi olduğu bilinen, Alamut kalesinde araştırma yaparak geçirmiştir. Bu kale 1256 da Hülagü han tarafından alındıktan sonra, Hülagü hanın müneccim başı olmuş, 1262 den sonrada Marageh’de ( Güney Azerbaycan’da, Tebriz civarında ) Hülagü hanın emriyle kurulan rasathanede araştırmalarını sürdürmüş ve bir ziç, Ziç-i-İlhani’ yi hazırlamıştır. Ziçler, astronomik hesaplar için gerekli olan, sinüs cetvelleridir. N. Al-Tusi’nin astronomi ile ilgili çalışmaları, Batlamyüs’den sonra Copernicus’un çalışmalarına kadar, astronomi hakkında en önemli çalışmalardan biri olarak kabul edilir. Matematikle ilgili en önemli çalışması, düzlem ve küresel trigonometri ile ilgili çalışmalarıdır. Bu eserden sonra trigonometri, astronomi için bir araç olmaktan çıkıp, matematiğin bir ana dalı olmuştur. Bunun dışında, Yunanca’dan çeviri çok sayıda matematik kitaplarına izah ve yorumlar yazmış; bir sayının n inci kökünü bulmak için çalışmalar yapmıştır. Batılı matematikçi ve astronomiçilerin, eserlerinden en çok yararlandıkları islam dünyası bilim adamlarının başında N. Al-Tusi gelir.
Çalışmalarından bahsedeceğimiz bu dönemin son matematikçisi Cemşit Al-Kaşi’ dır (1380-1429). Kaşan (Iran) da doğmuştur. Kaşan’da yetiştiği anlaşılan Al-Kaşi, 1420 den itibaren ölene kadar, Uluğ Bey ve Kadızade ile Semarkand’ ta Uluğ Bey medresesinde ve rasathanesinde çalışmıştır. Timurleng’in torunu olan Uluğ Bey (1393-1449) iyi bir matematikçi, bilim aşığı bir hükümdardı. O tarihlerde Uluğ Bey’ in medresesinde 60 civarında zamanın en iyi bilim adamları ders vermekte ve araştırma yapmaktadır; bu metrese, pozitif bilimlerin okutulduğu ve bilimsel bir saygınlığı olan İslam ülkelerindeki son metresedir. Al-Kaşi, Uluğ Bey’le beraber, N. Al-Tusi’nin ziçlerinden de yararlanarak, Ziç-i-Hakani olarak bilinen Uluğ Bey’in ziçlerini hazırlamıştır. Bu ziç’te 1 den 90 dereceye kadar olan açıların, birer dakika arayla, sinüsleri verilmiştir. Bu da 60x90=5400 giriş demektir. Her açının sinüsü, virgülden sonra 8. haneye kadar verilmiştir. Bu iş bugünün imkanlarıyla bile, kolayca yapılacak bir iş değildir. Ayrıca bu ziç, güneş, ay ve gezegenlerin konumu ve hareketleri hakkında detaylı bilgi ve gözlem tabloları içermektedir. Al-Kaşi muhteşem bir hesap yeteneği olan matematikçidir. Yarı çapı 1 olan bir daireyi 3x2^28=805. 306. 368 kenarlı bir poligonun içine oturtarak, pi sayısının virgülden sonra 16 hanesini ( 10 ve 60 tabanlı sayı sistemlerinde) doğru olarak vermiştir. Bu rekor ancak 200 yıl sonra kırılabilecektir. Al-Kaşi, içeriğinin zenginli, ispatlarının açıklığı ile orta çağın en iyi kitaplarından biri olarak kabul edilen “Aritmetiğin Anahtarı” başlıklı bir kitabın da yazarıdır. Ondalık kesirlerle 4 işlemin nasıl yapılacağını açıklayan da Al-Kaşi’dir. Al-Kaşi’nin ölümünden sonra Uluğ Bey’e ziçlerini tamamlamasına ve gerekli izahların yazılmasına, Al-Kaşi ve Kadızade’ nin öğrencisi olan, Ali Kuşçu yardım etmiştir. 1449 da Uluğ Bey’in, devlet işleriyle uğraşmıyor, hayırsız bilimle uğraşıyor diye öz oğlu ve akrabaları tarafından öldürülmesinden sonra, Uluğ Bey’in medrese ve rasathanesi de çökmüştür. Bu İslam dünyasındaki son önemli positif bilim merkezinin sönmesidir. Bu son ismi geçen kişiler İslam dünyasının matematikçi diyebileceğimiz son bilim adamlarıdır. 1450 den 1930-40 lar’a kadar İslam dünyasında orijinal bir çalışma yapmış ve matematikçi diye nitelendirebileceğimiz bir kişinin ismi bilim tarihinde geçmemektedir.
Bu bölümü Müslümanların matematiğe katkılarının bir değerlendirmesiyle bitireceğim. Müslümanların matematiğe katkılarını, bu konuda çok çelişkili yargıların olması nedeniyle, değerlendirmek çok zordur. Müslümanların matematiğe katkıları kimi yazarlar tarafından sıfırlanırken, kimi yazarlar tarafından da göklere çıkartılmaktadır. Kimi yazarlara göre Müslümanların matematiğe hiç bir katkısı olmamıştır; bütün yaptıkları bir buzdolabı görevi görmekten ibarettir. Yunanlıların pişirdiklerini, Avrupalılar onu yiyecek düzeye gelene kadar saklamışlar, günü geldiğinde de Avrupalılar onu alıp yemişlerdir. Kimilerine göre ise, Müslümanların matematiğe ve astronominin gelişmesine kapsamlı özgün katkıları olmuştur; bu gün batılı bilim adamlarının adını taşıyan bir çok teorem veya sonuç daha önce Müslümanlar tarafından bulunmuştur. Görülen o ki a) Müslümanlar sulayıp büyüttükleri ağaçların meyvelerini toplayamamışlar; ve b) Müslümanların bilime katkıları yeteri kadar araştırılıp değerlendirilmemiştir. Bu işi yapanların çoğunlukla yine batılı bilim tarihçilerin olduklarını unutmamak gerek. Kendi bildiğim kadarıyla, Müslüman matematikçilerin Küresel geometriye, cebire, sayılar teorisine, trigonometri ve astronomiye özgün katkıları olmuştur ve bu katkılar hiçte küçümsenecek ölçülerde değildir. Ayrıca, insanlığın ortak ürünü olan bilimin önemli bir halkası, eskiyle yeniyi bağlayan halkası, İslam bilimidir. Bu halka olmadan, bilimin bugünkü düzeye gelmesi herhalde mümkün olmayacaktı.
Bir sonraki bölüme geçmeden “İslam ülkelerinde bilim niye çöktü; batıya bilim nasıl girdi “ soruları hakkında bir kaç şey söylemem gerekir. Bu sorular, tek bir kişinin yanıtlayabileceği sorular değildir; ancak geniş ve çok yönlü bir ekip bu sorulara tatmin edecek cevap verebilir. Şimdi söyleyeceklerim, başka biri için, İslam ülkelerinde bilimin çöküşünün en derin nedenleri olmayabilir. Bu konu çok tartışılan bir konudur, bildiginiz gibi. Şimdi söyleyeceklerim sadece kendi görüşlerimi yansıtmaktadır. a) Haçlı seferleri İslam dünyasında, bugün de kanayan, derin yaralar açmıştır. İlk haçlı seferleri sırasında yapılan büyük katliamlar ve yamyamlık olayları, bölge insanlarını derin bir ümitsizlik, çaresizliğe ve bunalıma sokmuştur. Niçin bu duruma düştüklerini sorgulayan insanlar, İslam’ın başında olduğu gibi din duygularının güçlendirilmesi, dini ve imanı için ölecek insanların yetiştirilmesi gerektiği kararına varmışlar. İmam Gazalinin görüşlerinin de etkisiyle, bu tarihlerde, 1100-1150 arası, İslam dünyasında akli bilimlerden nakli bilimlere bir dönüş olmuştur. Bu olayın üzerine, 1250 lerden itibaren başlayan Moğol istilası sonucu, eğitim kurumları ve kütüphanelerin en önemlilerinin yok oluşunun eklenmesi; benzeri durumun Endülüs’ün kademeli olarak Hrıstiyanların eline düşmesi sonucunda da olması, bu geçişi kolaylaştırmış, derinleştirmiştir ve geri dönülmesi neredeyse olanaksız bir noktaya getirmiştir. Ancak haçlı seferleri ve Moğol istilası gibi derin izler bırakan bir olay bu gidişi tersine çevirebilirdi; bu da 1918 de yaşanan son “haçlı” seferiyle yaşanmıştır. Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir; bunun dışında mürşit aramak, gaflettedir, delalettir “ sözü, nakli bilimlerden akli bilimlere dönüşü simgeler. b) Medreseler İslam dünyasında daha çok 1150 den sonra çoğalmaya başlamışlar ve “nakli bilim” ( ya da “hayırlı bilim”) eğitimi veren okullar olarak çoğalmışlardır. Osmanlı İmparatorluğuna Araplardan geçen bilim geleneği akli ilim değil, nakli bilim geleneğidir. c) Medreseler, vakıflara bağlı olmalarına rağmen, kurumsallaşıp, gelişmemiş; aksine her türlü yeniliğe karşı çıkan, yobaz üretim merkezi olmuşlardır. d) Din’i ve din’i ulemayı kendine ideolojik dayanak yapan yönetici sınıf, ulemayı imtiyazlı bir sınıf konumuna getirirken, pozitif bilimlerle uğraşanları ezmişlerdir. e) İmtiyazlı bir sınıf konumuna gelen, devlet ve halk nezdinde büyük bir saygınlığa erişen ulema sınıfı, pozitif bilimlerin yeşermesine, bu bilimlerle uğraşan insanların toplum içinde saygın bir konuma gelmelerine mani olmak için açık-gizle her türlü çabayı göstermişlerdir ve bunda da başarılı olmuşlardır. f) Dar bir ortamda yetişen, dünya görüşünden yoksun, ülke ekonomisiyle kendi ekonomisini karıştıran idareci sınıfları bilimle teknoloji arasındaki ilişkiyi hiç bir zaman anlamamış; ülkelerinin geri kaldığını ancak askeri yenilgilerden sonra anlayabilmişlerdir. Bu durumda, köklü reform yapmaları gerekirken, düzen bozulur korkusuyla, koyma suyla değirmen döndürmeye çalışmışlar, orduyu düzeltmek için bir-kaç yabancı uzman çağırmakla yetinmişlerdir. İslam ülkelerinde, özellikle Türkiye’de, nakli bilimlerden akli bilime dönüş, yukarıda 9. haçlı seferi olarak nitelediğim, bütün İslam ülkelerinin batının işgaline uğradığı, 1.ci dünya savaşından, özellikle1930 lar’dan sonradır. Bu ülkelerde, bilimsel gelişmeler ancak bu tarihten sonra, emekleye-emekleye de olsa, gelişmeye başlamıştır.
Batıya matematik nasıl girdi sorusuna gelince, bu üç yoldan olmuştur. a) Ortadoğu’da 4 krallık kurup, 200 yıla yakın bir süre Ortadoğu’da kalan haçlılar vasıtasıyla, b) Arap medreselerinde okuyan batılı öğrenciler vasıtasıyla; ve c) Endülüs’ten. Büyük kapının Endülüs olduğu gözükmektedir. Her ne kadar da Endülüs’te önemli matematikçiler yetişmemiş olsa da, Endülüs’te eğitimin yaygın; ortamın bilim için uygun olduğu, felsefe, kimya tıp, gibi bilim dallarda oldukça ileri olduğu bilinmektedir. Örneğin, 11. asırda Kordoba’da 400 bin kitablık merkez kütüphanesi, 17 medrese ve bir çok halk kütüphanesi bulunuyordu. Buralarda Hristıyan ve Musevi öğrenciler okuyabiliyordu. Toleodo İspanyolların eline geçtiğinde (1100), Toleodo piskoposu, büyük bir çeviri bürosu kurarak, çok sayıda bilimsel eseri, Arap metreselerinde yetişmiş olan Musevi çevirmenler vasıtasıyla, Arapçadan Latince’ye çevirtmiştir. 12. asra kadar Avrupa’daki okullar, din ağırlıklı skolastik eğitim verilen manastır veya katedral okullarıydı. 12. asrın ortalarından itibaren İtalya’da (Bolonya, Padova), öğrencilerin “universita” dedikleri dernek türü kurumlarda bir araya gelerek, eğitim için birleşmiş, böylelikle daha sonra üniversite olacak kurumların çekirdeklerini dikmişlerdir. Bu kurumlarda ders veren hocalar Arap metreslerinde okumuş batılı (İtalyan) gençlerdi. Daha sonra bu kurumlarda okuyan Avrupalı öğrenciler Almanya’da (Köln), Fransa’da (Sorbone) ve İngiltere’de ( Oxford, Cambrigde) üniversitesi olacak olan eğitim kurumlarını kuracaklardır. Bu dönemde Kutsal Roma-Germen imparatoru olan 2. Frederik’in açık görüşlü, bilime değer veren bir insan oluşunun ve, 1200 lerin başında kurulmuş olan, Fransican tarikatının katkılarının da pozitif bilimlerin Avrupa’ya’ya girmesinde ve gelişmesinde etkili olmuş olduğunu belirtmek gerekir. 1200 ile 1500 ler arası Avrupalıların bilimsel kaynakları Arapça eserlerdi. Uğraştıkları sorular da bu kitaplarda Müslüman matematikçilerin uğraştığı sorulardı. Bunlar da, bazı geometri soruları, 3. dereceden polinomun köklerini bulma sorunu, sayılar teorisiyle ilgili sorulardır. 1450 lerden sonra, İstanbul’ dan İtalya’ya giden kitaplardan, matematiğin Yunanca kaynaklarına inmeye, Yunanca kaynaklardan çeviri yapmaya başlıyacaklardır; 1600 lerden sonra Arapça kaynaklar büyük ölçüde terk edilecektir. Avrupa’da matematikte özgün gelişmeler 1500 lerden sonradır. Şimdi biraz bunlardan bahsetmemiz gerekiyor.
Batıya bugünkü kullandığımız Hind-Arap rakamları (1,2,...,9, 0) 1200 lerin başında Fibonacci’nin ( Leonordo de Pisa, 1175-1250) yazdığı “ Liber Abacci” isimli kitabıyla girmiştir. Bu kitapta Fibonacci, kendinden 400 yıl önce Harazmi’nin yaptığı gibi, bu rakamlarla sayıların nasıl yazılacağını, dört işlemin nasıl yapılacağını izah etmektedir. Bu rakamlar batıda günlük hayatta 16. asra kadar çok yaygın olarak kullanılmamış, zaman –zaman da yasaklanmıştır. Bu rakamların halk arsında yaygın olarak kullanılması Fransız devriminden sonra olmuştur. 1200 lerden 1500 lere kadar kayda değer özgün bir çalışma yoktur. 1500-1600 arası iki önemli çalışma a) Tartaglia’nın (1499-1557) bulduğu ama Cardano’nun (1501-1576) aşırarak yayımladığı üçüncü dereceden polinomların cebirsel olarak köklerinin bulunmasıdır. Kompleks sayılar ilk olarak 3. derecede polinomların kökünü veren formülde, o tarihlerde anlaşılmamış olsa da, ortaya çıkmıştır.
Alıntı ile Cevapla
  #13  
Okunmamış 29-06-2007, 11:22 AM
Twitter
Standart Cevap: bilim tarihi

Daha sonra Bombelli (1526-1572) cebir kitabında bazı tip kompleks sayılara yer verecek, onlarla nasıl işlem yapılacağını anlatacaktır. b) Diğer önemli çalışma ise, F. De Viete (1540-1603) in cebir kitabıdır. İlk olarak bu kitapta, cebir, sözel olmaktan çıkıp, sembolleşmeye başlamıştır. Viete’in kitabında sessiz harfler bilinen kantiteler, sesliler de bilinmeyenler için kullanılmıştır. Sabitler için a,b gibi alfabenin ilk harflerinin; bilinmeyenler için de x,y gibi alfabenin son harflerinin kullanılması Descartes’le başlayacaktır.
1600-1700 arası matematikte önemli gelişmelerin olduğu yıllardır. Bu asrın üç önemli gelişmesi şunlardır: a) Türevin bulunması. P. Fermat’nın (1601-1665), 1636 da, bir eğrinin maksimum, minimum ve tanjantını bulmak için verdiği çabalar, Ş. Al-Tusi’den 5 asır sonra, onu da türevin keşfine götürmüştür. Artık matematik dünyası, yavaş da olsa, bunu anlayacak kadar olgundur. b) Analitik geometrinin ve kartezyen koordinat sistemini ortaya çıkması. R. Descartes’ın (1596-1650) geometriyi cebirleştirme çabaları ve bir eğriyi bir reper sisteminde çizme isteği analitik geometrinin doğmasına ve, bugün Descartes ‘a ithafen adlandırılan, “cartesien” koordinat sisteminin ortaya çıkmasına yol açacaktır. Ve c) türev ile entegral arasındaki, bugün “Kalkülüsün Temel Teoremi” dediğimiz, ilişkinin Newton (1643-1727) ve Leibniz (1646-1716) tarafından, birbirinden bağımsız olarak, bulunmasıdır. Böylelikle “ Integral Calculus” doğacaktır. Bu da, o güne kadar kullanım alanı oldukça sınırlı olan matematiğin önünü açacak ve matematiği evrensel bir bilim konumuna getirecektir. Ayrıca, kalkülüsle beraber bilimsel fizik ve mühendislik bilimleri de doğacaktır. Türevden önce, differensiel denklem, dolaysıyla bilimsel fizik yoktu. Bir differensiyel denklem, fiziki bir olayın metematiki ifadesindir. Bu çalışmalar ve astronomideki gelişmeler matematiği başka bir düzeye, yeni bir döneme taşıyacaktır.

4- Dördüncü Dönem, 1700- 1900 yılları arasını kapsayan ve matematiğin altın çağı olarak bilinen, klasik matematik dönemidir. 18. asırda matematiğe en önemli katkıları yapan bilim adamlarının başında Euler, Laplace, Lagrange ve D’Alembert’i sayabiliriz. Leonhard Euler (1707-1783) İsviç’rede, Basel de doğmuş, meslek hayatının tamamı Petersbourg ve Berlin’de geçmiştir. Tarihin en üretken bilim adamıdır. Kalkülüsün ortaya çıkardığı olanakları sayılar teorisinden, differensiyel denklemlere; differensiyel denklemlerden, mühendislik problemlerine ...uygulayan Euler 30.000 sayfadan fazla bilimsel eser üretmiştir. Öldükten 50 sene sonra dahi, birikmiş makalelerinin yayını sürmüştür. Euler’le matematik evrensel boyutlara erişmiştir. Bugün bile matematikçilerin yaptığı işlerin bir çoğunun temel fikri veya başlangıcı Euler’in çalışmalarıdır. Euler’le Analiz yeni bir bilim dalı olarak temeyyüz etmiştir; bu dalın büyük babaları Eudoxus ve Arşimed ise, babası Euler’dir. Laplace (1749-1827) Fransa’da, Normandia’ da doğmuştur. Gök ve yer mekaniği hakkında yazdığı 11 ciltlik eseri, bütün zamanlarda mekanik hakkında yazılmış en kapsamlı eserlerinden biridir. “Theorie Analytique des Probabilites” başlıklı kitabı olasılık teorisinin ilk önemli eseridir. Joseph-Louis Lagrange (1736-1813) İtalya’da Turin’da doğmuş, meslek hayatının büyük bölümünü Berlin ve Paris’te geçirmiştir. İtalya’da doğmasına rağmen Fransız matematikçisi olarak bilinir. Lagrange cebirsel denklemlerin çözülebilirliği, mekanik, differensiyel denklemler ve varyasyon hesabına önemli katkılar yapmış, fikirleri ve yöntemleri bugün de kullanılan bir bilim adamıdır. Jean Le Rond D’Alembert (1717-1783) Paris’te doğmuş, Fransa’da yaşamıştır. D’Alembert kısmi differensiyel denklemleri ilk inceleyen bilim adamlarından biridir. Kısmi differensiyel denklemler ve akışkanlar mekaniği ilgili çalışmaları ve felsefi yazıları dışında, Diderot ile beraber editörlüğünü yaptığı ünlü 28 ciltlik “Encyclopedie” nin matematik maddelerinin hemen -hemen tümünü D’Alembert yazmıştır. Bu eser aydınlamanın temel eserlerinden biridir.
Bu yüzyılın matematiği çeşitli, kapsamlı ve fikir yönünden zengindir. En önemli zaafları, kesinlik (rigor) eksikliği; yapılan işlerin, günümüzün standartlarına göre, yarım-yamalak, kusurlu ve eksik oluşudur. Matematiğin o zamanda erişmiş olduğu düzeyde başka türlü olabilir miydi, bilmiyorum.
1800-1900 Arası. 19. asır çok sayıda, matematiğe önemli katkıları olmuş, bilim adamın yaşadığı bir asırdır. Bunların her birini teker -teker ele alıp, onların neler yaptığını anlatmak, bu konuşma çerçevesinde mümkün değildir; ayrıca, buna bilgim de yetmez. Bunun yerine, bu asırda matematik nereden nereye geldi sorusuna cevap vermeye çalışacağım. 1800 lerin başında matematik derin bir kriz içindeydi. Bunun nedeni, Fermat (1636) dan beri türevin tanımında, ve türevin işe karıştığı bir çok yerde, sonsuz küçük (infinitesimal) kavramının kullanılması ve matematikçilerin bunu çok tutarsız bir şekilde kullanmalarıydı. Bu tarihlerde henüz limit kavramının olmadığını ve türevin limit vasıtasıyla değil, “sonsuz küçük” kavramı kullanılarak tanımlandığını burada belirtmem gerekir. Bu tutarsızlık çok eleştirilmiş, özellikle de düşünür-din adamı G. Berkley (1685-1753) nin matematikçilerin tutarsızlığını ortaya koyduğu 40 sayfalık bir eleştiri kitabı derin etki yapmış, bir çok matematikçinin meslek değiştirmesine ve matematiğe karşı tavır almalarına neden olmuştur. 1800 başında, fonksiyon kavramının, son yüz yıldır kullanıla gelmesine karşın, henüz doğru-dölek tanımlanmamış olması ve matematikçilerin fonksiyonu aynı şekilde anlamamaları da başka bir anlaşmazlığın ve karmaşanın nedeniydi. 1800 lerin başında süreklilik ve fonksiyon serilerinin yakınsaklığı doğru-dölek anlaşılmamıştı; henüz düzgün süreklilik ve düzgün yakınsaklık kavramları ortada yoktu. Entegral kavramı türev kavramının tersi olarak görülüyordu; türevden bağımsız bir entegral ve entegrallenebilirlik kavramı yoktu. 1800 lerin başında, bugün matematiğin en önemli teorilerinden biri olan, kompleks fonksiyonlar teorisi henüz yoktu. Antik Yunan çağından kalma ve çok uğraşılan beş sorudan (Bunların ilk dördü, geometrik çizim yaparak, 1) bir açıyı üç eşit parçaya bölmek. 2) Alanı verilen bir dairenin alanına eşit alanı olan bir kare bulmak. 3) Hacmi verilen bir küpün hacminin iki katına eşit hacmi olan bir küp bulmak; ve 4) bir dairenin içine, p sayısı asal olmak kaydı ile, hangi p ler için düzgün p-genler çizilebileceğini bulmak idi. 5. Soru, Öklid geometrisinin beşinci postulatı olan, “bir doğruya onun dışından bir ve yalnız bir paralel çizilebilir “ postulatının diğer dördünün sonucu olarak elde edilip-edilemeyeceği idi) hiç biri, 4 cü soru dışında ki o da Gauss tarafından daha yeni çözülmüştü, çözülememişti. Cebirde, 5 ci dereceden polinomların köklerinin cebirsel ( köklü ifadelerle) çözülüp-çözülemeyeceği henüz bilinmiyordu. Cebir’in grup, halka, cisim, vektör uzayı gibi hiçbir yapısı henüz ortaya çıkmamıştı. Matris ve vectör kavramları henüz yoktu ( 2 li ve 3 lü determinantlar 1680 lerden beri biliniyor). Matematiksel fiziğin ana teoremleri henüz ortada yoktu; differensiyel geometri, topoloji gibi konular henüz doğmamıştı. 1800 lerin başında matematiğin durumu kısaca bu idi. 1820 lerde, A. Cauchy (1789-1855) limit kavramını, bugünkü kullandığımız şekliyle, tanımlayıp, türevi, sürekliliği ve, sürekli fonksiyonlar için, entegrali, limit kavramı yardımıyla tanımlaması, analizi, sonsuz küçük kavramından kaynaklanan krizden kurtarmış ve daha sağlam temeller üzerine oturtulmasını sağlamıştır. Cauchy’nin çalışmaları sonucu, kompleks fonksiyonlar teorisi doğmuş ve, Cauchy, B. Riemann (1820-1866) ve K. Weierstrass (1815-1884) gibi asrın büyük matematikçilerinin çalışmalarıyla, matematiğin en temel teorilerinden birine dönüşmüştür. G. Dirichlet’nin (1805-1859) 1830 larda fonksiyon kavramını bugün anladığımız manada tanımlaması matematiği başka bir kargaşadan kurtarmıştır. Bu da özellikle Fourier serileri hakkında tartışmaları sona erdirecek, Fourier serileri ile ilgili çalışmaları tekrar başlatacaktır. Fourier serileri Analizin gelişmesinde en önemli rolü oynayan, bir bakıma modern matematiğin doğuşuna neden olan, gerek uygulamaları ve gerekse de matematikteki merkezi konumu açısından, matematiğin en önemli konularından biridir. Weierstrass ve öğrencilerinin çalışmaları sayesinde, 1850 lerden sonra, düzgün süreklilik, düzgün yakınsaklık gibi analizin vazgeçilmez kavramları ortaya çıkacak, fonksiyon serilerinin yakınsaklığı daha iyi anlaşılacaktır. F. Gauss’un (1777-1855) “ Cebir’in Temel Teoremi, ya da D’Alembert Teoremi” olarak bilinen teoremi ispatlaması bu asrın başka bir önemli olayıdır. Bu teorem bugün cisimler teorisinden spektral analize kadar bir çok teorinin temelinde olan bir teoremdir. Bütün zamanların en derin, en büyük bilim adamlarından biri olarak kabul edilen Gauss’un, sayılar teorisi, differensiel geometri, matematiksel fizik ve astronomiye katkıları bu asrın en önemli çalışmaları arasındadır. Bu asrın ve bütün zamanların en önemli matematikçilerinden biri olan Riemann kısa yaşamında, daha sonra her biri büyük bir teori olacak bir düzine konuyu başlatmış ya da onlara derin katkılar yapmış, matematiğe kavramsal bir bakış ve yaklaşım getirmiştir. Bunlardan bir kaçı:Riemann entegrali ve entegrallenebilirlik kavramı, Riemann yüzeyleri, Riemann geometrisi, differensiyel geometri, sayılar teorisi (Riemann hipotezi), kompleks analiz (Riemann yüzeyleri, Cauchy-Riemann denklemleri), cebirsel geometri, matematiksel fizik ve, daha sonraları topoloji ismini alacak olan, analysis situs tür. Yine bu asırda, yukarıda sözü edilen, antik Yunan çağından kalma 5 sorunun beşi de çözülmüştür. 1. ve 3. soruların mümkün olmadığı bir Fransız matematikçisi olan Wentzel tarafından 1837 de ispatlandı. 2. sorunun mümkün olmadığı, Lindemann’ın 1882 de pi sayısının tranzantal bir sayı olduğunun ispatından sonra anlaşıldı. 4. soru, yukarıda da söylendiği gibi Gauss tarafından 1796 da (p=17) için ve 1801 de de diğer p ler için tam olarak çözüldü. Cevap şudur: p bir asal sayı olsun. Verilen bir dairenin içine bir düzgün p-genin çizilebilmesi için gerek ve yeter koşul p nin p=2^n+1 ve n=2^k şeklinde olmasıdır. ( k=0 için, p=3 dür; k=1 için p=5, ve k=2 için p=17 dir). Bir dairenin içine düzgün bir beşgenin çizilebileceğini Öklid biliyordu; 7-gen çizilemeyeceğini Arşimed biliyordu. Arşimed’den 1800 yılları arasında geçen 2000 yılda bu soruda hiçbir ilerleme sağlanmamıştı; bu sorunun çözümü için Gauss’un dehası gerekiyordu. Öklid’ in 5. postulatına gelince, bu sorunun çözümü için insanların, “mantıki tutarlılık” ile “fiziki olurluluğun” aynı şey olmadığını anlamaları gerekiyordu. 5. postalatın yerine onun zıtları olan postulatlar koyarak, Öklid geometrisi kadar tutarlı, iki yeni geometri oluşturulabileceği Lobachevki (1792-1856), Bolyai (1802-1860), ve Riemann tarafından gösterildi. Cebir cephesine gelince, genç yaşta bu dünyadan ayrılan iki matematikçi, H. Abel (1802-1829) ve E. Galois (1811-1832) nın 5. dereceden polinomların cebirsel yöntemlerle köklerinin bulunup-bulunamayacağı konusunda çalışmaları sonucu grup teorisi doğdu. Kummer (1810-1893) ve öğrencilerinin Fermat’nın büyük teoremiyle ispatlamak için verdikleri uğraşı sonucu halka teorisi ve idealler teorisi; R. Dedekind (1831-1916) gerçel sayıların soyut bir tanımını vermek için yaptığı çalışmalar sonucu, cisim teorisi; Cayley (1821-1895 ) ve Sylvesterin (1814-1897 ) çok sayıda doğrusal denklemi tek bir denklem olarak göstermek ve çözmek için yaptıkları çalışmalar sonucu matris cebiri; ve Grassman (1809-1877 ) nın üç boyuttan çok boyuta geçme çabaları sonucunda da vectör uzayları doğdu. Bu kavramlar matematiğe “ stuructualist” yaklaşımı ve bakış açısını getirecektir.
Bu dönemi, 1700-1900 arasını, matematikte büyük ilerlemelerin olduğu, çok sayıda yeni teorinin doğduğu, yapısal değişikliklerin olduğu, ispatlarda kesinliğin ön plana çıktığı, kavramsal bakış açısının hesapsal yaklaşımın önüne geçtiği bir dönem, matematiğin altın çağı, olarak özetleyebiliriz.
Altın çağ bir krizle kapandı. Bu kriz yeni bir çağın doğum sancılarıydı. Bu çağ modern matematik çağıdır. Bundan sonraki kısımda, bu krizin nedenleri ne idi; modern matematik nedir, nasıl doğdu, ne yönde gelişti; bunları anlatmaya çalışacağım.

5-Kümeler teorisinin, dolaysıyla, modern matematiğin, babası Georg Cantor (1845-1918) dır. G. Cantor Berlin üniversitesinde, Kummer’in ögrencisi olarak sayılar teorisinde tezini bitirdikten sonra, 1869 dan itibaren meslek hayatının sonuna kadar çalışacağı Halle üniversitesinde işe başlamıştır. Halle üniversitesinde çalışmaya başladığı yıllarda, o üniversitenin hocalarından, E. Heine’nın Cantor’a sorduğu bir soru Cantor’un yaşamını, matematiğin de seyrini değiştirecekti. Bu soru şu idi: Bir periodluk bir aralıkta, toplamı sıfır olan bir trigonometrik serinin katsayılarının hepsi sıfır mıdır? Cantor bu soruyla uğraşırken gerçel sayıların o güne kadar fark edilmeyen bir özelliğinin farkına varır. Bu da rasyonel sayılarla irrasyonel sayıların aynı çoklukta olmadığıdır. Başka bir ifadeyle, rasyonel sayıların kümesiyle irrasyonel sayıların kümesi arasında, her iki kümenin de sonsuz olmasına karşın, bire-bir bir dönüşüm yoktur. O halde bu iki kümenin sonsuzlukları aynı değildir. Böylelikle ortaya küme kavramı ve kümelerin, içerdikleri eleman çokluğu açısından, sınıflandırılması sorunu çıktı. Bu son kavram “sonsuzun” tek değil, çok olduğunu söylemektedir; bu da çok tepki çekecekti. Tarih boyunca, Elea’ lı Zeno’dan başlayarak, günümüze kadar, “sonsuz” insanları rahatsız etmiştir. Aristo’dan Cantor’a kadar geçen zaman diliminde “sonsuz” anlayışı, temelde Aristo’nun görüşü olan, şu anlayıştır: Sonsuz, ufuk çizgisi gibi, var olmayan ama konuşma kolaylığı sağladığı için kullandığımız bir kavramdır. Bu kavramı “sınırsızlık” kavramı yerine kullanırız; bir şey, çoğalarak ya da büyüyerek, önceden belirleyeceğimiz bir çokluğun ya da büyüklüğün ötesine geçme potansiyeline sahipse, o şeye sonsuza gidiyor deriz. Başka bir deyimle, Aristo’nun sonsuz anlayışı “potansiyel sonsuz” anlayışıdır. Cantor’a göre ise “sonsuz” tek başına manalı bir söz değildir; manalı olan “sonsuz küme” kavramıdır; sonsuz kümeler ise var olan nesnelerdir. Burada “sonsuz küme” deyimi, büyükanne gibi, bölünmez bir terim olarak anlaşılmalıdır. O halde önce kümeler sonlu-sonsuz diye ikiye ayrılacak; sonra da sonsuz kümeler, kendi aralarında, sonsuzluklarına göre, çeşitli sınıflara ayrılacaktır. Böylelikle ortaya sayısız “sonsuz küme” sınıfları çıkacaktır. Bu da çok çeşitli “sonsuzluğun “ olduğu manasına gelmektedir. Cantor’un bu sonsuz anlayışı, Kronecker ve Poincaré gibi bir çok ünlü matematikçi tarafından tepki ile karşılandı. Bunun sonucu olarak ta, matematikçiler, “sonsuzu” Cantor gibi anlayanlar ve Aristo gibi anlayanlar olmak üzere, iki guruba ayrıldılar. Küme kavramının, aksiyomatik olarak tanımlanmaksızın, Cantor’un yaptığı gibi, sözlük manasında kullanılması, kümeler teorisini de çıkmaza soktu; “bütün kümelerin kümesi bir küme midir” gibi yeni paradoksları ortaya çıkardı. Bu da matematikçileri, kümeler teorisinden vazgeçilip-vazgeçilmemesi konusunda, ikinci bir kez böldü. Üçüncü bir sorun da, bir matematiksel ispatın ne olduğu, geçerliliği, meşruluğu sorunuydu. Matematikte deney ya da gözlem olmadığı için, tartışma konusu olan bir ispat, teori veya teorem hakkında son sözü deneye, ya da gözleme bırakma olanağı yoktur. Bir matematikçi “ öyle bir x vardır ki...” dediği zaman var olduğunu iddia ettiği şeyi somut olarak ortaya koymak, en azından nasıl inşa edilebileceğini göstermek zorunda mıdır; yoksa, bir din adamının dini ilkelere dayanarak şeytanın varlığını ispatladığı gibi, bir matematikçinin de, aradığı şeyin nasıl elde edileceğini göstermeksizin, o şeyin var olduğunu, bir takım ilkelere dayanarak, ispatlaması yeterli midir? Bu üç sorunla ilgili farklı görüş ve anlayışlar matematikçileri derin tartışmalara, çeşitli ekollere bölünmelere; matematiği de bir krize itti. Bu “ Matematiğin Temelleri Krizi” denen krizdir. Matematiğin artık eskisi gibi kendi gelenek-göreneklerine göre yapılamayacağını anlayan matematikçiler, bu krizden çıkmak için matematiğin bir “anayasal” temele oturtulması gerektiğini anlayarak, küme kavramını aksiyomatik olarak tanımlayıp, matematiği aksiyomatik kümeler temeli üzerine inşaa etmeye çalıştılar; gerektiğinde kümeler teorisinin aksiyomlarına “seçim aksiyomu” gibi aksiyomlar da ilave edilecektir. Böylelikle “modern matematik” doğdu. Kısa bir tanım vermek gerekirse, “modern matematik” klasik matematiğin anayasal bir tabana oturtulmuş şeklidir, diye tanımlayabiliriz. Artık bu yasal çerçevede neyin meşru, neyin meşru olmadığı tartışılabilecektir. Bundan sonra matematiğin, aritmetik, geometri, ... gibi çeşitli kısımlarının aksiyomatik bir temele oturtulma girişimleri başladı. D. Hilbert’in (1862-1943) rüyası, matematiğin bütününü, hiç olmazsa, aritmetik, geometri gibi her bölümünü öyle aksiyomatik bir temele oturtmaktı ki, o bölümün her önermesi, o bölümün aksiyomlarından hareketle, olumlu ya da olumsuz bir yönde, karara bağlanabilsin idi. 20. asır matematiğinin en önemli teoremi; derinlik ve önem açısından, Einstein’nın görecelik ve Heisenberg’in belirsizlik ilkeleriyle aynı düzeyde olduğu kabul edilen, K. Gödel (1906-1978) in “eksiklik” (Gödel’s Incompleteness Theorem; burada yorumlandığı manada, “kararsızlık” teoremi demek daha doğru olur kanısındayım) teoremi Hilbert’in bu rüyasının bir rüya olarak kalmaya mahkum olduğunu gösterdi. Bu teoremi somut bir örnek üzerinde izah edemeye çalışacağım. Matematiğin bütününü dünya ülkeleri; aritmetik gibi bir kısmını da Türkiye gibi bir ülke olarak düşünelim. Gayemiz Türkiye’ ye bir anayasa yapmaktır. Bu anayasanın şu üç temel ilkeye uygun olmasını beklemekteyiz. Bunlar a) Tutarlılık İlkesi: Anayasanın bir maddesi geri kalanlarıyla çelişmemeli. b) Bağımsızlık İlkesi: Anayasanın her maddesi geri kalan maddelerden bağımsız olmalı, onların sonucu olarak elde edilememeli. c) Tamlık İlkesi: Anayasa, meclisten geçen her yasanın, anayasanın hükmü altına girecek kadar kapsamlı, tam olmalı; dolaysıyla anayasa mahkemesine götürülen her hangi bir yasa hakkında anayasa mahkemesi “görevsizlik kararı” verememeli. Bu ilkelerin dışında, meclisin çıkaracağı yasa sayısında da her hangi bir sınırlama olmadığını kabul ediyoruz. Bu ilkeler biz ölümlülerce makul ve her anayasın sağlaması gereken ilkeler olarak görülebilir. Gödel hiç de böyle düşünmüyor; Gödel’e göre, bu ilkeleri sağlayan bir anayasa yapmak mümkün değildir. Yapacağımız anayasalar ya tutarsız; ya da tam olmayacaklardır. Başka bir ifadeyle, ilk iki ilkeye uyan hangi anayasayı kabul edersek edelim, meclise öyle bir yasa önerisi verebilirim ki, bu öneri yasalaştığı ve muhalefet de onu anayasa mahkemesine götürdüğü zaman, anayasa mahkemesi bu yasanın anayasaya uygun olduğunu da söyleyemez, uygun olmadığını da söyleyemez. Bu da yaptığımız anayasanın tam olmadığını manasına gelmektedir. Burada anayasa mahkemesinin “ülke çıkarı” ya da başka siyasi mülahazaları göz önüne almadan, önüne getirilen yasa maddesini salt mantık açısından yargıladığını kabul ediyoruz. Matematiğe dönecek olursak, Gödel’in teoremi, matematiğin aritmetik gibi bir bölümünü nasıl bir aksiyom sistemi üzerine oturtursak oturtalım, aksiyom sistemimizin tutarlı olması koşuluyla, tamlık ilkesini sağlayacak şekilde o bölümü aksiyomatikleştirmemiz mümkün değildir, diyor. Başka bir ifade ile, aksiyomlarımızın dışına çıkmadan, aksiyomlarımız tutarlı iseler, doğruluğunu da, yanlışlığını da ispatlayamayacağımız bir önerme üretmek her zaman mümkündür. Buradaki temel sorun “doğru” ile “ispatlanabilir” kavramlarının eşdeğer kavramlar olmamasıdır. Klasik mantığın temel ilkelerinden biri şöyle der: Bir önerme ya doğrudur ya da yanlış; aynı zamanda doğru ve yanlış, ya da başka bir şey olamaz. Gödel’den önce, verilen her önermenin, bu gün beceremesek bile, eninde-sonunda doğruluğunun ya da yanlışlığının ispatlanacağı yönünde derin bir inanç vardı. Gödel’in teoremi bu inancı yıktı. Gödel’in bu teoremi çeşitli şekillerde yorumlandı. Bu yorumlardan biri: Hiç bir makine hiç bir zaman insan aklının yerini alamayacaktır; insan her zaman beklenmedik ve öngörülmedik bir düşünce, bir soru üretebilir; makine ise (uyması gereken “aksiyomlar” gereği) sadece beklenen ve öngörüleni üretir.
20. asırda da, 19. asırda olduğu gibi, çok sayıda yeni teoriler ortaya çıktı. Bunlardan bir kaçı: Metrik uzaylar (1902), topoljik uzaylar (1914), fonksiyonel analiz (1924), Banach cebirleri (1940), distribüsyon teorisi (1950), operatörler teorisi (1930), Felaket (Catastrophe) teorisi (1950)....Bunların detayına girmem mümkün değil. Bu asrın matematiğinin temel özellikleri: Hiçbir asırda olmadığı kadar soyut olması; kavramsal ve yapısal olmasıdır. Matematikte çalışan insan sayısı ve yapılan üretim hiçbir asırda 20. asırdaki kadar yüksek olmamıştır. Üretimin çokluğu, çeşitliliği, kullanılan dilin konuya öze oluşu, matematiğin bütünü hakkında bir bilgi sahip olmayı imkansız kılmaktadır. Başlarken söylediğim bir sözle, bugünkü matematik hakkında bilgimiz, körün dokunduğu fil hakkındaki bilgisinden daha fazla değildir. Benim ki hiç değildir.

Prof. Dr. Ali Ülger
Alıntı ile Cevapla
  #14  
Okunmamış 29-06-2007, 11:23 AM
Twitter
Standart Cevap: bilim tarihi

BIG BANG TEORİSİNE KADARKİ BİLİM TARİHİ

Bu bölümde astronomi tarihi çok kısa şekilde incelenecektir. Amaç Big Bang teorisi ortaya konana kadarki bilimsel sürecin zihinlerde canlanması, böylece Big Bang teorisinin tarihsel perspektifte yerine oturtulabilmesidir.

ESKİ UYGARLIKLARDAKİ GELİŞMELER

Günümüzde on yaşında bir çocuk için bile sıradan olan bilgiler, eski çağların insanları için çözülemez bilmecelerdi. İnsanların bilme arzusunu çoğu zaman mitolojiler ve efsaneler karşılıyordu. Bugünkü bildiğimiz anlamda bilimsel çabaya, tarihin bilinen dönemlerinin çok uzun bir kısmında rastlayamıyoruz.
Sümerler’in M.Ö. 3000 yılında teknik bilgiler elde ettiklerine, bunları kendi refahları için kullandıklarına tanık oluyoruz. Sümerler’in yerini alan Babiller de matematikte ve astronomide ilerlemeler kaydettiler. Uzun ve dikkatli gözlemler sonucu başarılı bir takvim oluşturmayı başardılar ve bunu tarımda kullandılar. Güneş’in her gün gökyüzündeki kapıların ayrı birinden girdiğini, ayrı birinden çıktığını söylediler... Babiller’in gökyüzüyle ilgileri astronomi kadar astroloji merkezliydi, gökyüzünü gözleyerek gelecek ile ilgili işaretler elde etmeye çalışıyorlardı...
Mısır’da da matematik ile astronomi üzerine önemli gelişmelere rastlıyoruz... Eski Çin ve Hint uygarlıklarının da matematik ve astronomi alanlarında başarılı gelişmeler kaydettiklerine tanık olmaktayız... Bunlar, günümüzün bilimsel anlayışından farklı olarak, daha çok günlük ihtiyaçlara yönelik çalışmalar olarak gözükmektedir.
ahsettiğimiz medeniyetler gökyüzü cisimlerinin hareketlerini gözlemlediler; bu cisimler arasında buldukları düzenli ilişkilere dayanarak ileride oluşacak durumları tahmin etmeye, tarımda bunlardan faydalanmaya, astrolojik kehanetlerde bu verileri kullanmaya çalıştılar. Bildiğimiz kadarıyla onlar, günümüz bilimi gibi gözlem verilerini açıklama ihtiyacı duymadılar, teorik temelde gözlemleri değerlendiremediler. Böyle olunca da astronomi biliminde bugünkü anlamda bir ilerleme kaydetmeleri mümkün değildi. Fakat şunu da belirtmeliyiz ki son bulgular, bu medeniyetlerin bilim tarihi kitaplarında aktarılandan daha çok ilerlediklerini, Eski Yunan’daki gelişmenin kökenini oluşturduklarını ortaya koymaktadır. Bu da bizi, bilim tarihini Eski Yunan’dan başlatan alışkanlığın gözden geçirilmesi gerektiği sonucuna götürmektedir.

ARİSTO VE BATLAMYUS’UN DÜNYA MERKEZLİ EVRENİ

Aristo, Dünya’nın sabit merkez olduğunu; bütün gezegenlerin, yıldızların, Güneş’in ve Ay’ın, Dünya’nın çevresinde döndüklerini savunuyordu. O’na göre yıldızların ham maddesi ve Dünya’nın ham maddesi birbirlerinden tamamen farklıydı. Yıldızlar ezeli bir yakıtla yakılmışlardı. Bunlar hem ezeli, hem de ebediydi. Oysa Dünya, kusurlu ve eksikti, yıldızlar gibi mükemmel değildi.
Daha sonra Batlamyus (Ptolemy, 85-165) Aristo’dan aldığı mirası kullanarak, Eudoks’un ve Hipparkus’un görüşlerinden de yararlanarak astronomik bir model ortaya koydu. Bu modele göre Dünya merkezdeydi. O dönemde bilinen beş gezegen Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn ve onlarla beraber Ay ve Güneş, Dünya’nın etrafında dönüyordu. Yıldızlar ise en dışarıdaki en geniş halkadaydılar. Bu Batlamyus’un kullandığı mirasın sahipleri olan Pisagor’un, Platon’un, Aristo’nun beğeneceği bir modeldi; evren dairelerle ve kürelerle tanımlanıyordu.

MÜSLÜMAN DÜNYADA BİLİMİN ALTIN ÇAĞI

Özellikle 8. yüzyılla 13. yüzyılın arasındaki dönem, Müslüman dünyanın bilimde zirvede olduğu dönemdir. Bilim tarihçilerinin birçoğu Batı dünyasında aynı dönemi “Karanlık Çağ” olarak nitelendirirlerken, aynı bilim tarihçileri Müslüman dünyasının bu dönemdeki bilimsel durumunu “Altın Çağ” olarak tarif etmektedirler.
Bu dönemde Müslüman toplumlar, başta Grek mirası olmak üzere, Hint ve İran mirasını kullandılar. Tüm bu medeniyetlerin eserlerini çevirdiler, kendileri de bilimsel araştırma ve gözlemleriyle önemli atılımlar gerçekleştirdiler. Bugünkü anlamda rasathane ilk olarak Meraga’da 1259 yılında kuruldu. Buradaki çalışmalarıyla Nasreddin Tusi, Batlamyusçu evren modelinin eksikliklerini eleştirdi. Harezmi, Bitruci ve Biruni gibi birçok bilgin de astronomiye önemli katkılarda bulundu...
Müslüman toplumların yaptığı çeviriler ve oluşturdukları bilimsel birikim, Arapça’dan diğer dillere yapılan çeviriler aracılığıyla Batı dünyasına geçti. Birçok bilim tarihçisine göre, Batı dünyasının Rönesans’tan bugünkü teknolojik gelişimine kadarki süreç, Müslüman toplumlardaki bu birikimin Batı’ya aktarılması sonucu gerçekleşmiştir. Batı dünyası kendi tarihsel kökeni olarak gördüğü Eski Yunan’la; Platon’la, Aristo’yla ve Batlamyus’la bu çeviriler sonucu tanıştı. Batlamyus’un kitabını Araplar “El-Mecisti” adıyla çevirmişlerdi, orijinal adı “Mathematica” olan bu kitabı Batı dünyası, Arapça’dan çevirdiği için “Almagest” olarak tanıdı.

KİLİSE VE KOPERNİK İLE BAŞLAYAN SÜREÇ

Batlamyus’un sistemi, ilk ortaya konmasından sonra 1500 yılı aşkın bir süre başta Hristiyan toplumları olmak üzere geniş bir kitle tarafından, astronominin temeli olarak ele alındı. Evet, tamı tamına 1500 yıl! Kilise’nin bu astronomik sistemi doğru kabul etmesinin sonucunda, bu sistem, Hristiyanlığın resmi görüşü olarak kabul edildi. Katolik kilisesi, Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olarak kabul edildiği için, Kilise’nin bu konudaki kararına karşı gelmek, Tanrı’ya karşı gelmek olarak değerlendiriliyordu. Böylece Aristo ve Batlamyus’un evren modeli, kendilerinin bile hayalini kuramayacakları kadar geniş bir taraftar kitlesine kavuşmuş oldu. Kendileri aziz, fikirleri kutsal öğretiler oluverdi!
Bu sistemin geçersiz olması sürecini başlatan Kopernik(1473-1543) oldu. O, Dünya yerine, Güneş her şeyin merkezi yapıldığında, bu sistemin, gözlenen evrenle daha uyumlu olacağını ortaya koydu. Bin yılı aşkın süredir geçerli olan Batlamyus sistemine karşı bu itiraz, önceleri Kilise’yi telaşlandırmadı. Fakat sonra bu fikir, Katolik kilisesi tarafından olduğu gibi, Luther ve Calvin tarafından da reddedildi. Onlara göre, Dünya’nın evrenin merkezi olmaması düşünülemezdi!
Eğer bu sistem doğruysa, Kilise ve Kilise’nin aziz olarak ilan ettiği kişiler yanılmış olacaktı... Kilise’nin yanıldığına dair bu ilk ciddi itiraz, laiklikle neticelenen sürecin de ilk sebeplerinden biridir. Kilise’nin bilgisinin ve kararlarının mutlak olduğu fikri sarsılmasaydı, hiç şüphesiz ki laiklik ve sekülerleşme diye adlandırılan süreçler gerçekleşmeyecekti.
Bu sürece ihtiyaç duyulmasının altında, Kilise’nin kutsal ilan ettiği görüşleri (özellikle Aristo’nun görüşlerini) bilime dayatması, kendi kontrolünde olan eğitim sistemini istediği gibi yönlendirmesi vardır. Aristo fiziğinin yanlışlarına tüm Batı dünyasını yüzlerce yıl mahkum eden, bu fiziği Tanrı’nın vahyi gibi kutsallaştıran sebep, Kilise’nin bilimi kontrol etmesi olmuştur. Bunun ortaya çıkardığı zararlar, laikliğin ve sekülarizmin dayanaklarını oluşturmuştur.

TYCHO BRAHE VE KEPLER

Teleskobun icadından önce bilinen en ciddi gözlemleri Tycho Brahe (1546-1601) gerçekleştirdi. Danimarka kralının desteğini alan Brahe, gökyüzünün haritasını detaylı bir şekilde çıkarmıştı. Bu arada İslam dünyasına dönersek, aynı yıllarda Takiyuddin tarafından (1575’de) İstanbul’da rasathane yapıldığına tanık olmaktayız. Fakat artık Müslüman dünyanın “Altın Çağı” sona ermiştir. Kıskançlıklar bilimsel çabanın önüne geçmiş ve uğursuzlukla suçlanan Takiyuddin’in rasathanesi 1582’de top mermileriyle yıkılmıştır. Müslüman dünyanın, bilimin gelişmesine katkıda bulunacağı süreç artık çok gerilerde kalmıştır.
Batı dünyasında ise Brahe’nin çok önemli gözlemleri Kepler’in (1571-1630) teorisyenliğiyle buluştu. Kepler çok iyi bir matematikçiydi, Brahe’nin gözlemlerini değerlendirerek Kopernik’in sistemindeki eksiklikleri düzeltti. Kopernik, gezegenlerin hareketinin dairesel olduğunu sanıyordu, oysa Kepler, yörüngelerin elips şeklinde olduğunu ortaya koydu. Kepler, bir yandan Kopernik’in sistemini düzeltirken, bir yandan da O’nun, Güneş merkezli sisteminin doğruluğunu onayladı. Tüm bu gelişmeler olurken hala Batlamyus’un sistemi genel kabul görüyordu, hala Kilise’de bir telaş göze çarpmıyordu.
Kepler’in doğa ile ilgili bulduğu matematiksel yasalar, bundan sonra matematiğin bilimlerde alacağı merkezi rolün de habercisiydi. Bu yasalar sadece kuru soyut bilgiler değildir. Uzaya gönderilen uydulardan ve araçlardan, Dünya’mızın Güneş etrafında dolanışından, uzak yıldızlara kadar hep bu matematiksel yasalara tanık olmaktayız.

GALILE İLE ZİRVEYE DOĞRU ADIMLAR

Kepler yeryüzündeki fizik yasalarını gökyüzündeki cisimlere ilk uygulayan kişiydi. “Astronomi fiziğin bir parçasıdır” diyen Kepler’i, bu yüzden ilk astro-fizikçi kabul edenler vardır. Bilimin, Kepler’le zirveye doğru tırmanışı, Galile(1564-1642) ile devam etti. Galile hareket yasalarını keşfetti. Teleskobu onun bulup bulmadığı tartışmalı olmakla beraber, teleskobu kullanarak ilk ciddi yıldız gözlemlerini onun gerçekleştirdiği herkesçe kabul edilmektedir.
Galile, teleskopla yaptığı gözlemleri de değerlendirerek, Batlamyus’un evren modeline ölümcül darbeyi vurdu. Bu sefer Kilise, Galile’ye, Kopernik ve Kepler’e davrandığı kadar yumuşak davranmadı. Kilise, Galile’yi, Engizisyon mahkemesinde yargıladı ve Galile, hayatını kurtarmak için Dünya’nin hareket ettiği ve Güneş’in, evrenin merkezi olduğu fikirlerinden vazgeçtiğini söylemek zorunda kaldı.
Bu olay, din-bilim çatışmasının en ünlü örneği olarak, bu konunun işlendiği eserlerde en başta anlatılır. Oysa Batlamyusçu evren modelini kabul etmeyen bu kişilerin hepsi Tanrı’ya yürekten inanıyorlardı, hem de Kilise’ye bağlıydılar. Onların birçok sözünden Tanrı’ya bağlı olduklarını anlayabiliyoruz. Bu şahısların hiçbirinin Kilise ile çatışmak gibi bir niyetleri yoktu. Fakat bilimsel çabalarıyla vardıkları sonuçlar, Kilise’nin resmi görüşleriyle çatışıyordu. Onlar bu sonuçların, Tanrı’nın varlığıyla ve gücüyle çelişmediğini düşünüyorlardı. Örneğin Galile “Matematik, Tanrı’nın, evreni yazdığı dildir” diyordu. Tanrı’nın yarattığı evrenin de Tanrı’nın bir kitabı olduğunu düşünüyordu, Tanrı’nın kitapları arasında çelişki olamayacağını vurguluyordu. Galile’nin bu görüşleri, Kilise’nin, sarsılan otoritesini kurtarmak için onu hapsetmesini, maddi ve manevi işkenceler yapmasını engellemedi.
Kilise, ilerleyen yıllarda Galile’ye haksızlık ettiğini kabul edecektir. Bu da aslında Kilise’nin, geçmişte, kendi iradesini, Tanrı’nın iradesinin yerine geçirdiğini itiraf etmesi demektir. Galile, Aristo’dan beri gelen anlayışı iyice sarstı. O, Aristo’nun nitel yöntemli fiziği yerine, nicel (sayısal) yöntemleri merkeze koyan fiziği yöntem olarak benimsedi. Doğayı kelimelerle değil, matematiksel kesinlik ve objektiflik çerçevesinde anlamamız gerektiğini ortaya koydu.

ARİSTO VE ATIN DİŞLERİ

İşte Kopernik-Kepler-Galile sürecinin en önemli devrimi budur. Aristo’nun mantığı yerini matematiğe bırakmıştır ve Aristoculuğun, Kilise tarafından kutsallaştırılması sona erdirilmiştir. Artık Aristo fiziğinin ilkeleri tartışılabilir olmuştur ve tüm fizik, matematiksel ve deneysel temelde baştan oluşturulmaya başlanmıştır. Anlatılan bir hikayeye göre Ortaçağ’da biri “Atın kaç dişi var?” diye sormuştur, ona cevap veren kişi ise basit gözlemle cevaplanabilecek bu soruyu “Bakalım Aristo bu konuda ne demiş?” diye, Kilise’nin kutsallaştırdığı Aristo’nun metinlerinden cevaplamaya kalkmıştır.
Yeni yönteme göre olaylar tek tek gözlemlerle kaydediliyordu, deneyler ve incelemelerle matematiksel yasalara varılıyordu. Bu yasalarla olaylar açıklanabildiği gibi, gelecek hakkında tahminler de yapılabiliyordu. Kopernik-Kepler-Galile süreci, matematiğin başarılarının anlaşılmasını, kozmolojinin (evren-biliminin) masa başında sadece akıl yürütmekle değil, deney ve gözlemlerle destekli bir şekilde yapılması gerektiği fikrini yerleştirdi.
Daha sonra Rene Descartes (1596-1650), felsefede olduğu gibi, bilimde de matematiksel yöntemin yerleşmesine çalıştı. Uzayın ve maddenin matematiksel temelde ele alınmasında O’nun katkısı büyüktür. Galile’nin fiziği, klasik fiziğin temelini oluşturacaktır, ama Descartes’ın matematiksel yaklaşımının da modern bilime katkıları büyük olacaktır.

DEVLERİN DEVİ NEWTON

Kopernik’in ve Kepler’in gösterdiği Güneş merkezli sistem, Galile’nin gözlemleri ve fiziğe yaklaşımı, evrenin daha iyi anlaşılmasını sağlıyordu. Fakat gezegenleri neyin yörüngede tuttuğu, Dünya’nın altındakilerin neden düşmediği gibi sorular cevaplarını bulamamıştı. İşte tüm bu soruların yerine oturması için bir dev gerekiyordu. O dev de Isaac Newton’du (1642-1726).
Bir çok kişiye göre bilim tarihinin gelmiş geçmiş en önemli kişisi Newton’dur. Onun bu konudaki tek rakibi Einstein’dır. Newton, ağaçtan elmayı düşüren kuvvetin, aynı zamanda Ay’ı Dünya’mıza doğru çektiğini ortaya koydu. Bu yasa sayesinde Dünya’nın altındakiler(!) düşmüyordu, bu yasa sayesinde tüm gezegenler yörüngelerinde hareket ediyordu. Bu “evrensel çekim yasası” idi. Newton bu yasayı matematiksel denklemleriyle ortaya koydu. Yer çekimi, cisimlerin kütlelerinin çarpımı ile doğru orantılı, cisimlerin arasındaki mesafenin karesiyle ise ters orantılıydı.
Newton’un hareket yasaları, hiçbir şeyin doğal halinin durağan olmadığını ortaya koyuyordu. Bu da Batlamyus’un, evrenin çevresindeki yıldızları sabit gören fikrini ortadan kaldırıyordu. Artık Batlamyus’un modeli tamamen terk edilmişti. Kilise, Dünya’nın, Güneş’in çevresinde dönen gezegenlerden biri olduğunu artık kabul ediyordu. Newton, evrensel çekim yasasını, Tanrı’nın evrende işleyen kanunu olarak tarif ediyordu. Bu yasalar yeryüzündeki fizik yasalarının, evrenin tümünde de geçerli olduğunu gösteriyordu. Aristo’nun, yıldızların karakterini ve yeryüzünü farklı gören görüşü, böylece geçerliliğini tamamen yitirdi.
Newton’la beraber insanlık ilk defa detaylı ve sistematik bir kozmoloji bilgisine sahip oldu. Fakat evrenin oluşumunu bilimsel bir şekilde ortaya koyan bir kozmogoni (evren-doğum bilimi) hala mevcut değildi. Newton’dan sonra Kant (1724-1804), daha sonraysa Laplace (1749-1827), Newton’un kanunları çerçevesinde, mekanik yasalarla, gaz bulutlarından gezegenlerin oluşumunu tarif ettiler. Kant’ın ve Laplace’ın çalışmaları, bilimsel olarak ilk ciddi kozmogoni oluşturma çabası olarak nitelendirilebilir. Bu çalışmalarda yıldızların ve gezegenlerin yerçekimi etkisiyle gaz bulutlarından oluşması tarif ediliyordu, fakat daha öteye gidilemiyordu. Atom-altı parçacıklar, atom ve gaz bulutlarından yıldızların oluşumuna kadar tam detaylı bir şekilde bilimsel bir kozmoloji ve kozmogoni, ilk olarak Big Bang teorisi ile ortaya konacaktır. Ama bunun için yeni devlere ihtiyaç vardır. Einstein-Hubble-Lemaitre, Dünya’nın beklediği bu devlerdir...

Yazar Dr. Caner TASLAMAN
Alıntı ile Cevapla
  #15  
Okunmamış 29-06-2007, 11:24 AM
Twitter
Standart Cevap: bilim tarihi

Hipokrat Sonrası Tıp
Hipokrat’ın ölümünden sonraki, Hıristiyanlığın ortaya çıkışına kadar olan sürenin sonunda karşımıza çıkan ünlü hekim Galen (MS. 130-200) çıkmaktadır. Ortaçağ tıbbına “Galenik Tıp” adı altında Galen damgasını vurmuştur. İlk başta tezat gibi görünen bu olay Hıristiyanlığın felsefede Aristoteles’de olduğu gibi tıpta da Galen’i tek otorite olarak kabul etmesi; onun yazıp-söylediklerine tam bir inançla sarılmasıdır. Galen’in tıbbi bilgileri böylelikle bilimsel bir konu olarak değil “dogmatik”, sarsılmaz bir inançla korunan bilgiler olacaktır. Bazı yanlışlıkları içerse de ona ait bilgilerin tartışmasız kabul edilmesi tıbbın tarihsel gelişiminde önemli bir gecikmeye neden olacaktır. Yaklaşık 16. yüzyıldan itibaren bu yanlışlıkların nesnel bir şekilde ortaya konması göreceğimiz gibi büyük bir gecikmeyle de olsa tıbbın önünü açacaktır.

Galen, humoral teoriye tereddütsüz inanıyordu. Hayvan diseksiyonları ile elde edilen bilgilerin insanlara oldukları gibi uygulanması tarihsel yanlışlıklara neden olmuştur. Galen yanlışları ve hatalı kavramlarına rağmen, şaşırtıcı bir şekilde yazılarında ayrıntılı açıklamalar geliştirir. Ondan sonra gelen hekimler onun bütün çalışmalarına, doğru ya da yanlış olup olmadıklarına bakmadan kabullenmişlerdir. Galen’in tıptaki uzmanlığının hiçbir zaman “mercek altına” alınmamasının nedeni kuşkusuz insan kadavrası üzerinde diseksiyon (teşrih) yapmanın Hıristiyanlarda olduğu kadar Müslümanlarda da yasak olmasıdır. Galen’in tıptaki bilgileri Rönesansa kadar tartışmasız bilgiler olarak kalır


Ortaçağ’da Avrupa’da Tıp


“Skolastik” tıp olarak da adlandırılan Ortaçağ tıbbı Galen’in ortaya koyduğu “tıp bilimine” sıkı sıkıya sarılacak ve bu tıbbı hiçbir zaman sorgulamayacaktır. Bu dönemde hekimlerden çok din adamlarının eline geçen tıp uğraşında Galen’in söyledikleri birer direktif şeklinde yerine getirilecek ve asla dışına çıkılmayacaktır. Hıristiyanlık, aciz ve yoksullara merhamet ve kardeşlik sunarak bu çerçevede yaşamlarına bir anlam katmıştı. Bu suretle bedensel hastalıkların sadece tanrının yardımıyla iyileşebileceği inancı Hıristiyan dünyasında yerleşmeye başladı. İsa’nın tanrının yardımıyla yaptığı mucizevi tedavilerinin anlatıldığı İncil’deki öyküler bu inancı daha da kuvvetlendiriyordu. Tedavide ilaç yerine kutsal su, dua ve ellerin vücudun üzerinde gezdirilmesi gibi yollar kullanılırdı. Hıristiyanlık, tıbbı bir hayır işi olarak görüyordu. Din, hastalara yardım etmeyi zorunlu bir görev olarak görüyordu. Birey ya da toplum kim olursa olsun bu zorunluluk içerisinde bulunuyordu Bu anlayışla din adamları için tıp dinin bir gereği olarak algılanmıştır. Bu nedenle tıp papazların, rahiplerin ve rahibelerin elinde kalmıştır.

Buna karşın Rönesansa doğru Avrupa’da bazı olumlu gelişmeler kendini göstermeye başladı. Avrupa’da, 9. Yüzyılda, düzenli eğitim veren ilk tıp okulu olarak bilinen Salerno Tıp Okulu kuruldu. Okuldaki eğitim Hipokrat, Galen ve İslam bilim insanlarının kitapları okutulurdu. Anatomi neredeyse hiç bilinmezdi. Bazen domuz gibi hayvanlar üzerinde incelemeler yapılırdı. Bunu üzerine dönemin Sicilya Kralı II. Ferdinand, anatomiden geçemeyen öğrenciye cerrah unvanı verilmeyeceğini söyleyerek, imtihana hazırlanabilmeleri için, 1213 yılında, her 5 yılda idam edilen bir şahsın kadavrasının çalışma yapmak üzere öğrencilere verileceğini bildirdi. Böylelikle kadavra diseksiyonu olayı o devir için ok büyük ileri bir hamle oldu. Papalık makamı ancak 1480’de kadavra diseksiyonuna izin verdi. Tüm bunlardan sonra, kadavralar üzerinde diseksiyon(teşhir) çalışmalarına Papa IV. Sixte tarafından 1480 yılında izin verilecektir.Avrupa’da ilk eczaneler 1140’da Napoli’de, 1180’de Paris’te ortaya çıkmışlardır. Salerno’daki tıp eğitimde hekim ve eczacılar ayrılmaları 1076 yılında olur. 1240’da ise Sicilya Kralı II. Frederik hekimlik ve eczacılığı resmen ayrı meslekler olarak birbirinden ayırdı.

Karantina Uygulaması


Ortaçağın tıp tarihi açısından önemli özelliklerinden biri “salgın hastalıklar” dönemi olmasıdır. Bu salgınların başında veba gelmektedir. Avrupa’da veba salgınları sırasında yüzbinlerce insan hayatını kaybetmiştir. Kilise salgınlara karşı çözüm olarak insanların dua etmelerini ve kendilerini tanrıya teslim yoluyla ondan yardım dilemelerini isterken, çözüm arayışları içindeki devlet ve kent yöneticileri artık toplumsal bazı önlem ve düzenlemeleri yapmanın zamanı geldiğini anladılar. Bir yandan veba için özel hastane ve bakım hizmeti, tedavi olanakları sağlanmaya çalışılırken öte yandan da salgının önüne geçebilmek için toplum geneline yönelik yeni düzenlemelere gidildi. 1348 yılında Venedik’te bir sağlık komisyonu kuruldu. Bu komisyon, ölülerin özel yöntemlerle kaldırılması, mezarlıkların uygun boyutlarda olması, sokaklarda cesetlerin bırakılmasının yasaklanması, dışardan gelen yolculara karşı alınması gerekli önlemler gibi uygulamaları denetlemekle görevlendirilmişti. Ardından vebalı hastalar bildirilmeye ve kent dışında ayrı bir yerde tutulmaya başlandı. Salgınların önüne geçebilmek için bazı yasak ve sınırlandırmaların gerekliliği de anlaşıldı. İlk kez Venedik Cumhuriyeti, 1374 yılında enfekte olmuş ya da kuşkulu kimselerin kente girmesini yasakladı. Öteki İtalyan kentleri de bu önlemi sürdürdü. 1377 yılında Adriyatik kıyısındaki Ragusa'da ilk Karantina uygulamasına geçildi ve deniz yoluyla gelen yolcuların kent ve limanın uzak bir yerinde 30 gün süresince alıkonması kararlaştırıldı. Ancak kısa süre sonra bu sürenin yetersiz olduğu ve 40 güne (quarantenaria) çıkarmanın yararlı olacağı kabul edildi. Söz konusu 40 günlük uygulama ilk kez 1383 yılında Marsilya'da gerçekleştirildi.

Modern Tıbbın Doğuşu

Ortaçağı sona ererken tıp artık dinin baskısı altından çıkmaya başlamıştır. Hekimler üniversitelerde eğitiliyorlardı. Tıp eğitimi sırasında Galen ve İbn Sina’ya bağlı tıp anlayışı yavaş yavaş değerini yitirmeye başlamıştır. Yeni ortaya atılan görüşler tıpta zaman alsa da artık kabul edilebiliyor; eğitimde daha fazla diseksiyon çalışması yapılabiliyordu. Tıp eğitiminde artan sayıda öğretmen giderek daha fazla sayıda diseksiyon yapmaya başladı. Anatomi, cerrahi ile birlikte öğretilmeye başlandı. Floransalı ressamlar insan anatomisi üzerine çizdikleri resimler mükemmel detayları içeriyordu.

Bu sıralarda Paracelsus (1493-1541) adında biraz da çılgın biri çağın yeni bir çağa dönüşümünde tıbbın “sembol” ismi haline gelecektir. Paracelsus, 1493 yılında Zürich yakınlarında doğmuş ve 1541’de 48 yaşında Salzburg’da ölmüştür. Paracelsus’un bu tavrı o zamanki geleneksel tıbbın eskidiği ve artık yenilenmesi gerektiği şeklindeki tepkisinin bir göstergesidir. Akademik olan herşeye meydan okumuştur. Zamanında uygulanan tıp uygulamasına hayatı boyunca karşı çıkmış ve mücadele vermiştir. Aklı sürekli çalışan, kuramlar üreten biridir. Onun, geçmişle olan savaşının en somut şekli öğrencilerin yaktığı geleneksel ateşte herkesi gözü önünde İbn Sina ve Galen’in kitaplarını yakmasıdır. Böylece, Ortaçağ’da dogmatik hale gelen Galen, İbn Sina gibi yeni gelişmelerin önündeki engeller olarak gördüğü hekimlerin kimliklerinde eski tıbba son verdiğini sembolize ediyordu. Paracelsus, tıp eğitiminde geleneksel olarak kullanılan Latince yerine derslerini Almanca vermiştir.

Modern Anatominin kuruluşu


Kuşkusuz anatomi alanında Andreas Vesalius’un (1514-1564) yaptığı çalışmalar hem tıp tarihinin hem de 16. Yüzyılın en önemli tıbbi olaylarından başında geliyordu. 1537 yılında Padova’daki tıp fakültesinin anatomi kürsüsüne atandı. Hayvanlar üzerindeki çalışmalardan elde ettiği bilgileri insanlara uygulamasından kaynaklanan Galen’in yanlışlıklarını Vesalius büyük ölçüde düzelterek modern anatominin kurucusu oldu. Vesalius, henüz 28 yaşında iken, “De Humani Corporis” (1543) isimli kitabında insan anatomisinin ayrıntılarını gösterdi. Galen’deki yanlışlarının ortaya konmuş olması tıp adamlarını şok etmişti. Galen’in yanlışlarının en önemlileri karaciğer, safra yolları, üst çenenin ve rahmin anatomisiyle ilgiliydi. Ancak, Galen izleyicilerini en çok kızdıran nokta Vesalius’un kalbin sağ karıncığından, sola kanın geçişini sağlayan küçük deliklerin olmadığını göstermesi olmuştu. Bununla birlikte Vesalius yine de dolaşım mekanizmasını tam olarak anlayamamıştır ve bu da ileriki yıllarda çözüme kavuşacaktır.

Rönesans, cerrahinin de yeniden doğuşuna tanıklık etti. Cerrahi, berber-cerrahların elinden kurtularak, modern cerrahinin ilk adımları atıldı. Yeniden doğan cerrahide hekimler için anatominin modern hale gelmesi en değerli tıbbi araçtı. Barutun kullanılmaya başlanması savaşlarda yaralı ve cerrahi müdahale bekleyen hastaların sayısını artırmıştı. Diğer yandan eski Yunan’da çözülemeyen cerrahi sorunlar karşısında yeni çözüm yolları üretilmeye başlamıştı. Bu çerçevede 16. Yüzyılın en şöhretli cerrahi olarak karşımıza Ambroise Pare (1510-1590) çıkmaktadır

Kan Dolaşımının Bulunuşu


Kan dolaşımına ilişkin Galen’in teorisi 17. yüzyıla kadar etkinliğini tartışılmasız biçimde korumuştur. Ancak Galen’in tartışılmazlığı bu yüzyılda yıkılmıştır. 17. Yüzyılın, belki de tüm zamanların, en büyük fizyoloji buluşu kan dolaşımının bulunmasıdır. Bu arada Müslüman bilim adamı İbn al-Nefis (1210-1280) daha 13. yüzyılda akciğer dolaşımını tarif etmişti. Batı’da ise akciğer dolaşımını ilk değinen bir din adamı da olan İspanyol Michael Servetus olmuştur. Aynı açıklama daha sonra İtalyan anatomist Colombus’dan gelmiştir. Fakat, kan dolaşımının bugünkü anladığımız anlamda tıp tarihine yerleştiren kişi William Harvey (1578-1657) olmuştur. Onun kan dolaşımını açıkladığı “De Motu Cordis” isimli eser 1628 yılında yayınlanmıştır. Kan dolaşımı, kitapta yalnızca teorik bir önerme olarak sunulmuyor aynı zamanda morfolojik, matematiksel ve gözlemsel kanıtlarla da açıklanıyordu.

Marcello Malpighi (1624-1694) mikroskop tekniği ile çalışarak bitkiler, hayvanlar ve insanlar hakkında birçok bilgi edinmiştir. Harvey’in kan dolaşımından yola çıkarak 1661’de mikroskop aracılığıyla kılcal damarları gözlemledi. Böylece Harvey’in kan dolaşımıyla ilgili çalışmasını tamamlamış oldu. Ayrıca dildeki papillaları, barsaklardaki bezleri ve akciğer alveollerini keşfetti. Derideki Malpighi tabakasını ve dalaklardaki Malpighi cisimleri onun adını alan onun tarafından bulunmuş yapılardır. Malpighi, kılcal kan damarları keşfedişini şöyle açıklamaktadır.

Günümüzdeki düzeyde, mikroskopu geliştiren ve tıbba katkılar yapan bir isim kumaşçılık yapan Hollandalı Anton van Leeuwenhoek’dir (1632-1723) O, mikroskopuyla yaptığı araştırmalarla gözle görülemeyen canlıların görülür hale getirerek tıpta mikrobiyoloji hamlesini başlatan kişi olmuştur. Kendi kendini yetiştiren biri olan Leeuwenhoek dokuma ipliklerini saymak için lensleri kullanırken bugün bildiğimiz anlamdaki mikroskop sistemini geliştirmiştir. Bu mikroskopla cisimleri 200 kat daha büyüterek görebiliyordu. O, mikroskopuyla ne olduğu henüz anlaşılamayan tek hücrelileri, çeşitli bakterileri, spermlerden oluşan yeni bir dünyayı ortaya çıkartmış oldu.

Mikroskop ve Stetoskop

Bu arada Viyanalı hekim Leopold Auenbrugger (1722-1809) tanı metodu olan perküsyonu geliştirerek fiziksel tanı bilimini kurdu. Bir hancının oğlu olan Auenbrugger şarap fıçılarının ne kadar dolu olduklarını anlamak için hafifçe vururmuş. Bundan yola çıkarak geliştirdiği yöntemi 1761 yılında basılan “Inventum novum” isimli kitabında şöyle anlatmıştır: “Parmaklarla göğüse hafifçe vurmak suretiyle bir ses elde edilir. Bu sesin derinliği, toraks boşluğunda ne kadar havanın olduğunu, akciğerin hasta olup olmadığını gösterir”.

1819 yılında Fransız hekim Dr. Rene-Theophile Hyacinthe Laennec (1781-1826) stetoskopu bulmuştur. Bir süre sonra kağıt borunun yerini, kendisinin “stetoskop” adını verdiği kayın ağıcından yapılmış ve uçları uygun biçime getirilmiş içi boş bir silindir aldı. Diğer hekimler bu alete “tıbbi boru” veya “göğüs konuşturan” adını veriyorlardı. Günümüzün stetoskopu 19. yüzyılda aşama aşama geliştirildi ve 80 yıl kadar önce bugünkü halini aldı.

Antisepsi ve Asepsi

İngiliz Joseph Lister (1827-1912) kendinden birazdan söz edeceğimiz Pasteur’ün önerdiği mikroorganizmalarla baş edebilmek için önerdiği yollardan birini ameliyat sonrası enfeksiyonları azaltmakta kullanmaya başladı. Bunun için hastane koğuşlarının, kullanılan aletlerin ve hastaların giysilerinin temizliğine büyük önem verdi. Derinin enfeksiyonlara engel oluşturduğunu ve bütünlüğünün bozulduğu yerde sorun başladığını farketti; yaraya karbolik asit uygulayıp yaranın üzerine seyreltilmiş fenole batırılmış keten bir kumaş yerleştirdi. Lister, sadece aletleri değil ameliyathaneyi de karbolik asitle dezenfekte ediyordu. Bu yolla antisepsiyi gerçekleştirmiş oldu. Bu metodu 1865’de uygulamış ve aldığı sonuçlar 1867’de Lancet’te yayınlanmış ve bütün dünyada kabul görmüştür. Bundan sonra sıra asepsiye gelmişti. Mikroorganizmaları öldürmenin yanı sıra hastaların dokularını hasara uğratan antiseptikler cerrahlara zorluklar çıkartıyordu. Bu yüzden bakterilerin ameliyathaneden tamamen uzaklaştırmanın yolları aranmaya başlandı. Asepsi Pasteur’ün önerdiği bir başka önerinin yani ısının kullanılmasıyla sağlandı. 1886’da Alman Ernst von Bergman (1836-1907) ameliyat örtülerinin buharla sterilizasyonu tanıttı. 1840’da ise Amerikalı W.S. Halsted (1852-1922) steri lastik eldiveni keşfetti.

Pasteur ve Mikrobiyoloji

Salgın hastalıkların bulaşma ile yayıldığı ve mikro-organizmalar tarafından meydana getirildiği düşüncesi 19. Yüzyıla gelindiğinde artık fazla yabancı bir görüş değildi. Gözle görülemeyen bu mikro-organizmalar birer “tohum” ya da hayvanımsı” şeylerdi. Belirttiğimiz gibi bu teori 16. Yüzyılda Francastorius ve sonraları daha başkaları tarafından savunulmuştur.

Çiçek hastalığı İngiltere’de son derece yaygındı. Kaynağı belirsiz olan çiçek salgınları sayısız şehir ve kasabayı altüst ediyordu. İngiliz Edward Jenner (1749-1823) tarafından gerçekleştirilmiştir. Jenner çalışmalarını 1798 yılında “Variolae aşısının nedenleri ve etkileri üzerine bir araştırma “ adı altında yayınladı.

Rönesans’tan sonrasındaki bilimsel çalışmalar mikrop teorisinin açıklanmasında hızla yol alınmasını sağlamıştır. Ancak birçok güçlükle karşılaşılmıştır. Pasteur’ün çalışmalarının son noktası bulaş ve mikrop teorisinin ortaya çıkarılması olmuş ve tıp bu alanda da somut temellere oturmuştur. Pasteur şarap sanayisinde fermentasyon konusundaki bilimsel sonuç mikroorganizmaların doğal hayattaki yerini belirlenmiş oldu. Doğada, organik maddelerde ortaya çıkan değişiklikler gözle görülemeyen birtakım canlılar/mikroorganizmalar tarafından meydana getiriliyordu. Pasteur bu mikroorganizmaların ısıyla kontrol altına alınabileceklerini göstererek şarap üretiminde önemli bilimsel bir adımın atılmasını sağladı. Benzer şekilde “pastörizasyon”la süt endüstrisinde de modern dönemi başlattı. O güne kadar “kendiliğinden üreme” olarak bilinen yerleşik bir görüşe Pasteur inanmıyordu ve savunduğu “mikrop teorisi” idi.

En sonunda bilinen “efsanevi”olay gerçekleşir. Kuduz özellikle köpekler tarafından bulaştırılan bir hastalıktır. O güne kadar kuduz ısırıklarında uygulanan tek çare ısırılan yerin kızgın bir demirle derinlemesine dağlanmasıydı. Pasteur hayvanlar üzerinde denediği ama henüz insanlar üzerinde denemediği aşısıyla tıp tarihinde yeni bir çığır açar. Birgün 14 yerinden kuduz bir köpek tarafından ısırılan bir 9 yaşındaki bir çocuk Pasteur’e getirilir. Umutsuz annenin çırpınışlarına dayanamayan Pasteur kuduz aşısını çocuk üzerinde denemeye karar verir. Sonuç tam bir başarıdır.

Diğer yandan mikrobiyoloji alanında 19. yüzyılın bir diğer ünlü ismi Robert Koch’du (1843-1910). Pasteur gibi ppratikteki sorunlarla ilgilenmiş; günlük problemlere çözüm yolları üretmeye çalışmıştır. Bu mikroorganizmaları üreterek yaşam sikluslarını inceledi. Koch, Pasteur’ün mikrobiyoloji çalışmaların tüberküloz basilini bularak daha ileri götürdü. Yeni boyama teknikleri ve kültür yöntemleri ile çalışan Koch böylece verem hastalığının etkenini bularak tıbba büyük bir katkıda bulundu. Tüberküloz basilini bulması nedeniyle 1905 yılında Nobel ödülünü kazandı.

Prof. Dr. Erdem Aydın
Deontoloji, Tıp Etiği ve Tarihi AD.
Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç Cevapla

Etiketler
bilim tarihi

Seçenekler
Stil


bilim tarihi

bilim tarihi konusu, PROGRAM REHBERİM/Teknoloji Rehberim bölümünde tartışılıyor .




Gündemden Başlıklar

Konu Kategori
Evden eve nakliyat Liseler & Üniversiteler
Şehir ve Firma Rehberi Tatil ve Oteller
Tatil ve Oteller Seo

Tüm Zamanlar GMT +2 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 12:19 PM.




Powered by vBulletin® Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.3.2
Tynt Script Sponsored by Information Technology Salary
Bütün Hakları Saklıdır 2005-2011 Rehberim.net